29. Bölüm

Affet

Beyazbirkuş
beyazbirkuss

 

 

Hani olur ya, bazen başınız yerinde değilmiş de boşlukta süzülüyormuş gibi hissedersiniz. Görünmeyen, yoğun bir uğultunun içinde savruluyormuş gibi... İşte tam olarak öyle hissediyordum. Ne ruhen ne de bedenen bulunduğum ana tutunabiliyordum. Kendimi, sanki hayatın biraz gerisinde kalmış, olan biteni camın arkasından izliyormuş gibi hissediyordum.

 

Son birkaç günde şunu daha net anladım: Duygular, ruh hali ve psikoloji; insanı fiziki hastalıklardan daha çok hasta edebiliyormuş. Psikolojide yasın, ayrılık acısının evreleri vardır ya... Ruh hâlime bakıp hangi evrede olduğumu çözmeye çalışmaktan neredeyse aklımı yitirecektim. Kabul müydü bu, inkâr mı, yoksa öfkenin kıyısında bir yerde miydim; emin olamıyordum.

 

Poyraz sağ olsun, seçtiğim mesleğin ön stajını bizzat kendi üzerimde yaptırdı. Artık ne vizeler ne de finaller... Beni tutabilene aşk olsun. Sanırım kafayı yemenin son aşamasına gelmiştim. Ayna karşısında durup, düşüncelerimi dışımdan onaylar gibi başımı salladığımı fark ettiğim an, daha fazla odaya kapanmamam gerektiğini anladım.

 

Üzerime hızlıca bir kot pantolon, beyaz bir tişört ve mevsimlik ince bir ceket geçirdim. Merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Akşamları hava artık serinliyordu. Okulların açılmasına iki hafta vardı ve benim alışveriş yapmam gerekiyordu.

 

Ama bu psikolojiyle dışarı çıkıp alışveriş yaparsam, tek renkten başka bir şeye elimin gitmeyeceği kesindi. Bu yüzden birkaç gün daha kendimi toparlamam gerekiyordu. En azından hava almak için markete gidebilirdim; beynime biraz oksijen giderse belki kendime gelirdim.

 

Markete gideceğimi anneme söylemek için salona doğru yönelmiştim ki, dış kapının önünde elinde çiçek buketi tutan Hazal ablayı gördüm.

 

Çiçeğin renkleri o kadar göz alıcıydı ki ona imrenmeden edemedim. Yengemin yüzüne bakınca sanki bir şey saklıyormuş gibi dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme taşıdığını gördüm. Sinsice sırıtarak yanına sokuldum.

"Ooo, abime bak sen... Karısına ne kadar da ilgili bir bey," diye takıldım; sesimdeki alayla onu utandırmayı umuyordum.

 

Hazal abla başını hafif yana eğip bana muzır bir bakış attı. Bir adım yaklaşıp çiçekleri ellerime bıraktı.

"Abin gerçekten ilgili bir bey... ama bu çiçekler sana gelmiş" dedi, göz kırparak. Ardından hiçbir şey olmamış gibi mutfağa doğru süzüldü.

 

Avuçlarımda kalan buketin ağırlığıyla kalbim bir anda hızlandı. Ne yapacağımı bilemeden çiçekleri yüzüme yaklaştırdım; taze kokuları içime dolarken şaşkınlığım yerini meraka bıraktı. Dalların arasına özenle iliştirilmiş küçük kartı fark edip titrek bir hareketle çektim. Yazıyı okur okumaz dudaklarımın kıvrılmasına engel olamadım; istemsiz bir gülümseme yüzüme yayılırken sanki bütün ev bir anlığına sessizleşti.

 

"Gözlerindeki hüznü alacaksa, beni incitmekten çekinme; ama gülüşünü benden sakınma, Dilrubam."

 

Artık ne onu incitmek ne de yeniden incinmek istiyordum. Üzerimize çöken bu kasvetli duygulardan sıyrılıp bir an önce eski bize dönebilmenin yollarını arıyordum. İçimde biriken öfkeyi birkaç gün önce yüzüne haykırdığımda garip bir hafifleme hissetmiştim; keskinliği törpülenmişti, eskisi kadar yakmıyordu. Yine de kırgınlığımın tek ilacı oydu. Bana yaklaşmasına izin vermeliydim, çünkü açtığı yaraların kapanması için onun çabalaması gerekiyordu. Tabii onu görür görmez yeniden öfkelenip üzerine atlamazsam...

