
"Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde fakat her şeyden habersiz yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin."
Kürk Mantolu Madonna'nın o satırlarını ilk okuduğum günü hâlâ hatırlıyorum. Sayfaların arasından fırlayan o cümle, içimde bir yerlere dokunmuştu. Altını çizmiş, tekrar tekrar okumuştum. Ama bugün... O cümlenin ne demek olduğunu, ilk kez bu kadar net anlıyordum.
Şimdi, yeni hayatımda... gerçek ailemle ve gönlüme sıkı bir düğümle bağlanan sevdiğimle birlikte bir ruhumun olduğunu... yeniden canlandığını ve yeşerdiğini fark etmiştim. Aklımdaki düşünceler arasında kaybolmuşken, hevesle etrafımda dolanıp üzerimdeki son rötuşları yapan anneme gülümseyerek bakıyordum.
Ufak tefek pürüzler (Cesur)- dışında bozulmasından korktuğum güzel bir hayatım vardı. Beni her anlamda destekleyen annem vardı. Şu an odamda, hastaneye gitmek için değil de özel bir buluşmaya gidiyormuşum gibi özenle giyinmeme yardım eden yine canım annemdi. Parmağının ucuyla yakamı düzeltirken yüzündeki o hafif gülümsemeden, içindeki heyecanı hissediyordum.
Bu kadar mutlu olmasının sebebi sadece ayağımın alçıdan kurtulacak olması değildi; Poyraz'la buluşacak olmamdı. Poyraz'ın beni hastaneye götürmek istemesi ve sonrasında bir yerde oturup vakit geçirmeyi teklif etmesiyle başlamıştı her şey.
Odamda kara kara oturmuş, "Abime ve babama beni siz götürmeyin nasıl derim?" diye düşünürken annem her zamanki gibi devreye girmişti. Kimseye laf bırakmadan, "Onu ben götüreceğim," demişti. Yalan değildi; beni hastaneye götürecek, alçım çıkana kadar yanımda duracağını ve iyi olduğumu gördükten sonra gideceğini söylemişti.
Kadın tek başına küçük bir ulus kurmuş gibi herkesi yönetiyordu.
Ondan öğreneceğim çok şey vardı, vesselam.
Aynada son kez kendime bakıp görünüşümden memnun bir şekilde gülümsedim, ardından anneme ufak bir öpücük attım. Alçım yüzünden zorlanmayayım diye rahat edebileceğim bir gömlek elbise giydirmişti bana. Tek ayağımdaki beyaz spor ayakkabı elbiseyle uyum içindeydi. Annem, ayakkabının diğer tekini çantaya yerleştirip koluma girdi ve beni yavaşça kapıya doğru yönlendirdi.
Zorda olsa aşağıya indiğimizde, evin beylerinin çoktan kahvaltıya oturmuş olduklarını gördük. Masadan dumanı üstünde tüten çay, tabak ve çatalların hafifçe birbirine çarpan sesi, mutfağa birlikte olmamın verdiği huzuru yaymıştı adeta. Bu sıcak görüntüye dayanamadan biz de beklemeden yerimize oturup önümüzdeki kahvaltılıklardan atıştırmaya başladık. Uzun süre sonra Poraz'ı görecek olmanın heyecanından elim ayağım birbirine dolaşıyor, ağzıma attığım lokmanın tadını bile alamıyordum.
"Sanada günaydın cücük. Maşallah ne selam var ne sabah! Sofrada büyük mü varmış demeden direkt yemeğe koyuldun."
diye seslenen Cesur'a baktığımda, bana sırıtıp elindeki koca ekmek dilimini abartılı bir şekilde ağzına tıktığını gördüm.
Cesur'un söyleme tarzından dolayı sinir olsam da, söylediklerinde haklıydı. Gözlerimi kaçırıp utangaç bir ifadeyle babama ve abilerime baktım.
"Günaydın..." dedim kısık bir sesle, sonra hemen tabağıma döndüm.
Uyuz! Beni bilerek utandırıp kedi gibi miyavlmama sebep oldu resmen.
"Dinime küfreden Müslüman olsa bari! Oğlum sen biraz önce üç gündür aç kalan ayılar gibi sofraya saldırmadın mı da kıza laf ediyorsun lan?"
