
Ev denince herkesin aklına farklı düşünceler gelir. Kimisi için bu kelime, gri betonlarla örülü dört duvardan ibarettir. Kimisi içinse ocakta kaynayan sıcak bir çorbanın buğusu, anne kekinin kokusu, soba üstünde çıtırdayarak pişen kestanelerin huzur veren tınısıdır.
Benim içinse ev, sessizliğiyle içimi titreten, duvarlarından soğukluğun sızdığı, buzdan bir kaleydi. Ne zaman içinde bulunsam derin boşlukların içerisinde gibi olurdum; ne sıcaklık vardı, ne de seni sarmalayacak bir yürek.
Marka kıyafetler, pahalı parfümler, göz kamaştıran sofralar, sınır tanımayan tatiller... Eğer içi sıcacık sevgilerle dolu bir yuvam olsaydı, belki tüm bunlar benim de vazgeçilmezim olurdu. Ama olmadı.
Geride bıraktığım yıllara dönüp baktığımda, o buzdan kaleyi yaşanabilir kılan tek şeyin ablam olduğunu anlıyorum. Gözlerindeki şefkat, sessizce tuttuğu elim, bana çocukluğumu unutturmayan tek şeydi. O olmasaydı... belki de ben her şeye rağmen gülen o kız çocuğu olamazdım. Onun varlığıydı beni diri tutan. Onun sesiyle uyanmak, yalnızlığıma atılmış bir merhamet köprüsü gibiydi.
Eşyalarımı toplarken, içimde fırtınalar kopuyordu ama dışarıdan sakin görünmeye çalışıyordum. Sanki yıllardır kaçmaya çalıştığım bir evden değil, sıradan bir misafirlikten ayrılıyormuşum gibi. Oysa her eşyanın içine sinmiş buruk anılar vardı.
Yeni evime ablam götürecekti beni. Merdivenlerden inerken, her adımımda geçmişin gölgeleri peşimden sürükleniyordu.
Ablamla birlikte salonda oturmuş, sessizce bekliyorduk. O an zaman durmuş gibiydi. Göz ucuyla saate bakıyor, kalbimdeki ağırlığı bastırmaya çalışıyordum.
Birazdan "anne-baba" diye hitap ettiğim ama içimde bir boşluk bırakan insanlar gelecekti. Bana veda etmek için değil, belki sadece görevlerini yerine getirmiş olmak için. Ablamı arayıp geldiklerini söylemeleri bile şaşırtmıştı beni.
Acaba, içlerinden küçücük de olsa bir pişmanlık geçiyor mudur? Gidişime üzülüp, geçmişte yapmadıkları anneliği babalığı düşünürken bir anlığına da olsa yutkunuyorlar mıdır? Belki de sadece bu düşünceye sığınarak teselli buluyorum.
üzenleme)
Geçen her dakika gerginliğimi artırıyordu. Bekledikçe, salonumuzda yıllardır fark etmediğim ayrıntılar bir bir gözüme çarpmaya başladı. Sanki zaman ağırlaştıkça çevremdeki her şey daha görünür hâle gelmişti.
Geniş ve ferah salonun bir duvarı boydan boya camdı. Dışarıdan süzülen gün ışığı, içerideki her detayı aydınlatıyordu. Modern avangart mobilyalar, abartıya kaçmadan zarif bir şıklık sunuyordu. Açık tonlardaki dekorasyon, ferahlatıcı ama bir o kadar da yabancıydı bana.
Duvarlara gözüm takıldı bir anda. "Boya sanıyordum," dedim içimden, "meğer duvar kâğıdıymış." Dalgın bir tebessüm yayıldı yüzüme. Yıllardır içinde yaşadığım bu evde, o duvara hiç bu kadar dikkatle bakmamıştım. Ne garip...
Ablam, benim o duvarla dalıp gittiğimi fark edecek hâlde değildi. Gözleri telefona kilitlenmiş, dış dünyaya kendini kapatmış gibiydi. Belki de kendi kaçışını yaşıyordu, kim bilir?
