3. Bölüm

Başlangıçlar

Beyazbirkuş
beyazbirkuss

Rutinimin tam tersi bir şekilde güne erkenden, uykumu tam almış olarak başladım. Şaşırtıcı biçimde kendimi dinç hissediyordum. Demek ki normal yaşam düzenine sadık kalan insanlar gerçekten böyle hissediyormuş.

 

Ama ben yine de bildiğim yoldan devam ettim, gençler. Uyuşukluk, yatakta pineklemek ve bir yerden bir yere sürünerek gitmek adeta benim doğamda var.

 

Gerekli ihtiyaçlarımı halledip hızlıca giyindim. Bu sıcak havada saçlarımı açık bırakmak hiç mantıklı olmazdı. At kuyruğu kurtarıcımdı yine. Tabii sağdan soldan fırlayan inatçı bebek saçları olmasa iyi olurdu...

 

Son olarak parfümümü sıktım ve aynada kendimi süzdüm. Gri, paçası lastikli eşofmanımın üzerine, ince fiziğimi vurgulayan esnek beyaz bir tişört giydim. Tabii ki olmazsa olmaz beyaz spor ayakkabılarımı da unutmadım. Hem spor, hem de sade asil görünümüm vardı.

 

"Asil" kelimesini düşününce, içimde hep eksikliğini hissettiğim, kabuk bağlamayan bir yara canlandı. Her genç kızın ilk aşkı olan baba figürü, bende en derin yarayı açmıştı. Evet, anne sevgisinde de büyük bir eksiklik hissediyordum ama ondan ilgi beklemeyi zamanla bırakmıştım.

Dün gece, kendime daha fazla düşünerek eziyet etmek istemediğim için yemeğimi yiyip hemen uyumuştum. Uyumak, benim için en kolay kaçış yoluydu. İçimde kabaran ne varsa, bastıramadığım hangi his varsa, hepsinden uyuyarak uzaklaşıyordum. Kendimi susturmanın, acımı unutturmanın tek yoluydu bu. Ama bu defa, düşüncelerimin arasında gizlenmiş küçücük bir umut vardı. Belki de ilk kez, gerçekten fark ettim onu. Yıllarca çevremde, kızlarını sevip sarmalayan babalara imrenerek bakmıştım. O sıcaklığa, o güvene uzaktan bakan bir yabancı gibiydim. Ama şimdi... Artık ben de o günleri yaşayabilirdim. Belki biraz gecikmeli, ama yine de kalbimle dokunabileceğim bir ihtimal vardı önümde.

O küçücük umuda tutunup gidiyordum... Ama ya umduğumu bulamazsam? İşte bu düşünce beni asıl korkutan şeydi. Beklentilerimin boşa çıkmasını istemezdim ama bunu da yaşamadan bilemezdim, biliyordum. İçimde bir yer sızladı. Kafamı iki yana sallayarak düşüncelerimin arasından sıyrılmaya çalıştım. Sonra kolumdaki saate baktım: 08:30.

 

"Oha, ben süperim ya!" dedim kendi kendime. "Kim derdi ki uyuşukluğundan yattığı yeri çürüten Bilge, bu saatte hazır ve nazır şekilde ayakta olacak?"

 

Kendimi övme seansım büyük bir patırtıyla bölündü. Bilin bakalım odaya kim daldı?

 

"Bilgeee hadi kalk, hasta—"

Ablam, beni ayakta ve tamamen hazır görünce cümlesini yarım bıraktı. Şoktan neredeyse ağzı yere düşecekti.

 

"Sen... kimsin?"

Önce yatağa, sonra tekrar bana baktı. "Bilge'ye ne yaptın?!"

 

Ablamın olayları abartma seviyesine hayretler içinde gözlerimi devirdim. Her zamanki gibi dramatikti. İçimden 'Girdiği davaları demek bu yüzden kazanıyormuş bizim kız...' demeden edemedim.

 

"Sana her zamanki halim demeyi çok isterdim, ablacığım," dedim gülerek, "ama bu gördüğün ilk ve son olacak. Çünkü bütün yazı yatarak geçirmeyi planlıyorum.

