
Başları sancılı sonrası huzurla dolu olan bir günün ardından ablamlar evlerine dönmüş, ev sessizliğe bürünmüştü. Herkes yorgunluktan odalarına çekilmişti. Ben ise yatağımın ucuna oturmuş, sabırsızlıkla evin tamamen sessizleşmesini bekliyordum. Kalbim göğsümde sanki yerinden çıkacakmış gibi hızlı atıyor, avuçlarımın içi terliyordu.
Kendimi, gizemli bir göreve çıkacak biri gibi hem heyecanlı hem de tedirgin hissediyordum. Poyraz yarın sabah gidecekti... ve gitmeden önce son kez benimle konuşmak istediğini söylemişti. Bu gece sıradan bir konuşmanın çok ötesindeydi; aramızdaki her şeyin yönünü belirleyecek bir dönüm noktasıydı. Daha önce hiç yaşamadığım duyguların içinde hem ürkek hem de istekliydim. Korkularım göğsümde bir düğüm gibi oturmuştu ama kaçmak istemiyordum. Kalbimin söylediklerini susturmak yerine, ilk defa onları dinlemeye karar vermiştim.
Herkesin uyuduğundan emin olduktan sonra, sessizce odamın kapısını aralayıp dışarıya çıktım. Merdivenleri büyük bir dikkatle inerek evin arka kısmındaki küçük bahçeye geçtim; Poyraz'la burada buluşacaktık. Bahçede bir masa ve iki küçük sandalye vardı. Birine oturup beklemeye başladım.
"Geç kaldın."
Duyduğum sesle hemen başımı kaldırdım. Evin duvarına yaslanmış, kollarını göğsünde bağlayıp beni izleyen Poyraz'ı gördüm. Kaşlarımı çattım. Işığın vurmadığı karanlık tarafta duruyordu; konuşmasaydı orada olduğunu fark etmem imkânsızdı.
"Herkesin uyuduğundan emin olmam gerekiyordu," dedim fısıldayarak.
Yavaş adımlarla yanıma gelip baştan ayağa süzdü ve ardından karşıma oturdu. Üzerimde, ekru zemin üzerine sarı minik çiçekler işlenmiş yarım kollu pijamalarım vardı; o ise klasik siyah tişört ve siyah pijama giymişti. Şu an tam karşımdaydı ve gözlerimizi birbirimizden alamıyorduk. Uzun bir bakışmanın ardından, dudaklarımdan istemsizce döküldü:
"Yarın... gideceksin."
Sesim buruk çıkmıştı; ona bu kadar kısa sürede bu kadar alışacağımı beklemiyordum.
Poyraz derin bir nefes alıp ağır ağır başını salladı.
"Bir haftanın bu kadar hızlı geçeceğini düşünmemiştim," dedi ve yüzüme düşen saçımın tutamını yavaşça kulağımın arkasına attı. Gözleri önce yüzümde, sonra saçlarımda dolaştı, her detayı aklına kazımak ister gibi. Ardından bakışları gözlerime indi.
"Kendimi savaşa gider gibi hissediyorum... ama bu sefer içimde başka bir mücadele var. Bu kadar kısa sürede bu denli büyük duygular hissetmek normal mi? Sen bana ne yaptın, Dilruba?"
Fısıldar gibi söylediği cümleler içimi ısıtmıştı, ama aynı anda bedenimi bir titreme kaplamıştı. Böyle bir şey miydi sevgi? İçim sıcacık, kalbim dolup taşarken, dışımın üşümesi... Bu garip, aynı anda hem huzur hem de ürperti veren his neydi?
"Normal sanırım... ben de senin bir sözünle, aynı anda hem üşüyüp hem de yanabiliyorum."
Ne? Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz pişman olmuştum. Resmen adama "yanıyorum" demiştim. Hızlıca ellerimle ağzımı kapattım, daha fazla saçmalamamak için kendimi susturmaya çalıştım.
Poyraz ise gözleri parlayarak bana baktı ve erkeksi bir kıkırdamayla, "Demek ki bu ilişkinin romantik tarafı ben, odunu sen olacaksın," dedi ve yüksek sesle kahkaha attı. Hemen yerimden kalkıp bu sefer de onun ağzını kapattım; bütün aileye bizi duyurmadan rahat etmeyecekti sanırım.
