
"Günler su misali akıp gidiyordu; her anın güzelliği içime işlerken, bunların bir gün bozulacağından deli gibi korkuyordum. Ablamların yemeğe gelmesinin üzerinden günler geçmişti. Şimdi ise evin içinde tatlı bir telaş vardı; düğün hazırlıklarıyla herkes koşturuyor, odalara neşe ve heyecan doluyordu."
Annem, ablamı benden ayırmıyor; ne yapılacaksa ona söylemesini istiyordu. Ablam ise bu günlerde annesinin yokluğunu daha derinden hissediyor, üzülse de belli etmemek için elinden geleni yapıyordu. Onun içindeki kırgınlığı gözlerinden okuyabiliyordum; gülümsese bile o gülümseme bir yere kadar sahiciydi.
Ferda Hanım elbette işlerini bırakmamıştı ama aklınca ablamın düğünü için bütün imkânlarını seferber etmiş, bir düzine yardımcıyı evin içine doldurmuştu. Kimi organizasyonla, kimi gelinliklerle, kimisi de ablamın yeni evinin dekorasyonuyla ilgileniyordu. Ama o kalabalığın ortasında ablamın yüzü giderek daha da soluyordu.
Buna sadece iki gün dayanabildi. Sonunda herkesi yanından gönderip kendini bir koltuğa bıraktı ve gözyaşlarına engel olamadı. Onu öyle çaresiz ve kırılgan görmek içimi paramparça etti. Ne yapacağımı bilemedim; elim kolum bağlı kalınca annemi aradım.
Annem hemen yanımıza gelip ablamı sakinleştirdi, ardından ona en önemli soruyu sordu: 'Sen ne istiyorsun?' Ne olması gerektiğini, neyin moda olduğunu ya da sosyete çevrelerinde konuşulacak şeyleri değil... Sadece ablamın kalbinden geçenleri sordu.
Ablamın tek istediği şey buydu: Ona ne istediğinin sorulması ve manevi olarak yanında ona destek olacak bir anne. Ablam hiçbir şey demeden, sadece annemin gözlerine bakmış ve ona sarılmıştı.
Abilerim de boş durmuyordu; işleri olmadığı zamanlarda dışarıda yapılacak her şeye Aras Abi ile birlikte koşturuyor, onları yalnız bırakmıyorlardı. Ablam, ailesinin yapması gereken bu desteği kız kardeşinin ailesinden görmeye başlayınca başta mahcup oluyor, utanıyordu. Ama annem ve ben onu tatlı tatlı azarlayarak, bu duygusal hâlden çıkarıyorduk.
Zamanla ablamda bu telaşa uyum sağladı; tüm kötü düşünceleri bir kenara bırakıp, sadece anın içinde kayboldu.
Yorgunluktan nasıl yatağıma vardığımı, nasıl uyuduğumu hatırlamıyordum; ama uyanmam gerektiğini çok iyi biliyordum. Annem aşağıdan sesleniyor, sofrada zamanında olmazsak bize yapacağı terlik şovlarından söz ediyordu.
Hızla kalkıp lavabo işlerimi hallettim ve uyuşuk adımlarla aşağıya indim. Öyle bir yorgunluk içindeydim ki, yürürken bile rüya görebilir, neredeyse düşebilirdim. Herkese mırıldanır gibi, bir sesle 'Günaydın' dedim ve yerime e oturdum.
Herkes kendi hâlinde kahvaltısını yapmış, ufak tefek muhabbetler dışında konuşulmamıştı. Ama ortamda garip bir hava vardı. Karşımda oturan Cesur, Cihan Abime bakıp üzgünce tabağına dönüyordu. Ne olduğunu anlamak için kafamı kaldırıp tek tek herkesin yüzüne baktım. Hepsi, gözlerini kaçırıyor, yemeğe odaklanmaya çalışıyordu. Annem ise gözlerini doldurmuş, abime bakıyordu.
Dayanamayıp sordum: "Neler oluyor? Neden herkes üzgün? Bir şey mi oldu?"
