25. Bölüm

Anlaşma

Beyazbirkuş
beyazbirkuss

CİHAN

 

 

İş çıkışı eve doğru attığı hızlı adımlar, bugün sanki onu geri çekiyordu. Her adımda kalbinin üzerine biraz daha ağırlık biniyordu.

 

İstediği olmuştu; kardeşim dediği adamla küçüğünün arasındaki bağ, bir daha onarılamayacak şekilde kopmuştu.

 

Mutlu olması gerekiyordu. Ama içine oturan taş, nefesini boğazında düğümlemişti sanki. Günlerdir Poyraz'dan ayrılması için baskı yaptığı kardeşinin gülüşü, gözlerinin önünde yavaş yavaş soluyordu. Artık yanlarında eskisi gibi konuşmuyor, varlığıyla bile ortama ağırlık bırakıyordu.

 

Poyraz'a görev verildiği günün üzerinden yalnızca iki gün geçmişti. Ama o da kardeşinden farksızdı. Bir asker gibi dik duruyor, görevlerini harfiyen yerine getiriyordu; yine de gözlerinde eskiden gördüğü o ışık yanmıyordu. Gerekmedikçe konuşmuyor, yalnızca ayakta kalacak kadar yemek yemesi onun gözünden kaçmıyordu.

 

Bu kadar kısa sürede birbirlerine böylesine bağlanmaları mümkün müydü? Aklı almıyordu.

 

Evin önüne geldiğinde zile basmadan anahtarlarını yavaşça çıkardı. Normalde evde biri olduğu sürece anahtar kullanmaz, kapıda kendini kimin karşılayacağını merakla beklerdi. Ama birkaç gündür, zile bastığı an işten geldiği saati bilen kardeşi, diğerleri kapıyı açana kadar odasına çıkıp ortadan kayboluyordu.

 

Onu görmek artık nadirdi. Gördüğü anlarda da nasıl konuşacağını bilemiyor, sadece solgun yüzünü izliyordu.

 

Anahtarı sessizce yuvasına sokup çevirdi. Kapıyı araladıktan sonra tüy gibi adımlarla içeri girdi. Ceketini çıkarıp salona doğru ilerledi. Asker olmasının en büyük avantajı buydu; adımlarını havada süzülür gibi atabilmesi. İstemediği sürece kimse yanına yaklaştığını bile duymazdı.

 

Salonu net bir şekilde görebileceği noktada durdu.

 

Bilge, annesinin göğsüne başını koymuş, sıkıca ona sarılıyordu. Annesi, yüzünde ne yapacağını bilemeyen bir ifadeyle kızının saçlarını okşuyor, sessizce destek olmaya çalışıyordu.

 

"Bir şey var anne... Biliyorum. Bir şeyler oluyor ama bana söylemiyorlar."

 

Burnunu çekip tek eliyle gözlerini silince, içinde fırtınalar kopmaya başladı.

 

"Poyraz bana özlemle bakıyordu ama onu durduran, bana uzak davranmasına sebep olan bir şey vardı..."

 

Daha soğuk davranıyor diye bu kadar üzülüyorsa... diye düşündü. Kim bilir Poyraz'ın evleneceğini duysa ne hâle gelirdi benim biriciğim.

 

Sinirli bir soluk aldı, gözlerini kapattı. Ani bir kararla arkasını dönüp geldiği gibi sessizce evden çıktı.

 

Askeriyeye varana kadar ne siniri ne de Bilge'nin ağlayan yüzü aklından çıkmadı. Karargâh neredeyse boştu; askerler akşam yemeği için yemekhaneye gitmiş olmalıydı. Ne yapacağını bilemeyen adımlarla bir sağa bir sola dolaşmaya başladı.

 

Sonunda durdu. Hırlamaya benzeyen bir sesle çöp tenekesine yumruk attı. Çıkan ses boş alanda yankılanınca dikkat çekmemek için kendini toparladı.

 

Elinde bir sızı hissetti. Kaldırıp baktığında dış yüzünün derince kesildiğini fark etti. Kanı durduracak bir şey bulamayınca elini sol avcunun içine alıp revire doğru yürüdü.

 

Hızlı ve iri adımlarla kısa sürede kapıya ulaştı. Aralık olan kapıyı ayağıyla itti. Hemşire gitmiş olmalıydı. Sorun değildi; yaralarını uzun zamandır kendi sarıyordu. Annesi üzülmesin diye hiçbir zaman belli etmezdi.

