14. Bölüm

Çırpınış

Beyazbirkuş
beyazbirkuss

Abimin kollarında huzursuz bir uykuya dalmıştım. Sabah güneşinin perdelerden süzülen keskin ışığı yüzüme vurunca rahatsız olup gözlerimi araladım. Uykumun ağırlığıyla doğrulmaya çalışırken dün gece yaptığım o aptalca şaka zihnimde yeniden canlandı. İçimde ince bir sancı büyüdü; utanç ve pişmanlık yüreğimi sıkıştırıyordu. O an yaptığım şeyin böylesine bir sonuç doğuracağını asla tahmin etmemiştim. Sonuçta abimi kırmış, istemeden de olsa en zayıf yerinden yaralamıştım.

 

Yatağın kenarına oturup derin bir nefes aldım. Sanki bütün enerjim çekilmişti. Yavaş adımlarla hazırlanıp kendimi farkında olmadan Cesur'un kapısının önünde buldum. Cesaretimin tükenmesini beklemeden kapıyı tıklattım. Birkaç saniye sessizlik... Cevap gelmeyince yeniden denedim.

"Abi... bak, giriyorum, he."

 

Yine bir ses çıkmadı. Kapıyı aralayıp başımı içeri uzattım ama oda boştu. İçimde sıkıntıyla derin bir iç çekip merdivenlere yöneldim. Aşağı indiğimde annem kahvaltılıkları masaya yerleştiriyordu. Suratımdaki asıklığı fark edince hareketlerini yavaşlatıp bana baktı. Dibine kadar gidip başımı onun omzuna yasladım. O da bir elini sırtıma koyup yumuşak dokunuşlarla sıvazladı, diğer eliyle saçlarımı okşadı.

 

"Mahir abin bana bir şeyler anlattı," dedi yumuşak bir sesle. Sırtımdaki elini koluma dolayarak beni sandalyeye yönlendirdi, oturtup karşıma geçti. Yüzündeki ifade her zamankinden daha ciddiydi.

 

"Cesur abim odasında değildi. Onunla konuşup özür dilemek istiyorum. Nerede olduğunu biliyor musun?"

 

Annem gözlerimin içine hüzünle bakıp başını yavaşça iki yana salladı.

"İşim bar diyerek erkenden çıktı, geç gelecekmiş."

 

Söyledikleri kalbimdeki sızıyı büyüttükçe büyüttü. Başımı öne eğip dolan gözlerimi saklamaya çalıştım. Dudaklarım titredi.

"Bilmiyordum ki... Onu böyle kıracağımı bilsem asla yapmazdım anne. Ben sadece şaka yapmak istemiştim."

 

Annem elimi tuttu, parmaklarını nazikçe avuçlarımın üzerine koyup sıvazladı.

"Biliyorum canım. Evet, bilsen yapmazdın. Ama bu durum onun için uzun zamandır unutmak istediği bir yaraydı. Sen farkında olmadan o yarayı kanattın."

 

Sözleri boğazımda düğümlendi. Tam olarak ne olduğunu bilmiyordum ama az çok tahminim vardı. Çocuk yaşta alt ıslatma sorunu yaşayan birkaç kişi duymuştum . Ama Cesur'un yaşadıkları bundan çok daha derin ve farklıydı, bunu hissedebiliyordum.

 

Daldığım düşüncelerden annemin hüzünlü sesiyle sıyrıldım.

"Cesur on bir yaşındaydı, ilk kez altını ıslattığında. Utancından odasından çıkamamış, kendi başına yatağını temizlemeye çalışıyordu. Yanına gittiğimde gözleri dolmuştu. Ona bunun bazı çocuklarda görülebileceğini, normal olabileceğini söyledim. Korktuğu bir şey olup olmadığını sordum ama... konuşmak istemedi."

 

Sözleri içimde bir düğüm oluşturdu. Gözlerimi annemin yüzüne çevirdiğimde, onun masadaki tuzluğa kilitlendiğini fark ettim. Parmakları tuzluğun kenarında usulca gezinirken bakışları sanki yıllar öncesine kaymıştı. O an tuzluğu değil, geçmişteki bir yarayı görüyordu. Neler olduğunu delice merak etmeme rağmen susup dinlemeye devam ettim.

