12. Bölüm

İlk Kıpırtılar

Beyazbirkuş
beyazbirkuss

Hayat, bana hiç ummadığım armağanlar sundu. Zaman geçse de hafızamda canlılığını koruyacak, içimi ısıtan anılar biriktirmeye başlamıştım. Bu mutluluğun en güçlü kaynağı ailemdi. Onların varlığı, yarınlara duyduğum inancın ete kemiğe bürünmüş hâli, umutla yeşeren tarafıydı.

 

Ablamla Aras abinin ilk danslarını izlerken işte bütün bu düşünceler zihnimden geçmişti. Sonrası... sanırım mutluluğun dibine vurduğum anlarıydı. Gönlümce oynayıp eğlenmiş, en güzel anıları ailemle birlikte biriktirmiştim. Beni dansa kaldıran Mahir abimle heyecandan biraz bocalasam da kendimi müziğe bırakıp, boyumuz arasındaki tezatı görmezden gelmeye çalıştım. Ama iş, düşündüğüm kadar kolay olmamıştı. O, bana ulaşabilmek için sürekli eğilmek zorunda kalıyor, bir süre sonra boynu ağrıyıp geri çekiliyordu. Ben ise ona yetişebilmek için ya parmak uçlarımda yükseliyor ya da ayaklarına basmak zorunda kalıyordum. Dışarıdan bakan birisi, muhtemelen dans etmekten çok garip hareketler yapan bir çift görüyordu. En sonunda ikimiz de pes etmiştik. Başımı göğsüne yasladım ve kendimizi müziğin ritmine bırakıp usulca sallanmakla yetindik.

 

Sonrasında Cesur'la birlikte halaylara, oyun havalarına daldık; coştukça coştuk. Aras abi ve ablam da bize katılınca eğlencenin rengi iyice artmıştı. Fakat Ferda Hanım ve sosyetenin bazı kesimleri bu manzaradan pek memnun görünmüyordu. Onlara göre bir düğün, daha elit bir hava taşımalı; gıy gıy öten sıkıcı enstrümanların eşliğinde, birbirlerinin dedikodusunu yaparak vakit geçirmek çok daha "normal" olmalıydı. Bizim neşemiz, onların ölçülü dünyasına fazla gelmişti.

Ama biz bunu umursadık mı? Tabii ki hayır! Düğün sonuna kadar yerimizde durmadan dans ettik. Ayaklarımı artık hissetmiyordum ama bu, benim için bir sorun değildi. Mahir abim beni odama taşıyabilecek kadar güçlüydü zaten. Her şey tam da tahmin ettiğim gibi oldu; eve ulaşamadan arabada sızıp kalmıştım. Sabah gözlerimi açtığımda üzerimdeki rahatsız edici elbisenin yerini yumuşacık pijamalarımın almış olduğunu fark ettim. Bunun için anneme teşekkür etmeliydim.

 

Yatağımdan kalkıp yere bastığımda ayaklarımın sızlaması normaldi ama dinlenmiş olmak bana iyi gelmişti. Kısa bir duş alıp rahat kıyafetlerimi giydim ve aşağıya indim.

Annem mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. "Günaydıııın, annelerin ballısı!" diyerek arkasından sarıldım ve yanağına kocaman bir öpücük kondurdum. O da aynı şekilde karşılık verip "Günaydın bitanem." Deyip kahvaltılıkları işaret etti. Tezgaha ilerleyip kahvaltılıkları alıp, sofrayı hazırlamasına yardımcı oldum.

 

Bir anda içimi garip bir hüzün kapladı, ama aynı zamanda tatlı bir mutluluk da hissetmeye başladım. Tam sevinçle dolacakken, içimde dolaşan hafif bir sızı buna engel oluyordu sanki.

 

Bu saçma duygu karmaşasını boş verip özenle masayı hazırladıktan sonra koşar adımlarla yukarı çıkıp Mahir abimi uyandırmaya gittim. Odasının kapısına gelince tam çalacakken, içeriden telefon sesi duydum. Hoparlörden konuşuyordu. Müsait olmadığını anlayıp geri dönecekken kulağıma gelen sesle adımlarım dondu.

'Hastanedeyiz... Evet, kimseye bir şey söylemeden gel abi. Yoksa çok telaşlanırlar.'

