15. Bölüm

Korku ve İlkler

Beyazbirkuş
beyazbirkuss

Evde geçirdiğim son birkaç gün, benim için hem heyecan hem de yoğun bir gerilimle doluydu. Yaşadığım olayların hızına yetişmekte zorlanıyor, her yeni an sanki bir öncekini gölgede bırakıyordu. En önemlisi ise içimde bir değişim hissediyordum; olgunlaşmaya başladığımı fark ediyordum. Daha düne kadar ablamın nazlı ve yaramaz küçük kardeşiyken, şimdi omuzlarıma farklı bir sorumluluk ve olgunluk yüklenmiş gibiydi.

 

İlk başlarda daha fazla sevgi ve ilgi görmek beni korkutuyordu. Fakat korktuğum durum yaşanmadı. Burnu Kaf Dağı'nda, şımarık ve ilgi arsızı bir kız olmak istemiyordum. İçten içe, sonradan kavuştuğum bu duyguların beni değiştireceğini düşünüyor, o ihtimalden ürküyordum.

 

Durumun korktuğum gibi olmadığını anladığımda içimde derin bir rahatlama hissettim. Sanki göğsümün üzerinde günlerdir taş gibi duran bir yük hafifçe kayıp gitmişti. Bu huzurun bir nedeni de bana uygunsuz mesajlar atan o adamın ortadan kaybolmasıydı. Onu gördüğüm ilk anda engellemiştim ama pes etmeyip farklı hesaplardan yeniden rahatsız etmeye başlamıştı. Ne zaman ki Cihan abim gözlerimin içine bakarak, "Korkma, ben halledeceğim," dedi, işte o günden sonra bir daha bana ulaşamadı.

 

En çok sevindiğim şey, bu meselenin daha kötüye varmadan çözülmüş olmasıydı. Artık her bildirim sesiyle irkilmek zorunda değildim; huzurumun yeniden bana dönmesi, sanki yeniden nefes almaya başlamışım gibi hissettiriyordu.

Poyraz'la ise tuzlu pasta meselesinden sonra pek bir şey yaşanmamıştı. O, artık kendini iyi hissettiğini söyleyip askeriyeye dönmek istese de annem kararlıydı; tamamen iyileşmeden gitmesine asla izin vermeyeceğini açıkça belli etmişti. Bugün cumartesiydi, pazartesi ise iş başı yapacaklardı. İçimdeki tek burukluk, onu bir daha ne zaman görebileceğimi bilmemekti.

 

Aramızda duygusal anlamda bir şey yoktu belki, ama yan yana geldiğimizde birbirimize laf atmadan duramıyorduk. Söylediklerimiz kimi zaman alaycı, kimi zaman ince dokunuşlar gibiydi. Sadece bizim değil, diğerlerinin de fark ettiği güçlü bir çekim vardı aramızda. Ve ben bu tuhaf, açıklayamadığım yakınlıkla ne yapacağımı bilemiyordum.

 

Tabii, bu hisleri anlamam şimdilik mümkün değildi. Çünkü ne zaman Poyraz'la yan yana gelip iki laf edecek olsak, tam üç abim devreye giriyor ve saçma sapan bahanelerle bizi uzaklaştırıyordu! Yapabildiğim tek şey sabretmekti. Ben de bekliyordum... Üstelik sadece beklemekle kalmıyor, kız arkadaşlarının olacağı günü dört gözle hayal ediyordum. O gün geldiğinde yapacağım görümceliği şimdiden planlamaya başlamıştım bile!

Evdeki tüm aksiyonun dışında, ablam için içten içe büyük bir mutluluk duyuyordum. Yokluğunu yaşadığı aile sıcaklığını Aras Abide bulmuş, evliliklerinin huzurunu doyasıya yaşıyordu. İşleri nedeniyle balayını kısa tutmak zorunda kalmışlardı ve dün akşam geri dönmüşlerdi. Bugün ise beni arayıp buluşmak istediğini söyledi. Hatta akşam yemeğini yeni evinde birlikte yiyelim diye annemleri arayıp benim için izin istemesi, bana ayrı bir sevinç vermişti.