Cihan abimin sözlerinin hemen ardından, Cesur'un ensesine inen şaplak içeriye tok bir ses olarak yayıldı. Bu defa keyiflenen taraf ben olmuştum. Yüzüme istemsiz bir sırıtma yayıldı.
Hazırlanma süreci sandığımızdan uzun sürdüğü için kahvaltıya geç inmiş, babamla doğru düzgün iki kelime etmeden onun işe gitmesini izlemek zorunda kalmıştık. Cihan abim de peşinden kalkınca, annemle birlikte biz de toparlanmaya başlamıştık. Masanın etrafındaki hareketlilik dağılırken Mahir abimin bize dönüp kaygılı bakışlar atması gözümden kaçmadı.
"Ben bırakayım sizi hastaneye, anne. Emin misiniz tek gitme konusunda?"
Sesinde ince bir gerilim vardı. Anneme şoförlük konusunda pek güvenmediği çok açıktı.
Yakın zamanda öğrendim ki her konuda becerikli olan annem, iş araba sürmeye gelince nedense talihsizmiş. Ehliyeti bile beşinci denemede alabilmiş; bu yüzden genelde ya babamla ya da taksiyle gidiyormuş işe.
Annemle aynı anda başımızı olumsuz anlamda salladık. Ve yine aynı anda konuştuk:
"Biz zaten taksiyle gideceğiz. Değil mi anne?"
"Artık araba sürerken sorun yaşamıyorum. Kızımı ben götürüyorum hastaneye."
Cümlelerimiz havada çarpışır gibi birbirine karışınca hızla birbirimize döndük. İlk dakikadan açık verdiğimiz için ikimizin de yüzünde istemsiz bir mahcubiyet belirdi. Çünkü birazdan Poyraz gelip bizi alacaktı; ve bunu diğerleri bilmemeliydi.
Hastaneye üçümüz birlikte gidecek, alçı çıkınca annem bizden ayrılacaktı. Ama şu anki hâlimizle, daha kapıdan adım atmadan her şeyi ele vermiş gibiydik.
Abim kaşlarını çatıp bizi süzerken, paniğimi belli etmemeye çalışarak hemen lafa girdim.
"E akşam en son taksiyle gideriz diye konuşmuştuk ya anne," dedim, yüzüme zorlama bir gülümseme yerleştirerek. Yalan bir taraflarımıza yuva yapmıştı dostlar. Bu gidişle çarpılmazdık inşallah.
Annem de aynı yapmacık tonda bir kıkırdama salıverdi.
"Hahaha, evet evet öyle demiştik değil mi? Ben de yaşlanıyor muyum ne, unutkanlık başladı iyice."
Mahir abim, "Siz ne diyorsunuz?" der gibi anlamayan bakışlarını üzerimize dikince, koluna yapışıp onu kapıya doğru ittim.
"Hadii işe geç kalacaksın, biz hallederiz. Sen hiç merak etme. Bu arada... Hayal'e selam söyle."
Son cümleyi fısıldamıştım ama abim duyulmasından korkarak arkasını kontrol etti. Sonra eğilip burnumu iki parmağıyla sıkıp,
"Yaramaz seni," diyerek gülümsedi ve kapıya yöneldi.
Kapının kapanmasıyla birlikte derin bir nefes verdim. Arkamı döndüğümde ise Cesur'un kollarını göğsünde bağlamış, sanki suçüstü yakalamış gibi tehditkâr bakışlarla bizi süzdüğünü gördüm.
"Bu babamla abilerim güya zeki olacaklar, ha?" diye homurdandı. "Evin hatunları sizi parmağında oynatıyor, haberiniz yok. Hey gidi yaşlı kurt hey... Gözünden hiçbir şey kaçmayan Başsavcı Asil Bey, sen bu hallere düşecek adam mıydın!"
Sesinde öyle sahte bir hüzün vardı ki, gerçekten üzülüyormuş gibi iç çekmesine istemsizce gözlerimi devirdim ve annemin yanına ilerledim.
Cesura cevap verip altta kalmak istemezdim normalde, ama bugün onunla uğraşmamaya yeminliydim. Çantamı koluma geçirip annemin koluna girdim.
"Hadi gidelim artık anneciğim. Poyraz gelmiştir, bekletmeyelim."