Bu Cihan abimin sesiydi. Konuşurken nefesi sıkışıyor gibiydi, kelimeleri zorla çıkarıyordu. Kalbim hızla çarpmaya başladı, avuçlarım terledi. Biraz önce içimde dolaşan o hafif sızı, bir anda göğsüme oturan ağır bir korkuya dönüştü. Bir şey olmuştu... Abim iyi değildi. Ayakta durmak ilk defa bu kadar zor geliyordu. Titrek adımlarla kapıya ilerledim, çalmadan açıp odaya girdim.

'Hemen geliyorum, tamam mı abiciğim? İnşallah dediğin gibi iyisindir, yoksa seni elimden kimse alamaz Cihan!'

Mahir abim telaşla telefonu masaya bırakıp yatağın üstündeki tişörtü hızla kafasına geçirdi. Odaya girdiğimi fark edemeyecek kadar telaşlıydı. Korkudan ne söylediğini kendisi de anlamamış olmalı ki fısıltılı bir sesle, 'İyisin... iyi olacaksın...' diye kendi kendine tekrar ediyordu.

 

Onu ilk defa böyle korku dolu görüyordum. Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Birkaç adım attım ama ayaklarım zemine yapışmış gibiydi. Yalnızca kalbimin çırpınışını duyabiliyordum. Ona seslenmek istedim ama kelimeler boğazıma düğümlenmişti. Sonunda sesimi bulduğumda, korku dolu bir tınıyla fısıldadım:

"Abi?"

Sesimi duyunca hareketleri yavaşladı, başını çevirip bana baktı. Yüzüme bakınca onları duyduğumu anladı. Gözlerinde kısa bir panik kıvılcımı parladı. Sonra kendini toparlayıp titrek bir gülümsemeyle,

'Korkma bir şey yok, tamam mı? Abin iyi olduğunu söyledi. Sadece... küçük bir yaralanma...' dedi."

 

Yanıma gelip elleriyle yüzümü usulca kavradı. Parmaklarının sıcaklığı titreyen yanaklarımda gezinirken, gözlerimi onunkilere kilitledi. O an bakışlarının ardında gizlediği o derin telaşı, kalbimde bir yumru gibi hissettim. Sesi yumuşak çıkmaya çalışıyordu ama dudaklarının titremesi onu ele veriyordu.

"Duyuyorsun değil mi, abiciğim? Şimdi gidip Cihan'ı alıp buraya, evimize getireceğim bitanem."

 

Başımı yavaşça iki yana salladım. Ellerini yanaklarımdan kurtarırken içimdeki panik gözyaşlarıma karıştı.

"Hayır... sesi kötü geliyordu, duydum." Sesim çatallandı, boğazıma oturan düğümle zor çıktım. "Ne olur... ben de geleyim abi, lütfen..."

Ona zaman kaybettirdiğimin farkındaydım ama iyi olduğunu kendi gözlerimle görmezsem içimdeki bu korku asla dinmeyecekti.

 

Bakışları aniden sertleşti, gözlerindeki kararlılık sanki kalbime dokunuyordu. Sesi hem soğuk hem de koruyucuydu; kelimeler bir yandan beni durduruyor, bir yandan içimdeki korkuyu büyütüyordu:

"Hayır küçük! Sen evde duruyorsun. Senin benimle gelmen evdekilerin dikkatini çeker. Ben, işe erken gider gibi çıkıp kardeşimin iyi olduğundan emin olduktan sonra onu alıp buraya getireceğim.

Sen de kimseye bir şey demeyeceksin, tamam mı, bitanem?"

 

Haklıydı... Onunla gitmek demek, diğerlerinin de öğrenmesi demekti. İçimde bir rahatlama ve aynı zamanda çaresizlik karışımı hissettim. Şimdi öğrenseler çok korkacaklardı. Ama abim onu buraya getirdiğinde, iyi olduğunu kendi gözleriyle göreceklerdi; o an geldiğinde endişeleri ve korkuları da azalacaktı.

 

Onaylarcasına başımı sallayıp, önünden çekildim. Hızlıca yanımdan geçip evden çıktı. Lavaboya gidip yüzümü yıkadım, ellerim ve kalbim hâlâ titriyordu ama kendimi toparladım. Sonra aşağıya indim; herkes sofraya oturmuştu.

 

Masaya doğru yürüyüp her zaman yaptığım gibi babamın yanağına hafif bir öpücük kondurdum, ardından yerime geçtim. Babam bana bakıp gülümsedi:

"Abin kalktı mı güzelim? Bugün geç kaldı."