 

Çiçeğimi aceleyle odamdaki vazoya yerleştirip pencere önündeki masanın üzerine bıraktım. İçim kaynıyordu sanki; göğsümde durmadan çarpan bir şey vardı. Yüzümden silinmeyen gülümsemeyle tekrar aşağı indim ve kendimi dışarı attım. İçimdeki kasvet artık dağılsın diye değil, taşan heyecanı biraz olsun dindirebilmek için yürümeye ihtiyacım vardı.

 

Hava tam istediğim gibiydi. Sokakta yalnızca birkaç insan vardı. Ellerimi ceketimin cebine sokup derin bir nefes aldım; temiz hava ciğerlerimi doldururken yavaş bir tempoda yürümeye başladım. Mahallemiz her zamanki gibi huzurluydu. Komşu evleri birbirinden uzak, yemyeşil ağaçların arasına serpiştirilmişti. Dışarıdan bakınca elit bir yer izlenimi verse de, kapı önü sohbetleri ve selamlaşmalar hâlâ bitmemişti.

 

Etrafa dalgın dalgın bakarken içimden ansızın soğuk bir ürperti geçti. Sanki biri beni izliyordu. En son dışarıya tek çıktığımda yaşananlar zihnimin karanlık bir köşesinden sıyrılıp önüme düştü. Refleksle arkama döndüm. Hiç kimse yoktu. Elim cebimdeki telefona giderken kendime sakin olmamı telkin ediyordum. Abimler her ne kadar kadar detay vermeseler de, o adamın yakalandığını söylemişlerdi.

 

Derin bir nefes alıp adımlarımı hızlandırdım. İlerideki markete ulaşınca omuzlarımdaki gerginlik biraz gevşedi. Yine de bir an önce işimi bitirip eve dönmek istiyordum. Sepeti elime alıp içine birkaç atıştırmalık attım ve kasaya ilerledim. Ödemeyi yapar yapmaz aynı hızla dışarı çıktım.

 

Eve doğru yürürken ara sıra arkama baktım; kimseyi görmeyince kuruntu yaptığımı düşünmeye başladım. Adımlarımı yavaşlattım. Tam sakinleştiğimi sandığım anda arkamdan hafif bir çıtırtı sesi geldi.

 

Dönmeye cesaret edemedim.

 

Ve sonra... o sesi duydum.

 

Eğer seni kırdıysam

Darıl bana

Ama bir gün beni ararsan

Bak ruhuna

 

Poyraz.

 

Sesini duyar duymaz içimdeki bütün korku bir anda silindi. Yine de arkamı dönemedim. Sesi... insanın içini titretecek kadar güzeldi. Bana, tam da benim sevdiğim gibi yaklaşması yüzüme engel olamadığım bir gülümseme bıraktı. Adımları yaklaştıkça gözlerimi kapattım.

 

Birden gecem tutarsa

Güneşi çevir bana

Sevgilim bağışla

Biraz zor olsa da

 

Kokusunu da alıyordum artık. Derin bir nefes çektim içime. Ne kadar özlediğimi o an fark ettim. Gözlerimi açmıyordum; ama kirpiklerimin altında biriken yaşlar her şeyi ele veriyordu.

 

Affet beni akşamüstü

Gölgem uzarken

Öğleden sonra affet

Ne zaman istersen

 

Karşımdaydı şimdi. Gözlerim hâlâ kapalıydı ama bakışlarının yüzümde gezindiğini hissedebiliyordum. Göz kapaklarımın altından süzülen bir damla yaş yanağımdan kayarken, dudaklarının o yaşa dokunduğunu hissettim. Öpmeyecek kadar uzak... ama bir damla gözyaşıma bile dayanamayacak kadar yakındı. Göz yaşımı dudaklarıyla silmişti..

 

Hafifçe geri çekildi ve şarkıya devam etti.