Kapıdan gelen anahtar sesiyle irkildim. Birden soluma döndüm. İçimden ince, tanımlayamadığım bir sızı geçti. Kalbim usulca sıkıştı. Hâlâ onlara karşı umutlarımın olması, içimde hâlâ bir şeylerin beklentiyle titremesi... kendime kızmama neden oldu. Yine de şaşırtıcıydı.
Kim, on sekiz yıl boyunca ailesi olan kişilerden, bu kadar duygusal karmaşalar içerisinde, hâlâ sevgi beklerdi ki? Mantığım buna karşı çıkıyordu ama kalbim... o hâlâ küçücük bir tebessüm, bir yumuşak bakış arıyordu. "Belki de," dedim içimden, "bize göstermeseler bile içlerinde bir sevgi vardı. Olmalıydı..."
Kapı açıldı. Girdiklerinde bizi hemen fark ettiler. Eşyalarını bırakıp yanımıza doğru yöneldiler. Ablam hemen yerinden kalktı, içten bir şekilde sarıldı onlara. Ama ben... donmuş gibiydim.
Vücudumda kıpırdayacak bir güç bulamıyordum. İçimde bir şey yerinden kalkmak istemedi. Ne sarılmak, ne konuşmak... sadece sessizce bakmakla yetindim.
Zaten onlar da benden böyle bir adım beklememiş gibiydi. Yüzlerinde ne bir kırgınlık vardı, ne de bir davet. Belki bu, yıllar içinde sessizce inşa ettiğimiz mesafenin en doğal hâliydi. Ve biz, bu mesafeyi kabullenmiş gibiydik.
Formaliteden, samimiyeti olmayan sarılmalar yaşamak istemiyordum. Kalbimin kapısını yıllar önce kapatmıştım; şimdi kimse, o kapının önünde durup içeri girmeyi hak etmiyordu.
Ablam yanıma oturunca, onlar da tam karşımıza oturdular. Sessiz bir düzen kuruldu.
Söze, bizimle oturup anne-kız sohbetleri yapsın diye gözünün içine baktığımız Ferda Hanım başladı. Onun sesi tanıdıktı, tınısı yıllardır aynıydı; ama içinde bir sıcaklık aramak artık boşunaydı.
"Demek doğruymuş ha karışma meselesi. Böyle bir şey olabileceği aklımın ucuna gelmezdi. Nasıl hissediyorsun Bilge?"
Söyledikleri ağzından kolayca dökülmüştü ama anlam taşımayan taşlar gibiydi kelimeleri. Soğuk, yerini bile bile çarpan bir rüzgâr gibi.
Öylesine sormuş olmak için sorulmuş bir soruydu ki cevap vermek istemedim. Sözler, havada asılı kalmıştı. Yerinde kıpırdanıp üzerindeki şık ama rahatsız elbiseyi çekiştirmeye başladı. Kumaşı gergin, tavrı sabırsızdı. Bir an önce gitse de yol yorgunluğumu atmak için odama çıksam, der gibi bakıyordu gözleri.
"Nasıl hissediyorum, öyle mi? Bunu şimdi mi merak ediyorsun gerçekten? Bu soruyu tam üç gün önce her şeyi duyduğumda sorman gerekmez miydi?"
Cevabım dudaklarımdan dökülmese de gözlerimde titreşen sessiz bir fırtına vardı.
Oflarcasına yanında oturan eski yarama baktı. Levent Bey'le göz göze gelip bana döndü. Gözlerinden ne pişmanlık okunuyordu ne de anlayış. Sadece boş bir bakış, belki de yıllardır alışık olduğum türden.
"Öğrendiklerin kolay şeyler değildi, hazmetmen gerektiğini düşündük. Sana alan tanımak istedik. Hem biz, ablana mesaj atıp durumu takip ediyorduk."