Gözlerimi korkuyla Cihan Abime çevirdim. Yüzünde buruk bir tebessüm belirdi, başını iki yana salladı ve elimden tutup sandalyeden kaldırdı. İleride duran koltuklara doğru yürürken, "Sorun yok canım. Sen onlara bakma," dedi ve beni yanına çekerek oturdu. Yönünü bana döndü: "Bir süre evde olmayacağım, küçük. O yüzden biraz üzgünler."
Sözleri kalbimde hüzünlü bir dalgalanma yarattı. Neden evde olmayacağını düşünürken, Instagram'daki dağ-taş fotoğrafları aklıma geldi ve yüzüm kendi irademden bağımsız düştü. Titrek bir sesle sordum: "Göreve mi gidiyorsun?"
Onaylarcasına başını salladı. O an gözlerim öyle hızlı doldu ki ne yapacağımı bilemedim, kelimeler boğazıma düğümlendi. Kısık sesimle,
"Ne kadar sürecek? Hemen geleceksin, değil mi? Hem düğün var... Sen olmazsan tadı olmaz ki..."
diye arka arkaya sıraladım.
Sözlerim karşısında yüzü hafifçe asıldı. Bir şey söylemeden beni kendine çekti ve alnımdan usulca öptü. Dudaklarının sıcaklığı yüreğime işledi. Bir süre sessiz kaldı; derin bir nefes alıp toparlandıktan sonra yavaşça geri çekildi.
Artık gözleri bambaşkaydı. O hüzünlü ifade kaybolmuş, yerini çelik gibi kararlı, korkusuz bakışlar almıştı. Her Türk askerinin taşıması gereken o dimdik duruşla bana bakıyordu. O an, içimde iki duygu aynı anda çarpıştı; göğsümü kabartan tarifsiz bir gurur ve içimi burkan yakıcı bir özlem... Sanki kalbim aynı anda hem ışıldıyor hem de kanıyordu.
"Görev süresi belli değil, Bilgem. Ama elimden geldiğince hızlı ve sağlam bir şekilde size kavuşmak için çabalayacağım. Düğüne yetişemeyebilirim ama imkân bulduğum her boşlukta sizi arayacağım, tamam mı?"
Ona aynı kararlılıkla bakıp, sabırla bekleyeceğimi söylemek istedim. Güçlü görünmek, gözyaşlarımı saklamak istedim. Ama yapamadım... Dudaklarım mühürlendi, gözlerimden damlalar ardı ardına süzüldü. Başımı hızla göğsüne gömdüm, içimdeki tüm korkuları bastırmaya çalışarak sessizce ağladım.
Biz daha yeni kavuşmuş, aile olmanın ilk adımlarını atmaya başlamıştık. Ama şimdi, görev süresinin belirsizliği içimi kavururken bir de ona bir şey olma korkusu yüreğime çöreklenmişti.
Çocukken de gitmeler olmuştu; ailem sandığım insanlar bizi evde bırakıp uzun süreli işlere giderlerdi. O zamanlar öfke ve kırgınlık duyardım belki, ama hiçbirinde bu kadar ağır bir acı hissetmemiştim. Çünkü ilk kez gerçek bir kayıp korkusu yaşıyordum. İlk kez sevdiğim birinin yokluğunu düşünmek bile nefesimi kesiyordu. Oysa bu defa farklıydı; çünkü o benim abimdi, yuvamdı...
Karşımda ne kadar sarsılmaz dursa da, gözlerindeki hüzün dalgaları kendini ele veriyordu. Onu böyle üzdüğümün farkına varınca içim burkuldu. Seslice burnumu çekip gözlerimi silip, göğsünden doğrularak uzaklaştım.
"Şey... tişörtün biraz ıslandı. Onu çıkarıp bana ver sen en iyisi," dedim. İçimde, gelene kadar tişörtüyle teselli bulma gibi garip bir takıntı vardı.
Bu halim onu güldürdü. Anlıma yeniden bir öpücük kondurup ayağa kalktı. Herkesle tek tek sarılıp vedalaştıktan sonra tekrar yanıma gelip sıkıca sarıldı.
