24. Bölüm

Dönüm Noktası

Beyazbirkuş
beyazbirkuss

Aklım erdiğinden beri daha doğrusu doğruyla yanlışı ayırt etmeye başladığım o ilk zamandan itibaren emek verilerek, düşünülerek yapılmış her şeye içimde ayrı bir yer açtım. İsraf etmedim. Eşyayı da duyguyu da.

Sevgiyi, cömertliği, vefayı... hatta özlemi bile coşkuyla karşıladı yüreğim.

Çünkü çocukken mahrum kaldığınız şeylerin kıymetini, daha sonra elinize geçtiğinde anlıyorsunuz. Ve insan, geç gelen o şeye daha sıkı sarılıyor.

 

Poyraz'ı sevmenin yanında onu özlemek de sarıldığım duyguların başında geliyordu.

 

Babamla kış bahçesinde konuştuğumuz o malum konunun üzerinden iki hafta geçmişti.

Poyraz hâlâ görevden dönmemişti. Ne zaman döneceği belirsizdi.

Yüreğim endişeyle sıkışsa da aklıma kötüyü getirmemek için kendimi zorla iyi düşünmeye alıştırıyordum.

Gelseydi haber verirdi, bekletmezdi.

 

Tüm bunların dışında Cihan abimle aramız hâlâ soğuktu.

Mahir abimin dediği gibi; ne gelip benimle konuşmuş ne de bir özür dilemişti.

Aslında özür de değildi beklediğim.

Beni anlamasıydı. Yanımda durmasıydı.

 

Bu halimiz canımı yaksa da geri adım atmıyordum.

 

Sabahları ben uyanmadan işe gidiyor, akşamları yemek saatinde evde olsa bile göz teması kurmadan hızlıca yemeğini yiyip odasına çıkıyordu.

Bu kaçış, yalnızca bizim meselemizden ibaret değildi biliyordum. Yüzleşmek istemediği başka bir şeyden kaçıyordu sanki.

 

Babam onunla konuşmuştu.

Beni anladığını hatta biraz aşırıya gittiğini söylemişti ona.

O zaman bu tavırların anlamı neydi?

 

Kaşığın tabağa sertçe çarpan sesiyle irkildim.

Cihan abim yemeğini bitirip kalkmak için acele ediyordu.

Ben ise tabağımdaki yemeği karıştırıyor, bir lokma bile alamıyordum.

Sol elim çeneme dayalı, masada öylece oturuyor, içimde biriken sıkıntıyı oflayıp puflayarak dışarıya atmaya çalışıyordum.

 

Bu iş uzasa da ilk adımı ben atmayacağım, diye geçirdim içimden.

 

Sofrada ağır bir sessizlik vardı.

Herkesin gözlerinin üzerimizde olduğunu anlamak zor değildi.

 

Sessizliğe dayanamayan Cesur abim oldu.

Bana dönüp, sanki ortamda hiçbir şey yokmuş gibi sordu:

 

"Eeee, Cücük... Poyraz daha gelmedi mi? Suratın bu yüzden mi beş karış?"

 

Çatal-kaşık sesleri kesildi.

Başımı kaldırdım, masadakileri göz ucuyla süzerek babama baktım. Duymamış gibi davranıp yemeğine devam etmeye başladığını görünce sessiz olmaya çalışarak abime döndüm.

Sonra omuz silktim.

 

"Bilmiyorum," dedim. "Gelseydi mutlaka haber verirdi."

 

Bu sözlerimle birlikte karşımdan tıslamaya benzer bir gülüş yükseldi.

Cihan abimdi.

 

Kaşlarımı çatıp ona baktığımda, günler sonra ilk kez göz göze geldik.

Yüzünde alay vardı ama gözleri... gözleri üzgündü.

 

"Komik mi geldi muhabbetimiz?" diye sordum, hiç dolandırmadan.

 

Sorumu duyar duymaz gözlerindeki hüzün dağıldı.

Yerini, zıtlaşmanın verdiği o tanıdık kıvılcım aldı.