Duyduklarımla zaten gergin olan kaslarım daha da sertleşti. Omuzlarım taş gibi kesildi. Sanki içimde yıllardır bastırdığım öfke, bu cümleyle yeniden yüzeye çıkmak için fırsat kolluyordu.
Sinirlendiğimi hemen fark eden ablam, elini sırtıma koydu. Parmak uçlarıyla sıvazlayarak beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Ama içimde fırtına çoktan kopmuştu.
Ağzımdan alay eder gibi kısa bir kahkaha çıktı.
Sinirle gözlerinin içine baktım. Buz gibi bir tonla, ama kelimelerimi zehir gibi damlatarak konuştum:
"Mesajla öğreniyordunuz, öyle mi? Sağ olun ya! Neden o kadar işinizin gücünüzün arasında böyle 'küçük' meseleler için vakit harcayasınız ki? Hem de mesajla... Söyleseydiniz, asistanlarınız sizin yerinize ilgilenirdi. Her zamanki gibi."
Sinirlendiğimi fark eden Levent Bey, gerilen havayı yumuşatmak istercesine hemen araya girdi.
"Kızım, olur mu öyle şey? Biz aslında öğrenir öğrenmez hemen gelmek istedik. Ama bu toplantı... iptal edemeyeceğimiz kadar önemliydi. Biliyorsun, aylardır Dubai'nin en büyük iş adamlarından biriyle iş yapmak için bu toplantıyı ayarlamaya çalışıyorduk."
Sıvama işlemi de yapıldığına göre, beni artık kimse tutamazdı. Zaten yılların birikmişliği vardı içimde; öylece susup oturmam beklenemezdi. Kalbimde biriken öfke, sonunda taşmak için en uygun anı bulmuştu.
Sinirle ayağa kalktım. Aniden fırlayan saçlarım yüzüme doğru savruldu. Elimle sertçe geriye attım, tıpkı içimdeki sabrın ipini koparırcasına.
"Hâlâ toplantı diyorsun ya..." dedim, sesim titreyen bir öfkeyle doluydu. "Bunun Türkçesi ne demek, size söyleyeyim mi Levent Bey?"
Kelimelerim artık duraksamadan, kırıp dökmeyi göze alarak çıkıyordu dudaklarımdan. "Senin bizim gözümüzde bir toplantı kadar bile değerin yok demek bu!"
Sözlerim havaya saplanan bir bıçak gibi ortalığı kesip biçti. Bu kadar sinirlenip Levent Bey'e ismiyle hitap etmemi beklememişlerdi. Şaşkınlıkları yüzlerinden okunuyordu. Gözler kocaman açıldı, dudaklar aralandı ama kimse tek kelime edemedi.
"Zaten... ne bekliyorsam sizden." dedim, sesim hem yorgun hem öfkeliydi. İçimde yıllarca bastırdığım hayal kırıklığı, şimdi kelimelere dönüşüyordu. "Hâlâ, belki bir umut... yüzlerinizde bir üzüntü görürüm diye bekliyorum. 'Sen bizim kızımızsın, gitme' falan dersiniz diye... safça bekliyorum."
Kendi cümlelerim içime dokunuyordu. Sözlerim bir yandan dudaklarımdan dökülürken, diğer yandan kalbimi kesip geçiyordu. Gülümser gibi yapıp başımı iki yana salladım.
"Yaa... Adamlar seni bir kere arayıp 'Nasılsın?' bile dememiş, 'Gitme' mi diyecekler?"
Odanın içinde ileri geri adımlamaya başladım. Sert ve düzensiz adımlarım, içimdeki fırtınayı dışarıya taşıyordu. Gözlerim dalgın, ellerim gergindi. Kendimle konuşuyordum ama onların duyması içindi her kelime.
Sonra birden durdum. Adımlarım kesildi, sanki içimden bir ağırlık beni olduğu yere çivilemişti. Yavaşça döndüm ve gözlerinin içine baktım.