"Ben gelene kadar kendine iyi bak... ve Cesur'la çok takılma. Ayrıca ben yokken şu garip dansını yaparsan bozuşuruz," dedi.
Son sözünü duyunca elimi göğsüne hafifçe vurup, gülerek karşılık verdim:
"Şansını kaybettin yakışıklı. Burada olsaydın düğünde âlâsını görürdün."
Sözümü dinleyip, üzerini değiştirip tişörtünü bana bıraktıktan sonra hızlıca evden ayrıldı. Kapının kapanış sesi, odada aniden çınlayan bir boşluk gibi yankılandı. İlk defa içimde böyle derin, tarif edilemez bir yalnızlık hissettim; sanki nefes almak bile zorlaşmıştı bir an.
Annemde aynı korku ve endişe içinde kıvranıyordu. Göz göze geldiğimiz anda, kelimelere ihtiyaç duymadan birbirimize sarıldık; kollarımızda hem teselli hem de sessiz bir korku vardı.
"Bir şey olmaz, değil mi anne? Sağ salim bize geri gelir," dedim, sesim titreyerek havada asılı kaldı.
Annemin derin bir soluk alışında, yılların birikmiş kaygısı ve umut kırıntısı vardı. "İnşallah kızım... Umarım hiç kimseye bir şey olmadan geri gelirler," dedi, sesi hem kırılgan hem de kararlı bir tını taşıyordu. Ellerimiz hâlâ birbirine kenetlenmiş, ama içimizdeki boşluğu doldurmaya yetmiyordu.
Herkes sessizce işine gitmiş, evde sadece annemle kalmıştık. Sessizlik, ikimizin de içinde bir kaygı dalgası gibi dolaşıyordu; kelimelere gerek yoktu, çünkü endişe gözlerimizde kendini ele veriyordu. Birazdan ablam gelip bizi alacak ve gelinlik provasına gidecektik. Bugün, şaşırtıcı bir şekilde, Ferda Hanım'ın da bize katılacağını öğrenmiştim. Annem bu durumu duyunca başta gelmeyi istemedi; anne-kız baş başa olmalı diye düşündü.. Ama ablamın ısrarlarına dayanamadı ve sonunda hazırlandı.
Ablam geldiğinde hızlı bir selamlaşmayla arabaya bindik. Yüzümüzün halini görünce, telaşla neler olduğunu sordu. Abimin gittiğini duyunca o da çok üzüldü ve günü iptal edebileceğini söyledi. Ama annemle ben aynı anda reddettik; derin bir nefes alıp kendimizi toparladık ve neşeli görünmeye çalıştık.
Tasarımcıya vardığımızda, gözlerim ışıl ışıl parlayan gelinliklerin üzerinde dolandı. Her biri ayrı bir hayranlık uyandırıyor, içimde hem bir merak hem de heyecan fırtınası koparıyordu. Kumaşların dokusu, parlak detaylar, zarif kesimler... Hepsi beni büyülüyordu. İçimde bir kıpırtı hissettim; abilerime rağmen, ben de hayatımın en önemli anı için gelinlik giymeyi hayal ettim. Gözlerimin önünde, daha önce hayal etmediğim bir suret belirdi.
Elimi hafifçe kafama vurdum, "Saçmalama, Bilge!" diyerek kendimi uyardım ve annemlerin peşinden hızlıca içeri koşturdum.
Prova odasına girince Ferda Hanım'ı gördüm; bizden önce gelmiş olmalıydı. Ona aklımdan bile "anne" diyememem beni şaşırtmıyordu. Öyle olmayı çok istesem de, biz hiçbir zaman gerçek anlamda anne-kız olamamıştık. Bu yüzden o sıfatı kullanmayı bırakmak benim için zor olmadı.