 

Son hazırlıklarımı yaptıktan sonra çantamı alıp aşağıya indim. Annem babamla bir kahvaltı etkinliğine gitmiş, Cihan abim ve Poyraz arkadaşlarıyla dışarıda plan yapmıştı. Mahir abimin nerede olduğunu bile bilmiyordum. Annem, beni ablamın yanına Cesur abimin bırakmasını istemişti ama o hâlâ uyuyordu. Ona kıyamadığım için uyandırmak istemedim. Saate bakıp dışarı çıktığımda taksinin geldiğini gördüm. Hemen binip, alışveriş yapacağımız yerin adresini verdim. Kısa sürede istediğim yere vardım; ödemeyi yapıp taksiden indim.

 

Ablam yarım saate geleceğini mesaj atmıştı. Aras abim onu bırakacağını söylemesine rağmen hâlâ gelmemeleri şaşırtıcıydı. Çünkü ablam dakik bir insandı, dediği saatte mutlaka orada olurdu. "Demek ki evlilik insanı değiştiriyor," diye gülümsedim kendi kendime.

 

Ablam gelene kadar zaman geçirmek için mağaza vitrinlerine bakmaya karar verdim. Beğendiğim bir elbiseyi incelerken telefonum titredi. Gelen mesajı açtığımda vücudum buz kesti. Ellerim titrerken dolan gözlerimle ekrana tekrar baktım, yanlış okuyup okumadığımı anlamaya çalıştım:

 

"Elbisen çok yakışmış. Ama vitrinde baktığın elbise tam senin için dikilmiş gibi... Vücudunu bir çorap gibi sarıp dolgun hatlarını ortaya çıkaracak cinsten. Onu sana alabilir miyim?"

 

Az önce beğeniyle baktığım elbise, bir anda gözümde dünyanın en iğrenç şeyine dönüşmüştü. Midem bulanıyor, kalbim göğsümden fırlayacak gibi çarpıyordu. Aslında beni asıl tiksindiren, o adamın cüretkâr sözleriydi. Vücudum sanki elektrik akımına kapılmış gibi titriyor, yerimden kıpırdayamıyordum. Buradaydı! Beni görüyor, baktığım şeyi fark edebiliyordu.

 

Korkuyla etrafıma bakındım, ama dikkatimi çeken tek bir yüz bile yoktu. Kalabalığın arasında nereden izlediğini kestiremiyordum. O sırada yeniden bir mesaj düştü:

 

"Boşuna etrafına bakınıp beni arama çünkü göremezsin. Ama ben seni çok net görüyorum... Saçlarının omzuna düşüşünü, nefesinin hızlanışını, ellerinin titremesini bile."

 

Sakinleşmeye çalışarak telefonumdan Cihan abimin numarasını bulup arayacaktım ki, üçüncü bir mesaj daha geldi:

 

"Şşştt korkmana gerek yok güzelim . Sana dokunmayacağım... en azından şimdilik. Sadece sana, seni her yerden görebilecek kadar yakın olduğumu göstermek istedim. Ve engellemen beni durdurmaz."

 

Daha fazla bu taciz mesajlarını okuyup korkmak istemediğim için hemen abimi aradım. İlk çalmada açıldı:

 

"Geliyoruz! Tamam mı güzelim, yanına gelmek üzereyiz. Korkma ve kalabalık ortamdan ayrılma!"

 

Daha ben konuşmadan, neredeyse bağırarak telaşla konuşan abimin sesini duyunca vücuduma bir rahatlama yayıldı. Ayakta durmak benim için daha zor bir hale gelmişti. Geliyorlardı. Nasıl burada olduğunu ve beni rahatsız ettiğini öğrendiler bilmiyordum, ama geliyorlardı.

 

Abim telefondan sürekli bir şeyler söylüyordu ama anlayamıyordum. İki adım ötemdeki bankı görünce titrek adımlarla gidip yığılırcasına oturdum. Büyük bir sinir boşalması yaşamış gibi titrememi durduramıyordum.

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, ama donup kaldığım yerden abimin beni sarsıp kendime getirmeye çalışmasıyla çıktım. Gözlerini görünce, dakikalardır akmayan yaşlarım arka arkaya dökülmeye başladı. Titrek bir sesle, "Abi..." deyince beni kendine çekerek sıkıca sarıldı. Elleri saçlarımı okşarken sözleriyle beni rahatlatmaya çalışıyordu. Ayakta duramayacağımı anlayınca beni tekrar banka oturtturdu.