 

"Evet," dedi. "Komik geldi. Erkek arkadaşın konusunda bayağı netsin bakıyorum. Geldiğinde hemen sana haber vereceğinden bu kadar eminsin yani."

 

Sözlerinde ima vardı.

Yüzünde ise benimle atışacak olmanın verdiği tuhaf bir gurur.

 

Kollarını göğsünde birleştirip sandalyesine yaslandı.

Tek kaşı kalkmış, cevabı bekliyordu.

 

Bu kadar emin oluşu içime bir şüphe bıraktı.

Gelmiş miydi?

 

Hayır...

Gelseydi eğer bana mutlaka haber verirdi.

 

Elim kalbimde korkuyla beklememe izin vermezdi.

 

Şüpheye düştüğümü fark eden abim, üzerime gelmeye devam etmedi.

Aksine geri adım attı.

 

Sandalyesini hafifçe geriye itti.

Ayağa kalkarken masadakilere şöyle bir göz gezdirdi.

 

"Size afiyet olsun,"dedi.

Ardından arkasını dönüp merdivenlere yöneldi.

 

Yemediğim lokmalar, sanki boğazıma tek tek dizilmişti.

Gelseydi haber verirdi.

Değil mi?

 

Suratımın düştüğünü fark eden cesur bir el omzuma kondu.

"Şiit... Gelmemiştir daha. Kendisine her ne kadar sinir olsam da Poyraz mert adamdır. Seni merakta bırakmaz. Bırakıyorsa da mutlaka önemli bir sebebi vardır."

 

Abimin sözleri beynimde yıldırım gibi patladı.

Önemli bir sebep.

 

Yaralanmış olabilirdi. Beni telaşlandırmamak için haber vermiyordu belki.

Ya da... söyleyemeyecek kadar kötü durumdaydı.

 

Bu ihtimal içimde keskin bir sızıya dönüştü.

 

Bir anda ayağa fırladım. Masadakilerin irkilmesini umursamadan merdivenlere yöneldim. Annemin arkamdan seslenişi havada asılı kaldı. Cihan abimin odasına vardığımda kapıyı tıklatıp "gel" demesini beklemeden içeri daldım.

 

Yatağında oturmuş kitap okuyordu. Beni öyle, destursuzca karşısında görünce donup kaldı. Benim onunla konuşmayacağıma kendini o kadar inandırmıştı ki, hâlâ şaşkınlıktan çıkamamıştı.

 

Hızlı nefes alışlarım göğsümü yakıyordu. Yanına ilerledim.

"Abi!" dedim, sesim titriyordu. "Poyraz iyi mi? Yaralandı mı? Geldiği hâlde bana haber vermemesinin sebebi... yaralanması mı? Sen.."

 

Ardı ardına konuşmam ve merdivenleri koşarak çıkmam boğazımı kurutmuştu. Nefesim ciğerlerimi acıtıyordu. Abim hemen yanıma gelip kollarımdan tutarak beni yatağa oturttu.

"Şiit, sakin ol güzelim. Yok öyle bir şey."

 

Komidindeki sudan bir bardak doldurup bana uzattı. Bir yudum aldım. Göz göze geldik. Biraz sakinleşmiştim ama içimdeki huzursuzluk hâlâ yerindeydi.

"Ama sen aşağıda... geldiğini ve bana haber vermediğini ima ettin."

 

Kısık sesimi duyunca gözlerini kapatıp kendine küfreder gibi söylendi. Beni kendine çekti, alnımdan öptü.

"Onu seni kışkırtmak için söyledim. Çünkü o anlar dışında artık benimle konuşmuyorsun. İletişim kuralım diye yaptım. Özür dilerim."

 

Başımı iki yana salladım. Kabul etmiyordum. Söylediklerinde haklı olabilirdi ama Cihan abim, Poyraz konusunda yalan söyleyecek biri değildi. Masada kendinden fazla emin konuşuyordu.