Ortamdaki garip gerginlik hemen fark ediliyordu. Ferda Hanım, annemin neden burada olduğunu bakışlarıyla sorguluyor, ama nezaketsizlik yapmamak için susuyordu. Gözleri bana değdiğinde hafifçe titredi. Ayağa kalkıp, "Bilge, hoş geldin kızım," diyerek bana doğru yürüdü.
Bu hali beni şaşırttı; yalnızca kısa bir baş selamı bekliyordum. Ama yanıma gelerek bana sıkıca sarıldı. İçimde bir şeylerin kırıldığını hissettim; vücudum bir anda buz kesmişti. On sekiz yıl boyunca beklediğim bu sarılma, şimdi, her şey için çok geç olduğunda gelmişti.
Geç kalınmış duygu kırıntılarıyla yetinmeyecektim artık. Çünkü ben, gerçek sevgiyi çoktan bulmuştum. Yanımda olan, beni olduğum gibi kabul eden, yaralarımı sarmaya çalışan yeni ailem vardı. Onların sıcaklığı, eksik kalan ne varsa tek tek tamamlıyor, bana geç değil, tam zamanında sevilmenin ne demek olduğunu öğretiyordu.
Ona sarılmadım, hiçbir şey söylemedim; sadece bu anın bitmesini bekledim. Geri çekilip yüzüne baktığında, bana yıllarca yaptığı gibi samimiyetsiz bir gülümsemeyle karşılık verdim. Ardından başımı hafifçe eğerek selamladım ve annemin yanına gidip yan tarafına oturdum.
Ablam, heyecandan kıpır kıpır duruyor ama aynı zamanda bu anın bozulmasından deli gibi korkuyordu. Ferda Hanım ise bozulan yüz ifadesini toparlamaya çalışarak ablamın yanına geçti ve oturdu.
Bir süre sonra çalışan kız gelinliği kılıfından çıkarıp kabine götürdüğünde, ablam da peşinden girdi. Dakikalar geçmek bilmedi; kalbim sanki onunla birlikte içeride heyecanla çarpıyordu. Derken kabin perdesi aralandı ve ablam dışarı adım attı. O an gözlerimi ondan ayıramadım.
Üzerinde, sanki onun için tasarlanmış gibi duran bir gelinlik vardı. Ne gösterişli ne de sıradan... Abartıdan uzak, zarif ve şıklığıyla tam da ablamın karakterini yansıtan bir seçim olmuştu. Elleri gelinliğin eteğinde geziniyor, yüzünde ise utangaç bir tebessüm dolaşıyordu. Bize bakarken yanakları hafifçe kızardı ve yumuşak bir sesle,
"Nasıl... beğendiniz mi?" diye sordu.

Heyecanla ellerimi birbirine vurup ayağa fırladım.
"Ablaaa! Bu... bu harika bir şey! Sen muhteşem olmuşsun. Aras abim görünce bayılacak!" dedim coşkuyla.
"Ben de çok beğendim," dedi ablam utangaç bir gülümsemeyle. "Vitrinde görür görmez başka gelinlik bakmaya gerek duymadım."
“Annem, ablamın çok sade ve duru bir güzelliği olduğunu, gelinliğin de ona çok yakıştığını söyledi.”
Ablam, anneme minik bir gülümsemeyle teşekkür edip gözlerini Ferda Hanım'a çevirdi. Ferda Hanım onu baştan ayağa süzdü, dolan gözlerini ağlamamak için hızla kırpıştırdı.
"Seni gelinlikle görmek beni çok duygulandırdı, canım," dedi titrek bir sesle. "Çok güzel olmuşsun ama... sanki bu model biraz sade değil mi? Daha gösterişli, daha dikkat çekici modelleri de deneyebilirsin istersen."
Ablam dudaklarını birbirine bastırdı, sanki cevap vermek istemiyor gibiydi. Gözlerini yere indirdi, eteğin beyazlığında oyalanan parmaklarıysa huzursuzluğunu ele veriyordu.
Ablamın gülen yüzü, annesini memnun edememenin verdiği hüzünle yavaş yavaş soldu. İçimde bir öfke ve çaresizlik dalgası yükseliyordu; sinir katsayım giderek artıyordu. Annemle göz göze geldim. Başını belirsiz bir şekilde iki yana sallayarak, "Karışma, şimdi değil," der gibi bir ifadeyle baktı.
