
İnsan farklı duyguları aynı anda hissedebiliyormuş; kalbi gerçekten ikiye bölünebiliyormuş, şimdi anladım. Bir yanım, ablamın hamile olduğunu öğrendiğim den beri çiçekler açmış, kelebeklerle dolup taşmış gibi kıpır kıpırken; diğer yanım, Poyraz göreve gittiğinden beri ayazda kalmışçasına üşüyordu.
Ablamın evindeki misafir odasında uyanmak, kendi odamda uyanmanın verdiği o aidiyet duygusunu vermiyordu. Yine de burada olmaktan memnundum. Erkenden uyanmış düşüncelere dalmıştım. Cihan abime, göreve gitmeden önce onu görmek istediğimi söyleyen bir mesaj atacaktım ama son anda aklıma gelenlerle hemen vazgeçtim. Abim bana göreve gideceklerini söylememişti ki... Sorsam, nereden öğrendiğimi sorgulayacak ve Poyraz'ı da öğrenecekti. "Annemden duydum" desem yalanım anında elimde patlardı; çünkü yatmadan önce annemle konuşmuş, abimden bahsetmiştik ama görev konusu hiç açılmamıştı. Demek ki ona da söylememişti.
Oflayarak üzerimdeki örtüyü tekmeleyip ayak ucuma ittirdim. İnsan kardeşine sarılmadan göreve gider mi hiç? Beni görmeden nasıl gitmişti ki! İçimden abime söylene söylene sabah rutinimi hallettim ve mutfağa geçtim. Aras abi erkenden işe gitmişti. Ortalıkta ses seda yoktu; belli ki ablam hâlâ uyuyordu.
Ablamın midesini bulandırmayacak, hafif ama sağlıklı bir kahvaltı hazırladım ve odasına gittim. Kapıyı tıklatıp kafamı içeri uzattığımda yatakta olmadığını gördüm. Tam çıkacaktım ki ebeveyn banyosundan gelen öğürme sesleriyle oraya doğru adımladım. Sesler arttıkça benim de midem bulanmaya başladı. Hiç filmlerdeki gibi banyoya dalıp saçlarını toparlayıp sırtını sıvazlayamazdım; çünkü ben de onunla birlikte kusardım. Sonra ben kustuğum için o tekrar kusardı ve bu döngüden ikimiz de asla çıkamazdık.
"En iyisi kendi hâline bırakmak," deyip koştura koştura mutfağa geri döndüm.
Çok iyi ve düşünceli bir kardeşim ben... Benim gibisini arasalar bulamazlar haksız mıyım? (İçime görümcem kaçtı idare edin ;)
Ablam kendini toparlayıp gelene kadar Poyraz'a mesaj atmaya karar verdim. Ama mesajlar tek tikte kalınca, göreve gittiğinden artık emin oldum. İçimde bir yer sessizliğe gönüldü sanki.
Duyduğum ayak sesleriyle başımı kaldırdım. Sararmış yüzüyle kapıda beliren ablamı görünce hemen ayağa fırladım. Koluna girip,
"Çok mu kötüsün abla? İstersen birlikte hastaneye gidelim," diyerek sandalyeye oturttum.
Cevap vermeye takati yokmuş gibi başını iki yana salladı.
"Bu aylarda normalmiş canım," dedi kısık bir sesle. "Hem zaten yarın doktor randevumuz var, sorun değil."
Gözleri masaya hazırladıklarıma takılınca yüzünde memnun bir gülümseme belirdi. Yağlı ve ağır bir şey olmamasındandı belli ki. Sebze ve yeşilliklerle dolu tabağa uzanıp iştahla yemeye başladı. Biraz peynir, birkaç zeytin aldı. Haşladığım yumurtaya ise hiç yaklaşmadı; hatta yüzünü buruşturup tabağı kendinden uzaklaştırarak masanın ucuna doğru itti. Demek ki o da midesini bulandırıyordu.
Ablam yedikçe yüzüne renk gelmeye başladı. Mide bulantısı hafiflemiş olmalıydı ki keyfi de yerine gelmişti. Hemen ona açık bir çay doldurup yanına koydum. Tabağın kenarına birkaç ceviz ekledim, sonra ben de yerime oturdum.
Kahvaltı bitince her şeyi toplayıp evi üstünkörü temizledim; ablama iş kalmasın diye ihtiyaç duyabileceği her şeyi elinin altında olacak şekilde hazır hale getirdim.