O dehşet verici üniversite sınavından sonra bir daha beni erkenden ayakta göremeyeceğini zaten sana söylemiştim."

 

Sınava kadar geçen o uzun süre boyunca sabahın köründe kalkıp ders çalıştığım günleri hatırlayınca içim ürperdi. O zorlu günleri zihnimden kışkışladım ve hâlâ şoktan çıkamamış ablamın yanından geçip aşağı indim.

 

Saat 09.30'da hastanede olmamız gerekiyordu. Kahvaltıyı test verdikten sonra dışarıda yapacaktık.

 

Dış kapıyı açıp bahçeye çıktığımda ablamın bana yetişmiş olduğunu gördüm. Yüzünde işe giderken takındığı o ciddi, odaklanmış ifade vardı.

 

Araba yolculuğu sessiz geçmişti. Konuşmadık. İkimiz de yalnızca olacakları düşünerek hastaneye doğru ilerledik.

Hastaneye girer girmez, danışmadan başhekimin odasının yerini öğrendik ve asansöre yöneldik. Dördüncü kata çıkıp, gireceğimiz odanın kapısının önünde durduk.

 

Gelirken hiç hissetmediğimiz o heyecan ve tedirginlik tam da şimdi, burada kendini gösteriyordu. Ne ablam ne de ben kapıyı tıklatıp içeri girmeye cesaret edebiliyorduk.

 

İçeride, ailem olma ihtimali olan kişileri görmek için hem sabırsızlanıyor, hem de korkuyordum.

 

İçimdeki karma karışık duyguların etkisiyle, ablamın her zaman yaptığı şeyi bu kez ben yaptım: Pat diye odaya daldım.

 

Yaptığım şeyin ne kadar absürt olduğunu, içerideki herkesin bakışları bir anda bana çevrilince fark ettim. Bir anda yüzüm kızardı, utandım. Ama yiğitliğime laf getirtmeye niyetim yoktu; toparlanıp başhekim olduğunu düşündüğüm adama gözlerimi çevirip eğreti bir gülümsemeyle:

 

"Pardon, kapı elimden kaydı da... Tıklattık ama duymadınız sanırım," dedim, fazlasıyla sırıtkan bir ifadeyle.

 

Masanın sol tarafında kalan boş sandalyelerden birine hızlıca oturup bakışlarımı ellerime indirdim. Henüz kimseye bakmaya hazır değildim. Heyecandan kulaklarımda kalp atışımı duyabiliyordum.

 

Yanıma oturan ablamın 'Sen adam olmazsın' bakışlarını göz ucuyla izledim. O, benim gibi görgü kurallarını hiçe sayan biri değildi elbette. Sessizce, kibar bir tonda odadakileri selamladı.

 

Doktorun, hastane adına sıraladığı özürleri, test süreci ve yapılacak diğer işlemlerle ilgili verdiği bilgileri dinlerken, üzerimdeki bakışların ağırlığını iliklerime kadar hissediyordum. Ama onlara karşılık verecek gücü kendimde bulamıyordum. Her yerde, en olmadık anlarda ortaya çıkan o cesaretim... Bugün, yanımda değildi ne yazık ki.

 

Ben böyle kendi içime çekilmişken, Asil Bey olduğunu tahmin ettiğim adamın kalın ve tok sesiyle irkildim. Yerimde kıpırdanıp, terlemiş avuçlarımı pantolonuma sildim.

 

"Bilge, bize bakmayacak mısın? Güzel gözlerini bizden esirgeyecek misin, kızım?"

 

O an, içimde bir şey durdu sanki. Direkt olarak benimle konuşmasını hiç beklemiyordum. Şaşırdım... ama bir o kadar da sevindim. Kızım!

Bana gerçekten "kızım" mı dedi?

 

Nasıl bu kadar emin olabiliyordu bundan? Daha test bile vermemiştim. Sonuçlar ortada yokken...

 

Düşüncelerimi yüzüme yansıtmamaya çalışarak, yavaşça başımı kaldırıp karşımda oturan adama baktım.

 

 

Göz göze geldiğimiz anda, içimdeki titreme daha da arttı. Onun gözlerinde birden fazla duygu gördüm: özlem, sevgi, korku...