 

Babamın sorusu üzerine gözlerimi kaçırdım.

"Şey... acil bir işi çıktığı için erken gitmesi gerektiğini söyledi. Az önce çıktı," dedim, sesi hafifçe titriyordu ama sakin görünmeye çalıştım.

 

Ama içimdeki kaygı hâlâ dinmemişti. Abimin sesi, telaşı ve o telefon konuşması gözlerimin önünden gitmiyordu. Kalbim her saniye daha hızlı çarpıyor, ellerim istemsizce masanın kenarına sıkıca tutunuyordu.

 

Babam yüzümdeki korku ve tedirginliği fark etmiş olmalı ki kaşları bir anda hızla çatıldı. Elindeki çatalı sertçe masaya bıraktı, çıkan ses odada yankılandı.

"Kızım... sen iyi misin? Rengin bembeyaz olmuş. Hasta mı oluyorsun yoksa?" dedi, sesi endişeyle titriyordu.

 

Ardı ardına sıraladığı sorular karşısında boğazım düğümlendi, cevap veremedim. Gözlerim çaresizce anneme kaydı. O an gözlerimdeki dolgun yaşları görünce oturduğu yerden fırladı, telaşla yanıma geldi. Parmakları titreyerek alnıma dokundu, nefesi kesilmiş gibi soluğunu tutuyordu.

 

"Ateşin yok..." dedi fısıltıya yakın bir sesle, sonra bana biraz daha yaklaşarak gözlerimin içine baktı. "Dün düğünde çok yoruldun, ondan mı böyle oldun? Ama sabah gayet iyiydin... Ne oldu sana, kızım? Söyle bana, ne oldu birden bire?"

 

Annem yanımdaki sandalyeye oturdu, bakışları adeta içimi delip geçiyordu.

 

Bu kadar telaşlanmalarına ilk başta anlam veremedim. Ama eve ilk geldiğim hafta, annemin bana Beyza'nın hastalığını ve ilk belirtilerini anlattığı anlar zihnimde yanıp söndü. O an, neden bu kadar hassas olduklarını anladım ve hemen kendimi toparlamaya çalıştım. Onları böylesine derin bir yarayı hatırlatmak istemezdim.

 

Ama bu durumdan nasıl sıyrılacağımı da bilemiyordum. Abimin durumunu söylesem, yine aynı şey olacaktı; içlerinde bir evlat daha kaybetme korkusu filizlenecekti. Bu düşünceyle sustum. Fakat benim sessizliğim, onların tedirginliğini daha da artırıyordu.

 

Ve o sessizliği ilk bozan, Cesur'un titrek sesi oldu.

"Bilge..." dedi sadece. Kelimenin devamı boğazında düğümlendi, gerisini getiremedi.

 

Ben tam ağzımı açıp gerçekleri söyleyecektim ki babamın telefonu çaldı. Yanında oturduğum için ekranda beliren ismi görebildim. "Aslanım" arıyor.

 

Cihan abimin araması bir yandan içimi tarifsiz bir umutla doldururken, diğer yandan var olan korkumu daha da büyüttü.

 

Babamın gözleri bir anda parladı. Tereddüt etmeden telefonu açıp hoparlöre aldı.

"Oğlum, nasılsın? Geldiniz mi yoksa?" diye sordu, sesindeki sevinç gizlenemiyordu.

 

Masadaki gergin hava, bir anda yerini umut dolu bir bekleyişe bırakmış gibiydi.

 

Abim babamı cevapsız bırakmadı:

"Geldik baba, iyiyiz çok şükür. Sadece ufak tefek yaralanmalar var."

 

Onun sesini duymak, üstelik güçlü ve diri bir tonda işitmek... İçimdeki bütün korku bulutlarını dağıtmaya yetti. Gözlerimi kapatıp sandalyeme yığılırcasına yaslandım.

"Çok şükür Allah'ım..." diye fısıldadım dudaklarımın arasından.

 

Ama annem "yaralanma" kelimesini duyar duymaz panikledi. Yanımdan ayrılıp hızla babamın yanına gitti, elini telefona uzattı. Sesindeki titreme saklanamayacak kadar belirgindi:

"Cihan, oğlum! Ne yaralanması? Sen iyi misin?"