 

"Bir gün eve üzgün geldiğinde pantolonunun sabah giydiğiyle aynı olmadığını fark ettim," dedi annem, sesi biraz daha kısılmıştı. Gözlerini tuzluktan çekip bana baktı. "Babana anlattım, belki erkek erkeğe konuşurlarsa açılır sandım ama yine sustu."

 

Derin bir nefes aldı, ardından sesi titreyerek devam etti:

"Sonra okulun ayarladığı iki günlük kamp vardı. Cesur, öncesinde o kampa gitmek için gün sayıyordu. Ama tarih yaklaştığında birdenbire gitmek istemedi. Biz de gitmesi için onu zorladık, belki içine kapandığı bu durumdan kurtulur sandık. Ama o gün... hıçkırıklara boğularak bağırdı. Altını farklı zamanlarda ıslattığını, arkadaşlarının ona zorbalık yaptığını söyledi. Kalbi kırılmış, gururu paramparça olmuştu."

 

Annem ellerini birbirine kenetledi. Sesi hüzünlü ama aynı zamanda suçluluk yüklüydü.

 

"Doktora götürdüğümüzde mesane ve üreter reflüsü olduğunu öğrendik. Küçük bir operasyonla sağlık sorununu çözdüler ama yaşadığı zorbalık... asıl yarayı orada aldı. O günden sonra okula gitmek istemedi. Biz de okulunu değiştirdik. Zamanla toparladı ama arkadaşlarının zorbalık ettiği konuları bize hiç anlatmadı. İçine attı, sustu... ve biz de ne kadarını unuttuğunu hiç bilemedik."

 

Duyduklarım yüreğimde ağır bir taş gibi oturdu. Hem suçluluk duyuyor hem de içimde büyüyen utançla boğuluyordum. Cesur'dan nasıl özür dileyeceğimi bilmiyordum. Onu incitmeden, kalbine dokunmadan nasıl iyileştirebilirim ki bu yarayı? Dudaklarım titreyerek fısıldadım:

"Anne... ben ne yapacağım? Onu üzmeden bu konu hakkında nasıl gönlünü alabilirim?"

 

Ellerimle yüzümü kapatıp ofladım, parmak uçlarım alnımda dolaşırken içimdeki çaresizlik daha da ağırlaştı. Annem bana baktı, gözlerindeki şefkatle derin bir nefes aldı.

"Ona her zamanki gibi normal davran. Bu konuyu hiç açma, sadece sevdiği bir şeyi yaparak gönlünü alabilirsin, bitanem. Abin zaten sana kolay kolay dayanamaz."

 

Sözleri içimde sönmeye yüz tutmuş umut kıvılcımını yeniden canlandırdı. Birden içim kıpır kıpır oldu. Ayağa fırlayıp yanağına kocaman bir öpücük kondurdum, ardından sofrayı kurmasına yardımcı olmaya başladım.

 

Kısa süre içinde Cesur abim hariç herkes masada yerini almıştı. Kahvaltı tabaklarının üzerinde buharı tüten çay bardakları, peynirin beyazı ve domatesin kırmızısı sofraya renk katıyordu. Çatalımı elime alıp lokmalarımı atıştırırken zihnim bambaşka yerdeydi; Cesur'un sevdiği şeyleri düşünerek gönlünü nasıl alabileceğimin yollarını arıyordum.

 

Bir an çatalı iki dudağımın arasına kıstırıp dalgın dalgın düşünürken, gözlerim karşıma takıldı. Bana kaşlarını çatmış halde bakan Poyraz'la göz göze geldim. Tabaktaki böreği ikiye ayırmaya çalışırken bakışları öyle keskindi ki, sanki karşısında börek değil bir düşman vardı.

 

Poyraz'ın dikkatli bakışlarını fark edince kaşlarımı hafifçe kaldırıp başımı yana eğdim, "ne oldu?" dercesine sessizce sordum. O ise önce elimde unuttuğum çatalı işaret etti.

 

Çatalı indirdiğim anda dudağımda ince bir sızı hissettim. Parmağımı dudağıma götürüp baktığımda minicik bir kan lekesi gördüm. Hafif bir hayıflanmayla peçeteyi alıp kanı sildim, sonra yeniden Poyraz'a döndüm.

 

Bu kez bakışları telefonuma kaydı. Gözleriyle işaret ederken ifadesi ciddi ve uyarıcıydı. Kalbim istemsizce hızlandı. Masadakilerin fark etmemesi için elim titrek bir kararlılıkla telefonuma uzandı. Merakım ağır basmıştı.