 

Tam o sırada, yatağın üzerinde duran telefonu çalmaya başladı.

 

Ekrandaki isim düşüncelerimi doğrular nitelikteydi.

Poyraz.

 

Gözlerim dolu dolu ekrana kilitlendi. Abim telefonu meşgule atacakken uzanıp aldım. Açtıktan sonra sesi hoparlöre verdim.

 

"Komutanım, dün verdiğiniz görevi tamamladım. Az önce albayın postası geldi, malum konuyla ilgili yarın sabah toplantı varmış. Yapmamı istediğiniz başka bir şey yoksa nöbeti devredip eve geçiyorum."

 

Bir teğmenin komutanına duyduğu disiplin ve saygıyla konuşuyordu. Sesinde ne yorgunluk vardı ne de hasta bir adamın kırıklığı.

Gayet iyiydi.

 

Ama özlediğim o ses, bu kez içimi ısıtmadı. Kalbime buzdan bir hançer saplandı sanki.

 

Gözlerimi telefondan kaldırıp abime baktım. Başını iki yana salladı, üzgün gözlerle bana bakıyordu. Cihan sessiz kalınca Poyraz tekrar seslendi.

"Komutanım?"

 

Cevap gelmeyince rütbeyi bıraktı.

"Cihan, duyuyor musun? Alo?"

 

Abim telefonu elimden aldı.

"Duyuyorum teğmen. Nöbet değişimini yap. Sabah erkenden askeriyede ol. Toplantı öncesi konuşmamız gerekiyor."

 

Son cümleyi bana bakarak söylemesi, konunun kim olduğunu anlamam için yeterliydi.

Ama istemiyordum. Bana geldiğini, iyi olduğunu söylemeye bile tenezzül etmeyen bir adamla, benim hakkımda konuşmasını istemiyordum.

Telefon kapandı.

 

"Bilge," dedi abim, "Anladığın gibi bir durum yok."

 

Başını sinirle yukarı kaldırıp tavana bakarak söylenmeye başladı.

"Bu herifi aranız bozulmasın diye savunduğuma inanamıyorum ya... Ben böyle işin ta... Neyse." Diyerek tekrar bana döndü. Gözlerime güven verircesine baktı.

"Poyraz geldi ama görevi hâlâ devam ediyor gibi düşün. Bu konuda sana bilgi veremem. Görev bitene kadar seni ya da herhangi birini araması yasak."

 

Söyledikleri doğru olsa bile, kalbim inanmak için çırpınsa da aklım dur diyordu. Kısacık, tek kelimelik bir "geldim" mesajı bile atabilirdi. Daha fazla burada kalıp abimin beni manipüle etmesini istemiyordum. Bu işte beni üzecek bir şeyler vardı; bunu hissediyordum. Benimde adım Bilge'yse, bunu ne yapıp edip öğrenecektim.

 

Belirsizlikten, acabalardan nefret ederdim. Öğreneceğim şey canımı ne kadar yakarsa yaksın, sonucu bilmeliydim; acıyı tek seferde yaşamalıydım. Benim hayatımda arafa yer yoktu.

 

Düşüncelerimi onaylar gibi başımı sallayıp abime baktım. Hiçbir şey söylemeden odasından çıktım.

 

 

🫡Ertesi Gün – Askeriye

 

Poyraz, askeriye koridorunda telaşlı adımlarla bir sağa bir sola yürüyordu. Tahmin ettiği görevin kendisine verileceğini biliyordu.

Ama ilk defa...

İlk defa bu görevi istemiyordu.

 

Kalbi, kızgın demirlerle dağlanıyormuş gibi yanıyordu.

 

Zeki bir askerdi. Bireysel çıktığı bir görevin sonucunu öngörmek onun için zor değildi. Ama bu... olmazdı. Kendine de, Bilge'ye de bunu yapamazdı.

Peki vatan için, olmazlar oldurulmaz mıydı?

 

Gözlerini kapattı.

Vatan için her şey, dedi içinden.