 

Affet beni gece vakti

Ay doğmuş süzülürken

Sabaha kalmadan affet

Tam ayrılık derken

 

"Ayrılık" kelimesini söylerken sesi neredeyse küfür eder gibi sertleşti; istemsizce gülümsedim. İki elini yüzüme koyarak parmaklarıyla nazikçe okşadı.

 

"Gözlerini aç, sevgilim," diye fısıldadı.

 

Sanki bir emir almış gibi göz kapaklarım hemen aralandı. Yüzü o kadar yakındı ki nefesini hissedebiliyordum. Gözlerime, dünyadaki en değerli varlığı görüyormuş gibi bakıyordu; özlemle, sevgiyle, biraz da korkuyla.

 

Ve sonra, gözlerimin içine bakarak son sözleri söylemek üzere dudaklarını araladı...

 

"Çünkü sen çölüme yağmur oldun...

Sen geceme gündüz oldun...

Sen canıma yoldaş oldun...

Sen kışıma yorgan oldun..."

 

Sözler havada asılı kaldı. Şarkının her cümlesi, sanki onun içinden kopup gelmişti; başkasının yazdığı değil de, gecelerce susup içinde biriktirdiği duyguların dile dökülmüş hâli gibi. Elleri hâlâ yüzümdeydi. Son sözü bitirdiğinde birkaç saniye sustu. Gözleri, cevabımı arar gibi yüzümde dolaştı.

 

"Affet beni..." dedi kısık ama titrek bir sesle. "Affet ki iki haftadır atmayı unutan kalbime yeniden can gelsin. Affet ki yıllar sonra seninle tekrar yaşamaya başlayan ruhum yeniden solup gitmesin."

 

Parmakları yüzümden yavaşça aşağı indi; omuzlarıma, oradan kollarıma... Sonunda ellerimi buldu. İki elimi kendi ellerinin arasına alıp sıkıca kavradı. Yavaşça yukarı kaldırarak, dudaklarına yaklaştırdı. Önce derin bir nefes alır gibi kokladı, sonra nazikçe öptü.

"Ailemden sonra ilk kez," dedi, bakışlarını gözlerimden ayırmadan, "birinin kalbini yuvam olarak benimsedim. Beni yuvamdan kovma..."

 

Sesi umutla incelirken ben hâlâ susuyordum. İçimde yükselen heyecan boğazıma kadar dolmuş, tek bir kelimeyi bile dışarı bırakmıyordu. Sustukça gözlerindeki ışık azalmaya başladı; yerini yavaş yavaş korkuya ve umutsuzluğa bırakıyordu.

 

Onu daha fazla bekletemedim.

 

Bir anda kendimi üzerine atıp boynuna sarıldım. Kolları refleksle belime dolandı, beni mümkünmüş gibi daha da kendine çekti. Dünyada yalnızca ikimiz varmışız gibi, o an her şey sustu.

 

Ta ki gür bir ses havayı yırtana kadar.

 

"Eehh, tamam! Yeter artık, ayrılın! Modern abilik buraya kadar. Daha fazlasını görmeye tahammül edemem!"

 

İrkilerek hızla Poyraz'dan ayrıldım. Evimizin tarafından, bize doğru hızla gelen Cihan abimi gördüm. Yanında yengem vardı; kolundan tutmuş, onu durdurmaya çalışıyordu.

 

Şaşkınlıkla Poyraz'a baktım. Daha iki kelime bile konuşamamıştık. Poyraz başını bıkkın bir şekilde iki yana salladı.

 

"Ben de ne zaman damlar diye düşünüyordum," diye mırıldandı dişlerinin arasından. "Bu kadar dayanmasına şükür..."

 

Yengem hararetle bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama abim kolunu sertçe çekip kurtardı.

 

"Sen de bırak kolumu, çakma hemşire," dedi öfkeyle. "Bu narin ellerinle beni durdurmaya gücün yeter mi sanıyorsun?"

 

Kaşlarım istemsizce çatıldı.

Adam kızarken bile iltifat etmeyi başarıyordu; sözlerinde garip bir çelişki vardı. Ama yengeme sesini yükseltmesine bir türlü anlam veremedim. Abim son zamanlarda fazla bağırıyordu ve bunun farkında bile değildi.