 

Annemin korku dolu sesini duyunca içimden, "İyi ki onlara bir şey diyemeden telefon çalmış..." diye geçirdim.

Abim annemin telaşını bastırmak için hemen araya girdi:

"Merak etme annem, ben iyiyim. Kurşun sadece kolumu sıyırdı." dedi, sesi her zamanki gibi kararlı ama belli belirsiz yorgundu.

"Zaten Mahir abim yanımda. Birazdan geleceğiz."

 

Bir an sustu, nefesini toparlar gibi. Sonra sesi bu kez daha yumuşak, daha çekingen geldi:

"Ama senden bir şey isteyeceğim anne..."

O an annem için önemli olan tek şey, oğlunun iyi olmasıydı. Ne isterse istesin, gözünü kırpmadan kabul etmeye hazır görünüyordu.

 

"Söyle yavrum, ne istiyorsan yaparım. Yoksa kötü bir şey mi var?"

 

"Anne, Poyraz'ı biliyorsun... Daha önce de bize gelmişti birkaç kere. Çatışmada yaralandı ve küçük bir operasyon geçirdi. Bir hafta kadar dinlenmesi gerekiyor. Biliyorsun ailesi yok..."

 

Abim sözünü bitirmeden annem hızla araya girdi:

"Ne uzatıyorsun Cihan! Getirin Poyraz'ı buraya. O da benim oğlum sayılır. Ben ona bakar, iki günde ayağa kaldırırım."

 

Bunu söyler söylemez sertçe yerine oturdu. Abimi paylamasına neredeyse gülecektim ki Poyraz'ın yaralandığı gerçeği zihnime çakıldı. İçimde, kalbimin derinliklerinde minik korku titreşimleri yükselince yüzüm asıldı.

 

Karargâhta onu sadece bir kez görmüş, iki kelime etmişliğimiz vardı. Buna rağmen aklıma zırt pırt düşen yüzü, artık sinirimi bozmaya başlamıştı. Abimin iyi olduğuna sevinip yüreğimdeki korku dinerken, şimdi yeniden başka bir korkunun kıvılcımları içimde parlıyordu.

 

Abim, annemin sözlerini onayladıktan sonra telefonu kapattı. Ardından hepimiz kahvaltıyı aceleyle bitirip masayı toparladık. Eve bir telaş, ama aynı zamanda garip bir heyecan hâkimdi.

 

Giriş katındaki küçük misafir odasını Poyraz için hazırlamaya koyulduk. Aslında abimlerin kaldığı katta geniş ve ferah bir oda vardı ama merdiven çıkması onun için zor olacaktı. Bu yüzden daha uygun olan bu odada karar kılmıştık.

 

Bir ara annemle yalnız kalınca, sabahki halimi unutmadığını söyleyip, masadaki suskunluğumun nedenini sordu. 'Önemli bir şey yok' desem de bakışlarıyla içimi yokladı, inanmadığını anladım. Dayanamayarak sabah Mahir abimin telefon konuşmasını duyduğumu, abimin yaralandığını bildiğimi fısıldar gibi söyledim. Annem, korku ve endişeden o hâle geldiğimi anlayınca, onlara söylemediğim için beni payladı. Bir daha, ne olursa olsun, onları üzeceğini bilsem bile her şeyi anlatmam gerektiğini söyledi.

 

Abimler gelmek üzereydi; ben aceleyle güzel bir çorba yapmıştım. Tam rahat bir nefes alacakken annem mutfaktan elinde tabaklarla çıkıp peş peşe yemekleri masaya dizmeye başladı. Abimle Poyraz'ın en sevdiği yemekleri yapmıştı. Onun telaş içinde ama ustalıkla çalıştığını görünce gözlerimi kocaman açıp hayretle baktım. "Nasıl bu kadar kısa bi sürede birkaç çeşit yemek yaptın? Süper kahraman mısın kadın!'" diye şaşkınlıkla sordum. Annem de yorgun ama tatlı bir gülümsemeyle bana baktı, "Annelerin çocukları için yapamayacağı bir şey yok kızım. Buna bir saat gibi kısa bir sürede birkaç çeşit yemek yapmak da dahil,"dedi. Sözlerindeki sevgi ve gurur, mutfağı mis gibi saran yemek kokularına karışıp içimi sıcacık yaptı.