Bu arada... "ilişki" dedi değil mi?
İki eliyle ellerimi tuttu, nazik ama kararlı bir güçle ellerimi aşağıya indirdi ve gözlerime bakarak konuşmaya başladı. Yüzlerimiz birbirine bu kadar yakınken, kalbim duracak gibi bir hızla atıyordu.
"İlişki kelimesi biraz garip oldu... Biz ona 'gönül bağı' diyelim. Senden hoşlanıyorum, Bilge. Hatta daha da fazlası belki. Ama bildiğim en net şey, sana gönül bağıyla bağlandım. Kalbim sana mühürlü... Bundan sonra o mührü senden başkası açıp içeri giremez. Bu da benim sana asker sözüm olsun."
Hiç beklemeden, onun gibi kararlı bir duruşla söyledim: "Ben de senden hoşlanıyorum, Poyraz. Kalbim kalbine, gönül bağıyla bağlı... O düğümü senden başkası çözüp içeri giremez. Bu da benim sana asker yareni sözüm olsun."
Bir insanın gözleri aşkla ne kadar parlayabilirse, Poyraz'ın gözleri tam olarak öyle parlıyordu. Ya da belki bu, benim gözlerimin ışığının yansımasıydı. İlk adımımızı atarken, unutamayacağım anlardan biri olarak gözlerimizde yanan ateşin parlaklığı kalacaktı sanırım.
"Biri uyandı."
Gerçek dünyaya dönmemi sağlayan Poyraz'ın sesine kulak verdim.
"Ne?"
Hızlıca toparlanıp, beni çekiştirerek az önce durduğu karanlık duvarın dibine geçtik. Fısıldayarak, "Biri uyandı, mutfağın ışığı yandı," dedi.
İçimi çekip anladım dercesine başımı salladım. "O mutfaktaki ışığın yansıması mıymış?"
Poyraz, neyden bahsettiğimi anlamadığı için kaşlarını çattı. Ama açıklamadan mutfağı gözetlemeye başladım. Gelen her kimse ışığı söndürüp tekrar gidiyordu. Artık burada fazla durmamız tehlikeli olabilirdi. Az önce yaşadığımız güzel anların etkisiyle hayallerle dolu rüyalara dalmak istiyordum.
"Yarın sabah giderken seni göreceğim, değil mi? Beni görmeden erkenden gitmezsin?"
Başını yavaşça iki yana salladı. "Artık seni görebileceğim her anı kollamam gerekecek. Fırsat bulduğum her an yanındayım."
Tatlıca başımı onaylayarak salladım. Parmak uçlarımda yükselip yanağının, çenesine yakın bir yerine minicik bir öpücük bıraktım. "İyi geceler," diyerek hızla arkamı dönüp kaçmaya çalıştım.
Kolumdan tutup beni kendine çevirdi ve aynı şekilde yanağıma dudaklarını değdirdi. Koklarcasına minicik bir öpücükle "iyi geceler" dedi ve kolumu bıraktı. Gözlerine bakmadan koşar adım odama geri döndüm. Yatağa girip yorganın altına girerek biraz tepindim, yastığımı ağzıma bastırıp çığlık attım. Biraz sakinleştikten sonra, yüzümdeki sırıtmayla gözlerimi kapatıp uykuya daldım.
🌼
Güneşin ilk ışıkları odama dolduğunda, gözlerimi huzurlu ama buruk bir hisle açtım. Kalbim, sanki aynı anda hem yeni bir günün heyecanıyla kıpır kıpırdı hem de yaklaşan ayrılığın sessizliğini taşıyordu. Yorganın altından burnumu çıkarıp derin bir nefes aldım; evin içinde sabahın o tanıdık kokusu vardı: taze demlenen çay, sıcak ekmek ve annemin mutfakta çıkardığı hafif telaşlı sesler... Ama bugün o kokuya, içimi burkan başka bir his karışmıştı. Poyraz'ın gidişi.