"Biliyor musunuz..." dedim sessiz ama vurgulu bir sesle. "Beni hastanede ilk defa gören o adam ve kadın... gözlerimin içine öyle bir baktılar ki... bana daha önce hiç yaşamadığım, daha doğrusu sizin hiç yaşatmadığınız o sıcaklığı verdiler. Hem de sadece bir bakışla!"
Sözlerim, bir nevi son darbeydi. Boğazım düğümlendi ama devam ettim.
"Ya biz... ablamla yıllarca eteğinizin dibinden ayrılmadık, bir defa... bir defa öyle bakarsınız belki diye."
Sözlerimin sonunda gözlerimde beliren yaşlar, içimde kopan fırtınanın sessiz izleriydi. Sadece bir bakış... bütün bu yılların yükünü hafifletebilecekken, hiçbir zaman gelmemişti.
Levent Bey'in gözlerine baktım. O an içimde yıllardır birikmiş sorulardan biri, sessizce dudaklarımdan döküldü:
"Kendi isteğinle, içinden gelerek... saçlarımızı hiç okşadın mı?"
Sözlerim yavaş, yumuşaktı ama yükü ağırdı. Sanki her harfiyle birlikte boğazımda bir düğüm çözülüyordu. Onun gözlerine bakarken içimde eski bir özlemin yankısı vardı.
"O adam... Asil Bey... kızı olduğumu öğrendiğinde, bana öyle bir sarıldı ki... her yerimi sevgiyle, güvenle sarmaladı."
Bu cümleyi söylerken içimdeki sıcaklık gözlerime yürüdü. O sarılışı hatırladığımda, sanki o anın kokusu geri geldi. Kalbim, ilk kez ait olduğu bir yuvaya dokunmuş gibiydi.
"Biliyor musun... saçlarımı okşarken elleri titriyordu. Zarar vermekten korkar gibi... nazikçe sevdi her bir tutamını."
Konuşurken sesim titredi. O sahne, belleğime kazınmıştı. Saçlarımda dolaşan ellerin inceliği, kalbime dokunan bir merhamet gibiydi.
Sonra derin bir nefes alarak, ama gözlerimi ondan ayırmadan, içimdeki en yaralı cümleyi fısıldadım:
"Sen... niye bizi hiç böyle sevmedin, baba?"
Bu sorunun cevabı yoktu belki ama artık içinde tutmaya da gücüm yoktu. Baba kelimesi, ağzımdan çıkarken ilk kez bu kadar hissizdi. Ve o yankı... ömrüm boyunca sessizce taşıdığım bir boşluğun sesi gibiydi.
Biten sözlerimle, Levent Bey'in gözlerinde kısa bir anlığına beliren pişmanlık kırıntılarını gördüm. Belki sadece bir saniyelik bir duraksamaydı ama oradaydı. Yine de... hemen sildi.
Zaten geç kalınmış bir pişmanlığın benim için hiçbir önemi yoktu artık. O duyguyu içimde öyle çok bekledim ki... onu telafi etmek için o kadar çok zamanı vardı ki... Ama o bunu yapmayı seçmedi..
Başımı çevirip Ferda Hanım'a döndüm. Bana her zamanki gibi boş bakan gözleriyle karşılaştım. Soğuk, ifadesiz, yabancı...
"Zerrin Hanım'a sarılınca ne hissettim biliyor musun, anne?" dedim.
'Anne' kelimesi dudaklarımdan öyle alaycı, öyle sert bir tonda çıktı ki... bir kırılma gibi yüzünde yankılandı. Kaşları hızla çatıldı.
Levent Bey'e kıyasla çok daha sinirli, çok daha sabırsızdı. Özellikle nazlanmalara, çocukça ısrarlara ya da alaycı konuşmalara asla tahammülü yoktu. Gerginliği yüzüne yansımıştı bile.
