8. Bölüm

Kırgın ve Pişman

Beyazbirkuş
beyazbirkuss

“Huzursuz uykumun ne kadar sürdüğünü bilmiyorum, ama kapının belirli aralıklarla tıklatıldığını duyunca gözlerimi aralamaya çalıştım. Havanın karardığını fark edince saate baktım — akşam yemeği vaktiydi. Kapıya yeniden vurulup annem adımı seslenince, önce cevap vermediğimi hatırladım. Hemen seslendim:

“Yüzümü yıkayıp geliyorum.”

Sesimi duyan annem onaylayan bir sesle karşılık verip aşağı indi. Gözlerim, ağlamaktan dolayı fena halde yanıyordu. Oflayarak lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım. Yüzümü kurulayıp aynaya baktığımda, gözlerimin hem ağlamaktan hem de uykudan şişip kızardığını gördüm. Maalesef buna yapabileceğim bir şey yoktu. Açık tenli biri olunca, ağladığımı kimseden saklayamıyordum.

Daha fazla aynaya bakmadan, üzerime çeki düzen verip odadan çıktım. Normalde merdivenlerden inerken yemek odasından konuşma ve gülüşme sesleri gelirdi. Ama bugün ortalık sessizdi. Bu da annemin ya da Cesur’un, aramızda geçen tartışmayı diğerlerine anlattığını düşündürdü bana. Daha doğrusu, Cesur’un beni suçlaması ve bana kendimi açıklama hakkı bile tanımadan yargılaması desek daha doğru olur.

Odaya girip herkesi her zamanki düzende masada görünce duraksamadan yerime oturdum. Kimseyle göz göze gelmek istemiyordum; çünkü gözlerimin halini görmelerini istemezdim. Ama bu, neredeyse imkânsızdı. Kapıdan girer girmez anladıklarına eminim zaten.

 

Cesur tam karşımda oturduğu için bakışlarını üzerimde hissediyordum. Ama bugün ona bakmamakta kararlıyım.

Yaşadığımız bu saçma durumdan babamın sesiyle sıyrıldım ve bakışlarımı ona çevirdim.

‘‘Kızım, iyi misin babacığım?’’

İyi misin derken önce Cesur’a sert bir bakış attı, sonra bana dönüp bakışlarını yumuşattı ve cevabımı bekledi.

Onlara her zamanki gibi davrandım; sorularına normal bir şekilde cevap veriyor, bir yandan da masadaki yemeklerden tabağıma alıyordum.

‘İyiyim. Sadece fazla uyuduğum için kendimi biraz uyuşuk hissediyorum.’

Bu arada hâlâ bana tedirginlikle bakan anneme sıcak bir gülümseme gönderdim.

“Yemekler çok güzel olmuş anne, ellerine sağlık.”

“Anne mi?

“Vay be… İlk kez ‘anne’ mi dedin!”

Cihan ve Mahir abi aynı anda konuşmaya başladı ama babamın öksürük sesi hepsini bastırdı. Telaşla yerimden fırlayıp sırtına birkaç kez vurdum.

Öksürmeye devam ederken elimi sırtından çekmedim.

“Helal baba, helal… İyi misin?”

Farkında olmadan söylediğim ‘baba’ kelimesini duyunca başını öyle hızlı çevirdi ki, yerimde irkildim.

Korkup baş parmağımı damağıma bastırıp yukarı kaldırdım.

Babam ayağa kalkıp,

“’Kızım… Babam… Teşekkür ederim, cansuyum,”diyerek bana sıkıca sarıldı.”

Babamın sarılışına aynı heyecan ve samimiyetle karşılık verdim. Kendini geri çektiğinde gözleri dolu doluydu. Belki ilk kelimelerimi, ilk adımlarımı göremediler ama görselerdi de tam da böyle bir tepki vereceklerinden neredeyse emindim.