 

Yengem, abimin sert sesiyle istemsizce bir adım geri çekildi. Ama geri adımı yalnızca bedeni atmıştı; yüzü saniye saniye öfkeyle geriliyordu.

 

"Asıl sen," dedi dişlerini sıkarak, "Her şeye karışıp insanların hayatına burnunu sokmayı bırak, çakma kocam."

 

Duyduğum kelimeler beynimde yankılanınca refleksle Poyraz'a baktım. O ise abime tam anlamıyla "şimdi sıçtınız" der gibi bir bakış fırlatmakla meşguldü.

 

Birkaç metre ilerimizde duran ikili bizi tamamen unutmuş, kendi kavgalarının içine gömülmüştü. Sesleri gittikçe yükselirken Poyraz sabrı taşmış gibi derin bir nefes aldı, ardından keskin bir ıslık çaldı. Ses havayı yarıp geçti.

 

Abim bir anlığına gerçek dünyaya dönmüş gibi etrafına bakındı. Gözleri beni görünce yüzü gerildi. Hemen yengeme döndü.

 

"İki dakika dilini tutamadın..." diye homurdandı. "Senin yüzünden askeri becerilerimi kaybettim yeminle. Bu kadar çabuk ifşa olmamalıydım."

 

Yengem kaşlarını kaldırarak ona yaklaştı, kollarını göğsünde birleştirdi.

 

"Onu biliyoruz canım," dedi alaycı bir gülüşle. "Askeri becerilerinin ne kadar yetersiz olduğunu sabah uyandığımda bana koala gibi yapıştığını görünce anladık zaten."

 

Sonra sesini kalınlaştırıp abimin taklidini yaptı.

 

"'Benden yana korkun olmasın, asker adamız biz... Yattığım gibi uyanırım, hareket bile etmem...'"

 

Poyraz'ın omuzları titredi; gülmemek için kendini zor tutuyordu.

 

Abim ise işaret parmağını ona doğru salladı.

 

"Asıl sen bana yapışmıştın kızım," dedi kibirle. "Resmen üzerimde yatıyordun. Şu geniş göğsüme uzanıp dünyadaki en iyi uykunu uyuyordun."

 

Şaşkınlığım her saniye biraz daha büyüyordu.

 

O anda anladım.

 

Bu ikisinin evliliği... çakmaydı.

 

Ne haltlar çevirdiklerini öğrenmek istiyordum ama tartışmaları bitmek bilmiyordu. Poyraz, yüzünü hırsla sıvazladı.

 

"Şimdi de sıvamaya başladılar..." diye mırıldandı.

 

O cümleyle birlikte detayları onun da bildiğini fark ettim.

 

Kavganın kolay kolay biteceğe benzemediğini anlayınca içime derin bir nefes çektim. Ne zaman elimden kayıp düştüklerini fark etmediğim poşetlerin yanına gidip kaldırıma oturdum. Dizlerimin arasına poşeti çekip içini karıştırdım, çekirdek paketini bulunca sessizce açıp çitlemeye başladım.

 

Büyük poşete diğer abur cuburları doldurup küçük olanı önüme açtım; çekirdek kabuklarını koymak için. Az ileride bağrışan ikiliyi arada bir izliyor, arada bir gökyüzüne bakıyordum. Sanki bu sahneye alışmışım gibi rahattım.

 

Poyraz bir bana bir de birkaç metre ötede hararetle tartışan abimle yengeme baktı. Başını iki yana salladı. Pes etmiş bir ifadeyle iç çekip yanıma gelip oturdu.

 

Paketi ona uzattım. Bir avuç çekirdek aldı. Sonra biraz daha yaklaştı. Biraz daha... Aramızdan rüzgâr geçmezdi artık; o kadar yakınımdaydı.

 

Yan gözle ona baktım. Gözlerinde yaramaz bir parıltı vardı.

 

Bana çocuk gibi gülümseyerek,

"Beni affettin değil mi?" diye sordu.

 

Cevap vermemi beklemeden başını kendi kendine salladı.

 

"Affettin, affettin..." dedi kendinden emin bir tonla. "Yoksa bana öyle güzel sarılmazdın."