Abartılı bir edayla, abime nispet yaparak kapıya doğru yürüdük. Annem tam çıkacakken geriye dönüp parmağını havada salladı:
"Masayı toparlayıp kahvaltılıkları dolaba koyuver oğluşum. Eve döndüğümde tezgahta bulaşık görmek istemem, biliyorsun."
Sonra öpücük fırlattı.
Biz kapıyı kapatırken abimin homurtusu koridora yayıldı:
"Bu evde harcanıyorum yeminle. Başvuru yaptığım şirketler 'size geri döneceğiz' demişti ya... Keşke o geri dönme anı şuan olsa! Şirkette milletin getir götürünü yapmaya bile razıyım."
Annemle aynı anda kahkahayı patlattık. Gülmemle birlikte başımı sağa çevirdim ve... nefesim göğsümde takıldı.
Arabanın kapısına yaslanmış, saçları özenle taranmış, güneş gözlüğünün verdiği karizma ve bütün heybetiyle bekliyordu Poyraz. Sanki zamanı ağırlaştıran bir sessizlik çöktü o an.
Özlemiştim. Hem de daha bir kaç gün önce görmüş olmama rağmen, sanki yıllardır görmemişim gibi. Kalbimin, göğüs kafesimi yumruklayıp ayaklarımın dibine düşecekmiş gibi çarpması gerçek dışıydı.
Bakışlarımı gözlerine kaldırdım... sonra yüzündeki o hafif gülümsemeye... ardından kahkaha atınca ortaya çıkan inci gibi dişlerine...
Ne? Kahkaha mı?
Bana mı gülüyor o?
Düşüncemi, sol kolumu acımasızca çimdikleyen annem böldü. Bir an şaşkınlıkla ona döndüm; dudakları hareket ediyor ama sesi gelmiyordu. Kafam hâlâ Poyraz'ın yörüngesindeydi.
Sonra yeniden Poyraz'a baktım. Tek elini yüzüne kapatmış, gülüşünü saklamaya çalışıyordu. Kaşlarım bir anda çatıldı. Sihir bitmiş, gerçek dünyaya dönmüştüm.
Tam o sırada annemin sesi beynimin içinde tok bir darbeyle yankılandı:
"Allah seni ne yapmasın! Arada on metre varken rüyalar alemine daldın. Biraz daha yaklaşınca ne yapacaksın acaba? Oğlana rezil ettin kız, uyan!"
Ben yandım arkadaş.
Ben nanayı yemişim, hem de fark etmeden. Adını gönül bağı koyduğum, "hoşlantı" diye kılıf uydurduğum duygularım, şu an bana resmen kapak hareketi çekiyordu. İçimdeki her his, "sürpriz!" dercesine üstüme atlıyordu.
Ben ne ara bu seviyeye geldim?
Ne ara kendimi bu dehşetül vahşet adamda kaybedecek noktaya ulaştım?
Allah aşkına biri bunu açıklasın.
Şimdi düşününce, sevdiğinin yanında dili dolaşan, bakınca yüzü kızaran, gülünce kalbi hızlanan arkadaşlarıma güldüğüm zamanlar aklıma geliyor.
Kim derdi ki onların kaderine bu kadar hızlı yaklaşacağım?
Oysa ben...
Her şeyi daha sakin yaşayacaktım.
Aklım mantığımı geçmeyecek, kalbim kontrolü ele almayacaktı. Sakin, usul usul sevecektim. Ama şimdi?
Kalbim sanki uzun bir koşudan yeni çıkmış gibi nefes nefese...
Ben sadece hoşlanmıyorum galiba.
Ben, yavaş yavaş... ürkek ama kendinden emin bir adımla...
aşka doğru düşüyorum. Tutan yok mu?
Düşüncelerim ve annemin dürtüklemeleri sonrasında kendime gelip "Şey ablam dün mesaj atmıştı ya akşam bizdesin yemeğe diye.. hah işte o aklıma geldi de benim dalmışım öyle. Giderken eli boş gitmemek lazım değil mi anne? Ne götüreyim sence?"
Annem, benden bugün bir hayır çıkmayacağını anlayınca başını iki yana salladı.
"Cesurla aynı bardaktan mı su içtin anlamadım ki! Al birini vur ötekine..." diye söylenerek kolumu bıraktı.