Gözlerim saate kaydı. Henüz ev tam anlamıyla uyanmamıştı ama kalbim çoktan ayaktaydı. İçimde, geceden kalan heyecanla karışık garip bir sıkışma vardı. Hızla üzerimi giyip saçlarımı alelacele topladım, aynada kendime baktım; yanaklarım heyecandan hafif pembeleşmişti. Derin bir nefes alıp merdivenleri usulca indim.
Mutfağa girdiğimde annem adeta bir şölen hazırlamıştı. Böreğinden poğaçasına, yumurtasından menemenine, kızartmasından pişisine kadar her şey masada sıralanmıştı. Gözlerimi kocaman açıp şaşkınlıkla,
"Anne... Bütün bunları kim yiyecek? Neden bu kadar çok şey hazırladın?" dedim.
Annem, geldiğimi duymamış olacak ki korkuyla yerinde sıçradı. Elindeki tabakla bana dönüp,
"Sana da günaydın kızım," diyerek ters bir bakış attı. "Biliyorsun, Poyraz bugün gidecek. Gitmeden önce sevdiği şeylerle karnını doyursun istedim. Hem birazını da saklama kaplarına koyup yanında götürmesi için yaptım.
İçimde hem bir mutluluk hem de hafif bir burukluk yükseldi; annemin Poyraz'ı bu kadar benimseyip sevmesi çok güzeldi. Onun için çabalaması, beni derinden mutlu ediyordu. Poyraz da annemin ilgisinden ne kadar utansa da, onun için yapılan şeyler gözlerini parlatıyordu; bakışlarında minik bir teşekkür ve hayranlık saklıydı sanki.
Sofranın hazırlanmasına yardım edip çayları doldurdum. Evin erkekleri anlaşmış gibi topluca mutfağa girdiler. Cihan ve Cesur abim masadakileri görünce adeta donup kaldılar; sonra sanki günlerdir yemek yememiş gibi sofraya saldırdılar. Onlara gözlerimi devirdiğim sırada üzerimde hissettiğim bakışlara döndüm. Poyraz, devirdiğim gözleri fark etmiş, sırıtarak bana bakıyor ve göz kırpıyordu; o an kalbim istemsizce hızlandı.
Poyraz abilerime nazaran daha medeni bir şekilde yerine oturup kibarca yemeğini yemeye başladı. Mahir abim ise dünden farklı değildi; morali hâlâ bozuktu ama gözlerinde küçük bir umut ışığı vardı. Hızlıca bir şeyler atıştırıp anneme, "Eline sağlık," dedikten sonra yanağımdan fıstık aldı ve, "Bana şans dile, cücük," diyerek hızlıca evden çıktı.
Ben de yerime oturunca, güzel bir sohbet eşliğinde kahvaltımızı yaptık. Gitme vakti yaklaştığında, kalbimde sızı gibi dolaşan ince bir acı hissettim. Gözlerim istemsizce doluyor ama kimseye belli etmemek için bastırıyordum. Abim ve Poyraz ayaklanınca, zamanın gerçekten geldiğini anladım. İçimden "keşke biraz daha kalsa" demekten kendimi alamadım.
Poyraz önce babamla vedalaştı, ardından anneme dönerek elini öptü. "Her şey için çok teşekkür ederim Zerrin Teyze. Size zahmet verdim. Ayrıca bunlara gerçekten gerek yoktu, kendinizi yormasaydınız," diyerek elindeki poşeti gösterdi.
Cihan abim hemen araya girdi. "Aynen anne, zaten askeriyeye girdiği anda yemeklerden Poyraz'a kalacağını hiç sanmam. Yamyam sürüsünden hallice olan Sis timi bunları tek lokmalık eder," deyince kahkahalar arasında havadaki hüzün biraz olsun dağıldı.
Evdekilerle vedalaşma bitince sıra bana gelmişti. Abim, Poyraz'la birlikte gideceği için yanıma yaklaştı, alnımdan öptü:
"Tatil bitti cücük. Abin işe gidiyor. Makul olduğu sürece, istediğin bir şey olursa mesaj atabilirsin," dedi, daha önce ondan asker istememe atıfta bulunarak.