Kalbim hızla çarparken, ablamın utangaç bakışları ve annemin sessiz uyarısı arasında sıkışıp kaldım. İçimdeki isyanı bastırmaya çalışırken, ortamın ağırlığı sanki omuzlarıma binmişti.
Ferda Hanım kalkıp etrafındaki gelinliklere hızla göz gezdirdi, kendi zevkine göre bulduğu bir modeli ablama göstererek:
"Bak Yasemin, işte bu tam da bahsettiğim tarzda bir gelinlik. Bir yıl geçse bile herkes seni konuşacak, anneciğim," dedi.
Sanırım Ferda Hanım burada bulunup ablamla ilgilenerek, kendi eksik bulduğu anneliğini telafi etmeye çalıştığını sanıyordu. Yüzündeki heyecan ve gurur, ablamın gerçek isteğini görmesine engel oluyordu; sorun tam olarak nerede, onu bile anlamıyordu.
İçimde kaynayan öfkeyi bastırıp derin bir soluk aldım, gözlerimi ablama çevirdim. Ablam, annesinin gösterdiği gelinliğe üstünkörü bir bakış attı, sonra onunla göz göze geldi; "Ben... benim gelinliğim ya da düğünümün ne kadar şatafatlı olduğunun konuşulmasını istemiyorum, anne," dedi kararlı bir sesle. "Ben sevdiğim, giydiğim zaman mutlu olduğum ve içinde rahat hareket edebileceğim bir gelinliği giyeceğim."
Ablamın cevabıyla Ferda Hanım afalladı, ama bozulan ifadesini toparlamaya çalışıp gülümseyerek anneme yandan bir bakış attı, sonra ablama döndü:
"Ah... haklısın canım. Senin beğenmen daha önemli. Ben biraz heyecan yapınca kendimi fazla kaptırdım," dedi. Kolundaki saate bakıp sıkıntılı bir soluk aldıktan sonra ekledi:
"Benim önemli bir toplantım var. Gelinlik işi tamamsa ben gidiyorum. Eksik bir şey olursa asistanım ilgilenecek, tamam mı canım?"
Ablam, annesinin her zamanki hali olmasına rağmen böyle bir anda bile işini araya sokmasına, kırgın bir gülümsemeyle baktı.
"Asistana gerek yok! Zerrin abla burada bana çok yardımcı oluyor zaten. Bana bunca işin içinde zaman ayırdığın için teşekkür ederim!" dedi ve arkasını dönüp kabine doğru ilerledi.
Bir süre orada durduğunu, toparlanmaya çalıştığına emindim. Ferda hanım ise yine her şeyi kendi tarzıyla berbat etmişti.
Gelinlik ve aksesuarları halledip bir kafede oturup sohbet ettik. Ablamın moralini yükseltmek için elimden geleni yapmış, onu mutlu bir şekilde Aras abiye teslim ettikten sonra eve dönmüştük.
Düğüne kadar geçen iki haftalık süreç yoğun ve telaşlı geçti. Ama her an aklımın bir köşesinde Cihan abim vardı. Eğer bu telaşlı döneme denk gelmeseydi, onun yokluğunu nasıl atlatacağımı bilmiyordum. Gittiğinden beri yalnızca bir kez arayabilmişti; sesi yorgun gelse de konuşmak, hem ona hem de bize iyi gelmişti.
Yine de kalbimin bir köşesinde dinmeyen bir sızı vardı. Abim yanımıza gelene kadar da bu sızının dinmeyeceği kesindi.
Düğün günü gelip çattığında evde büyük bir karmaşa hakimdi. Ailem, sanki kendi kızlarını evlendiriyormuş gibi heyecanlı bir telaş içindeydi. Ablamı benden ayırmamaları, onun eksikliğini hissettiği her şeyi sessizce yerine getirmeleri ve yaralarını sarmaları, içimi tarifsiz bir mutlulukla dolduruyordu. Ablam için de bu durum zaten hayret vericiydi; ailesi böylesini yapmazken, ailemden gördüğü ilgiyle herkesten sakladığı gözyaşlarını kaç kez döktüğünü ben biliyordum.
