
Selamlar 😊 Nasılsınız?
Bir konuyu belirtmek istiyorum: Bu zamana kadar yüklediğim bölümler hazırda vardı, ben sadece düzenleyip paylaşıyordum. Dokuzuncu bölümden itibaren ise yeni yazmaya başladım. Düzenli aralıklarla bölümleri paylaşmaya çalışacağım inşallah.
Beğeni ve yorumlarınız beni gerçekten motive ediyor. Lütfen satır arası yorumlar yapmayı unutmayın. 💬✨
———————————————————————
Olmam gereken yerdeydim... Yuvamdaydım. Gerçek evimde.
Evet, daha önce de bir evim ve ailem vardı, ama orası benim için yuva değildi. Yuva, samimiyetin, sevginin ve sıcaklığın adıdır. Ve ben, gerçek yuvasını bulmuş bir bülbüldüm.
Yani... kendime göre bülbül, sesime katlananlar içinse karga.
Şu an nerede ve ne yapıyordum, bilmek ister misiniz? Cesur'un odasındaydım. O, çalışma masasında bilgisayar başında, ünlü bir şirkette iyi bir pozisyonda iş bulmak için CV hazırlamaya çalışırken; ben onun yatağına uzanmış, güzel (şüpheli)sesimle şarkı söylüyordum.
Aramızdaki dargınlığın üzerinden bir hafta geçmişti ve ben bu sürede her günü Cesur'un burnundan getirmiştim. Garip bir şekilde bana karşı sabırlı ve yumuşak davranıyordu. Ben olsam şimdiye kadar patlar, karşılık vermeye başlardım. Ama o, sinirlense bile bana sınırsız sabrıyla karşılık veriyor, beni kırabilecek en ufak bir davranıştan bile kaçınıyordu.
Sabrının sınırını merak ettiğim için eziyetlerime devam etmek istiyordum; ama tek taraflı olunca işin tadı kaçıyordu. Bu yüzden, artık daha fazla uzatmak istemedim. Vurucu ve son hamlemi yapacak... ve onu rahat bırakacaktım.
Şarkımın nakaratını daha yüksek sesle söylemeye başlayınca, Cesur'dan sert bir soluk yükseldi. Sinirle laptopunu kapatıp bana döndü. Tek kaşımı kaldırıp dikkatlice yüzüne baktım. Dudaklarımda sinir bozucu bir gülümseme vardı. Aradığım aksiyonun geldiğini hissettim.
Ama Cesur gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve bana baktı. Gözlerindeki sinirli ifade tamamen silinmişti.
"Ne yapacaksan yap artık, Bilge! Bir hafta lan! Bir haftadır burnumdan fitil fitil getirdin. Tamam, anladım, bir daha seni kırarsam ne olayım ya. Söyle ne istiyorsun, bitsin artık bu çile!"
Bıkmış tavrı ve sözleri beni tatmin etti. Yerimden doğrulup kolumdaki saate baktım: 11:23 Planım için gayet uygun bir vakitti.
Sinsi bir ifadeyle Cesur'a bakıp göz kırptım.
"Tamam, seni daha fazla bekletmeden ne istediğimi söyleyeceğim. Ama sen de sözünde durup yapacaksın, tamam mı?"
Sözlerimi duyunca heyecanla sandalyeden doğruldu.
"Valla yapacağım kızım ya! Söyle hadi, hemen yapayım da kurtulayım senden!"
Ne isteyeceğimi bilmediği için bu kadar heyecanlı olması beni oldukça eğlendirmişti. Ayağa kalkıp karşısına geçtim.
"Beni bir yere götürmeni istiyorum."
Devam etmemi beklemeden araya girdi:
"Tamam, nereye gitmek istiyorsan gidelim, hadi."
Koluma girip beni odasından çıkarıp merdivenlere yönlendirdi ama onu durdurup, asıl öğrenmesi gereken şeyi pat diye söyledim:
"Cihan abimin yanına, askeriye'ye gideceğiz."
Cümlem bitince kolumu bıraktı ve ciddi ciddi bana bakmaya başladı. Sonra gözleri korkuyla açıldı:
"Sen... Sen beni öldürtmeye niyetlisin her halde! Kızım, sen delirdin mi? Seni oraya götürürsem, abim daha kapıdan girmeden beni kurşuna dizer!"
Sonra durup, sırıtan ifademe baktı. Beni ikna edemeyeceğini biliyordu ama bu korkmasına engel değildi. Çünkü beraber geçirdiğimiz şu bir haftada, Cihan abime beni de yanında götürmesi için attığım taklaları görmüş ve abim tarafından her reddedilmemi keyifle izlemişti.