Ben ona nasıl bakıyordum, bilmiyorum. Ama o, beni gördü. Sadece gözlerimin içine değil, içimdeki en büyük boşluğa baktı. En derin yaramı, yıllardır taşıdığım eksikliği, onsuzluğu... hepsini gördü, anladı.

 

Hiç konuşmadık, ama aslında çok şey söyledik. Gözlerimizle konuştuk; sessizce, ama kelimelerden çok daha fazlasını...

 

Tam o an, Asil Bey'in sol tarafından gelen derin bir iç çekiş sesiyle irkildim. Gözlerim, refleksle o tarafa kaydı. Ve orada...

İşte o anda fark ettim.

 

Evet, ben onların kızıydım. Çünkü karşımda, 30 yıl sonraki halim duruyordu.

Ve sonra hissettim...

Bir bakışla, sadece bir bakışla, anne sevgisinin ne demek olduğunu yaşadım.

 

Zerrin Hanım, gözleri dolu dolu, elleri titreyerek bana bakıyordu. Sanki bir an bile gözlerini benden ayırmaya cesaret edemiyordu. İçindeki duygular öylesine yoğundu ki, kelimelere dökülmeden yüzüne vuruyordu.

 

İstemsizce gülümsedim.

O da bana gülümsedi.

Ve o an, hiçbir kelimeye gerek olmadığını fark ettim. Sadece bir gülümseme...

Yarım kalan yılların, eksik kalmış anların yerini sessizce dolduruyordu.

Yanlarında başka kimse yoktu. Abiler gelmemişti.

İyi ki de gelmemişlerdi.

Daha fazla duygu, beni mahvedebilirdi.

 

Doktorun yönlendirmesiyle hızlıca kan verdik ve sonuçların çıkmasını beklemeye başladık.

Hastane yönetimi, yaşanan bu büyük karışıklığın üzerini örtmeye çalışıyor gibiydi.

Testlerin en kısa sürede sonuçlanması için büyük bir çaba harcıyorlardı. Olayın polislik ya da mahkemelik bir duruma dönüşmesinden ciddi şekilde endişeliydiler.

 

Gözle görülür bir telaşla, etrafımızda dört dönüyorlardı. Belli ki tek çabaları bizi "sakin" tutmaktı özellikle de dava açmamamız için.

 

Ama onların bilmediği bir şey vardı.

Asil Bey'in sessiz kalan, ama her şeyi anlatan sert bakışları...

O bakışlar, bu işin öyle kolay kapanmayacağını açıkça haykırıyordu.

 

İki saat sonra çıkacak olan sonuçları hastanede beklemek istemediğimiz için ayağa kalktık. Tam çıkmak üzereyken, Asil Bey bir yerlere gidip kahvaltı yapmayı teklif etti. Sessizce kabul ettik.

 

Hastaneye yakın, nostaljik bir kafeye geldik. Hızlıca kahvaltı siparişi verdik.

Karşılıklı oturmak... onların bakışlarını üzerimde hissetmek...

Beni, içten içe titretiyordu.

 

Garson masaya kahvaltılıkları bırakırken sessizlik devam ediyordu. Tabakların çıkardığı hafif ses dışında kimse konuşmadı.

Ben hâlâ tam anlamıyla rahat değildim. Asil Bey'in bakışlarını hissediyordum ama kafamı kaldırmaya cesaret edemiyordum..

Heyecandan, mideme oturan o tanıdık ağrılar yüzünden pek bir şey yiyemedim.

 

Ellerim masanın altında birbirine kenetlenmişti. Gözlerim tabakta, kulağım onlardaydı.

Konuşmak istiyor ama nasıl başlayacağını kimse bilemiyordu.

Bu kadar yıllık sessizliği hangi cümle bozabilirdi ki?

 

Ablamın hal hatır sorma girişimi, masadaki gerginliği bir nebze olsun yumuşattı.

Ona içten bir gülümseme gönderdim, sonra yeniden karşımdaki en derin yaralarıma döndüm.

 

Asil Bey'in bakışları, bir an gözlerimde durdu, sonra yavaşça ablama dönerek konuştu:

 

"Aynı mesleği yapıyormuşuz, Yasemin kızım."