 

Ekranı açtığımda karşıma Instagram'dan Poyraz'ın mesajı çıktı, açtığım anda kaşlarım çatıldı: "Gönderilerinin altına yorum yapıp saçma sapan imalarda bulunan o pezevenk kim?"

 

Neyden bahsettiğini anlamak için son paylaşım yaptığım fotoğrafın altına dün gece yapılan yorumu görünce içim ürperdi: "Çok güzelsin... Ama bu güzelliği herkesle paylaşma. Seni izliyorum."

Parmaklarım istemsizce titrerken diğer fotoğraflarımın altına yapılmış rahatsız edici yorumları da gördüm, göğsümün ortasında sıkışan düğüm büyüdü.

 

O an yüzümdeki gerilimi fark eden Cihan abim şüpheyle bana baktı. "Bilge, sen iyi misin? Yüzünün rengi solmuş sanki..." dediğinde telefonu masanın üzerine bırakıp zoraki bir gülümsemeyle "Yok bir şey," diyebildim ama elim refleksle telefonun üzerine kapanmış, gözlerimdeki tedirginlikse çoktan onu ele vermişti.

Cihan abim elimin altındaki telefona ne olduğunu anlamaya çalışır gibi bakıyordu. Onun sorduğu soruyu duyan herkes yüzümdeki tedirginliği görünce, gülümsemeye çalışıp "Düşünüyordum sadece. Dalmışım... Cesur abimde gelmedi, aklım onda kaldı," dedim. Yalan değildi; abimi düşünmekten zaten moralim bozuktu, üstelik yapılan çirkin yorumları görünce daha kötü hissediyordum. Son kısmı atlayarak abim konusunu söyledim sadece. Söylediklerim onlara mantıklı gelmiş olmalı ki irdelemediler.

 

Babam ve Mahir abim işe giderken, annem günü komşusuna ayırmış, yan taraftaki eve geçmişti. Salonda Cihan abim ve Poyraz'la birlikte oturuyorduk. Onlar işle ilgili bir konuyu konuşurken ben de abime yapacağım özür pastasının tariflerine bakıyordum. Saçma yorumları düşünmeyi ise sonraya bırakmıştım.

 

İstediğim tarifi bulunca mutfağa geçip pasta malzemelerini çıkardım ve işe koyuldum. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama pastamın son rötuşlarını yaparken tezgaha bırakılan bardağın sesiyle irkilip, yanımda dikilen Poyraz'a döndüm. Yüzüme sorgulayarak bakıyordu. Onu umursamadan pastayı alıp soğuması için dolaba yerleştirdim. Aslında mutfağa girdiği andan itibaren heyecanlanmıştım ama bunu saklamayı başarmıştım.

 

"Sosyal medya üzerinden taciz edilen birine göre oldukça rahatsın!" Dolabın kapağını kapattım ama söylediklerini duyunca, arkamı dönemeden donup kaldım. Ne sanıyordu ki; her gün böyle mesajlar alıp rahat bir şekilde hayatıma devam ettiğimi mi? Yoksa bu durumdan memnun olduğumu mu?

 

Sinirle arkamı döndüğümde onu masaya kalçasını yaslamış, kollarını birbirine kenetlemiş, tek kası havada beni incelerken buldum. Bakışları tenimi adeta ısırıyordu.

 

"Şu an halletmem gereken daha önemli bir konu var. Önce abimin gönlünü almalıyım. O gerzek adam tacizlerine devam ederse, onu da o zaman düşünürüm. Ayrıca ne bu iğneleyici, hesap soran tavırlar!"

 

Sert çıkışımla yerinde dikleşip bana doğru bir adım attı.

"Geçiştirip önemsemediğin konuyu ben bu kadar kısa sürede öğrendiysem, abilerinin öğrenmesi de an meselesi. Ayrıca onlara söylemediğin için yiyeceğin azarı söylemek bile istemiyorum. Onu geçtim, adam 'seni izliyorum' yazmış! Gelip sana zarar verdikten sonra mı onlara söylemeyi düşünüyorsun?"

 

Sakin başlayan cümleleri, sonuna doğru sertleşmişti; sesinin tonu yükselmişti. Kim oluyordu da bana bu şekilde hesap soruyordu ki! Üstelik abilerim senin gibi profilimde yatıp kalkmıyor ki görsünler, diye düşüncelerimi dile dökecektim ki:

 

"Neyi öğrenmemiz an meselesi? Ayrıca kim Bilge'ye zarar verecekmiş?"