 

İstemeden dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Affetmiştim.

 

Ama bunun onun tarafından bilinmesine gerek yoktu.

 

Bir çekirdek daha alıp yavaş hareketlerle çitledim. Kabuklarının hafif çıtırtısı, az ileride hâlâ birbirini yiyen çiftin sesine karışıyordu. Gözlerimle onları işaret ettim.

 

"Önce," dedim sakin ama kararlı bir sesle, "üçünüzün bildiği... benden uzaklaşmana sebep olan konuyu konuşacağız."

 

Poyraz'ın yüzündeki rahat gülümseme biraz soldu.

 

"Ve bu çakma evliliği," diye ekledim, gözlerimi ondan ayırmadan. "Sonrasına... sonra bakarız."

 

Rüzgâr hafifçe saçlarımı savurdu. Poyraz elindeki çekirdeği unutmuştu; parmakları arasında ezip duruyordu. Birkaç saniye konuşmadı. Gözleri önce bana, sonra uzakta hâlâ tartışan ikiliye kaydı ve derince yutkundu.

 

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama önümüzdeki çekirdeklerin kabukları küçük bir dağ yığınına dönmüştü. Parmak uçlarım tuzla kaplanmış, dudaklarım kurumuştu ama içimdeki gerilim tuzun tadından çok daha keskindi.

 

Abimlerin kavgası henüz bitmiş olmalı ki bize doğru gelen adımlarının sesini duyunca onlara döndük. Adımları sertti; sanki her biri az önce söylenen sözlerin ağırlığını taşıyordu. İkisi de ters ters birbirlerine bakarak yanımıza geldiler, aralarındaki gerilim havayı bile ağırlaştırıyordu.

 

Abim ellerini beline atarak kaldırımda oturup hararetle çekirdek çitleyen bize tepeden bakıp sinirli bir soluk aldı.

 

"Kalkın şuradan adam akıllı bir yere gidelim," diyerek keskin bakışlarını gözlerime çevirdi. "Bu cücük evlilik mevzunu kimseye ötmeden konuşmamız gerekiyor."

 

İğneleyici sözleri bitince yanımdaki poşetleri eline alıp eve doğru adımlayınca peşinden biz de ayaklandık.

 

Bu arada bana ağzı cıvık demek istediğini şimdilik duymazlıktan gelecektim. Yoksa bir kaos daha başlayacak haberi yok. Aramızı düzeltmesi gerekirken hâlâ bana laf sokuyor oluşu inanılmazdı gerçekten.

 

Abim arabasının yanına gelince eve uğramadan, elindeki poşetleri bagaja koyup şoför koltuğuna geçmişti bile. Ben arkaya geçince Poyraz, yengemden önce davranıp hızlıca yanıma oturup ona ön koltuğu işaret etti. Yengemin yüzünde kısa bir şaşkınlık gölgesi belirdi ama tek kelime etmeden ön kapıyı açtı.

 

Abim dikiz aynasından Poyraz'a tehditkâr bakışlar atıp arabayı çalıştırdı. Sessiz ve kısa süren bir yolculuğun ardından sahilde sakin bir kafeye gelmiştik.

 

Sabah saatleri olduğu için pek kimse yoktu. Bu durum işimize geldi çünkü biraz ses yapacak gibi duruyorduk. Kimsenin meraklı bakışlarını üzerimizde görmek istemezdim. Şimdi konuşulacak olan şey, fısıltıyla geçiştirilecek türden değildi. Üçünün gerginliğinden konunun sıkıntılı olduğu çok net anlaşılıyordu çünkü.

 

Abim hepimize ne içmek istediğimizi sormadan çay söyledi. Masaya bırakılan ince belli bardaklardan yükselen buhar, sabahın serinliğine karışırken kimsenin itiraz edecek hâli yoktu.

 

Az önce bağıra çağıra kavga eden onlar değilmiş gibi, günlerdir peşimde konuşmak için dolanan Poyraz değilmiş gibi şimdi üçü de sus pus olmuş etrafı inceliyordu. Biraz önce havayı yırtan sesler gitmiş, yerini tuhaf bir sessizliğe bırakmıştı.