İkimiz de bu duygusal anı bozan abilerin homurtusuna aldırış etmeden, yüzümüzdeki tatlı gülümsemeyle yerimize oturup yemeğe devam ettik. ‘Abi’ demediğim için alınmış gibi dursalar da, anne ve babamın sevincine sessizce ortak olup çaktırmadan tebessüm ediyorlardı. Masadaki tek asık surat ise Cesur’du.

Ona çaktırmadan baktığımda, üzgün bir halde tabağındaki yemeği durmadan eşelediğini gördüm. Pişman olduğu her halinden belliydi. Ama beni dinlemeden yargılayıp suçlamasına hâlâ kızgındım… Hatta kırgındım.

Kafamdaki düşüncelere öylesine dalmıştım ki, hâlâ Cesur’a baktığımın farkında bile değildim. Tam o sırada, Cesur başını kaldırıp doğruca bana bakınca bakışlarımız birbirine tutundu.

Gözlerimi kaçırmadım. Ne hissediyorsam yüzümdeydi; hiçbir duygumu gizlemedim.

Hiçbir zaman duygularımı saklamadım; ne hissediyorsam, olduğu gibi gösterirdim. Çünkü biliyordum ki, diğer türlü sadece iki taraf için de her şeyi daha karmaşık hale getirmek demekti.

Bakışlarımın Cesur’a ne hissettirdiğini bilmiyorum ama yutkunarak, ‘Bilge…’ dedi. Söze nasıl başlayacağını bilemiyor gibiydi. Onun sesini duyan aile fertleri, dışarıdan bakıldığında bizi dinlemiyormuş gibi davranıyor, yemeklerine hiçbir şey olmamış gibi devam ediyorlardı. Ama ben kulaklarının bizde olduğundan emindim; dikkat kesilmiş, tek kelimemizi bile kaçırmamaya çalışıyorlardı.

Sessiz kaldım, gözlerimi ondan ayırmadan onu dinlemeye başladım. Bu halim ona umut vermiş olmalı ki, birden heyecanla doğruldu ve konuşmaya başladı.

“Bak,dedi, ‘ben senin o telefon konuşmanı yanlış anladım. Beyza’nın saçlarıyla alay ettiğini sandım.”

Beyza’nın adını anarken gözleri yeniden mahzunlaştı.

Ben ise hâlâ sessizdim. Hiçbir şey söylemeden, onu bölmeden dinlemeye devam ettim.

“Seni dinlemeden yargıladığım için gerçekten çok pişmanım. Annem bana olanları anlattığında, sana öyle davrandığım için çok üzüldüm.”

Biliyordum… En başından beri beni yanlış anladığını fark ettiğimde, ona hak verdim. Çünkü Beyza, onların bam teliydi. Sonrasında beni dinlemeden kırdığını anladığında pişman olduğunu da biliyordum. Ama tüm bunlar, ona gerçekten kırıldığım gerçeğini değiştirmiyordu.

“Sana, beni yanlış anladığını söylemek istedim ama sen beni dinlemek bile istemedin. Bir açıklamayı bile bana çok gördün. Sonra annemin anlatmasıyla suçsuz olduğumu anladın… Çünkü ona güveniyorsun. Ama bana kendimi ifade etme hakkı verecek kadar bile güvenmiyorsun.Asıl kırıldığım yer de tam olarak burası.”

Suyumdan bir yudum içip kuruyan boğazımı yumuşatarak sözlerime devam ettim.

“Biz ablamla ne olursa olsun, ne yaşarsak yaşayalım, hep birbirimizi dinledik. Çünkü birbirimize güveniyoruz. Yanlış yapsak bile…İşte bu yüzden şimdi senin açıklamanı dinliyorum. Yanlış yapmış olsan bile!”

Daha fazla konuşmaya gerek duymuyordum. Zaten yeterince açık ve nettim.

Yemeğimin kalanını bitirecek iştahım da kalmamıştı.

Bakışlarımı Cesur’dan çekip anne ve babama dönerek,

“Müsaadenizle, ben doydum. Odama çıkıyorum,” dedim ve sandalyemi geriye çektim.