 

Cesur abimin sert sesiyle yerimde sıçradım ve yönümü kapıya çevirdim. Poyraz'la tartıştığımız konu bir anda aklımdan uçup gitti ve koşarak abimin boynuna atladım. Anında elleri belimi buldu. Akşamdan beri onu görmemiştim ama sanki haftalar geçmiş gibi özlemiştim. Sessizce kulağına özürlerimi sıralayıp onu çok sevdiğimi söyledim.

 

Beni kollarımdan tutup kendinden ayırdı. Anlıma öpücük kondurup, aynı benim gibi fısıldadı:

"Önemli değil, bilmiyordun. Sana kırgın değilim cücük. Sadece birazcık kızdım."

 

Sonra yerinde dikleşip, "Asıl konuya gelecek olursak, ikiniz de ne olduğunu hemen anlatıyorsunuz!" dedi. Alıştığım yumuşak ses tonu şimdi yoktu ve ciddiyeti beni germeye yetti. Gözlerimi kaçırıp yandan Poyraz'a baktım ama, bana "açıkla hadi" dercesine Cesur abimi işaret etti.

 

Beni köşeye sıkıştırmasıyla sinirli bir nefes alıp abime döndüm.

"Kimsenin bana zarar vermeye çalıştığı falan yok abi. Sadece birisi fotoğraflarımın altına saçma sapan yorumlar yapmış. Muhtemelen beni sevmeyen biri fake hesap açıp korkutmaya çalışıyor."

 

Cümleler dudaklarımdan dökülürken abimin kaşları kademe kademe çatıldı. Hızla cebinden telefonunu çıkarıp profilime girecekti ki mutfağa burnundan soluyarak Cihan ağabeyim girdi. Elinde sıkı sıkıya tuttuğu telefonu görünce sıkıntıyla gözlerimi kapattım. Her şey üst üste binmek zorunda mıydı?

 

"Bilge! Kim bu şerefsiz? Her fotoğrafının altına saçma sapan şeyler yazmış!"

 

Bu iş artık çığırından çıkmıştı. Gözlerimi açıp yüzüme düşen saçlarımı bir elimle arkaya ittirdim. Omuzlarım yapmadığım bir şeyin suçluluğunu yüklenmiş gibi düştü. Yavaşça masaya oturup kısık bir sesle konuştum:

"Bilmiyorum... Kim, niye yapıyor bilmiyorum! Hepiniz beni suçlar gibi konuşmaktan vazgeçin artık. Evet, bu durum beni çok rahatsız ediyor ama Cesur abimin beni affetmesi için bişeyler yaparken görmezden gelmeye çalışıyordum. Sonra zaten size söyleyecektim."

 

Cihan abim yüzümdeki yorgun ve korkmuş ifadeyi görünce yanıma adımlayıp beni kendine çekti ve sarıldı.

"Şşşt... tamam, doldurma güzel gözlerini. Korkmana gerek yok abiciğim, ben bu konuyu araştırıp halledeceğim."

 

Sözleri daha yeni bitmişti ki Poyraz'ın telefonu çaldı. Telefonu açıp mutfaktan çıkarken, ben de o dönene kadar abilerimi bu konuyu kimseye söylememeye ikna etmeye çalıştım. Ama çabalarım sonuçsuz kaldı. Akşam herkes evde olduğunda bu mevzu konuşulacaktı.

 

Poyraz mutfağa dönüp Cihan abime başıyla işaret ederek bahçeye çağırdı. İkisi dışarı çıkınca, ben tekrar Cesur abime sarıldım. Çenemi göğsüne yaslayıp yüzüne baktım.

"Beni affettin değil mi abi? Vallahi bir daha sana saçma sapan şakalar yapmayacağım."

 

Abim cevap veremeden aklıma özür pastam geldi. Hemen kollarından ayrılıp dolabı açtım. Dikkatlice çıkardığım pastayı burnunun ucuna kadar uzattım.

"Baaaak, senin için yaptım. Özür pastası! Sadece sen yiyeceksin, kimseye verme. Hele o burnu bir karış havada gezen Poyraz'a sakın verme!"

 

Abim bu nazlı hallerime gülerek bakıp başını iki yana salladı.

"Sorun yok demiştim cücük. Ayrıca pastan çok güzel görünüyor, inşallah tadı da öyledir."