Ablam beni eve bırakıp işe gidecekti. Hatta geç kaldığı için aceleyle çıkmıştık evden. Eve yakın bir yerde inip yürümek istediğimi söyleyince hemen kabul etmiş, hızlıca yanağımı öperek uzaklaşmıştı. Kafamdaki binbir türlü düşünce ve hüzünle eve doğru adımladım. Abimin bana haber vermeden gitmesi içime dokunmuştu. Anahtarımı çıkarıp kapıyı açtım. Herkes işe gitmiş olmalıydı; ev sessizdi. Cesur kesin uyuyordu.
Evin birinci kuralı erken kalkmak ve kahvaltıya hep birlikte oturmaktı. Bu yüzden yeterince uykusunu alamayan Cesur'la ben, herkes gittikten sonra kendimizi odalarımıza atar, öğlene kadar uyurduk. Onun da şimdi odasında, derin bir uykuda olduğuna adım gibi emindim.
Çantamdan telefonumu alıp salona doğru adımladığımda, elinde bir su bardağıyla mutfaktan çıkan Cihan abimi gördüm. Bir anda içimdeki hüzün dağıldı. Heyecanla ona doğru yürüyüp,
"Göreve gitmemişsin!" diye pat diye söyledim.
Abimin şaşkınlıkla olduğu yerde durup tek kaşını kaldırarak bana sorgulayan bir ifadeyle bakmasıyla ne yaptığımı anladım.
Sanırım göreve sadece Poyraz gitmişti... ve bu da gizli bir bilgi olabilirdi.
Daha önce abimle bu konuları konuşmuş, askerliğe olan merakım yüzünden ona sayısız soru sormuştum. O zaman bireysel görevlere çıktıklarını öğrenmiştim. Ama bu bilgiyi şimdi, bu şekilde kullanmak... büyük hataydı.
Bir insana en büyük zararı yine kendisi verir derler ya; işte buna canlı kanıttım. Tecrübeyle sabit. Benim bana yaptığımı bir başkası yapamazdı sanırım.
Duraksamam abimi daha da şüphelendirmiş olacak ki, yanıma doğru bir adım attı.
"Ne görevinden bahsediyorsun küçük?" dedi. "Ben kimseye göreve gideceğimden bahsettiğimi hatırlamıyorum. Sen bunu nereden çıkardın?"
Abimin üzerime doğru gelmesiyle bir adım geriledim. Sağımda solumda gözlerim gezindi; sanki biri çıkıp beni bu sorgudan kurtarabilirmiş gibi. Sonra derince yutkundum. Korku dolu gözlerle abime baktım.
Son bir çabayla,
"Görev mi?" dedim. "Ben işe demek istemiştim. Yani... 'Sen işe gitmedin mi?' diye soracaktım aslında. Görev nereden çıktı bilmiyorum."
Kelimeler ağzımdan dökülmeye başlayınca duramadım.
"Hepsi çok kitap okumaktan abi, biliyor musun? Kitap okudukça konuşmayı unutuyorum yeminle. Millet okudukça diksiyonu düzelir, benimki daha da batıyor. Dün ablamda da böyle saçma sapan konuştum, biliyor musun?"
Resmen saçmalıyordum.
Abim, "geç bunları" der gibi son çırpınışlarımı eliyle savururcasına bir hareket yaptı. Yüzündeki ifade sertleşti, sesi ciddileşti.
"Askerlerin aldığı eğitimlerin arasında beden dili ve mikro ifade eğitimleri de var, Bilge" dedi. "Hele ki karşındaki bir üsteğmense, kendini daha çabuk ele verirsin. Çünkü onun gözünden hiçbir şey kaçmaz."
Bir adım daha üzerime geldi. Tehditkâr bakışları gözlerime kilitlendi.
"Şimdi beni uğraştırmadan söyle," dedi.
"Göreve gitme konusu nereden çıktı, abiciğim?"
İnkâr edebilirdim. Daha da saçmalayabilir, odama kaçıp kapıyı üzerime kilitleyebilirdim. Ama yapmadım. Yapmayacaktım. Onun bana her zaman şefkatle bakan gözlerine, sevgiyle yaklaşan karakterine güvenerek Poyraz'ı söylemeye karar verdim.
Yine de her şeyi bir anda açmak istemiyordum. Çünkü kardeş kıskançlığına kapılıp sevdiceğime rütbesini kullanarak eziyet edebilir; sürüm sürüm süründürebilirdi. Bu ihtimal bile içimi daraltmaya yetmişti.
Omuzlarımı düşürüp oflayarak koltuklara doğru ilerledim ve oturdum. Abimin sert yüz ifadesi yumuşamıştı ama ciddiyeti yerli yerindeydi. Çünkü işi onun için ince bir çizgiydi. Yanlışa, hataya tahammülü yoktu. Bunu biliyordum.