Yüzünde beni ikna etmeye çalışan hevesli bir ifade vardı. Son şansını iyi kullanıp beni vicdanımdan vurmaya çalışacağını anladım, ama kararım netti.
"Bilgee abicim, bak orası dışında nereye girmek istersen iste, götüreyim hı? Evde getir götürünü yapar, seni merdivenlerden sırtımda indiririm. Yeter ki beni abimin insafına bırakma. Tamam, intikam al benden, ne yapıyorsan yap dedim ama kendi ellerinle beni ölümün kucağına atmanı beklemezdim senden."
Dramatik bir ses tonuyla beni kandırma girişiminde bulundu; ama yüzümde en ufak bir değişiklik olmadığını anlayınca pes etti, omuzlarını düşürdü ve yönünü merdivenlere çevirdi.
"Tamam, hadi gidelim. Abimin ellerinden cansız bedenimi alınca arkamdan ağlamazsın umarım!"
Olayları abartma seviyesi ablamı geçmişti; bu hali gülümsememe sebep oldu. Hızla yanına gidip koluna girdim. Merdivenlerden daha hızlı inmesini sağlayıp,
"Abartmaaa! Abim bizi görünce sevinecek bence. Hem oraya gitmemizi neden istemesin ki? Sen daha önce hiç gitmedin mi yanına?" sorularımı sorarken ayakkabımı giyip dışarı çıktım.
Cesur da yanıma gelince ilerideki arabaya doğru yürüdük.
"Sorun benim değil, senin gitmen cücük. O kadar askerin içine seni götürmek benim için bile sıkıntılı. Hele abim, onu düşünemiyorum bile."
Arabaya binip askeriyeye doğru yol aldık. Ben heyecandan yerimde duramazken, Cesur sıkıntıyla oflayıp pufluyor, arabayı kaplumbağa hızında sürüyordu.
Onu umursamadan radyoda hareketli bir şarkı bulup sesini yükselttim.
"Hadi, hızlı sür şu arabayı! 40'la gitmek sonucu değiştirmez, abiciğim."
Ona "abiciğim" dediğimde yüzünde sevimli bir gülümseme belirdi. Gaza biraz daha yüklenip, başına gelecek kötü şeyleri düşünmeyi bir kenara bıraktı ve bana uyum sağlayıp şarkıya ritim tutmaya başladı.
Yol boyunca şarkı söyleyerek ve kahkahalar atarak zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim bile. Ancak karargâha yaklaşırken, Cesur'un neşeli ifadesi yerini ciddi ve somurtkan bir hale bıraktı. Arabadan indiğimizde, girişte nöbet tutan askerlerin beklediği küçük kulübeye doğru adımlarımızı hızlandırdık.
Cesur, sert ve kendinden emin bir duruşla yürüyor; etrafındaki herkesi dikkatle süzüyordu. Askerlere Cihan abimle görüşmeye geldiğimizi söyleyip kimliklerimizi uzattık. İşlemler hızlıca ilerledi; çünkü Cesur'un daha önce buraya giriş kaydı vardı. Kulübedeki asker telefonu eline aldı, kimlik bilgilerimi dikkatle okudu ve kısa bir onay bekledi. Onay alınca, kimliğimi bana geri uzattı ve diğer askere kapıyı açması için işaret etti.
Kapı gıcırdayarak açıldı ve içeriye adım attık. Cesur, elini belime koyup etrafı keskin gözlerle taradı; adeta bir koruma gibi davranıyordu. Bu ciddi hali beni baya şaşırttı.
Binaya girer girmez etrafı meraklı bakışlarla süzdüm; üniformalı askerler yoğun bir tempoyla gelip gidiyordu. Cesur ise belimdeki elini arada bir cimdikler gibi sıkarak beni uyarıyor, hızla abimin odasına doğru ilerletiyordu. Ona sinirli bir bakış atıp, önümüzdeki kapıya döndüm. Kapının yanındaki isimliğin üzerinde abimin adı yazıyordu "Üsteğmen Cihan Dağıstanlı". Gururla kabaran omuzlarım, Cesur'un yüzünde hafif bir tebessüm oluşturdu.
Heyecanla elimi yumruk yapıp kapıyı tıklattım ve "Gel" demesini beklemeden içeri daldım. Keşke dalmasaydım, keşke bekleseydim, hatta hiç gelmeseydim.