 

Refleksle tek kaşını kaldırıp "Ne yaptığınızı biliyorum" dercesine hafif bir gülümsemeyle ona baktı. Sevimli bir oyunun içindeydik sanki. Sonra sözlerine devam etti:

 

"Sizin de yaptığınız gibi, ben de ufak bir araştırma yapınca mesleğinde oldukça başarılı bir avukat olduğunuzu öğrendim. Aynı kurumda çalışmamıza rağmen, yollarımızın kesişmesi bugüne kısmetmiş."

 

Alttan alta "Beni araştırdığınızı biliyorum " mesajı gözlerden kaçmıyordu. Ablamın başarılı bir avukat olmasından övgüyle bahsederken, Asil Bey'in sesindeki o babacan ton... bir babanın evladına duyduğu gururla aynıydı.

Sözleri ve bakışları, benim gibi ablamı da heyecanlandırmıştı.

Tabii o, her zamanki gibi bir tık daha ağırbaşlıydı; hafifçe gülümsedi ve başını öne eğdi.

Ama ben biliyordum...

 

İkimizin de yarası birdi.

İçimde onun şu an yaşadığı, tarif edilemeyen mutluluğu hissedebiliyordum.

Asil Bey'in, gurur dolu bir tonda konuşması, ablamı hem sevindirmiş hem de derinden hüzünlendirmişti.

Çünkü...

Babasından duyması gereken o övgü dolu sözleri, şimdi bir başkasından, yabancı ama çocuklarından sevgisini esirgemeyen bir adamdan duymak...

Onu sarsmıştı.

 

Gözlerinin dolduğunu görmedim ama hissettim.

O an sessizlik yine bizimleydi ama bu kez bir boşluk değil, hüzünle harmanlanmış bir mutluluk vardı içinde.

Ablam, Asil Bey'in övgü dolu sözlerine karşılık mahcup bir gülümsemeyle,

"Estağfirullah Sayın Savcım, ben sadece mesleğimi hakkıyla yapmaya çalışıyorum," dedi.

 

Asil Bey ellerini hafifçe kaldırarak, sevecen ama kararlı bir ifadeyle konuştu:

"Burada 'Savcım' yok, Yasemin. Sen benim kızımın ablasısın.

Sen, benim haberimin dahi olmadığı emanetime gözün gibi bakmışsın...

Ben ancak senin bir abin olurum. Amca demeni istemem çünkü hâlâ çok gencim."

 

Sözleri masada gülüşmelere yol açtı.

Yüzümdeki tebessüme sanki içi giderek bakıyordu.

 

Biraz mesleklerinden, biraz da havadan sudan konuşmalar geçti aramızda.

Ama kahvaltı boyunca ebeveynlerimizle ilgili hiçbir konu açılmadı.

Hiçbirimiz bunu dile getirmedik.

Sanki ortak bir suskunlukla, o konuyu bilinçli olarak geçtik.

 

Belli ki araştırmasında ailemizle aramızdaki sıkıntıları öğrenmişlerdi.

Bu konuyu açıp bizi üzmek istememeleri... ince, düşünceli bir davranıştı.

 

Ama ne olursa olsun, bizi böyle bir günde yalnız bırakmalarını, Asil Bey muhtemelen anlamamıştı.

Ve belki de anlaması gerekmiyordu. Çünkü o, eksikliğimizi doldurmaya sessizce niyet etmiş gibiydi. Sadece benim değil, ablamın da yaralarını sarmaya başlamıştı.

 

Sohbet boyunca, benim gibi Zerrin Hanım da sessizdi. Ama bu sessizliği daha fazla sürdüremedi; bana dönerek, yumuşak bir sesle konuşmaya başladı:

 

"Bilge... biliyorum, hayatında birdenbire büyük değişiklikler oldu.

Bu herkesin kolayca kaldırabileceği bir şey değil. Hatta ailenden kopmak istemezsin, buna da saygı duyuyorum.

Ama... bize bir şans vermeni istiyorum."