Gözlerime bu kadar dikkatle bakarken ona bir erkek arkadaşım olduğunu açıklamak zordu. Hele ki bu kişinin timinden biri olduğunu söylemek... iki katı zordu. Nereden başlayacağımı bilemediğim için bakışlarımı ellerime indirdim.
Bir çırpıda söyle, bitsin, diye kendimi zorladım.
"Şey... Poyraz'dan öğrendim," diye mırıldandım. "Yani... o bana göreve gideceğini söyleyince ben senin de gideceğini düşündüm."
Bakışlarım hâlâ ona dönmemişti. Yerdeki halının desenleri gözüme tuhaf bir şekilde güzel görünüyordu; sanki tam bir sanat harikasıydı. O an dünyadaki en güvenli yer orasıydı benim için.
"Poyraz ne alaka?" dedi. "O sana niye göreve gideceğini söylüyor ki?"
Ses tonu... Az önce sert ve ciddi demiştim ya, onu unutun. Bir insanın sadece sesiyle karşısındakini nasıl dövebileceğini şu an anladım.
Bakışlarımı hâlâ kaldırmayınca sinirli bir soluk verdi.
"Bana bak küçük," dedi. "Gözlerin gözlerimde olsun. Sorularıma o şekilde cevap ver."
Titrek bakışlarım yavaşça gözlerine tırmandı. Ne sorduğunu korkudan bir anlığına unutmuştum. Sert ve sabırsız bakışları hâlâ bir cevap beklediğini gösteriyordu. Daha fazla uzatmadan konuştum.
"Dün... ablama geçmeden önce biz Poyraz'la dışarıda kahve içtik. O zaman söyledi."
Bakışlarında bir şeyleri çözmeye çalıştığı belliydi; aklından kaç ihtimal geçtiğini tahmin etmek zor değildi. Siniri giderek artıyor gibiydi ama kendini tutuyordu. Derin bir nefes aldı, sesi sakin kalmaya çalışsa da altındaki sertlik hissediliyordu.
"Ben sana ne zaman ve nerede söylediğini sormadım, abiciğim," dedi tane tane. "Bu kadar gizli ve önemli bir bilgiyi neden sana söylediğini sordum. Şimdi uzatmadan bana her şeyi anlat."
Ne kadar kendini tutmaya çalışsa da sesi ilk kez alıştığım tınısından daha yüksekti. Birilerinin, kontrolüm dışında benimle ilgili şeyleri öğrenmesi artık sinirlerimi iyice germeye başlamıştı.
Evet, kendimi ele veren bendim. Ama bunu yapmam için beni köşeye sıkıştıran da onlardı. Sanki çok gizemli bir bilgiymiş gibi... Stresle karşısında kıvrandığımı görmezden geliyor, yetmezmiş gibi daha da üzerime geliyordu.
Poyraz da kusura bakmasındı; başa gelen çekilir. Ben seni ancak bu kadar koruyabildim, sevgilim.
Abimle sana askerlik hayatında başarılar...
Abime gelince... Öğrendiğine aslında hiç sevinmeyeceği bir şey için bu kadar ısrar ettiğini bilseydi, yine de devam eder miydi acaba?
Korkmadan gözlerinin içine baktım ve net bir sesle söyledim:
"Çünkü biz Poyraz'la sevgiliyiz! Göreve gideceği bilgisini de en yakınına, yani bana söylemesi çok normal değil mi abi?"
Abim söylediklerimi duyunca resmen şoka girdi. Olduğu yerde kalakaldı çocuk; gözlerini kırpmadan yüzüme bakıyordu.
Sanki söylediklerimi duymamış gibi...
Elimi yüzüne doğru yaklaştırıp gözlerinin önünde sallamaya başladım.
Gözlerini kırpıştırdı; önce elime, sonra gözlerime baktı. O an bakışlarında bir kıvılcım çaktı. Yerinde dikleşti, kaşlarını derin bir çizgi halinde çattı.
"Ne dedin sen?" dedi.
"Ben yanlış duydum sanırım. Bir daha söyle."
Bu kadar sinirliyken tekrar etmeye cesaretim yoktu ama bunu ona belli etmedim. Koltukta biraz geriye kaydım, sırtımı yasladım ve umursamaz bir şekilde omuz silktim.
"Duydun işte... Neyi anlamadın abiciğim?"
Omuz silkişime, rahat tavırlarıma baktıkça siniri daha da yükseliyordu. Elini yüzünde gezdiriyor, içinden içinden konuşuyordu. Dışarıdan sakin görünüyordum ama gerçekte stresten bütün kaslarımı sıkmıştım. O ise bunu fark edemeyecek kadar öfkeliydi.