 

Kapının yanındaki lavaboya ilerleyip küfrede küfrede elini yıkadı. Sargı bezi almak için arkasını dönüp ecza dolabına yöneleceği sırada, masanın önündeki sandalyede oturan kızı gördü.

Hafif dalgalı siyah saçları omuzlarından dökülüyor, açık teni kızaran yanaklarından belli oluyordu. İri gözleri doğrudan ona bakıyordu.

 

Bir an için elindeki yarayı da yere damlayan kanı da unuttu.

 

İkisi de olduğu yerde kalakaldı.

 

Konuşamıyor, şaşkınca birbirlerine bakıyorlardı.

 

 

 

Hayatı bir anda altüst olmuştu. Yaşadığı bütün karmaşanın sonunda kendini askerlerle dolu bir karargâhta bulmuştu Hazal.

 

Babasının her zaman illegal işlerin içinde olduğunu tahmin ediyordu; ama bunun bir terör örgütüne finans desteği sağlamasına kadar uzandığını asla düşünmemişti. Aralarındaki bağ, baba–kız ilişkisinden çok iki yabancıya benziyordu zaten.

 

Annesini küçük yaşta kaybetmişti. Babasının kirli dünyasında, elinden geldiğince temiz kalmaya çalışarak büyümüştü. Onun yanlışları, Hazal'ın doğrularıyla çarpışmaya başladığında ise geri durmamıştı. Bulduğu ilk delille babasını şikâyet etmiş; yakalanamadan kaçışını, bir film sahnesi izler gibi donuk gözlerle izlemişti.

 

Şimdi devlet koruması altındaydı. Hayatının bundan sonra nasıl şekilleneceğine dair verilecek kararı bekliyordu. Erkeklerle dolu bir ortam onu fazlasıyla gerse de burada zarar görmeyeceğini biliyordu.

 

Revirde görevli olan Melek hemşire, rahat edemediği zamanlarda buraya gelebileceğini söylemişti. Gündüzleri onunla birlikte yemekhaneye inmek ya da boş zamanlarda bahçeye çıkmak sorun değildi; ama Melek yokken yemeğini revirde yemek Hazal'a daha güvenli geliyordu.

 

Yemeğini yerken yeni hayatının nasıl şekilleneceğini düşünüyordu ki, kapının sertçe açılmasıyla irkilerek düşüncelerinden koptu.

 

İri yapılı, saçları dağınık, yüz hatları ürkütücü derecede sert bir asker hızlı adımlarla içeri girdi. Kanlı ellerini lavaboya uzatıp yıkamaya başladı. O ana kadar sorun yoktu.

 

Ta ki ağzından dökülen küfürleri duyana kadar.

 

Hem sinirlenmiş hem de istemsizce utanmıştı. Adamın kendisini fark etmediğini biliyordu ama kullanılan kelimelerin uygunsuzluğu sinirlerini iyice germişti. Sessizce kendini farketmesini beklemeye başladı.

 

Asker sonunda ellerini yıkayıp arkasını döndü.

 

Hazal'ı gördüğü anda olduğu yerde kaldı.

 

Yan profilden sert duran yüz, doğrudan kendisine bakınca bambaşka bir hâl almıştı. Yakışıklılığı ve karizması, Hazal'ın kalbinin beklenmedik bir şekilde hızlanmasına neden oldu.

 

Bakışları, yüzünün her detayını inceliyor; burada ne aradığını sorgular gibi duruyordu.

 

Ellerinden hâlâ damlayan kanı fark edince, sanki kendi eli sızlamış gibi bir his sardı Hazal'ın bedenini. Hiç düşünmeden ayağa kalktı, ecza dolabına yöneldi. Oksijenli suyla sargı bezini alıp dolabı kapattı.

 

Malzemeleri masanın üzerine bıraktı, hâlâ kendisini inceleyen adama bakarak gözleriyle sandalyeyi işaret etti.

 

"Oturun, elinize bakayım," dedi.

 

Kızın duru sesiyle kendine gelen Cihan, hafif bir baş sallamayla söyleneni yaptı. Sandalyeye oturup elini uzattı. Yeni hemşiredir, diye düşündü; sorgulamadı.

 

Hazal, sanki bu işi yıllardır yapıyormuş gibi rahat ve ustaca hareket ediyordu. Malzemeleri aldı, adamın eline uzandı.