Arkamdan sessiz bir küfür savuran Cesur, ardından tövbe ederek bir adım geri çekildi.
Yönümü Cihan abime çevirdim, battı balık yan gider, diyerek sag elimi kaldırıp salladım ve sevimli olduğunu düşündüğüm bir gülümsemeyle, "Selam, biz geldik," dedim.
Cihan abim masasında otururken, önünde dosya elinde kalemle şaşkın ama sinirli bir ifadeyle bana bakıyordu. Masanın önündeki sandalyede ise iki asker oturuyordu. Omuzlarındaki yıldızlardan rütbeli olduklarını anlıyordum, ancak rütbelerini bilmiyordum. Onlar da tıpkı abim gibi şaşkın bir haldeydi.
Abim üzerindeki garip hali atıp ayağa kalktı. Üniformalı halini ilk defa görüyordum çünkü evden genellikle sivil kıyafetlerle çıkıyordu. Ona hayran hayran bakmam, sert yüz hatlarını biraz yumuşattı; ancak hemen bu ifadeyi silip önce bana, sonra daha sinirli bir şekilde Cesur'a baktı.
"Sizin burada ne işiniz var? Neden geleceğinizi haber vermediniz?" diye sordu. Ardından bana dönüp, "Ve odaya neden pat diye dalıyorsunuz?" dedi. Sesi, evdeki halinden daha tok ve sertti. Bu hali beni biraz tedirgin etti; hatta biraz korkuttu bile. Evde kaplan gibi çıkan sesim, burada içine kaçmış, bir kedi miyavlamasını andırıyordu.
Cevap vermeye çalıştım:
"Şey... Şimdi şöyle oldu abiciğim, seni özledim ve görmek istediğimi söyleyince Cesur abim de, 'Hadi seni abimin yanına götüreyim o zaman,' dedi."
Sözlerim bitince arkamdan, "Yuh! Ben mi dedim? Kızım, sen beni resmen sürükleyerek getirdin buraya! Yalancı cücük!" diye seslendi.
Suçu ona attığım için üzülecektim ki, askerlerin yanında bana "cücük" dediğini duyunca sinirle ona döndüm:
"Bana 'cücük' deyip durma, Cesur!"
Odadakileri unutup bana doğru bir adım attı ve işaret parmağını üzerime sallayarak,
"Asıl sen bana adımla seslenme! Ben senin abinim, 'abi' diyeceksin, yalancı cücük!" dedi.
Bu sefer ben onun üzerine bir adım attım, sinirden kirpiklerini yolacakken, Cihan abimin yüksek ve sert sesiyle irkildim:
"İkinizde kesin sesinizi! Burası dalaşıp oyun oynayacağınız bir yer değil!"
Cesur'un "cücük" demesi yetmezmiş gibi, bir de askerlerin yanında çocuk gibi azarlanması moralimi iyice bozdu. Yavaşça abime döndüm, dudaklarımı büzerek ona baktım. Abim, yanındaki askerlere "çıkın" işareti yapınca, Cesur kenara çekilip çıkmaları için yol açtı.
Utançtan kafamı önüme eğmişken, yanımdan geçen, Cihan abimden birkaç yaş küçük görünen rütbeli asker bana sırıtarak göz kırptı. Sinirli bir bakışla ona tepki verdim ve kalktığı sandalyeye oturdum. Kollarımı göğsümün önünde bağlayarak trip moduna geçtim.
Abimin arkadaşları çıkınca, Cesur da abime tedirgin bakışlar atarak yavaşça gelip karşıma oturdu. Dizlerini hafifçe titretiyor, dudaklarının kenarını sinirle ısırıyordu. Sonra tehditkâr bakışlarını bana çevirdi; belli ki içinden içinden söyleniyordu.
Cihan abim ise kapıyı kapatarak arkasını döndü. İşaret ve başparmağını burun kemerine koyup sıktı. Diğer eli belinde, odada bir ileri bir geri gidip geliyordu. Her adımı, odadaki havayı biraz daha ağırlaştırıyordu. Bu hali, içimdeki huzursuzluğu ikiye katladı. Acaba çok mu kızmıştı?
Bir anda durdu. Başını, sanki içindeki öfkeyi bastırmaya çalışır gibi, yukarı kaldırdı. Derin bir nefes aldı. Cesur'la göz göze geldik; ardından aynı anda kapıya baktık. Kaçabilme ihtimalimiz, sıfırdı dostlar.
Sonra sert adımlarla masasına yöneldi.