 

Onun takılmaya başlamasıyla aramızın düzeldiğini anladım. Dolaptan iki tabak çıkarıp pastayı dilimledim, ikimize pay ettim. Kalanını tekrar dolaba yerleştirirken içimde küçük bir huzur belirdi.

Sonra ben de ona takılarak kaşlarımı çattım.

"Bana cücük dememen konusunda bir anlaşma yapmamız lazım! Kara leke gibi kaldı başıma bu hitap."

Abim bu halime kahkaha atarak,

"Buna alışsan iyi olur. Yaşlandığında bile sana cücük diyeceğim, abisinin güzeli." dedi.

 

Onun bu tatlı hallerine gülüp iştahla pastamdan bir çatal aldım... ama keşke almasaydım! Hızla yerimden kalkıp bir peçete kaparak ağzımdaki şeyi çıkardım. Pastayı tuzlu yaptığıma inanamıyordum! Aklım hem abimde, hem de o gerzek herifteyken saatlerce emek verdiğim pastam rezalet olmuştu.

 

Cesur abim, benim halimi görünce ağzına götürdüğü çatal havada kaldı. Bir yandan ağzımdaki iğrenç tadı geçirmek için bardaktan su içiyor, diğer yandan da ona "yeme!" diye işaret ediyordum. Neyse ki hemen çatalı bırakıp derin bir nefes aldı. Sanırım tadına bakmadan kurtulduğu için şükrediyordu.

 

Bugün üst üste gelen kötü olayların ağırlığını düşünüyordum ki mutfağın camından, gülüşerek eve doğru yürüyen Cihan abim ve Poyraz'ı gördüm. Az önce beni köşeye sıkıştıran, sinsice herkese her şeyi duyururken, kendinden emin duvar gibi olan yüz hatları şimdi gevşemişti. İçimden bir "pes" çekerek gözlerimi onlardan ayırdım. Önce Cesur abime, sonra pastaya baktım. Ne düşündüğümü anlayan abimin keyfi iyice yerine gelmişti. Sandalyeye haylaz bir şekilde yayılıp mutfağa giren ikiliye acıyan gözlerle baktı.

 

İkisi masaya oturunca, Poyraz nasıl olduğumu anlamak ister gibi yüzüme baktı. Ben de hafif bir gülümsemeyle,

"Size de pasta vereyim." diyerek yerimden kalktım.

 

Önce Poyraz'ın, sonra Cihan abimin önüne birer dilim koyup kapıya yakın sandalyeye oturdum. Poyraz iştahla pastaya bakıp çatalı eline aldı. Büyük bir lokma alıp ağzına attığında önce yüzü ekşir gibi oldu. Sonra gözlerime baktı ve ne yaptığımı anladı. Ama bana bu zevki tattırmak istemedi. Çatalı yeniden daldırıp gözlerimin içine baka baka bir lokma daha aldı ve hiç yüzünü bozmadan yuttu!

 

Cihan abim ise ilk çatalda benim az önceki tepkiyi verdi; koca bir bardak suyu dikerek ağzındaki kötü tadı yok etmeye çalıştı. Tekrar Poyraz'a döndüğümde tabağını bitirmiş, ayağa kalkıyordu. Gözlerime bakarak,

"Eline sağlık, çok güzel olmuş." dedi ve mutfaktan çıktı.

 

Hem de su içmeden!

 

Benim bu adamla ciddi manada işim vardı! İkimiz de birbirimize meydan okurken nasıl sağlıklı bir iletişim kuracaktık, bilmiyorum. Dün 'Dilruba' derken sesine yansıyan o yumuşak ve sevgi dolu ton, bugün tehditkâr ve keskin bir hâl almıştı.

 

Sanırım aramızdaki bağ, ya savaş meydanına dönecek ya da en sağlam zırhı bile delip geçecek kadar derinleşecekti. Peki sorun değil... Onun kılıç gibi keskin diline karşı benim de sessizce bilenmiş bir kalkanım vardı. İşim garip tarafı, bu gözü kara tavırlarına hayran olmaktan da kendimi alamıyordum.

Bu gelgitli hallerime Serdar Ortaç'tan Ben Adam Olmam şarkısıyla karşılık vermek istiyorum...

 

Kafayı yormam, sonuna bakmam

Ben adam olmam deli gönlüm, neler ister de

Seni aldatamam

Severim delice...

Bölüm : 01.09.2025 22:57 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...