Aklı, vatan uğruna her şey feda, diye fısıldadı.

Ben bile...

 

Düşüncelerinin labirentinden, yanına doğru yaklaşan postalların tok sesiyle çıktı. Cihan hızla yanına gelip odasını işaret etti. İkisi de oturmadan, birkaç saniye boyunca sessizce birbirlerine baktılar.

 

Cihan başını iki yana salladı.

"Bilge... döndüğünü biliyor," dedi pişmanlıkla.

 

Sesi, görev yerinde ilk defa bu kadar kısık çıkıyordu. Oysa her zaman sert, tok ve kendinden emindi. Bu hâlinin altında, kendini suçlamasının payı büyüktü. Anlık bir abi kıskançlığıyla Bilge'yi kışkırtan, şüpheye düşmesine sebep olan oydu

 

Poyraz, Cihan'ın yüzüne baktığında işlerin ters gittiğini anladı.

Bilge öğrenmişti geldiğini... Kızdı mı? Üzüldü mü? Öfkelendi mi?

 

Tabiki de üzülmüştü...

Kalbi yeniden acıyla kasıldı. Daha da üzülecekti sevdiği. Ve bunu kendi elleriyle yapacak olması, içini yakıyordu. Ama mecburdu.

 

"Olması gereken bu zaten, komutanım," dedi.

"Siz de biliyorsunuz... görevin sonunda ne olacağını tahmin ediyorsunuzdur."

 

Közden farksız kelimeler, dilini yakarak döküldü. Cihan, kabullenişle başını salladı.

 

Toplantı saati geldiğinde ikisi de sessizce toplantı salonuna geçti, masadaki yerlerini aldılar. Uzun süren toplantının sonucu, tahmin ettikleri gibiydi.

 

Albay kararlı bakışlarını Poyraz'a çevirdi.

"Bireysel görevini başarıyla tamamladın, teğmen. Artık son aşamaya geldik," dedi.

"Babasının örgüte hizmet ettiğini bilerek askerlerle iş birliği yapan o cesur kızı sağ salim kurtardın."

 

Sonra diğerlerine döndü.

"Kız, tanık koruma programı kapsamında korumamız altına alınmıştır."

 

Bir an durdu.

"Üstlerden gelen emirle..." diyerek tekrar Poyraz'a baktı.

"Bir yıl boyunca kızla formalite olarak evli kalacak, korumalığını bizzat sen üstleneceksin, teğmen."

 

Cümle, odanın ortasına ağır bir mühür gibi düştü.

 

Poyraz, içinde yükselen acıya rağmen yutkundu. Yavaşça ayağa kalktı. İlk defa sesi kendinden emin değildi.

"Emredersiniz, komutanım," dedi.

 

Başka çaresi yoktu.

Yerine otururken, karşısında kardeşim dediği adamın omuzlarının nasıl çöktüğünü gördü Cihan. Hem ona, hem Bilge'ye üzülmekten kendini alamadı. Bir çözüm yolu bulmalı, onları bu karmaşık düğümden kurtarmalıydı.

 

☘️

 

 

Geceden beri aklımda dönüp duran o şeyi yapmak için abimin evden çıkmasını bekledim. Kapı kapandığı an, tereddüt etmeye vaktim kalmadı. Hızla hazırlanıp çantamı aldım, evden çıktım. Anneme dışarıda küçük bir işim olduğunu söyleyen kısa bir mesaj attım. Onay gelince taksi çağırdım.

 

Taksi durur durmaz kapıyı açıp bindim. Tam o anda diğer kapı açıldı; Cesur hızla yanıma oturdu. Şaşkınlıkla ona döndüm ama konuşmama fırsat vermedi. Elini çenemin altına koyup ağzımı kapattı.

 

"Anca beraber, kanca beraber," dedi ve şoföre döndü.

"Askeriyeye sür abi."

 

Nereye gittiğimizi biliyor oluşu, az önce kapattığı ağzımı yeniden açtırdı. Tekrar çenemi ittirip ağzımı kapadı.