Zilin çalmasıyla anneme bakıp ‘Geldiler!’ dedim ve heyecanla koşarak kapıya ilerledim. Bekletmeden açıp kenara çekildim. Önde Mahir abim vardı, koluna girdiği Poyraz’a yürümesinde yardımcı oluyordu. Poyraz’ın bir eli karnındaki yaraya bastırılmıştı, adımlarını zorlanarak atıyordu. Başını kaldırınca göz göze geldik. Karargâhta gördüğüm hâlinden çok farklıydı; sakalları uzamış, uzun süre güneşte kalmış gibi esmerleşmişti. Acıyla bakan gözleri gözlerime değince içinde garip bir parıltı belirdi. Yanıma yaklaştıklarında, ‘Hoş geldiniz. Geçmiş olsun, iyi misin?’ diye sordum. Direkt ona hitap etmem yüzünde hafif bir gülümseme yarattı. Başını öne eğip kısık bir sesle, ‘Aslında iyiyim… teşekkür ederim,’ dedi.”

'Bok iyisin,' diye fısıldayan Mahir abimle gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Ama şaşırmamı görecek kadar durmadılar, içeriye ilerleyip annemle konuşmaya başladılar. Kapıya tekrar döndüğümde Cihan abimle göz göze geldim. Burnumun direği sızladı, gözlerim hemen doldu. Kollarını iki yana açınca kendimi tutamadım; hızla öne atılıp sıkıca sarıldım. O da aynı şekilde karşılık verdi ama tıslamayı andıran bir ses çıkarıp sol kolunu biraz gevşetti. Hastane, barut ve toprak kokusu birbirine karışmıştı; ben ise derin bir nefesle onu içime çektim. "Çok özledim... Çok korktum abi... sana bir şey oldu diye öyle korktum ki,"dedim titreyen sesimle.

 

Abim saçlarımı koklayıp öptükten sonra biraz geri çekildi. Gözleri bana bakarken hâlâ o kendinden emin ifadeyi taşıyor, 'İyiyim güzelim, korkmana gerek yok. Benim mesleğimde bu durumlar normal, alışman gerekecek,' dedi. Sesi hem sakin hem kararlıydı; sözlerindeki gerçekleri sessizce onayladım. Onu daha fazla ayakta bekletmemek için koluna girip onu içeriye doğru ilerlettim. Sessizce yürürken, ufak bir gülümsemeyle ekledim: "Ama artık evdesin ve burası iş yerin değil. Yani biz ne dersek o, tamam mı üsteğmenim?'" Abim kısa bir kahkaha attı, hafifçe başını sallayıp bana onay verdi. O an, ne kadar güçlü ve korkusuz görünse de evde bizim sözümüzün geçtiğini kabul etmiş gibi sözlerimi onayladı.

 

Salona adım attığımızda herkes oradaydı: annem, babam, Hatta Cesur bile Poyraz'ın etrafında dönüp duruyor, ona bir ihtiyacı olup olmadığını, soruyordu. Bizim geldiğimizi fark edince, herkes sırayla abimle hasret giderip nasıl olduğunu anlamaya çalıştı. Poyraz ise, bu yoğun ilgiyi ve onun için endişelenilmesini beklemiyor olmalıydı; yüzünde şaşkınlık ve hafif bir hayret vardı. Abim koltukta Poyraz'ın yanında yerini alırken, biz masanın son hazırlıklarını tamamlayıp herkesi sofraya çağırdık. Aslında kahvaltıyı birkaç saat önce yapmıştık; aç değildik. Yine de hep birlikte masada oturup sohbet etmenin, abimle hasret gidermenin yerini hiçbir şey tutamazdı.

Yemek sırasında annem boş durmuyordu; sürekli abim ve Poyraz'ın tabaklarını dolduruyor, evde yiyemedikleri her öğünün acısını çıkarıyordu. Poyraz ayıp olmasın diye sesini çıkaramazken, abim sonunda dayanamayıp konuştu:

 

"Annem, tamam, yeter artık. Daha fazlasını istersek tabağımıza kendimiz alırız. Ayrıca Poyraz bugün sıvı ağırlıklı beslenecek, yani sadece çorba yiyebilir."

 

Abim sözünü bitirince Poyraz devam etti:

 

"Her şey için teşekkür ederim Zerrin Teyze, ama kendinizi bu kadar yormayın lütfen. Ayrıca çorbanız çok güzel olmuş, bir tabak daha alabilir miyim?"