Annem onaylayan bir mırıltı çıkardı ama o da diğer aile fertleri gibi şaşkınlıkla bana bakıyordu.

Yemek odasından çıkmadan önce Mahir Abi’nin sözlerini duyunca kendimi tutamayıp hafifçe gülümsedim:

“Biz bu kızın on sekiz yaşında olduğuna emin miyiz?”

Hemen ardından Cihan Abi’nin sesi geldi:“Harbi la… Benden bile olgun konuştu.”

Tabii canım, siz beni ne sandınız?

Bu havalı kalkışı yapmak için içimden kaç kez prova yaptım, haberiniz var mı sizin?

Havalı kalkışı yapıp Cesur’u mat etmek güzeldi güzel olmasına da… Akşamın bu saatinde odama çıkınca sıkıntıdan patlayacağım kesin.

E şimdi geri salona dönsem, “Sen hayırdır? Biraz öne artist gibi gitmemiş miydin” derlerdi.

Ben olsam ben de derdim yani!”

Odama gidip biraz telefona baktım, biraz orayı burayı karıştırdım ama olmuyordu; canım çok sıkılıyordu. Sehpanın üzerindeki sürahiye baktım, içinde su vardı. Ben de çok zeki biri olarak suyu alıp balkondaki saksının dibine döktüm. İşte şimdi, suyu bahane ederek aşağıya inebilirdim.

Boş sürahiyle merdivenlerden sırıtarak iniyordum, ama son basamağa gelince durup yüzümü asık bir hâle getirdim. Salondan mutfağa geçerken çaktırmadan koltukta oturanlara göz gezdirdim. Herkes kendi halinde takılıyordu; Cesur ise dalgın ve asık suratla telefona bakıyordu.

Mutfağa doğru adımlarken, Cihan abimin dikkatini çekmiş olmalıyım ki seslendi:

“Bilge, gelsene yanıma kardeşim!”

Koskoca üsteğmen, çocuk gibi Cesur’a nispet yaparcasına abartılı hareketlerle yanını gösteriyordu. Tabii ki bu daveti geri çevirmedim; sürahiyi masaya koyup onun yanına gidip oturdum. Anında omuzlarımdan tutup beni kendine çekti, göğsüne yasladı ve saçlarıma bir öpücük kondurdu.

Kafamı kaldırıp yüzüne bakmaktığımda Cesur’a sırıtarak bakıyordu.

Gözlerimi Cesur’a çevirince yüzünde belirsiz bir gülümseme gördüm. Ama gözleri bambaşka şeyler söylüyordu. Abimin kollarındaki bana odaklanmıştı. Bakışları öyle sabitti ki, göz göze gelince içim ürperdi. Dudaklarının kenarı hafifçe gerilmiş, çenesindeki kaslar belli belirsiz kasılmıştı. Kıskançlıkla karışık bir pişmanlık vardı yüzünde.

Bu halini görünce içim burkuldu. “Acaba fazla mı abartıyorum?” diye düşünmeden edemedim. Yüzündeki o ifade canımı sıkmıştı. Abimin kollarından yavaşça sıyrılıp normal bir şekilde koltuğa geçip oturdum. Mahir abi ise her şeyin farkındaydı; bizi sırıtarak izliyor ama hiçbir şeye karışmıyordu.

Cesur’un benimle konuşmaya yeniden cesaret edemediği her hâlinden belliydi. Ama ben de, malum, yufka yürekli biriyim. Bu durumun daha fazla uzamasına gönlüm razı olmadı, dayanamayıp konuştum:

“Bahçeye çıkıp konuşalım mı?”

Ses tonumda hâlâ kırgınlık vardı, bunu ben de fark ediyordum. Ama onun o mahcup bakışlarına daha fazla direnemiyordum. Sanki benden böyle bir şey beklemiyormuş gibi, önce şaşkınlıkla etrafına bakındı. İlk kime dediğimi anlamaya çalıştı, ama kimse oralı olmayınca heyecanla yerinden doğruldu:

“Tabii, konuşalım! Hadi hemen çıkalım!”