 

"Akşam abimin odasına telaşla gidince merak ettim, peşinden geldim," dedi omuz silkerek.

"Birazcık sizi dinlemiş olabilirim."

 

Gözlerimi kaçırdım.

"Sonrasını tahmin etmek zor değildi zaten," diye devam etti.

"O odadan çıkışın... üzgün ama kararlı bakışların her şeyi anlatıyordu, cücük."

 

Beni kendine çekti, kolunu omzuma doladı. Başımın üzerine bir öpücük kondurdu. Gülümsemeye çalıştı ama sesi tatsızdı.

 

"Poyraz'ı sözlerinle deşeceğin anı kaçıramazdım."

 

Şakaya vuruyordu ama en az benim kadar üzgündü. Kardeşinin üzülme ihtimali, onu daha da yaralıyordu belli ki.

 

İçimde hâlâ bir sebebi vardır diye yanan titrek bir ışık vardı. Abimin söylediği gibi, görev devam ettiği için söylememiş olabilirdi. O sese kulak veriyor, dinlemeden asıp kesmek istemiyordum. Yolun geri kalanını, düşüncelerimde Poyraz'ı aklamaya çalışarak geçirdim.

 

Askeriyenin girişine vardığımızda görevli askere Poyraz'ı görmek istediğimi söyledim. İçeri girmek istemedim. İşler ters giderse kendimi tutamaz, askerlerin önünde söylememem gereken bir kelime edebilirdim. O yüzden onu dışarı çağırmıştım.

 

Cesur, yan taraftaki ağaçlık alana doğru yürüdü. Bize konuşacak alan bırakacak kadar uzaklaştı. Ama sesimi duyacak, ihtiyacım olduğunda bir adımda yanımda olacak kadar da yakındaydı.

 

Çok beklememe gerek kalmadan, bulunduğum yere doğru yürüyen Poyraz'ı gördüm.

Her zaman dik duran omuzları düşüktü.

 

Adımları bana yaklaştıkça, aramızdaki mesafe sanki daha da açılıyordu. Garip bir hâli vardı. Tam karşıma geldiğinde durdu. Başını kaldırmadan bir süre ayaklarına baktı. Bekledim. Kendini toparlayıp bana özlemle sarılmasını, güzel sözler söylemesini bekledim.

 

Ama olmadı.

 

Başını kaldırdığında, soğuk gözleri umutla parlayan gözlerime değdi. Aklımdan geçenlerin hiçbirini yapmadı. Hatta aramızdaki mesafe ona fazla yakın gelmiş gibi, rahatsız olmuşçasına bir adım geri çekildi.

 

Kaşlarım hayretle yukarı kalktı.

 

Bu sessizliği daha fazla sürdürmek istemedim.

"Gelmişsin," dedim.

 

Baştan aşağı vücudunu süzdüm. Yaralanmamıştı. Fiziksel olarak hiçbir sıkıntısı yoktu.

"İyisin," diye ekledim.

 

Kısa bir hareketle, onaylar gibi başını salladı. Boğazını temizledi.

"Haber veremedim... Görev devam ettiği için—"

 

Cümlesi yarım kaldı. Anlamsız açıklamasına devam edemedi.

 

Biliyordu.

Görev hâlâ devam ederken buraya gelip benimle konuşabiliyorsa, çok rahat haber de verebilirdi.

 

Sinirle gözlerimi yumup derin bir nefes aldım. Sakin kalmaya çalışarak konuştum.

 

"Poyraz..."

Sesim titredi.

"Beni aramana, haber vermene engel olan bir şey var. Bana bu kadar uzak ve soğuk olmana sebep olan bir şey var, biliyorum. Seni anlamaya çalışıyorum ama bana hiçbir şey söylemezsen... seni anlamaya devam edemem."

 

Sözlerim çaresiz bir fısıltıdan ibaretti.

 

Gözleri acıyla titreşti. Sonra askeriyeye döndü. Uzun uzun baktı. Sanki orada durup gitmemesi gereken bir yere tutunuyordu. Ardından bana döndü. Bu kez daha dik, daha netti.