Abim kapıya yönelince Poyraz'la bakıştık. İkimiz de sarılmak istiyorduk ama uygun bir ortam yoktu. Annem bize anlayışla bakarken, Cesur durumdan keyif aldığını belli ederek sırıtıyordu.
Sessiz sedasız uğurlamamak için, "Görüşürüz Poyraz, kendine dikkat et," diyerek sağ elimi kaldırıp salladım. Gözlerime öyle dikkatli bakıyordu ki içimi görüyordu sanki. Dudağının kenarı hafiften kıvrıldı, başını selam verircesine önüne eğip kapıya adım attı.
Cihan abim kapıdan kafasını uzatarak, "Hadi cücük, tutma Poyraz abini. Daha bir sürü işimiz var," diyip Poyraz'a tehlikeli bir bakış fırlattı. Sanırım o da durumu fark etmişti.
Evin en saf ve entrikadan uzak olanı babam ve Mahir abimdi sanırım. Neyse, onlar da zamanla anlar. Biz daha kendi duygularımızı itiraf edemediğimiz sırada, diğerleri anlamıştı zaten. Çok acemiydik biz çok. Bir ara ablamdan taktik almam gerekecek sanırım; çünkü onların birlikte olduğunu tam üç ay sonra öğrenmiştim! Demek ki ben de babam ve Mahir abime çekmişim.
Babam işe giderken Cesur da peşine takıldı. İş görüşmesi olduğunu söyleyerek onu takip etti. Sanırım istediği şirket olumlu dönüş yapmış ve görüşmeye çağırmıştı.
Biraz fitne fücur, yaramaz, şaklaban ve uyuz olmasına rağmen zekâsıyla fark yaratan bir abim vardı. Tuttuğunu koparırdı, evelallah.
Evde annemle yalnız kalınca, bu sakin anın tadını çıkarmak için koltuklara yayıldık. Sanırım bugün işe gitmeyecekti. O dikkatle bana bakarken, ben de evin her köşesini özel incelemeye almış gibi göz gezdiriyordum. Sehpanın üzerindeki toza parmağımı sürüp gözüme yaklaştırıyor, çık çıklayarak bakıyordum. Perdeler bir ton daha açık olsaydı salon daha ferah görünürdü sanki .
Başımı aile resimlerinin olduğu duvara çevirip, Cesur'un saçma pozlarına bakarak içimden alay etmeye başladım.
"Biraz daha kafanı bir oraya bir buraya döndürmeye devam edersen, baykuşa dönüşebilirsin, anneciğim."
Annemin sesiyle toparlanmaya çalışırken başımı fazla sert çevirdim ve boynuma hafifçe bir ağrı girdi. Kraliçe haklıydı; zorlamaya gerek yok.
Bu bakışların devamında ne söyleyeceğini kestirmek zor değildi. Gönder gelsin dercesine bana bakıp beklemeye başladım.
"Bu konuşmadan kaçamazsın, Çul Çürüten Bilge! Hemen kalk, ikimize sade birer Türk kahvesi yap ve karşıma geçip her şeyi anlat!"
Bu kadar uzun ve tehtit içerikli cümleler kurmana gerek yoktu be anne. Tek kelimeyle "dökül" desende, ben her şeyi anlatırdım ki. Niye beni sözlerinle dövüyorsun ki...
Annemi ikiletmeden kahveleri yapıp ikramlıklarla birlikte tepsiye koydum. Akşam, abim sayesinde kaçtığım konuşmalardan şimdi kaçamayacaktım. Tepsiyi elime alıp besmele çekerek salona geçtim ve annemin karşısına oturdum, tam istediği gibi.
Annem sırıtarak bana baktı:
"Dinliyoruz, anneciğim. Hadi, en başından beri bize her şeyi tüm detaylarıyla anlat, kızım."
Anlamaya çalışarak sağıma soluma baktım, biri var mı diye. Sonra anneme dönerek, "Siz kim, anne?" dedim.