"Dünyada cennet varmış," dedim devam ederek. "Yumuşak, pamuk gibi huzur veren bir göğüs varmış... Anne kokusu varmış, biliyor musun? Ben bunu on sekizimde öğrendim. Yani sende olmayan her şey... onda varmış."
Sözlerim odanın içinde yankılandı. Her kelime, yıllarca susmuş bir çocuğun çığlığı gibiydi.
Sözlerim biter bitmez, Ferda Hanım sinirle ayağa kalktı. Öfke, tüm vücuduna yayılmıştı; elleri titriyor, dudakları geriliyordu. Onunla birlikte ortamın tansiyonu da fırladı.
Ablam da hızla ayağa kalktı, hiç tereddüt etmeden yanıma geldi. Sessizce, ama dimdik durarak yerini aldı. Yanımda olması bile bana yetti; yalnız olmadığımı hatırlattı. Onun varlığı, hâlâ kalbimde bir yerin sıcak kalmasına neden oluyordu.
"Beni neyle suçladığını biliyorum. Ama sen de şunu bil, Bilge..." dedi Ferda Hanım, sesi sertti ama kelimelerinde tuhaf bir netlik vardı.
"Ben hiçbir zaman anne olmak istemedim. Her kadın anne olacak diye bir şey yok. Hayatımın hiçbir evresinde çocukları zaten çok sevmezdim."
Sözleri tokat gibi yüzüme çarpıyordu. Salondaki hava bir anda ağırlaştı; içimden geçenleri tutmak zorlaştı. Dudaklarımı ısırdım, yutkundum, ama gözlerimi ondan ayırmadım.
"Baban da benim gibi düşünüyordu. Bizim hedeflerimiz bambaşkaydı. Ama dedenler, torun diye tutturdu. Yıllarca emek verip çalıştığımız şirketlerden çocuğumuz olmazsa, bize hak vermeyeceklerini söylediler. Biz de... istemesek de kabul ettik."
Sözlerinin sonu, geçmişe duyduğu bir öfkeyle doluydu ama bu öfkenin bana değil, o baskıya olduğunu anlamak zordu. Yine de ne olursa olsun, dudaklarından çıkan her harf, kalbimde yankılanıyordu.
Konuşması biterken yüzünü ablama çevirdi. Gözlerindeki ifade biraz yumuşamıştı; daha önce pek görmediğim bir bakışla ona baktı.
"Ablan doğunca... anne olmanın o kadar da kötü olmadığını düşündüm," dedi. Sesi ilk defa bir parça yavaşlamıştı.
"Ama sürekli sana muhtaç, ilgi isteyen bir bebeğe evde oturup bakmak... bana göre değildi, tamam mı?"
Sözleri açık, hatta acımasızdı. Ama içten miydi? Belki. Belki yılların sustuğu, bastırdığı şeylerdi bunlar.
"İkinizin de hiçbir şeyini eksik etmedik." Tonu yeniden yükselmeye başladı. Kendini savunur gibi değil, sanki anlamamı ister gibiydi.
"Sizin sahip olduklarınızı elde edebilmek için aylarca çalışıp didinen insanlar var. Siz ise bunlara istediğiniz anda ulaşabiliyorsunuz. Çünkü size bu rahatlığı biz sağlıyoruz!"
Son cümlesini neredeyse vurgulayarak söyledi. Yüzünde anlayış bekleyen bir bakış vardı, ama altına gizlenmiş bir hiddet de.
"Daha bizden ne istiyorsunuz, anlamıyorum."
O an gözlerim karıncalandı. O cümle—"Daha bizden ne istiyorsunuz?"—en çok canımı yakanıydı. Çünkü bizim istediklerimiz alınacak şeyler değildi.
Ferda Hanım, içini dökmenin ardından durgunlaştı. Sonra... bomboş bakmaya alıştığım o gözlerde ilk kez bir duygu kırıntısı gördüm. Çok belli belirsizdi, ama oradaydı.
Bakışlarını yavaşça ablama çevirdi, ardından tekrar bana...