 

Narin ve serin parmakları, Cihan'ın nasırlı ve kalın eline değdiği anda ikisi de istemsizce birbirlerine baktı.

 

Cihan, ne yaşadığını tam olarak anlayamıyordu ama garip bir şekilde bu anın içinde kalmak ister gibi bir hisle doldu. Hazal ise elektrik çarpmış gibi irkildi. Hemen kendini toparladı, oksijenli suyla eli temizleyip hızlıca sarmaya başladı.

 

Konuşmadılar.

 

Hazal, eline ne olduğunu sormadı. Cihan da onun göreve yeni başlayan bir hemşire olup olmadığını.

 

İş bitince Cihan boğazını temizledi.

 

"Sağ ol," dedi tek kelimeyle. Ayağa kalktı. İlk defa revirden çıkmak zor geliyormuş gibi, yavaş adımlarla kapıya yöneldi.

 

Sağlam eli kapıya uzandığında o sesi tekrar duydu.

 

"Yerler kan oldu."

 

Beklenti yüklü üç kelime.

 

Cihan arkasını döndü. "Eee?" dedi. Tek kaşını kaldırıp başını iki yana salladı. Ne yapması gerektiğini tam olarak anlamamıştı.

 

Hazal kollarını göğsünde birleştirdi. Dik bakışlarını ondan ayırmadan konuştu:

 

"Sizin kirlettiğiniz düşünülürse, temizlemesi gereken de sizsiniz. Burayı böyle bırakıp gitmeyi mi düşünüyordunuz?"

 

Cihan'ın kaşları hayretle yukarı kalktı. Bu yeni yetme hemşire, reviri benim mi temizlemem gerektiğini söylüyor? Hem de bir üsteğmene?

 

Zaten damarlarında kan yerine sinir dolaşıyordu; daha fazlasına gerek yoktu. Yine de belli ki ilk günüydü. Bir üsteğmene nasıl hitap edilmesi gerektiğini bilmeyen bir acemiye kızmak içinden gelmedi.

 

"Yeni olduğunuz her hâlinizden belli," dedi soğuk bir sesle. "Melek hemşireye sorun, size bilmeniz gerekenleri detaylıca anlatır."

 

Kanlı yeri işaret etti.

 

"Ve burayı... temizlemesi gereken sizsiniz, hemşire."

 

Cümlesini bitirir bitirmez odadan çıktı.

 

Hazal, rüzgar gibi esip giden adamın arkasından bakarken, hemşire sanılmasına değil; adamın ukala tavırlarına hayret ediyordu.

 

Gel, babanın malı gibi ortalığın içinden geç; sonra da bırakıp git...

 

"Ukala, kibir abidesi, çok bilmiş, yakışıklı şey!" diye söylenerek temizlik malzemelerinin olduğu yere yöneldi. Sabaha bırakıp Melek ablasına fazladan iş çıkarmamak için, kan kurumadan ortalığı temizlemeye başladı.

 

"İyilik de yaramıyor," diye söylenmeye devam etti. "İnsan adam gibi teşekkür eder. Sanki bostan bağışlıyor. Diliyle dişi arasında bir 'sağ ol' deyince kibarlık yaptığını mı sanıyor acaba?"

 

Söylene söylene yeri sildi. Etrafa hızlıca göz gezdirip dağınık bir yer olup olmadığına baktı. Her şey yerli yerindeydi. Soğumuş yemeğine üzgün bir bakış atarak tepsiyi alıp revirden çıktı.

 

 

 

ERTESİ GÜN – POYRAZ

 

İlk defa, sabaha kadar uyumadığı yataktan kalkıp işe gitmek Poyraz'a külfet gibi geliyordu. Gözlerini tavana dikmiş, birkaç saniye boyunca sadece nefes alıp verdi. Üzerine çöken ağırlık uykusuzluktan değildi; vicdanının sızlamasından kaynaklanıyordu.

 

 

Ülkesi için, mesleği ve görevi uğruna; hayatı tehlikede olan bir kadını korumak adına her şeyi yapabilecek bir adamdı. Bunu biliyordu. Ama bugün, kendini sevdiğine ihanet etmiş, sözünde durmayan biri gibi hissediyordu. Üniformasının ağırlığı ilk kez omuzlarını bu kadar bastırıyordu.

 

Bugün Hazal'a toplantıda alınan karar açıklanacaktı. Ardından, aynı gün içinde, resmî kayıtlara geçmesi için nikâh kıyılacaktı.