 

Poyraz'ın çorbayı beğendiğini söylemesi içimde garip bir kıpırtı yarattı. Anneme fırsat vermeden kasesini alıp hızlıca çorba doldurdum ve önüne koydum.

"Çorbayı ben yapmadım canım, Bilge yaptı," dedi, annem bana tatlı bir gülümsemeyle bakarken diğerlerinin tabaklarına yemek eklemeye devam etti. Poyrazla göz göze geldiğimde, çorbasını ağzına götürüp içtikten sonra sessizce bir "oh" çekti. Bu hareketi karşısında gözlerim kocaman açıldı; halime fark ettirmeden sırıttı. Kendisiyle ilgilenildiğinde utangaç, küçük bir çocuğa dönüşürken, benimle iletişime geçtiği zamanlarda ise korkusuz ve cesur bir adam oluyordu. Bu zıtlık, yüzündeki kendinden emin tebessümle birleşince içimde sıcak bir kıpırtı yarattı; o an onun hem kırılgan hem de güçlü yanlarını aynı anda görmenin verdiği tuhaf bir hayranlık hissettim.

"Ellerine sağlık. Dağda yediğimiz konservelerden sonra bu çorba ilaç gibi geldi," dedi. Sözleri içimi sıcacık yaptı; gülümseyerek, "Afiyet olsun," dedim.

 

Tam o sırada sol tarafımdan bir ses yükseldi:

 

"Bunu mu beğendin? Oğlum, bu çorbaya mı güzel diyorsun sen ya? Senin hastanede yediğin ilaçlardan ağzının tadı bozulmuş herhalde. Dibine tutmuş sanki bu çorba; ayrıca tuzu fazla olmuş."

 

Sözleri, yalnızca çorbaya yapılan bir eleştiri gibi görünse de, amacı ben Poyraz arasındaki o küçük bakışmayı kesmekti. Cesur'un bu tepkiyi kıskançlıkla verdiğini sezmek zor değildi.

 

Kulak vermeden yemeğimi yemek isterdim, ama emek vererek özenle yaptığım çorbama laf atılması içimi burktu. Sofrada kısa bir sessizlik oldu. Cesur'a seğiren gözlerimle adeta onu öldürmek ister gibi baktım. Yavaşça yerimden kalkıp yanına ilerledim, önündeki çorbayı alıp tezgaha bıraktım:

 

"Yeme o zaman! Bundan sonra yaptığım hiçbir şeye elini sürme, hatta tadına bile bakma, tamam mı?"

 

Onunla zıtlaşmamı, çorbanın tadının güzel olduğunu savunmamı bekliyor olacak ki göstereceğim tepkiye şok olarak baktı. Tezgahın üzerinde duran çorbasına üzülerek bakıp bana döndü ve yutkundu. Tam bir şey söyleyecekken onunla iletişimi kesip yerime oturdum.

 

"Başka çorba içmek isteyen var mı?" diye sordum; sesimi tatlı ve biraz önceki sertliğe nazaran yumuşak çıkarmaya özen gösterdim. Cesur'a yaptığım sert tavrı gören babam ve abilerim hemen kaselerini uzattılar; yüzlerinde korkmuş ama komik bir ifade vardı. Bu hallerine dayanamayıp kahkaha attım. Diğerleri de bana katılınca sofrada tatlı ve güzel bir an oluştu.

 

Tam karşımda oturan Poyraz ise yüzünde tebessüm ve hayran bakışlarıyla gülüşüme bakıyordu. İçimdeki kıpırtı büyürken gülüşüm tebessüme dönüştü. Ellerim garip bir heyecanla titredi; masanın altına gizleyerek durumu sakladım.

 

Poyraz'ın bakışlarını üzerimde hissetsem de bir daha o tarafa bakmadım; kalbimde hissettiğim sıcaklık ve çekim, sessiz bir sır gibi içimde kaldı. O an, sofradaki kahkahalar, annemin tatlı telaşı ve Poyraz'ın evdeki varlığıyla birleşince, hayatın karmaşası bir anlığına silinmiş, kalbimde yalnızca o anın sessiz ve derin bağlılığı kalmıştı. Ve düşündüm: Belki de gerçek mutluluk, en sıradan anların içinde, gözlerin birbirine değdiği o sessiz anlarda saklıdır.

Bölüm : 21.08.2025 09:46 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...