"Benden istediğiniz anneliği size veremediğim için üzgünüm."
Sesi yumuşaktı, içten... ama kırılgan.
"Ama ben... 'anne' nasıl olunur, bilmiyorum."
Bu itiraf, bir özrü taşıyordu içinde. Suçlamadan, savunmadan... sadece çıplak bir gerçekti.
"Ben... kendi ebeveynlerimin bana yaşattığı farklı bir şeyi yaşatmadım size. Ne eksik ne fazla... aynı zinciri devam ettirdim farkında olmadan. İşkolik bir annenin çocuğuydum. Dadılarla büyüdüm. Sevgiyle değil, düzenle yetiştirildim."
Bir süre dudaklarını ısırarak durdu. Gözleri, geçmişin tozlu bir odasında gezinir gibiydi.
"Ama tek fark ne biliyor musunuz?" diye devam etti, sesi biraz daha güçlenmişti.
"Ben, anne babamın yaptığı gibi sizi iş ve meslek konusunda zorlamadım. Ne istiyorsanız... ne sizi mutlu edecekse... onu yapın istedim.
Bir an durdu, sonra neredeyse fısıltıyla bitirdi sözlerini:
"İstediğiniz hayatı yaşayın diye serbest bıraktım sizi. Yani... bilmediğimiz bir duyguyu size veremediğimiz için... bizi suçlamayın."
Bu konuşmayı yıllar önce yapsalardı... belki bir şeyler değişirdi.
Belki bu kadar kırılmazdım.
Belki onları anlamaya çalışır, en azından çabaladıklarını görür, biraz olsun yumuşardım.
Ama hep sustular.
Bahanelerin arkasına saklanmak daha kolaydı çünkü.
Ve şimdi, bunca yıl sonra kalkıp "bilmiyoruz, göremedik" diyorlar.
Hisler ve duygular öğrenerek değil, kalpten gelerek yansıtılan şeylerdir.
Bu... kıyametin ortasında çiçek açmak gibidir bana göre.
Çünkü baharın ortasında herkes çiçek açar — doğa zaten öyle işler.
Ama asıl mesele, kışta açabilmekte.
Kırgınlıkların, suskunlukların, yoklukların içinde...
Kalbin bir köşesinde yine de çiçek yeşertebilmekte. Ama onlar bizi yeşertmek yerine daha da soldurmayı seçtiler. Çünkü onlara göre kışın çiçek açmazdı...
Onlara hiç cevap vermedim.
Ne söylesem bir anlamı olmayacaktı artık.
Yorgundum...
Ablama döndüm, gözlerinin içine baktım. "Gidelim" der gibi.
O da anlamıştı. Duydukları onu da sarsmış olmalı ki gözleri dolmuştu, ama tutuyordu kendini.
Sessiz ama titreyen bir sesle, boğazındaki düğümü bastırarak konuştu:
"Valizleri arabaya götürdüler canım... hadi biz de çıkalım. Dört gözle sana kavuşmayı bekleyen bir ailen var, nede olsa."
"Ailemin beni beklediği" vurgusu... öyle sade ama öyle derin geldi ki.
Yıllarca ait olmadığım bu evde "aile" kelimesini ilk kez böyle duyuyordum.
O cümleyi kurar kurmaz kapıya yöneldi.
Ben de koltuğun üzerindeki çantamı aldım.
Yıllarca "anne" ve "baba" dediğim iki insana son bir kez döndüm:
"Artık sizden hiçbir şey beklemiyorum.
Pişmanlığınızı da istemiyorum.
Ama hâlâ yanınızdayken... ablamın kıymetini bilin.
Az da olsa... sevginizi gösterin. Varsa tabii."
Sonra biraz durdum.
Gözlerine bakarak ekledim:
"Yıllarca bana maddi destek verdiniz, ihtiyaçlarımı karşıladınız.
Bunun için teşekkür ederim."