 

Abim çay tabağını parmağıyla yavaşça çeviriyor, gözlerini denize dikmiş gibi yapıyordu. Yengem bardağın kenarına ilişmiş çay damlasını peçeteyle silmeye odaklanmıştı; gereksiz bir titizlikle. Poyraz ise sandalyede hafif geriye yaslanmış, çenesini sıkmış halde etrafı süzüyor ama bakışları hiçbir yere gerçekten tutunmuyordu.

 

"Öyle temiz olmadı, çamaşır suyu kullanmadan çıkmaz o," diye bardağı işaret ettim yengeme. Dalgınca başını sallayıp bardağı eline aldı, yüzüne yaklaştırıp gözlerini kısarak lekeyi daha detaylı inceledi. "Doğru söylüyorsun, ancak çamaşır suyuyla çıkar bu," diyerek beni tasdikledi.

 

Konuşmamız çok mantıklıymış gibi abim ve Poyraz da bardağa gözlerini dikip başlarını salladılar. Üç yetişkin insan, sanki memleket meselesi çözüyormuş gibi bir çay bardağının üzerindeki silik izlere odaklanmıştı. Bunlar ayrı ayrıyken aklı başında insanlar gibi duruyorlar ama bir araya gelince zeka seviyeleri düşüyordu.

 

Sinir katsayım giderek artarken daha fazla bu saçma kaçış çabalarına tahammül edemedim. Parmaklarımı masanın üzerinde kenetledim; içimde biriken cümleler artık sessiz kalmayacak kadar ağırdı.

 

"Artık ne işler çevirdiğinizi anlatacak mısınız, yoksa akşam evde babamla birlikte ben mi çözeyim?" diye tehditkâr bir sesle konuştum. Sözlerimi duyunca Poyraz yutkunarak abime baktı. O kısa bakışta kaçacak bir yol aradı belki ama bulamadı. Artık kaçma ihtimalleri olmadığını bildiği için kabullenişle bana döndü.

 

"Sana her şeyi baştan anlatacağım ama bu konu görev açısından büyük gizlilik gerektiriyor. Aslında senin de bilmemen gerekiyor ama her şeyin tam ortasındasın," diyerek gözlerime baktı. Sesi ilk kez bu kadar düz ve ciddiydi; şaka ya da kaçamak bir ton yoktu.

 

İşin ciddiyeti tavırlarından anlaşılıyordu ama yine de onu onaylayarak kimseye söylemeyeceğime dair söz verdim. Parmaklarım istemsizce bardağın kenarını yokluyordu. Sonra kelimeler dökülmeye başladı. Bazen Poyraz, bazen abim olayı başından sonuna kadar anlattı. Cümleler birbirine eklenirken sabahın sakinliği yerini ağır bir gerçeğe bırakmaya başladı.

 

Onlar anlattıkça hem onlara hak vermek istedim hem de sinirle hayal kırıklığı arasında gidip geldim. İçimde iki ayrı ses tartışıyordu; biri mantıklı olmamı söylüyor, diğeri incinmişliğimi susturmuyordu. Duygularım karma karışık bir hal alınca sessiz kalmak dışında bir tepki veremedim.

 

Üçü de nefesini tutmuş tepkimi beklerken, ben abim teklif etmese çakma yengemle Poyraz'ın evlenme ihtimalini düşünmeden edemiyordum. O fikir midemde soğuk bir taş gibi oturdu. Biliyorum, görev zorunluluğu vardı ama Poyraz'ın sessiz kalıp bize rağmen bu evliliği kabul etmiş olmasını hazmedemiyordum.

 

Poyraz'ın askeriyenin bahçesinde benden istemese de uzaklaşma çabasını hatırlayınca kalbim kırılmadan edemiyordu. O anın rüzgârı, yüzündeki mesafe, kaçırdığı bakışlar... hepsi birden geri geldi. Ama bu onun göreviydi buna mecburdu. En başında bana anlatmış olsa bile bir şey değişmezdi sanırım. Çünkü bilmek, üzülmenin önüne geçemiyordu maalesef.

Bölüm : 18.02.2026 22:56 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...