Sonra, sanki bütün bu hallere çoktan alışmış gibi omuz silkip benden uzaklaşıp Poyraz'ın yanına doğru ilerledi.
Annem beni olduğum yerde bırakıp, ayaküstü Poyraz'la selamlaştı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi arabanın arka kapısını açıp kendini içeri attı. Tam bir atarlı kraliçe edasıyla.
Poyraz ise...
Az önce yaşadığım tüm rezilliği izlemiş olmanın keyfiyle yüzünde yaramaz bir sırıtışla yanıma yaklaştı. Adımlarını duydukça kalbim ritmini şaşırdı. Tam karşıma gelince;
"Ah Dilruba ah..." dedi, sesinde hafif bir kısılma, dudaklarının kenarında şeytan tüyü bir gülümseme vardı.
"Daha ilk dakikadan bana neler yaptın, bir bilsen. Böyle tatlı tatlı bakmazdın. Şu an seni tutup saramıyorsam, o kızaran yanaklarından bir buse çalamıyorsam... annen yanımızda diye. Borca yazdım, haberin olsun."
Cümlesi biter bitmez burnumun ucuna hafifçe bir fiske kondurdu. Ardından sanki yıllardır alışıkmış gibi koluma girerek beni arabaya ilerletti.
O anda o dokunuşla birlikte dizlerimin bağı çözülme raddesine geldi.
Eğer beni arabaya doğru yürütmeseydi, akşama kadar orada durup alık alık yüzüne bakıp kalacaktım muhtemelen.
Beni çekmese zaman bile akmayı unuturdu.
Araba yolculuğu boyunca itinayla sessiz kaldım; içimden kendime söylenip durarak, o boğazıma düğümlenen heyecanı bastırmaya çalıştım.
Ben sus pus bir köşeye sinmişken, annemle Poyraz rahat rahat konuşup gülüşebiliyordu.
Hastaneye varmamız, alçının çıkması, annemin beni Poyraz'a emanet edip işe yetişmek için aceleyle vedalaşması derken bir saat göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Ayak bileğimdeki o ağırlık hissi gidince ilk birkaç adımım tuhaf, hafif panik dolu geldi; sanki bastığım yer tamamen yabancıydı. Ama hemen toparlandım, yürüdükçe biraz daha alışıyordum.
Sanki daha önce defalarca yapmışız gibi, hiçbir tereddüt yaşamadan elim avucunun içine yerleşti.
O sıcaklık... o güven... o anlık uyuşma hissi... içimde tarifsiz bir dalga gibi yayıldı.
Arabaya binip, çok sevdiğini söylediği kafeye doğru yola çıktık. Camdan dışarı bakıyor gibi görünsem de aklım tamamen onda, parmaklarımda bıraktığı sıcaklıktaydı.
Kafeye vardığımızda arabadan iner inmez Poyraz'ın eli usulca belime yerleşti.
O kadar hafifti ki... dokunuşu hissetmek bile bir yanılgı gibi geldi önce.
Ama yine de bütün bedenim, o hafifliğin içindeki sahiplenişi iliklerine kadar duydu.
Beni önden nazikçe yönlendirirken adımlarım ona göre ayarlandı; sanki ritmimi o belirliyordu.
Her adımımda, her nefes alışımda, aklımın içinde tek bir şey dönüp duruyordu:
Onun sevdiği her şeyi delicesine merak ediyordum.
Hangi mekânlarda kendini huzurlu hissettiğini...
Hangi yemekleri yerken mutlu olduğunu...
Hangi müziği duyunca gözlerini kapayıp huzur bulduğunu...
Ve bunların hepsini sadece öğrenmek için değil,
onunla birlikte yaşayabilmek,
sevdiği şeylerin arasına usulca adımı eklemek,
ortak bir yer açabilmek içindi.
Onun sevdiği dünyaya dokunmak,
birlikte anı biriktirmenin ilk adımı gibi hissediliyordu...
ve ben o adımı atmak için sabırsızlanıyordum.
Kafeden içeri adım attığımız anda, ayaklarım istemsizce durdu.
Burası o kadar güzel, o kadar sakin ve huzurluydu ki...
Bir gün kafe açmaya kalksam, tam olarak böyle bir yer hayal ederdim.