Bir anda kolumu tuttuğu gibi beni bahçeye doğru sürüklemeye başladı. Ne olduğunu tam anlayamadan peşinden giderken arkamızdan babamın sesi yükseldi:

“Bu adam olmaz bak, ben size söyleyeyim. Heyecandan kızın kolunu koparacak neredeyse!”

Bahçeye çıktığımızda, ben daha hasır koltuğa oturamadan Cesur beni durdurdu. Koltuğun üzerinde zaten bir minder olmasına rağmen bir tane daha yerleştirdi. Kollarımdan tutup beni nazikçe koltuğa oturttu arkama bir yastık koydu. Sessizdi ama hareketleri her şeyi anlatıyordu… İçten bir özür gibiydi bu küçük jest.

Karşımda oturur oturmaz hızlıca söze girdi:

“Bilgee… benim cücük kardeşim. Valla çok üzgünüm. Seni kırmak hiç istemedim ama işte… ben kalın kafalı bir aptal olduğum için, istemeden de olsa seni kırdım.”

Sesi samimiydi, bakışları pişmanlık doluydu. Ne diyeceğini önceden defalarca düşündüğü belliydi ama yine de toparlamaya çalışırken kendine kızar gibiydi.

Kendini affettirmeye çalışırken bile bana “cücük” demesi hem komik hem de tanıdık bir sıcaklıktaydı. Ona daha fazla kıyamadım ve söze girdim:

“Bak, ben kin tutan biri değilim. Ama yalan yok, sana kırıldım. Çünkü bu eve geldiğim ilk günden beri bana en samimi ve en sıcak davranan sendin. Hatta… senin sayende çabucak alıştım buraya. O yüzden, senden beklemediğim şekilde sert davranınca kendimi gerçekten kötü hissettim.

Ama daha önce de dediğim gibi, biz ablamla her şeyi birbirimizi dinleyerek, konuşarak çözdük. Bu yüzden bu konuyu da fazla uzatmadan, aynı şekilde çözelim istiyorum. Pişman olduğunu görüyorum ve sana küs kalmak istemiyorum.”

Biraz duraksayıp gözlerinin içine baktım, hafifçe gülümsedim.

“Ama eğer kendini affettirmek istiyorsan… biraz daha uğraşman gerekecek, abiciğim.”

Sözlerim biter bitmez Cesur’un yüzü bir anda aydınlandı. Gözleri parladı, yerinde duramıyormuş gibi heyecanla öne doğru eğildi.

“Gerçekten mi? Ne istersen yaparım bak, yeter ki beni affet!” dedi coşkuyla.

Ben de gözlerimi kısarak hafifçe eğildim ona doğru.

“Ne istersen mi?” dedim, dudaklarımın köşesinde beliren hafif bir sırıtmayla.

O an yüzümdeki bakıştan ürken Cesur’un gülümsemesi dondu, gözleri hafifçe büyüdü.

“Senin bu bakışın var ya… hiç hayra alamet değil!” diyerek kahkaha attı ama aynı anda göz ucuyla kaçacak bir yol arar gibiydi.

“Tamam be!” dedi pes etmiş gibi ellerini kaldırarak. “Ne istersen iste, kabûlüm.

Cevap vermeden sadece gülümsedim. Yüzündeki çaresiz ama sevimli ifadeye daha fazla dayanamadım ve kahkahayla gülmeye başladım.
Cesur, gerçekten de ne gerekirse yapmaya hazır gibiydi—hem pişman, hem korkmuş, hem de eğleniyordu belli ki.

O da dayanamayıp sarıldı bana.“Sen var ya… dünyanın en güzel yürekli cücüğü olabilirsin!” deyince ikimiz de gülmekten kendimizi tutamadık.

Sarılmalar, kahkahalar… kırgınlıkların yerini yeniden o tanıdık, sıcacık bağ almıştı. İçten, saf ve abartısız bir kardeşlik anıydı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 28.07.2025 09:33 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...