 

Abim gözyaşlarımı silerken, ablamın telaşlı sesi kulaklarıma ulaştı: "Bilge! Ne oldu ablacım, niye ağlıyorsun?" diyerek yanıma oturup beni kendine çevirdi. Ne olduğunu anlamaya çalışan gözleri bir bana bir abime bakıyordu. Ablamın arkasında Aras abi duruyor, tehditkâr bakışları etrafta dolaşıyordu. Gözlerimi baktığı yerlere çevirince etrafta bir grup asker olduğunu fark ettim.

 

Bakışlarım en sonunda, gözlerini benden ayırmadan karşımda duran Poyraz'a değdi. Elleri yumruk olmuş, ayaklarını adeta yere çivilemişti. Bana adım atıp sarılmak ister gibi bakıyordu gözleri... bakışlarındaki telaşı görünce, duran gözyaşlarım yeniden akmaya başladı.

 

Abim beni ablamın güvenli kollarına bırakmış, bir taraftan askerlere emirler yağdırıyor, diğer taraftan Aras abiye durumu anlatıyordu. Ablam ise merak ve korkuyla neler olduğunu soruyor, ama cevap verecek gücü kendimde bulamıyordum. Titreyen ellerimle gelen mesajları açıp telefonu ablama uzattım. Ablam her okuduğu mesajda şok oluyor ve ilk defa ondan duyduğum küfürleri o pisliğe sıralıyordu. Ablamın tepkisini gören Poyraz hızla yanımıza gelip, mesajları okumayı bitiren ablamın elinden telefonu aldı. Her satırda kaşları daha da çatılıyor, telefonu tutan eli neredeyse kırmak ister gibi sıkıyordu.

 

Öfkesini bastıramaya çalışır gibi bir sağa bir sola adımlamaya başladı. Sonra derin bir nefes aldı, kendini toparlamaya çalışarak yanıma geldi. Dizlerimin önünde çöktü, gözlerimin hizasına indi. Gözlerimde asılı kalmış damlalara bakınca kaşları çatıldı; sanki onları silmek ister gibi bir bakışı vardı. Gözlerini kapatıp biraz bekledikten sonra tekrar açtı.

 

"Biliyorum korkuyorsun ama kendini toparlamalısın, Dilruba." Sözleri netti ama içinde yumuşak bir tını vardı. "O şerefsizin kim olduğunu öğrendik. Yakalanması an meselesi. Biz hep yanındayız ve kimse sana bir şey yapamaz."

 

"Dilruba" deyişi neredeyse bir fısıltıydı; ama ben duydum. Kalbim o an hızla çarpmaya başladı. O tek kelime, içimde korkunun yerini tarifsiz bir heyecana bıraktı. Yanaklarımın kızardığını hissediyor, gözlerimi onunkilerden kaçırmaya çalışıyordum. Ama bakışlarının ağırlığı buna izin vermiyordu.

 

O an, güvendiğim herkes yanımdaydı. Mesajları ilk aldığım anki gibi tir tir titremiyordum artık. Ablam, taciz eden o pisliğin kim olduğunu öğrendiklerini duyunca hızla abimlerin yanına gitmişti. Giderken de, ona en ağır cezayı aldırmak için elinden geleni yapacağını söylüyordu.

 

Ablamın arkasından bakarken ellerimin üzerinde onun ellerini hissettim. Bakışlarımı hızla Poyraz'a çevirdim. Kaşları çatık bir şekilde ellerime bakıyor, avuç içimdeki tırnak izlerini iyileştirmek ister gibi nazikçe okşuyordu.

 

"Kendine zarar vermişsin!" Ses tonu suçlayıcıydı, kızıyordu ama altında endişesi gizlenmişti. Ellerime tekrar bakıp ona döndüm.

"Farkında değilim... Sen söyleyince sızlamaya başladı."

 

Acıdığını söylemem kaşlarının daha da çatılmasına sebep oldu. İstem dışı işaret parmağımla iki kaşının ortasına dokunup düzeltmek ister gibi mırıldandım:

"Kaşlarını çatınca çirkin oluyorsun."