 

Sözlerine kısa bir duraklamayla devam etti, sesi titriyordu:

 

"Ben... karnımda taşıyamadım belki. Ama yüreğimde taşıdığım bir yavrumu... toprağa verdim."

Bu sözlerle birlikte masada hüzün rüzgarları esti.

Gözlerindeki biriken yaşları hızla silip gülümsemeye çalıştı.

Asil Bey'e baktığımda; çenesini sıkmış, sessizce pencereden dışarıyı izliyordu.

Onlar için bu durumun ne kadar zor olduğunu tam olarak anlamam mümkün değildi.

Ama Zerrin Hanım'ın gözleri...

Gözlerime büyük bir umut ve istekle bakıyordu.

 

Göz göze geldiğimizde başını hafifçe yana eğdi, sesini alçaltarak devam etti:

 

"Diğer yavrumu... dokuz ay karnımda taşıdım. Ama kokusunu bile alamadan... yıllarca ondan ayrı kaldım.

Benim içimdeki bu acı... ancak senin bana gelmenle geçer.

Belki bu isteğim sana bencilce gelebilir ... ama yine de soruyorum:

Bizimle gelir misin, kızım?"

 

Gözlerindeki umut ışığı, ben onu görmeden çok önce içimde yanmaya başlamıştı.

Tüm korkularıma rağmen cevabım belli olsa da, tedirgin bir şekilde yanımda oturan ablama döndüm.

Yine konuşmadan anladık birbirimizi.

"Kabul et, yaşayamadığın ne varsa yaşa; gerçek aile sıcaklığını tat.

Onların kaybettiği umudu ol," diyordu.

 

İçimde filizlenen heyecan, kalbimin ritmini hızlandırırken Zerrin Hanım’a döndüm. Gözleriyle benden yanıt bekliyordu; ben ise dudaklarımda utangaç bir gülümsemeyle başımı onaylarcasına salladım.

 

“Tamam… şey… yani, sizinle gelirim,” dedim, kelimeler ağzımdan dökülürken sesim neredeyse fısıltıya karıştı.

 

Yanaklarımda bir anda beliren sıcaklık, heyecanımın dışa vuran tek kanıtıydı. Ellerimle yüzümü serinletmeye çalışırken, ablamın bana şaşkınlıkla baktığını hissedebiliyordum. Muhtemelen bu mahcup, cici kız hallerime şok oluyordu.

 

Ellerimi yüzümden çekip masanın üzerine koyduğumda herkes yüzünde beliren samimi bir tebessümle beni izliyordu. Zerrin Hanım, zarif bir sevinçle gülümsedi ve masanın üzerindeki elime nazikçe uzandı. Parmakları, tüy gibi hafif bir dokunuşla elimi okşarken, dokunuşunda hem bir teşekkür hem de içten bir sıcaklık vardı.

 

Onlarla geçirdiğim o tatlı zaman su gibi akıp gitmişti. Sonuçların çıkma vakti geldiğinde, içimizde hafif bir tedirginlikle toparlanıp hastaneye doğru yola çıktık. Başhekimin odasına girdiğimizde, onun elindeki dosyalara dikkatle baktığını gördük. Alnındaki ter damlaları ve bize yönelttiği kaçamak bakışlar, aslında söylemeden de her şeyi anlatıyordu.

 

Sonuçları öğrenmek bizi şaşırtmadı. Zaten içten içe hissettiğimiz bir gerçekti bu. O an hepimizin içinde hem derin bir sevinç hem de tarif edilmesi zor bir hüzün vardı. Yıllarım ‘onların deyimiyle bir “hata” yüzünden’ olmam gereken yerden uzakta, sevgiye hasret bir şekilde geçmişti.

 

Bu gerçekle yüzleşmek, sadece geçmişe değil, kaybettiğimiz onca zamanın ne kadar acımasız olduğunu da bir tokat gibi yüzümüze çarpıyordu. Ve belki de en çok can yakan buydu: Zamanın geriye alınamaması.

 

Tüm bu çıkmazın ortasında, boğulduğum düşüncelerimin arasından o Asil adam ’babam’ bana doğru yavaşça yaklaştı. Her adımı, içinde yılların yükünü taşıyor gibiydi. Gözlerinde biriken tereddüt, sesiyle birleşince titrek bir fısıltıya dönüştü:

 

“Artık… sana sarılabilir miyim, kızım?”