Omuzları gergin, yüzü adeta bir duvar gibiydi. Onu ilk defa böyle görüyordum ve sanırım bu halini her gün görmediğim için şükretmeliydim.
Ellerini masanın üzerine koyup birleştirdi. Sandalyesini biraz daha kaydırıp masaya yaklaştı ve tehditkâr bir sesle sordu:
"Burada ne işiniz var?"
Cesur'la göz göze gelip, kimin cevap vereceği konusunda bakışlarımızla sessiz bir tartışmaya girdik. Kaşlarını hafifçe kaldırıp başıyla bana abimi işaret edince, pes edip gönülsüzce Cihan abime döndüm.
Sonuçta bu iş benim başımın altından çıkmıştı; mecburen ilk ben konuşmalıydım.
Cihan abim konuşacağımı anlayınca sinirli bakışlarını bana çevirdi ve gözlerimin içine kilitlendi.
"Şey... şimdi şöyle bir şey oldu ki... evde otururken birden sen aklıma geldin. Ben de Cesur abime, "Yanına gidelim" deyince... şey oldu. O da "Seni abime götüreyim o zaman" dedi..."
Saçma sapan savunmamı tabii ki Cesur böldü.
"Bak, hâlâ yalan söylüyorsun, cücük! Kızım, sen bana "Seni affetmem karşılığında senden bir şey isteyeceğim" demedin mi? Ben de kabul edince, "Beni askeriyeye, abimin yanına götür" demedin mi?"
Sonra sinirle abime dönüp, şikâyet edercesine devam etti:
"Abi, ben kesinlikle kabul etmedim vallahi! Ama bu melek yüzlü yalancı cücük, bir haftayı burnumdan getirince ölümü göze alıp getirmek zorunda kaldım."
Abim bu sefer Cihan'a bakıp sinirli bir soluk aldı:
"Yani sen de biricik kardeşimi binlerce erkeğin içine getireyim dedin, öyle mi? Oğlum, sen saf mısın? Bu kız bir haftadır buraya gelmek için neler yaptı ama duruşumu bozdum mu ben? Resmen aç kurtların arasına getirmiş kızı, daha masal anlatıyor bana!"
Abimin abartılı söylenmelerini duyunca göz devirmeden edemedim ve araya girdim:
"Abart abi, abart! Sanki burada hiç kadın çalışan yokmuş gibi. Sırf kıskançlığın yüzünden kıro erkekler gibi davranıyorsun resmen."
"İster kıro ister kıskanç de, küçük hanım, ama bu andaval seni getirmeseydi sen hiç buraya gelemezdin."
Cesur'a ettiği hakaret karşısında gülmemek için zor tutuyordum kendimi. Yüzümdeki ifade, abimin sert duruşunu biraz yumuşatmıştı; bana kıyamaz gibi bakıyordu.
Elini masadaki telefona uzatıp:
"Çay içersiniz değil mi? Benim işim var, çayınızı içip doğruca eve geçiyorsunuz. Ayrıca bu konuyu akşam konuşacağız
Hemen bizi göndermeye çalışması moralimi bozdu. En azından etrafı gezdirseydi, gözümüz gönlümüz açılırdı diye düşündüm.
Hızlıca çayları söyledi ve telefonu kapattı. Ardından gelişi güzel üzerimi kontrol etmeye başladı. Kaşları yavaşça havaya kalktı, gözleri sinirle karardı.
Yavaş bir hareketle Cesur'a dönüp bakışlarıyla adeta onu öldürmeye çalışıyordu ama bana tek kelime etmedi.
İster istemez başımı eğip üzerime baktım. Üstümde turuncu kumaş pantolon ve kısa V yaka yelek takımı vardı. Hem yakasında hem de göbekten ufak bir açıklığı vardı

Evde beni her gün eşofman ve tişörtle görmeye alışmış olduğu için, bu halime biraz sinirlenmişe benziyordu. Erkeklerle dolu bir ortam olmasa, belki dikkatini bile çekmezdi.
Kıyafetlere karışıp zorbalık eden tiplerden değildi; aslında sert görünüşünün ardında korumacı, kollayıcı bir yan saklıydı. Askerler arasındaki muhabbetleri bilen biri olarak, böyle ortamlarda bir kadının dikkat çekmesini, yanlış anlaşılmasını istememesi gayet normaldi.
Belki de bu yüzden, dışarıdan sert ve tehditkâr görünse de aslında onun derdi beni korumak, güvende tutmaktı.