Bir imza.

Bir Evet.

Ve geri dönüşü olmayan bir yol.

 

Bilge'ye hiçbir şey söyleyememişti. Çünkü bu nikâhın formalite olduğunu kimse bilmemeliydi. Gizlice sadece ona söylemeye "Beni bir yıl bekle" demeye imkanı yoktu. Olsa bile, buna yüzü yoktu.

 

Kim, sevdiği adamıı; görevi bahane ederek başka bir kadınla evli olacağı bir eve gönderir ki? Hem de bir yıl!

 

Öğrendiğinde kendinden nefret edecekti Bilge. Ardından ah edecek, belki adını anmayacaktı. Poyraz gözlerini kapattı. Göğsünde bir yer sızladı.

 

Üzülüp kahrolacağına... diye düşündü, benden nefret etsin.

 

Nefret, insanı ayakta tutardı. Öfke, acıdan daha kolay taşınırdı. Nefretine sarılıp dik durabilirdi Dilrubası. Parçalanmaktansa, sertleşirdi. Toparlanması daha kolay olurdu.

 

Yataktan kalkıp hazırlanmaya başladı. Üniformasını giyerken elleri bir an duraksadı. Aynadaki yansımaya baktı. Yüzü sertti, duruşu dimdikti. Ama gözlerinin içindeki çatlakları artık kendisi bile saklayamıyordu.

 

Askeriyenin kapısından içeri adım attığında artık geri dönüşü olmadığını biliyordu. İçindeki ses, "Bir an önce olsun, bitsin," diye fısıldıyordu. Uzatmak acıyı çoğaltmaktan başka bir işe yaramayacaktı.

 

Hazal'ın Melek hemşirenin yanında olduğunu tahmin ediyordu. Geldiğinden beri onunla vakit geçirmiş, revire alışması için her konuda destek olmuştu Melek. Şimdi ise Poyraz'ın yapması gereken belliydi: Hazal'ı alacak, albayın odasına çıkacak, nikâhtan bahsedecek ve akşam olmadan karargâhtan evli bir adam olarak ayrılacaktı.

 

Düşüncesi bile içini daraltıyordu.

 

Kalbi, sanki bir el tarafından acımasızca sıkılmış gibi yeniden kasıldı. Göğsündeki ağrı nefesine kadar ulaştı ama durmadı. Üniformasının içinde dimdik yürüyordu; yüzünde tek bir çatlak yoktu. Kimse bu adımların ardında bir vazgeçiş, bir ihanet, bir suskunluk taşıdığını bilmiyordu.

 

Adımları revire ulaşmadan kesildi.

Karşısından gelen Cihan'ı görünce durdu.

 

Cihan, kendi kadar olmasa da perişan görünüyordu. Yorgunluğu yüzüne çökmüş, omuzları biraz düşmüştü. Poyraz'ın yanına kadar geldiğinde ikisi de durdu. Aslında konuşulacak bir şey yoktu; karar belliydi.

 

Ama Poyraz, Cihan'ı gördüğü an zihninde çakan düşünceyle yerinde hafifçe kıpırdandı.

Olabilir miydi?

Gerçekten olabilir miydi böyle bir şey?

 

Gözlerinde beliren o anlık pırıltıyı fark eden Cihan, sorgular gibi yüzüne baktı. Poyraz ise bunu daha önce neden hiç düşünmediğini sorguluyordu. Kalbi hızlandı. Elini düşünmeden Cihan'ın koluna attı.

 

"Gel."

 

Rütbe, ortam, saat... Hiçbiri umurunda değildi. Cihan'ın da buna itiraz edecek hâli yoktu zaten. Dinlenme odasına girdiler. Poyraz kapıyı hızlıca kapatıp döndü.

 

"Buldum," dedi nefes nefese.

"Buldum lan. Çözümü buldum sonunda."

 

Cihan'ın yüzü istemsizce değişti. Bir ihtimale tutunmak, kardeşi üzülmesin diye bir çözüm olabileceğine inanmak... Normalde aklının ucundan geçmezdi ama hayat bazen insanın önüne saçma umutlar koyuyordu.

 

"Ne buldun oğlum?" dedi temkinli ama aceleyle.

"Söyle de yapabileceğimiz bir şeyse hemen halledelim. Albay bekliyor zaten."

 

Poyraz durdu. Derin bir nefes aldı. Yüzündeki heyecan yerini ciddi bir ifadeye bıraktı.