Ahşaplarla harmanlanmış sıcak tonlar... hafif loş ama içi ışık dolu bir atmosfer... duvarlarda zamana tanıklık eden küçük dokunuşlar...
Ben hayran hayran kafeyi seyrederken, Poyraz'ın sesiyle ona döndüm:
"Kitap okumayı sevdiğini söylemiştin. Burada, kendi içine çekilebileceğin, kitap okurken huzur bulabileceğin bir köşe bulabileceğini düşündüm. Gözlerindeki parlamaya bakılırsa haklı çıkmışım."
Cam kenarındaki iki kişilik masaya oturup kahvelerimizi söyledikten sonra, aramıza kısa ama derin bir sessizlik çöktü. Dışarıdan, yoldan geçen arabaların uğultusu ve kaldırımda yürüyen insanların ayak sesleri hafifçe içeri sızıyordu. Gündüzün o canlı hareketliliği, kafedeki huzurlu atmosferle garip bir uyum içindeydi. Arka fonda çalan yumuşak müzik ise biraz önce heyecandan kıpır kıpır olan kalbimi usulca dinginliğe sürüklüyordu.
Başımı ona çevirip yüzünü detaylıca inceledim. Gözlerindeki özleme rağmen, aklının bir şeylerle meşgul olduğunu açıkça belli ediyordu. Sanki söylemek istediği bir şey vardı ama dudaklarının ucuna gelen cesaret, son anda geri çekilip sessizliğin ardına saklanıyordu. Çene hattındaki o hafif kasılmadan, içinden bir şeyler geçtiğini anladım ama yine de susuyordu.
Derin bir nefes alıp sesimi yumuşatarak,
"Bir şey söylemek istiyor gibisin. Bir sıkıntı mı var?" dedim.
Bu cümle, kaşlarının bir anda şaşkınlıkla havaya kalkmasına neden oldu. Belli ki bu kadar hızlı çözmemi beklemiyordu. Bilmiyordu ki ben ince detaylara dikkat eder iyi bir gözlem yapardım. Zamanında beden dili ve mikro ifadeler üzerine deli gibi araştırma yaptığım günlerin de katkısı yok değil tabii. Profesyonel değilim ama tamamen de boş değiliz yani. Ona göre ayağını denk al, komutanım.
"Sen... nasıl anladın bir şey söylemek istediğimi?" diye sordu merakla.
Hanım hanımcık gülümseyip gözlerimi kırpıştırıp, sonra omzumu kırıp:
"Nereden olacak canım? Ben asker bir abi, savcı bir baba ve nereden çıkıp ne yapacağı belli olmayan çürük bir yumurtayla aynı evde yaşıyorum. İdmanlıyım artık," dedim.
Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz iç sesim yine ortaya atladı:
Heh tamam, iyice aşko kuşko salak kız moduna gir!
Ablam şu hâlimi görse kesin gülmekten yerlere yatardı.
"Anladım," der gibi başını yavaşça salladı. Gözleri bir an masaya, sonra yeniden bana döndü. Sanki içinde küçük bir karar verip cesaretini toparladı.
"Evet... söylemek istediğim bir şey var," dedi sesi hafifçe alçalarak. "Ama şu an değil. Kalkarken söyleyeceğim."
Ardından bakışlarını yüzümde gezdirip dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
"Şu an sadece gözlerinle ve söylediklerinle ilgilenmek istiyorum."
Evde tutsak gibi geçirdiğim o iki haftaya inat, bugün gerçekten çok güzel vakit geçirmiştik. Sohbet ettikçe zaman eriyip gidiyor, her cümlede birbirimizi biraz daha tanımanın huzuru yayılıyordu aramıza. Ama her güzel anın bir sonu olduğu gibi... bu anın da sonu gelip dayanmıştı.
Gitme zamanı yaklaşınca derin bir nefes aldı. Gözlerini gözlerime kaldırdığında, bakışlarına ince bir hüzün bulutunun çöktüğünü fark ettim. O an hiçbir şey söylemeden sebebini hissettim.
Göreve gideceklerdi.
Moralimin bozulacağını düşündüğü için daha önce söylemek istememişti... şimdi anlıyordum. Benim gözlerime aynı sis çöktüğünde ise, onun da anladığını gördüm. Sessiz bir kabulleniş, ikimizin arasında asılı kaldı.