Abimin sıkıntılı solukları eşliğinde az önce gelen çaylarımızı içtik. Bardağı masaya koyar koymaz hemen ayağa kalktı:
"Hadi bakalııım, ben sizi kapıya kadar geçireyim!"
Deyip, ikimizi de odanın dışına doğru yönlendirmeye başladı; bir an önce gitmemiz için elinden geleni yapıyordu.
Biz önde o arkada yürürken yine Cesur'la göz göze gelip kafalarımızı sessizce birbirimize yaklaştırdık.
"Bir kovmadığı kalmıştı," dedim gözlerimi devirerek.
Cesur da aynı tonla karşılık verdi:
"Sen kurşuna dizmediğine dua et!"
Biz konuşurken, arkadan tok sesiyle:
"Sizi duyabiliyorum veletler!"
diye çıkışınca irkilip birbirimizden uzaklaştık.
"Haber vermeden gelip toplantımı böldüğünüz için daha fazlasını yapmalıydım ama dua edin, kardeşimsiniz işte!"
Buraya geldiğimize bin pişman bir halde binadan çıkıp dış kapıya doğru yürüyorduk ki, karşıdan gelen kişiyi görünce adımlarımız yavaşladı.
Abimin odasından çıkan asker yanımıza gelip elini alnına götürerek abime selam verdi:
"Teğmen Poyraz Alkan. Çıkıyor musunuz komutanım?"
Abim başıyla onayladı ama hâlâ biraz gergindi askere rahat olmasını işaret ederek:
"Yok lan, şu davetsiz misafirleri çıkarıp geliyorum."
Abimin, teğmen olduğunu öğrendiğim askerle rahatça konuşmasından onların yakın arkadaş olduğunu anladım.
Teğmen, abimin gergin halini fark etmiş gibiydi, hafifçe başını salladı ve sonra bana döndü. Gözleri beni dikkatle süzdü, alaycı ama aynı zamanda biraz meraklı bir ifadeyle:
"Siz evin yeni üyesi oluyorsunuz sanırım. Ben Poyraz, abinin arkadaşıyım" diyerek elini uzattı.
Alaycı tavırlarına sinir olsam da, "Evet, o yeni üye benim. Bilge, memnun oldum," diye aynı alaycı tonda, yalandan bir gülümsemeyle elimi uzattım.
Ellerimiz birbirine dokunduğu anda, içimde istemsizce bir kıpırtı belirdi. Gözlerine daha dikkatli baktım; bakışlarında, o sert ifadenin ardında hafifçe parlayan, saklı bir kıvılcım vardı. Bu, ne olduğuna anlam veremediğim ama etkileyici bir şeydi.
Tam o anda, Cesur ani bir hareketle yanıma yaklaştı, ellerimden tutup nazikçe ama kesin bir şekilde elimizi ayırdı. Ardından Poyraz'a tehditkâr bir bakış fırlattı:
"Neyse, biz sizi tutmayalım Poyraz abi, işiniz vardır."
"Bak abi diyorum, aramızda koskoca bir yaş farkı var yani!"
Cesur'un bu abartılı hali benim için sürpriz değildi. Aramızdaki o küçük kıvılcımı anlamış gibiydi; sanki ona benden büyük olduğunu ve benden uzak durmam gerektiğini anlatmaya çalışıyordu.
Cihan abim, Cesur'un abartılı tavırlarını anlamakta biraz zorlandı ama sonra jeton hızla düştü. Poyraz'a dönüp:
"Sen de ne bekliyorsun burada oğlum! Odaya çık, beni bekle! Dosya işlerini halledelim."
Poyraz, Cihan abimin bu tavrına sırıtıp, bana göz kırptı ve alaycı bir sesle:
"Görüşürüz, 'cücük'!"
diyerek binaya doğru yürümeye başladı.
"Cücük" lafını ondan duyunca kan beynime sıçradı sanki. Sinirle dönüp giden adamın arkasından uzun uzun baktım.
Sonra yavaşça Cesur'a döndüm, her kelimenin üzerine tek tek bastırarak:
"Seni benim elimden kim kurtaracak, ha!"
Sözlerim biter bitmez, Cesur geri geri adımlayıp hızlıca çıkışa yöneldi ve oradan uzaklaştı.
Abim bu halimize başını iki yana sallayarak gülüyordu.
———————————————————————
Oy ve güzel yorumlarınızı bekliyorum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.6k Okunma |
2.73k Oy |
0 Takip |
30 Bölümlü Kitap |