Maddi destek dışında bana hiçbir şey vermediklerini,
o koca boşluğu dolduramadıklarını bir kez daha söylemiş oldum.
Kapıya doğru adımlayınca.
Sanırım hareketlenmemle birlikte onlara sarılacağımı sandılar.
Belki de her şeye rağmen son bir kez affedilmeyi beklediler.
Aynı anda bana doğru adım attılar.
Ama ben durmadım.
Kapıya yönelince... öylece kaldılar.
Sanki ağızlarından çıkmayan binlerce cümle, o an boğazlarında düğümlendi.
Ama artık çok geçti.
Evden çıkıp arabaya binmem saniyeler sürdü.
Ablam çok sessizdi.
Annemin söyledikleri, yılların ağırlığı ve şimdi benim de evden ayrılıyor olmam...
Onun için fazlaydı.
Yaklaşık bir saat bile sürmeyen yolun sonunda, yeni evimin önüne geldik.
İçimde tuhaf bir heyecan vardı.
Bambaşka bir hayatın kapısında duruyor gibiydim.
Derin bir nefes aldım, kapı koluna uzandım.
Tam arabadan inecekken ablam kolumdan tutup beni durdurdu.
Yüzü bana dönüktü ama bakışları kolumu tutan elindeydi.
Sesi yavaş ve karışıktı:
"Bilge... biliyorsun, Zerrin Hanım beni de akşam yemeğine davet etti ama... ben kendimi pek iyi hissetmiyorum. Kafam darmadağın."
Kısa bir duraksamadan sonra gözlerime baktı.
"Yalnız kalmaya ihtiyacım var. Bu hâlimle oraya gidersem... iyi bir iletişim kuramam. Kafam başka yerde olur."
Sanki kendini suçlu hissediyormuş gibi gözlerini kaçırdı.
"Seni ilk günden yalnız bırakmak istemiyorum ama... idare edebilir misin ablacığım?"
İçindeki hüznü dağıtmayı gerçekten isterdim.
Ama aynı duyguların içinde yüzüyorduk.
Bu yaşadığımız her şeyi sindirmemiz gerekiyordu, ikimiz de bunun farkındaydık.
Ona içten bir gülümseme gönderdim.
"Tabii ki idare ederim, ablaların en ballısı. Sen benim altından kalkamadığım bir şey gördün mü hiç?"
Şakaya vurarak söyledim.
Biraz da, Aras Abinin yanına gitmek için bu bahaneye sığındığını anlamamış gibi yapacağım bu seferlik.
"Enişteme selam söyle..." dedim alayla karışık bir sıcaklıkla.
Sözlerim yüzündeki o mahzun ifadeyi dağıttı.
Gülümsedi, gözleri parladı.
"Şapşal," deyip bana sımsıkı sarıldı.
Sarılmamız kısa ama sıcaktı.
Sonra geriye çekilip yanağıma hızlı bir öpücük kondurdu.
Ben de kapımı açtım ve arabadan indim.
Valizimi bagajdan alıp bir elimi havaya kaldırarak ona el salladım.
Arabasını çalıştırdı ve yavaşça yanımdan uzaklaştı.
Onun gözden kaybolmasıyla birlikte yüzümdeki gülümsemenin yerini yavaş yavaş başka bir duygu aldı:
Panik ve heyecan...
Arkamı dönüp önüme baktım.
Yüksek duvarlarla çevrili, gri ve beyaz tonlarda, üç katlı büyük eve doğru yürürken içimden derin bir nefes aldım.
Yutkundum.
Kapının ardında beni neler beklediğini bilmiyordum ama her şey güzel olacaktı hissediyordum.
Yeni bir ev…
Yeni bir aile…
Yeni aksiyonlar ve belki de yeni yaralar.
Ama aynı zamanda yeni bir umut.
Ben artık başka bir hayatın eşiğindeydim.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.6k Okunma |
2.73k Oy |
0 Takip |
30 Bölümlü Kitap |