Yanımdaki tekli koltuğu işaret ettiğinde gözlerime inanamadım: Koltuğa yaslanmış telefonda görüntülü aramada ablam vardı! Meğer bunlar resmen birlik olmuş, her yerde ve her şartta dedikodu yapabiliyorlarmış. Ablam, adliyedeki masasından, üzerinde cübbesiyle sabırsız bir şekilde kıpırdanıp duruyordu:
"E hadi anlat Bilgee! Yarım saate bir duruşmam var, hemen çıkmalıyım, hızlıca anlat, tamam mı ballısı!"
Daha ne kadar şaşırılabilirse, o kadar şaşırmaya devam ediyordum. İkisi birlikte çete olmuşlar, üzerime oynuyorlardı!
"Yok artık abla ya! Normalde duruşman olduğunda bir saat önceden orada olur, müvekkilinle konuşup ona destek olursun. Bir dedikodu uğruna işini sallamak sana hiç yakışıyor mu? Ayıp ayıp!"
Ablam söylediklerimi duyunca bir an durup düşündü, ama sonra tekrar meraklı hâline dönerek,
"Bu davanın son aşaması sadece beş dakika, kararı öğrenip çıkacağız. Hem ben senin lafı dolandırarak zamanımı doldurmaya çalıştığını anlamıyorum sanki. Çabuk dökül, beni oraya getirtme!"
Resmen psikolojik şiddet görüyorum, bunun başka açıklaması olamazdı.
Annem ve ablamın sabırsız hallerine dayanamayıp, aramızdaki her şeyi en başından anlattım. Onlar beni soluksuz dinlerken, ben de bitirmiş olmanın verdiği rahatlamayla kahvenin yanında getirdiğim suyu içip geriye yaslandım.
Kahvemi içmeme bile müsaade etmemişlerdi! Konu dağılırmış yoksa. İçirmeyecektin madem, niye ikimize de kahve yap, karşılıklı içeriz dedin, kadın?
Annemle ablam beni unutmuş, kendi aralarında durum kritiği yapıyorlardı. Bence bunlar gerçekten çok uyumlu bir çift olmuştu. Hastanede karışan kişi ablam olsa hiç şaşırmazdım; çünkü ablam, annemin daha genç bir versiyonuydu. İlgi alanları, sevdiği ya da sevmediği şeyler neredeyse tamamen aynıydı.
Onları takmayarak sehpanın üzerindeki bilgisayarı aldım ve giriş bilgilerimi yazdım. Aslında akşam hep beraber bakacaktık, ama ben önden girip bakacak ve kimseye söylemeyecektim.
Akşam da hep birlikte bakar, sonuçları zaten bildiğimi belli etmezdim. Ablam duruşmaya gitmiş olmalıydı; annem telefonu kapatıp sehpanın üzerine bıraktı, bana içten bir tebessüm gönderip kahve tepsisini alarak mutfağa gitti.
Gözlerim tekrar bilgisayara döndü ve sonuç ekranının açıldığını gördüm. Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle, istediğim mesleğin ilk tercihimle çıktığını izledim; Sanki zaman durmuş, kalbimin sesi dışarıdan duyuluyormuş gibiydi. Hedefime ulaşmış olmanın mutluluğu paha biçilemezdi.
Artık karşınızda bir psikolog adayı vardı. Oturduğum yerden hem bedenimi hem de zihnimi çok yormadan çalışabilirdim. Gönlüm psikiyatrist olmak isterdi, ama ben 6 yıl tıp, 4 yıl psikiyatri eğitimi için gerekli niteliklere sahip değildim, gençler. Üstelik bu, Çul Çürüten kişiliğime de ters düşerdi.
İnsanların karakterlerini hayvan figürleriyle anlatacak olsalardı, kesinlikle ben koala olurdum; tembel, ama gözlemci. Normal şartlarda bir üniversite okumak bana fazlasıyla yeterliydi. Başkalarına tembel gelebilecek bu rahatlığı seviyor, onların telaşını uzaktan izleyip kendi sessiz zaferlerimi içimde kutluyordum.
Bilgisayar ekranındaki sonuçlara tekrar baktım; İşte o an, tüm yorgunluk, tüm bekleyiş ve tüm küçük planlar, hepsi anlam kazanmıştı. Bugün, benim zaferimin günüydü.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.6k Okunma |
2.73k Oy |
0 Takip |
30 Bölümlü Kitap |