Evde son hazırlıklar yapılırken gözlerim dış kapıya takıldı. Abim gelse, dünyalar benim olurdu sanırım. En mutlu zamanımızda, en sevdiklerimle bir arada olmak paha biçilmezdi.
Bir süre kapıyla bakışımı sürdürdükten sonra hazırlanmaya karar verdim ve odama çıktım. Saçımı ve makyajımı hızlıca yaptım, üzerimi giyinip aynanın karşısına geçtim. Kendimi tam bir pamuk şekere dönüşmüş gibi hissettim. Gelinin kız kardeşi olmanın hakkını verdiğim için kendimle gurur duydum.

Aynada kendimi ne kadar süzdüğümü bilmiyorum, ama kapıdaki tıklamayla kendime geldim. Gelen babamdı. Yüzünde derin bir tebessüm vardı ve bana doğru adımladı. Elinde siyah kadife bir kutu taşıyordu.
Baştan aşağı bana hayranlıkla bakıp,
"Ben sizinle ne yapacağım, bilmiyorum. Anne de sen de çok güzel olmuşsunuz. Sizi yanımdan ayırmamalıyım kesinlikle," dedi ve alnıma tatlı bir öpücük kondurduktan sonra elindeki kutuyu açtı.
İçinden, abartıdan uzak sade bir kolye çıktı. Gözlerim parlayarak kolyeye baktım ve babama döndüm.
"Boynun boş kalmış can suyum, doldurmamız lazım," diyerek kolyeyi alıp arkama geçti. Saçlarımı toplayıp takmasına yardımcı oldum. Ardından ona dönüp yanağına hafif bir öpücük kondurdum.
"Teşekkür ederim, babacığım," dedim. Ona her "babacığım" dediğimde gözlerinde ayrı bir kıvılcım oluşuyordu. Bunu görmek bende de ona sürekli "babacığım" deme isteği uyandırıyordu. Bu durumdan ne o ne de ben bıkardık; birbirimize olan sevgimizi ve bağımızı her defasında yeniden hissediyorduk. Baba-kız romantizmimizi Cesur'un böğüren sesi böldü:
"Ohooo, hadi ama ya! Bir saattir sizi bekliyoruz. Altı üstü bir kolye verecektin baba ya, hadisenize düğüne geç kalacağız!"
Bana bakıp odadan çıkmak için kapıya yöneldi, ama bir an durup tekrar döndü:
"Yuh kızım, ne yaptın sen ya! Bu kadar güzel olunur mu, abicim. Seni yanımızdan ayırmayalım en iyisi!"
Babama nazaran daha kaba ama içten bir dille beni övmüştü sanırım. Ona gülümseyip öpücük attım, yatağımın üzerindeki taşlı çantamı aldım ve babamın koluna girerek onu dışarıya doğru çekiştirdim.
Aşağıya inince annemle birbirimize düzinelerce methiyeler yağdırarak arabaya ilerledik. Mahir abim beni görünce önce çok güzel olduğumu söyleyip yanağımı öptü, sonra da söylene söylene arabayı sürmeye başladı.
Bu ilgi ve sevgiye alışmak benim için zor olmamıştı, dostlar. Ama korktuğum birkaç şey vardı: Bu güzel anların bir anda bozulması ya da sevgi arsızı, şımarık bir kız olarak görülmek. Umarım ikisi de bizden uzak olurdu.
🌼
Kızlaaar, selaaam! Nasılsınız? 🥰
Kitap hakkındaki düşüncelerinizi ve yorumlarınızı çok merak ediyorum. 🐣
Gidişattan memnun musunuz? Karakterleri nasıl buldunuz sizce?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.6k Okunma |
2.73k Oy |
0 Takip |
30 Bölümlü Kitap |