 

"Benim yerime," dedi yavaşça,

"Hazal'la sen evleneceksin."

 

Bir an duraksadı.

Sonra, sanki kelimeler ağzından birbirine dolanmış gibi ekledi:

 

"Yani... evlenir misin?"

 

Heyecandan cümleleri nasıl sıraladığını bile bilmiyordu. Ortaya çıkan durum, sanki kendisi evlenme teklifi ediyormuş gibiydi. Gözlerini kapatıp kısa bir an tövbe çeker gibi yaptı, sonra beklentiyle Cihan'a baktı.

 

Cihan birkaç saniye dondu.

Sonra kendine gelip patladı:

 

"Sen kafayı mı yedin lan?"

Arkasını dönüp söylenmeye başladı.

"Ben de ciddi ciddi dinliyorum, bir şey buldun diye..."

 

Tekrar döndüğünde Poyraz'ın hâlâ umutla kendisine baktığını görünce elini yüzünün önünde salladı.

 

"Aloo?"

"Yok diyorum oğlum, yok. Olmaz."

Bir adım geri çekilip başını iki yana salladı.

"Ne sırıtıyorsun öyle... pişmiş kelle gibi?"

 

Poyraz hemen atıldı:

 

"Abi hemen itiraz etme lan. Hem senin bekleyenin de yok. Zaten formalite... su gibi akıp geçer bir yıl."

 

Cihan, sanki çok sıradan bir şey konuşuluyormuş gibi konuşan arkadaşına inanamaz gözlerle baktı. Siniri yavaş yavaş yüzüne vuruyordu.

 

"Bekleyen deyip benim sinirlerimi tepeme çıkarma," dedi dişlerini sıkarak.

"Zaten kardeşimle olan durumun acısını senden çıkaramadım. O yüzden beni daha fazla gazlama, Poyraz."

 

Anlık bir hevesle ortaya attığı fikrin kabul edileceğinden o kadar emindi ki, aldığı olumsuz yanıtla omuzları yeniden çöktü. İçindeki umut, geldiği hızla dağılıp gitmişti. Poyraz'ın yüzündeki hayal kırıklığı saklanacak gibi değildi.

 

Tam o sırada kapı tıklatıldı. Ardından açıldı.

 

Albayın postası, tekmil vererek içeri girdi.

"Komutanım," dedi net bir sesle,

"Hazal Hanım albayın odasında. Sizinle konuşmak için bekliyorlar."

 

Cümle biter bitmez, arkasını dönüp hızla çıktı.

 

Oda bir anda sessizliğe gömüldü.

 

İki arkadaş, karmaşık düşüncelerle albayın kapısının önüne kadar yürüdü. Durduklarında, istemsizce birbirlerine baktılar. Poyraz'ın bakışlarında kırgınlık vardı.

 

Cihan o bakışla göz göze gelmemek için başını hafifçe çevirdi; içinden kendine küfürleri sıralıyordu.

 

Olmazdı.

Formalite bile olsa... evlilik onun işi değildi.

 

Onun hayatında görevleri vardı. Üniforması, silahı ve sorumluluğu. Başka da bir şeye yer yoktu. Bir süre üzülürlerdi belki... sonra alışırlardı. Zaten ne kadar zamandır sevgiliydiler ki? Birbirlerini gerçekten tanıyorlar mıydı? Hızlı başlayan şeylerin sonu hızlı gelirdi. En iyisi bu, diye geçirdi içinden.

 

Daha fazla beklemeden kapıyı tıklattı.

 

"Gir."

 

Kapıyı açtığı an... durdu.

 

Elinin biri kapıda asılı kaldı, bakışları içeride gördüğü kıza kilitlendi. Gördüğü manzara, bütün düşüncelerini bir anda susturmuştu.

 

Poyraz, kapıda donup kalan arkadaşını dirseğiyle hafifçe dürttü.

Cihan kendine gelip omuzlarını dikleştirdi.

İkisi birden asker selamı vererek içeri girdiler.

 

Albay, Poyraz ve Cihan gelmeden önce Hazal'a konunun ne olduğunu net bir şekilde anlatmıştı. Bunun bir tercih değil, mecburiyete dayanan bir zorunluluk olduğunu kesin bir dille ifade etmişti.