Buruk bir tebessümle ellerimi avuçlarının arasına aldı. Sıcaklığı, gitmek zorunda olduğu gerçeğiyle tezat bir güven yayıyordu.
"Sağ salim sana geri dönebilmek için," dedi yumuşak ve kararlı bir sesle, "önce dua, sonra da tüm önlemler... hepsini alarak çabucak gidip geleceğim."
Parmakları ellerimi biraz daha sıktı, sanki o sıkışla içimdeki endişeyi hafifletmek ister gibi.
"Son ana kadar seninle vakit geçirip gidişimi seninle doldurdum... Dönüşüm de yine sana olacak, Dilruba," diye fısıldadı.
Hüzünlü ama bol sarılmalı bir veda yaşadık. Ayrılık, omuzlarıma usulca çöken bir ağırlık gibi içime yerleşmişti. Gitmeden hemen önce bakışları yüzümde gezindi; sanki her ayrıntıyı son kez ezberliyormuş gibi... Sonra gözleri saçlarıma kaydı.
Elini uzatıp at kuyruğu yaptığım saçlarımdan tokamı incitmeden sıyırıp aldı.
"Saçlarını çok sıkı bağlamışsın," dedi yumuşak bir uyarıyla. "Bak, dipleri gerilmiş. Sonra başın ağrıyacak."
Tokayı bileğine geçirip tek eliyle saçlarımı düzeltirken o an içime garip bir sıcaklık doldu. Parmağının her dokunuşu, ayrılığa inat bir yakınlık bırakıyordu tenimde.
Tokamı alma bahanesine ister istemez gülümsedim. Arkadan ablamın arabasının kornası çalınca, adımlarımı geriye doğru atarak ondan uzaklaşmaya başladım.
Ben ona son kez el sallarken, o da karizmatik o gülümsemesiyle, çenesini hafifçe yukarı kaldırdığı küçük bir baş hareketiyle karşılık verdi. O minicik hareket bile içimde fırtına koparmaya yetmişti.
☘️
Ablamla onun evine giderken sıradan sohbet etmiştik ama ablamda garip bir hal vardı. Yerinde duramıyor kıpır kıpır hareket ediyordu. Önce sırıtıyor elini nereye koyacağını bilmiyor sonra durulup karamsar bir havaya bürünüyordu. Biraz durduktan sonra klından her ne geçiyorsa omuzlarını dikleştirerek kendinden emin bir duruş sergiliyordu. Poyrazdan sonra ablamında bişeyler söylemek istediğini anladım ve teşvik etmek için onada aynı şeyi sordum. Koca koca insanlar konuşmaya nereden başlayacağını bilemiyor en küçükleri olan ben konuya direkt bodoslama dalmalararı için ittiriyordum resmen.
Konuşmaya karar vermiş olacak ki "Şey akşam yemeğe annemleride çağırdım. Daha doğrusu bizde kalacağını duyunca seni özlediğini ve görmek istediğini söyleyince çağırmak durumunda kaldım Bilge." Deyip derin bir nefes alıp yolu kontrol ederek kendi evinin olduğu sokağa sürdü arabayı.
"Aslında iyi oldu. Hepinize söylemek istediğim bişey var ve annemlerin tepkisinden biraz çekiniyorum. Senin yanımda olduğunu bilmek bana güç verecek ablacığım."
Tam ben varken onları neden çağırıyorsun diye söylenecektim ki son cümlesini duyunca bişey diyemedim. Ablam yanında olmamı istiyorsa önemli bir mevzu vardı demektir.
"Sorun yok zaten cok kalacaklarını sanmıyorum. İllaki bir toplantıları görüşmeleri çıkar ve erkenden giderler" ablam sözlerimi duyunca rahatlıkla koltuğa yayıldı. Eve girip ellerimizi yıkadıktan sonra ablamla son hazırlıkları yapıp gelecek olanları bekledik.