 

Önce ne yaptığımı anlamadı, sonra sözlerimi duyunca yüzü birden aydınlandı. Dudağının kenarı kıvrıldığında, ne yaptığımı ancak fark edebildim. Hızla elimi geri çektim, bakışlarımı başka yöne çevirdim. Ama o, ısrarla yüzüme bakıyor, dönmem için bakışlarını benden ayırmıyordu. Dayanamayıp tekrar gözlerine baktığımda hemen konuştu:

 

"Beni yakışıklı bulduğunu bilmiyordum. Bundan sonra yanında kaşlarımı çatmamaya dikkat ederim."

 

Sözleri utanmam için yeterliydi belki ama öyle hissetmiyordum. Cesaretim, her yerde beni terk eden o cesaret, şimdi yanımdaydı. Daha ne olduğunu anlamadan ağzımdan döküldü:

"Evet, yakışıklısın... ama ukalanın tekisin."

 

Sözlerimi duyunca gülüşü genişledi. Öncesinde beni rahatlatıp dikkatimi dağıtmak için bana takılıyordu, ama bu kadar açık sözlü olmam onu şaşırtmış gibiydi. Sanki söylediklerim hoşuna gitmişti ama böyle doğrudan, filtresiz konuşmamı beklemiyordu. Takılmak için başlattığı oyunda ipler benim elimden kaymış, farkında olmadan fazla ileri gitmiştim. Ama yine de içimde tuhaf bir hafiflik vardı; sanki kalbim bu açıklığı çoktan bekliyordu.

 

Biz birbirimize bakarken, omzuma dokunan bir elle yerimde sıçradım. Ne kadar sakinleştiğimi sansam da içimde hâlâ dinmeyen bir korku vardı.

Yanıma baktığımda gelenin Cihan abim olduğunu gördüm.

“Abim, korkma benim.” dedi. Karşımda durup, tavuk kışkışlar gibi yaparak Poyraz’ı iteledi ve yerine geçti. Ellerimi tutup gözlerimin içine bakarak,

“Daha iyi misin güzelim? Toparlandıysan eğer, karakola gidip ifade vermen gerekiyor. Babamlar da oraya gelecek.” dedi.

 

Ona pes etmiş bir ifadeyle baktım, başımı salladım. Keşke babamlar duymadan halledebilseydik. Ama bu imkânsızdı. Bir savcıdan kızına musallat olup taciz eden ve korkutan bir pisliğin yaptıklarını gizleyemezdik.

 

Onay verdiğim anda abim ayağa kalktı, elimi tutup beni yerimden kaldırdı. Ablam yanıma sokulup koluma girdi. Karakola gidişimiz, ifadeyi almak için komiserin odasına girip beklememiz fazla uzun sürmedi. Babamın gelmesini bekliyorduk.

 

Ama asıl mesele babamın yanında bu olanları nasıl anlatacağımdı. Hiçbir suçum olmamasına rağmen acaba yanlış anlayıp bana kızar mıydı? Bu düşünce zihnimde belirdiği gibi hemen silinip gitti. Benim babam böyle biri değildi.

 

Yine de içim burkuldu. Çünkü biliyordum ki, hiçbir suçu olmadığı hâlde tacize uğrayan nice kadın vardı. Sırf bakışı, giyinişi ya da gülüşü yüzünden “boncuk dağıtıyor” diye yaftalanan hemcinslerim… Onların yaşadığı bu haksızlık, istemsizce aklıma düşmüştü.

 

Daldığım düşüncelerden, kapının tıklatılıp aceleyle açılmasıyla sıyrıldım. Babam içeri girip gözlerini tek tek hepimizin üzerinde gezdirdikten sonra selam verdi. Sonra bakışlarını bana çevirdi. O an kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu, gözlerimse istemsizce doldu.

 

Onun yanıma gelmesini beklemeden hızla ayağa fırladım ve üzerine atılır gibi boynuna sarıldım. Sanki bu anı bekliyormuşum gibi içimdeki bütün korkular, endişeler birden patlak verdi. Anında kolları, titreyen bedenimi sıkıca sardı. Başımın tepesine kondurduğu öpücükle birlikte fısıldadı:

 

“Geldim babam… sakin ol.”

 

Sesi, kalbimdeki fırtınayı dindirmeye çalışan bir melodi gibiydi. O an anladım ki, düşündüğümden çok daha fazla sarsılmıştım. Bir an önce ifade işi bitsin, her şey geride kalsın istiyordum. Eve dönüp güvenli alanıma çekilmek, oradan da uzun süre çıkmamak tek isteğimdi.