Hazal'ın kabul etmekten başka çaresi yoktu. Babası hâlâ dışarıdaydı ve onu ele verenin kendisi olduğunu bildiği sürece, dışarıda hiçbir yer güvenli sayılmazdı.

 

Kapı tıklanıp açıldığında içeri giren iki heybetli adamı görünce Hazal'ın içinde aynı anda iki duygu kabardı: güven ve şaşkınlık.

Soldaki, onu buraya getiren, yüzünü her gördüğünde içini rahatlatan; abi gibi baktığı adamdı.

Sağdaki ise bir gece önce elini sardığı, kibirli tavırlarına rağmen göz ardı edemediği o yakışıklı askerdi.

 

Albay, nikâhın kiminle kıyılacağını söylememişti ama...

 

İçinde ince bir sızı belirdi. Formalite de olsa, abi gözüyle baktığı bir adamla aynı evde nikahlı kalmak istemiyordu. Diğeri ise tamamen bir düğümdü: karmaşık, çözülmesi güç ve gizemli.

 

İkisi de odaya girdiğinde Albay, sesini keskin ve net bir şekilde yükseltti:

"Hah, gelin çocuklar. Ben Hazal Hanım kızıma gerekli bilgileri verdim. Nikah memuru birazdan burada olacak."

 

Poyraz'a bakarken, askerinin gözlerindeki kırılmayı hemen fark etti ve anlaması gerekeni anladı. Gözleri, yanındaki diğer askere takıldığında ise hâlâ Hazal'a bakmakta olduğunu gördü. İçinden sinsi bir sırıtma geçti; durumu hızlıca analiz etmişti. Yüzü, düşündüklerinin aksine sert ve taviz vermezdi.

 

Tekrar askerlerine döndü:

"Bu iş her ne kadar formalite olsa da, aynı evde yaşayacak, bu odada bulunanlar dışındaki herkesin yanında gerçekten evli gibi davranacaksınız. Arkadaşlarınız, aileniz... hiç kimse formalite olduğunu anlamayacak."

 

Cihan, farkında olmadan kaşlarını çattı. Zihninde bir anda Hazal ve Poyraz'ın aynı evde kaldığını, her güne birlikte başladıklarını, aynı masaya oturduklarını düşündü. Yüz kasları gerildi. Ardından aklına, arkadaşlarının yanında el ele, evli bir çift gibi samimi oldukları anın görüntüleri geldi. Gözlerinin önüne düşen bu sahneyle birlikte, düşünmeden bir anda:

"Nikah benimle kıyılsın, komutanım!" dedi.

 

Odada yankılanan gür sesiyle Hazal irkildi. Poyraz hızla başını arkadaşına çevirip umutla bakarken, Cihan önce Hazal'a, sonra da yarı sırıtır vaziyette kendisine bakan Albay'a döndü:

"Hazal Hanım'la benim evlenmem daha uygun olur, komutanım. Biliyorsunuz, ailemle birlikte yaşıyorum. Evimiz fazlasıyla korunaklı ve kalabalık. Hazal Hanım'ın korunması için lojmana göre daha uygun bir ortam."

 

Saçma bir açıklamaydı, ama kimse sorgulamadı; herkes durumdan bir şekilde memnundu. O andan sonra her şey hızlı bir şekilde gerçekleşti. Nikah memuru geldi, evraklar hazırlanıp nikah kıyıldı. Günün sonunda, iş çıkış saati geldiğinde Albay'ın odasından üç kişi çıktı:

 

Birisi, sevinçten havalara uçmamak için kendini zor tutan bir teğmen; diğer ikisi ise sudan çıkmış balık gibi, birbirine bakıp ne yaşadıklarını anlamaya çalışan yeni evli bir çift.

 

Kimse fark etmese de, kader sessizce ördü ağlarını. Sevenler, sevilecek olanlar... yeni hayatlar, yeni umutlar bir bir işlendi geleceğe. Seçimler ve sonuçlar, sonunda dengeyi sağladı.

 

 

———————————————————————————————————

 

Bölüm bitti arkadaşlar 🤍

Siz bu bölümü heyecanla okurken, ben de aynı heyecanla satır arası ve bölüm sonu yorumlarınızı bekliyorum.

Lütfen emeğimi görmezden gelmeyin; düşünceleriniz, hissettikleriniz benim için gerçekten çok kıymetli. 💬✨

 

Instagram'dan beni takip edebilirsiniz: @beyazbirkuss 🕊️

Bölüm : 12.01.2026 13:23 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...