 

Onaylamama gerek kalmadan, dolu gözlerimde ne varsa yine gördü. Adım atacak gücü kendimde bulamazken, o yine anladı ve bu sefer daha güçlü adımlarla yanıma gelip, omuzlarımdan tutar tutmaz beni kendine çekip sarmaladı. Farkında olmadan, sanki her zaman bunu yapıyormuşum gibi, kollarım rahatlıkla beline dolandı.

 

Saçlarımı derince koklayıp, üzerine tüy gibi hafif öpücükler kondurduğunu hissettim. İşte o an, düştü damlalar gözümden. Sağanak gibi yağdı babamın göğsüne. Elleri usul usul saçlarımı okşayınca anladım… Ben bu anı ne çok beklemişim.

 

Yıllarca, “Bana bir gün sarılırda, saçlarımı okşar” diye gözlerinin içine baktığım o adamın, aslında sadece geçiştirir gibi, yalandan bir ritüeli yerine getirdiğini; işte tam da şimdi, gerçeğini yaşayınca anladım.

 

Bu… bu sadece bir sarılmak değilmiş. Can’a can katmakmış. Yaraları sarmak, buz tutmuş bir gönlü ısıtmakmış… şimdi anladım.

 

Ağlamalarım yavaş yavaş durulunca, o da usulca geriye çekildi. Başımın üzerine bu kez daha belirgin, daha derin bir öpücük kondurdu ve annemi görebilmem için yana kaydı.

Biraz daha beni bırakmasaydı, annem ona kayacak gibi duruyordu.

 

 

Sonra gözlerim, diğer yaramla buluştu. Söze gerek kalmadan, aynı anda atılıp sarıldık birbirimize.

 

Babamın sert göğsünde, her zaman arkamda duracak, yıkılmayacak bir dağ gibi duran güveni hissederken; annemin mis kokulu göğsü, sanki beni yumuşacık pamuk çarşaflara sarar gibi sardı. İlk defa, gerçekten bir “anne kokusunu” derince içime çektim.

 

Ve o an, bir bir üşüştü zihnime: “Anne” ne demekti?

Sıcak bir kekin fırından yeni çıkmış kokusu…

Hastayken başucunda bir kase çorba…

Merhametle dizine yatırıp saçlarımı okşaması…

Hepsi, işte o anda anlam kazandı.

 

Kokusu, sanki hayatın ta kendisiydi. Beni yavaşça ama kararlı bir güçle kendine çekiyor, içimde yıllardır suskun kalan yanlarımı bir bir uyandırıyordu.

 

Biraz daha böyle kalsam, uyuyacağımı düşünüyordum. Öyle bir rahatlıktı ki anne kucağı…

 

Tam da o huzurun içine gömülmüşken, odada kabaca yankılanan bir boğaz temizleme sesiyle istemeden de olsa birbirimizden ayrıldık. Bu güzel anı bölen doktora, annemle aynı anda ters bir bakış fırlattık. Adamın bakışları, “İşimiz gücümüz yok da sizin dramınızı mı izleyeceğiz?” der gibiydi.

 

O sırada babam, ellerini ikimizin sırtına koyup bizi kapıya doğru yönlendirirken başını hafifçe eğip alaycı bir ses tonuyla fısıldadı:

“Adama katil civciv bakışları atmayı kesin hanımlar.”

 

Tam kapıyı açıp çıkacakken birden durdu, başhekime döndü ve bu kez sesinde ciddi bir sertlik vardı:

“Mahkeme celbi birkaç güne size ulaşır. Bu karışıklığa kim sebep olduysa, gani gani çekecek!”

 

Kapıdan çıkarken doktorun sarıdan mora dönen yüzüne son bir bakış attım. Keyfim yerine geldi. Hah! Annemle anımızı bozmasaymış o da.

 

         

                                 🌼

 

En uzun bölümü yazdım sanırım🥹 Satır arası yorum yapmayı unutmayın lütfen 🙏

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 26.05.2025 10:46 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...