Babamla yan yana oturmuş, komiserin yönlendirmesiyle sorulan sorulara tek tek cevap vererek ifademi vermiştim. Ama bu, sandığımdan çok daha zordu. Önceki mesajlar beni tedirgin etmişti; ama bugün aldıklarım… işte onlar içimi gerçekten titreten, korkunun boğazıma düğümlendiği anlar olmuştu.

 

Olanları anlatırken sanki hepsini yeniden yaşıyor gibiydim. Sesim titriyor, ellerim soğuyordu. Yanımda oturan babam ise duyduğu her kelimeyle daha da geriliyordu. Şaşkınlığı yüzünden okunuyor, öfkesi damarlarında kabarıyordu.

 

Bunu daha önce söylemediğimiz için önce abime keskin, tehditkâr bakışlarını gönderdi. Abim gözlerini kaçırırken, babam bu kez bana döndü. Bakışları biraz yumuşamıştı, ama kızmadan da duramıyordu. Sanki kızgınlığını yutmaya çalışıyor, söylenmeleri ise dudaklarının arasından istemsizce dökülüyordu.

 

Abimler o adamın kim olduğunu bildiklerini söylemişlerdi ama bu konuyu benim yanımda konuşmuyorlardı. Eve döndüğümüzde annemi kapının önünde, endişeyle bir o yana bir bu yana yürürken buldum. Önce sıkı sıkı sarılmış, ardından bir güzel azarlamıştı. Bu azardan Cesur abim de nasibini aldı. Annem, onu döne döne “Bilge’yi ablasına sen bırakmalıydın!” diyerek sıkıştırıyordu.

 

Hemen araya girip,

“ Anne lütfen, abime kızma. Onu ben uyandırmadım. Zaten çok uzak değildi, böyle olacağını kim bilebilirdi ki” dedim, abimi savunarak.

 

Arkamdan eve bizimle birlikte gelen ablam da mahcup bir şekilde konuştu.

“Aslında ben Bilge’nin yanına vaktinde gidebilseydim işler bu kadar kötüye varmazdı.” dedi ve bu sözleriyle Aras abiye ters bir bakış attı.

 

Annem, ablamın bu mahcup haline dayanamadı. “Senin ne suçun var Yasemin. Bütün suç, her şeyi kendi başlarına halledebileceklerini sanan bu aklı kıtlarda!”dedi.

 

Gözlerim kocaman açıldı. Annemin ilk defa bizi böyle azarlaması bana tuhaf bir şekilde keyifli gelmişti. Kendimi tutamayıp sessizce güldüm. Bunu gören annem, sonunda iyice çıldırmış olacak ki ayağındaki terliği çıkarıp “Sen bide gülüyor musun cadı” diyerek doğrudan bana fırlattı. Ablamdan edindiğim yılların tecrübesiyle hızla eğildim.

 

Ama arkamdan bir inilti sesi gelince merakla dönüp baktım. Cesur abim başını tutmuş, bana ters ters bakıyordu. Annem ise bu manzaradan memnun, keyifle arkasına yaslandı.

 

Bugün yaşadığımız tüm korkunun üstüne bu küçük aile atışması ilaç gibi gelmişti.

 

Biraz oturup konudan itinayla uzak durarak sohbet etmiştik. Annem, ablamları yemeğe kalmaya ikna etmişti. Güzel bir akşam yemeği için hazırlıklara başladık, sofrayı donattık. Ardından odama çıkıp üzerime sinen yemek kokusundan hızlıca kurtulup tekrar aşağı indim.

 

Misafir odasının önünden geçerken kapı açıldı ve Poyraz göründü. Önce sağa sola bakıp etrafı kontrol etti. Ne yaptığını anlamaya çalışarak ben de gözlerimi onunla beraber sağa sola kaydırdım. Ama o hiç vakit kaybetmeden bileğimden tuttuğu gibi beni odasına çekti ve kapıyı kapattı.

 

Yaşadığım şaşkınlık yüzümde donup kalmıştı. Bu hâlim ona komik gelmiş olacak ki erkeksi bir kıkırdamayla yüzüme baktı. Kendimi toparlayıp, “Ne diye odaya çekiştirip kapıyı kapatıyorsun? Abimler görürse canına okurlar, biliyorsun değil mi?” dedim.