Aras abi erken gelmiş uzunca sohbet etmiştik. Ablam bir ara mutfağa gidince arkasından ablamı işaret edip Aras abiye "Ne iş? Neyi var sen biliyor musun? Diye sorunca omzunu bilmiyorum der gibi kaldırdı "Bir kaç gündür böyle soruyorum ama bekle diye diye bu günü ettik hayırlısı bakalım ne çıkacak"
Biraz Aras abiye yaklaşarak fısıldadım "Sence terfi mi aldı yoksa kovuldu mu? Gerçi annesine söylerken yanımda olmana ihtiyacım var dediğine göre kovuldu" diye dedikoduya başlamıştım ki ne zaman geldiğini farketmediğim ablam "Kovulmadım cadı ve terfide almadım konu başka" deyip Aras abiye kaçamak bir bakış attı. Aynı zamanda zil çalınca hızla kapıya gidip açtı.
Ferda Hanım ve kocası içeriye geçtiğinde, ablamla uzun bir sarılma gerçekleştirdiklerini görünce şaşırmadan edemedim. Ama ablam adına çok sevindim; demek ki bir şeyleri fark edip düzeltmeye başlamışlardı. Aras Abiyle selamlaşıp karşıma geçtiğinde, dolu dolu gözleriyle baştan ayağa beni süzdü. İlk defa gördüğüm o özlem kırıntıları kalbime saplanmıştı. Çok geç kalmıştı ama bana böyle bakması bile damarlarımda sıcacık bir his akıtıyordu.
Beklemeden, "Bilgeciğim," diyerek bana sıkıca sarıldı. İlk defa acelesiz, samimi bir sarılışla, saçlarımdaki kokuyu içine çekince gözlerimi sıkıca kapattım. Tek kolunu belime doladım ve mesafeli bir şekilde sarıldım. Daha fazla beklemeden geriye çekilip kocasına baktı. Levent Bey, karısının aksine, her zamanki sakin tavrıyla selam verip, ablamın yönlendirmesiyle masaya geçti. Biz de peşinden oturup yemeğe başladık.
Ferda Hanımın yemekleri beğenip ablamı samimi bir şekilde övmesi, Aras Abiyle sohbet çabası ablamı şaşırtmıştı; ama yüzündeki o güzel tebessüm, annesiyle arasında oluşacak yeni umutların habercisi gibi parlıyordu. Ablam, biraz önceki haline kıyasla daha mutlu ve kendinden emin bir ifadeyle boğazını temizleyip dikkat çekti:
"Sizlere söylemek istediğim bir şey var. Aslında önce Aras'a söylemek istedim ama burada ailecek güzel bir ortam oluşmuşken hepinize aynı anda söylemek istedim," diyerek yerinde kıpırdandı.
Aras Abiye kaçamak bakışlarından ve farkında olmadan sürekli göbeğine giden elinden ne olduğunu anlamaya başlayınca yüzümde büyük bir gülümseme oluştu. Neredeyse ablam söylemeden havalara uçup herkese açıklamak isterdim ama bu mutluluğu elinden alamazdım.
"Şey... ben... birkaç gün önce bir şey öğrendim. Offf..." diyerek nefesini verdi. "Nasıl söylesem... ben... ben hamileyim," diye bombayı patlattı.
Ben sevinçle "Teyze olacağım!" diye havalara zıplarken, Aras Abi gözleri ablamın yüzü ile karnı arasında mekik dokuyordu. Ablam da gözlerini ondan alamıyordu. Gülümseyerek Ferda Hanım'a döndüğümde, yüzünün sertleştiğini gördüm. Levent Bey'in yüzü sabit, ne düşündüğü anlaşılmazken, karısı durumdan hiç memnun değildi. Gözlerini dikip ablama bakıyordu. Azıcık bana dönse, kaş-göz işareti yapacaktım ama kadında tık yoktu.
Ablam sonunda Aras Abi'den gözlerini kaçırıp heyecanla, "Anne," dedi. Ama annesinin yüzünü görünce gülümsemesi yavaş yavaş soldu.
"Kızım, daha evleneli birkaç ay olmuşken... mesleğinde yeni yükseliyorken ne bu çocuk acelesi, Allah aşkına? İşini gücünü büyüt, adını herkese duyur; ondan sonra istiyorsan bir tane yaparsınız. Millet senin evlenir evlenmez çocuk yaptığını değil, işinde ne kadar başarılı olduğunu konuşsun, değil mi anneciğim?" Tüm olumsuz düşüncelerini tek solukta dökmüştü.