 

"Bir şey yok," dedi.

"Görev fazlasıyla yordu. Biraz dinlenmeye, kafamı toplamaya ihtiyacım var."

 

Sözleri, kalbimdeki koruma kalkanını zedeledi.

 

Ama bununla yetinmedi.

 

"Biraz yalnız kalmam, insanlardan uzaklaşmam gerekiyor. Bu yoğunluğun içinde sana haber vermek aklıma bile gelmedi."

 

Koruma kalkanım çatırdadı. Kırıldı. Parçalara ayrıldı.

 

Sözleri ağırdı. Bakışları kendinden emindi.

 

Dilinden dökülenlerin gerçek hisleri olmadığını biliyordum.

Ama bu, beni kırabileceği anlamına gelmiyordu.

 

Ona istediği alanı tanıyacaktım. Uzak duracaktım.

Zamanı geldiğinde, yanıma gelip gönlümü almaya çalıştığında...

Bugün yaptıklarını ona itinayla hatırlatacaktım.

Aramızda olması gereken mesafeyi, net bir çizgiyle gösterecektim.

 

Ama önce...

Beni ayakta tutan tek şeye ihtiyacım vardı.

 

Destek olmak için gelen abimin kollarında biraz ağlayacak, onun dolduruşlarıyla hırsımı daha da biler hale gelecektim.

 

Başımı, söylediklerini onaylar gibi salladım.

Tek kelime etmedim.

 

Gözlerimde ne gördüyse, derin bir yutkunmayla karşılık verdi. Bana doğru bir adım atacakken, kendine hâkim olmaya çalışarak havaya kalkan ayağını yeniden yere indirdi.

 

Gözlerine baktım.

Şirin bir gülümseme kondurdum dudaklarıma.

 

Gülümsemedim aslında.

Uyardım.

 

Ne olduğunu anlayamadı. Sormaya da cesaret edemedi.

 

Bir adım geri çekildim.

Sonra bir adım daha.

 

Ebru Gündeş'in, tam da şu anımıza uyum sağlayan şarkısını mırıldanmaya başladım.

 

"Bu aralar sanki sana bir haller oldu

Tavırların çok değişti

Bilmediğim bir şey mi var..."

 

Her kelimeyle biraz daha geri gidiyordum.

 

"Aklında ayrılık varsa..."

 

Gözlerini benden ayırmıyordu. Ayrılık kelimesini duyunca vücudu kasıldı. Çenesini sıktığı sertleşen yüz hatlarından belli oluyordu.

 

"Bir ömür sevsem de yetmez seni sevmeye

Kolay mı benden kurtulmak..."

 

İstediğin yere geldiğimde durdum. Sert bakışlarımla sözler dilimden döküldü.

 

"Sevgimin bittiği yerde nefretim başlar."

 

"Nefret" kelimesinin üstüne bastım.

Bilerek.

İsteyerek.

Bakışlarında bir anlık bir koku belirdi. Sonra korkunun yanına gururlu bir ifade eklendi.

Sanki "güçlü dur" diyordu gözleri.

Bu hâlime hayran kalmış gibi bakıyordu.

 

Duygularını saklamakta zorlanıyorsun, asker...

 

Arkamı döndüm.

Biraz ileride, beni gülümseyerek izleyen Cesur abime doğru yürürken, nakaratı bu kez daha yüksek sesle söyledim.

 

Cesur, bana katılmadan hemen önce Poyraz'a tehditkâr bir bakış atıp eliyle bir hareket çektikten sonra kolunu omzuma dolayıp şarkıyı söylemeye başladı.

 

"Akıllı ol, senin aklını alırım

Benim olmazsan vallah kapına dayanırım

Akıllı ol, senin aklını alırım

Benim olmazsan vallah dediğimi yaparım..."

 

 

İnstagram: @beyazbirkuss

Bölüm : 05.01.2026 10:51 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...