 

Tek kaşını kendinden emin bir şekilde kaldırıp ellerini ceplerine koydu. Baştan aşağı siyah giymişti; koyu tonlar saçlarını ve açık tenini daha da belirgin hale getiriyordu. Onu süzmemin farkında ve aynı şekilde beni süzüyor ve bunu saklamıyordu. Boğazımı temizleyip bakışlarımı toparladım, sorgular gibi yüzüne diktim.

 

Fazla zamanı olmadığını bilen Poyraz, vakit kaybetmeden konuşmaya başladı:

“Bugün yaşanan her şey seni çok etkiledi, biliyorum. Ne kadar iyiymiş gibi davranmaya çalışsan da hâlâ tedirgin olduğunu görüyorum. Ama artık korkmanı istemiyorum. Çünkü o pisliğin yakalanması an meselesi.”

 

Kısa bir duraksamanın ardından sesini biraz daha alçalttı:

“Asıl konuşmak istediğim konu bu değil. Biliyorum, yeni tanıştık ve her şey için çok erken. Ama bugün sana bir şey olacak korkusunu iliklerime kadar yaşadığımda… içimde bazı şeylerin kesinleştiğini fark ettim.”

 

Gözlerini benden ayırmadan devam etti:

“Senden şuan bir karşılık beklemiyorum. Ama duygularımı anlamanı istiyorum. Seni o halde görüp sana sarılamamanın eksikliği hâlâ içimde. Bunu yapmadan buradan gitmek istemiyorum,” dedi ve yatağın yanındaki valize kısa bir bakış attı.

 

Kurduğu cümlelerden hangisine sevineceğimi, hangisine şaşırıp hangisine üzüleceğimi bilemedim. Bu kadar net konuşmasını, hislerini bu kadar çabuk dile getirmesini hiç beklemiyordum. Ne diyeceğimi bilemeyerek ağzımı açıp açıp kapattım.

 

Ben daha duyduklarımın şaşkınlığını üzerimden atamadan yanıma bir adım attı.

“Sana sarılabilir miyim?” diye sordu.

 

Kalbim heyecandan ağzımda atıyordu. Geri durmak istemedim. Hislerimi şuan anlatamasamda ona sarılarak karşılık vermek istedim ve küçük bir baş hareketiyle onay verebildim.

 

Beni sıcacık kollarına aldığı anda dünyam durdu. Bu kadar yoğun bir heyecana kalbim nasıl hâlâ atıyordu, anlamıyordum. Beni sert göğsüne çekerken burnunu saçlarıma yasladı.

 

Nasıl oluyordu da bu kadar kısa bir sürede birbirimize aitmiş gibi hissedebiliyorduk? Bilmiyordum… ama tamamlanmış gibiydik.

 

Kokusunu istemsizce içime çektim. Daha şimdiden bu kokuya bağımlı olacağımı anlamıştım. Babam ve abilerime sarıldığımda hissettiğim güven kadar güçlüydü; ama onlardan farklı olarak, içinde tamamlayıcı bir aidiyet duygusu da vardı. Bu sarılış bana yalnızca korunmayı değil, aynı zamanda bir yere birine ait olmayı hissettiriyordu.

 

Babam ve abilerim… Aklıma gelen kıskanç aile fertleriyle bütün romantizmim bir anda sonlandı. Bugün yaşananlardan sonra beni yalnız bırakmıyor, gözlerinin önünden ayrılmıyorlardı. Uzun süre ortadan kaybolduğumu fark edip her an beni aramaya çıkabilirlerdi.

 

Tam kendimi geri çekip sarılmayı sonlandıracaktım ki, kapı aniden açıldı.

“Şşştt, hacı yemek hazır. Annem çağ—“ diye odaya dalan Cesur abim, bizi birbirimize sarılmış hâlde görünce sözlerini tamamlayamadı.

 

Panikle geri çekildim, hızla Poyraz’dan uzaklaştım. Kalbim hâlâ deli gibi çarparken Cesur’un yüzündeki şok ifadesiyle karşı karşıya kalmıştım.

 

 

                                🥳

 

Yazar hızlıydı. Yazar uçuyordu. Yazar coşmuştu. Gençler, ahajsksk yorum yapın lütfen! 🥹

Bölüm : 10.09.2025 11:29 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...