Ablamın yüzü kademe kademe kararmış, ben ve Aras Abi sinirden gerilmiştik.
"Biz ne zaman çocuk sahibi olmak istersek, o zaman oluruz Ferda Hanım. Milletin ne konuşup konuşmadığı bizim umurumuzda değil, sizin de olmasın," diyerek Aras Abi net bir tavır koydu. Karşısında sevdiği kadının ailesi olmasa, çok daha sert konuşabilirdi. Ablam toparlandı, ama buruk bir ifadeyle annesine bakıp:
"Senin aksine ben hep bir çocuğum olsun istedim anne. Onu sevgiyle, önce karnımda, sonra kucağımda, bir ömürde yüreğimde büyüteceğim. Benim için önce ailem, sonra işim geliyor," diyerek ayağa kalktı. "Ben çaya bakayım," diyip mutfağa doğru adımladı. Aras Abi de peşinden kalktı.
Gözlerim sözde anne babaya takılınca başımı iki yana salladım:
"Güzel başladınız ama sonunda batırdınız, kabul edin. İş konusunda ne kadar becerikliyseniz, ebeveynlik konusunda o kadar fiyaskosunuz. İstemediğinizi daha fazla belli edip ablamı üzmeyin lütfen," diyerek masadaki birkaç tabağı üst üste koyup mutfağa girdim.
Aras Abi, ablamı sarmış, kulağına bir şeyler fısıldıyordu; ablamın yüzü gülüyordu. Elimdekileri tezgaha koyup Aras Abi'yi ittirerek ablama sıkıca sarıldım:
"Ya seni yerim ben... ben teyze mi olacağım şimdi ya? Annem bu habere bayılacak. Sonunda torun sevdası biraz dinmiş olacak," diyerek ablamın yanaklarını öpüp düz karnını sevdim. Ablam, hak ettiği tepkiyi en sevdiklerinden alınca omuzları daha dik bir şekilde içeriye girdi.
Peşinden ördek gibi Aras Abi ve ben gittik, ama Ferda Hanımlar ayaklanıp gitmek için hazırlandıklarını görünce hiç karışmadık.
"Yasemin... kızım, az önce düşünmeden konuştum, kusura bakma olur mu? Seni kırmak istemedim. Umarım sağlıkla kucağınıza alırsınız bebeğinizi," diyerek ablama sarılıp hızlıca kalktılar. "Artık kalkmamız gerekiyor, iki saate uçuşumuz var. Gelince yine görüşürüz, olur mu?"
Her zamanki halleriyle gittiler. Daha fazla beklemeden masayı toparladım, yarım için gelen ablamları geri çevirip, yeğenimin şerefine bütün işleri bugün benim yapacağımı söyledim. Gidip bebek sevincini romantik bir şekilde yaşayabilirlerdi. Hemen annemi görüntülü aradım ve telefonu sabitleyip müjdeli haberi verdim. Annem, Ferda Hanım'ın vermesi gereken tepkiyi coşkuyla vermiş, şimdiden bebek için her konuda ablama nasıl yardımcı olabileceğimizi konuşup durmuştu.
Mutfakta iş yaparken ellerim bir yandan çalışıyor, bir yandan da aklım hâlâ ablamın yüzündeki o gülümsemede takılı kalmıştı. Aras Abi'nin ona bakışı, annemin heyecanı, aile olmanın sıcaklığı... Hepsi içimde tatlı bir huzur bırakıyordu. Hayatın karmaşası, yetişmesi gereken işler, sorumluluklar bir an için kaybolmuş, geriye sadece sevgi ve umut kalmıştı. Ablamın karnında büyüyen o minik hayat, bize yeni bir dünyanın kapılarını aralıyordu; bir bebek, sadece aileye değil, hepimize taze bir nefes, yeni bir başlangıç, bitmeyen umutlar getirecekti. Derin bir nefes alıp gülümsedim, kalbim sıcak ve büyük bir sevinçle dolduk taşıyordu..
☘️
Bölüm geldi... Sanırım kitabın başından beri yazdığım en uzun bölüm bu oldu. Ama değdi, çünkü bu bölümde güzel haberler aldık: Bebişimiz olacak kızlaaar... 🐣
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.6k Okunma |
2.73k Oy |
0 Takip |
30 Bölümlü Kitap |