Bir şeyleri mırıldanması biter bitmez ayağa fırladı. Üzerime doğru eğildi, işaret parmağını sallayarak bağırdı:
"Lan daha siz tanışalı kaç gün oldu da sevgili oldunuz? Hem sen daha çocuksun! Oyun mu oynuyorsunuz siz? Katiyen olmaz, tamam mı? Bu iş burada bitecek. Hele ki benim timimden biriyle... Asla! Anladın mı beni, Bilge?"
Söyledikleri beynime şimşek gibi çaktı.
Beni çocuk yerine koymasını bir şekilde hazmedebilirdim belki... Ama kendi hayatım hakkında bu kadar kesin, bu kadar buyurgan kararlar vermesi; üstelik bağırarak, parmak sallayarak, tehdit eder gibi konuşması... İşte bu çok canımı yakmıştı.
Gözlerim hızla doldu. Bedenim gerginlikten kaskatı kesildi. Tek kelime edemedim, sadece yüzüne baktım. Ama beni görecek durumda değildi.
Yanımdan birkaç adım uzaklaşıp sessiz küfür ederek volta atmaya başladı. Arada sesi yükseliyor,
"Sen o görevden hele bir gel bak, ben sana neler yapıyorum,"
deyip tekrar kendi kendine söyleniyordu.
Bir ara,
"Şerefsiz benim evimde kalıp küçücük kızın aklını çelmiş bir de"
dediği an, içimde kalan son güçle ayağa kalktım.
"Ben çocuk değilim, tamam mı!" dedim titreyen ama kararlı bir sesle.
"Aklım gayet yerinde. Kimse beni kandırmadı, kimse aklımı çelmedi. Biz birbirimizden hoşlandık ve bunu birbirimize belli ettik. Hepsi bu."
Karşısında dimdik durmama hayretle baktı. Kaşlarını çatıp bana doğru bir adım attı:
"Sen hâlâ konuşuyor musun? Kızım, sen bana kafayı mı getirteceksin?"
Bir an durdu, ardından biraz yumuşar gibi görünse de hâlâ sinirliydi.
"Bir de 'hoşlandık' diyor ya... Odana çık, Bilge. Ben senin kalbini kırmadan odana çık. Sinirim biraz dinsin, abiciğim."
Abimi ilk kez bu kadar sinirli, düşünmeden konuşan ve kalbimi kırdığını bile fark edemeyecek hâlde görmek beni hem şaşırtıyor hem de derinden üzüyordu.
Hiçbir şey söylemeden gözlerinin içine baktım, sonra başımı yavaşça salladım. Gözümden kopup çeneme doğru süzülen ilk damlayı fark ettiğinde bakışları titredi; akmasına sebep olduğu o yaşı gözleriyle takip etti.
Daha fazla yanında durmak istemedim. Hızlıca merdivenlere yöneldim. Tam son basamakta, bize şaşkınlıkla bakan Mahir abimle göz göze geldim. O da evdeydi. Her şeyi duymuştu.
O da bana kızıp bağıracak korkusuyla gözyaşlarım hızlandı. Ama onun dikkati söylediklerimizden çok gözlerimde biriken yaşlardaydı. Sinirli bakışları benden kopup Cihan abime dönünce bunu fırsat bildim; yanından sıyrılıp yukarı çıktım.
Odaya girmeden hemen önce arkamdan Cesur abimin sesi geldi:
"Bu ne bağırış kardeşim, bir uyutmadınız!"
Dedi Ama dönüp bakmadım.
Sinirle üzerimi çıkarıp kıyafetlerimi sağa sola fırlattım. Tepki vereceğini elbette biliyordum ama bu kadar ileri gidip bağıracağını hiç düşünmemiştim. Hatta Poyraz'la uğraşsa bile bana kıyamaz, sesini yükseltmez sanıyordum.
Bana bunu yapan, Poyraz'a neler yapmazdı ki...
Üzerime rahat bir şeyler giyip yatağıma uzandım. Ağlamam durmuştu ama sinirim hâlâ yerli yerindeydi. Öğrenmeyen bir tek babam kalmıştı; ona da kendim söylemek istiyordum. Benim kontrolümde, sakin ve olaysız bir şekilde...
Abimin bu hâlinin kalıcı olmayacağını biliyordum. Biraz sakinleşince yine normal düşünmeye başlayacaktı ama bu, bana bağırdığı gerçeğini değiştirmiyordu.
Düşüncelerimin labirentinden annemin aramasıyla çıktım. Telefonu hızla açtım, sesimi canlı tutmaya çalışarak cevap verdim:
"Efendim annelerin en ballısı?"
Sesimi duyunca keyifle kıkırdadı.
"Canım eve geçtin değil mi? Ben de geliyorum birazdan. Bebiş için çok güzel kıyafetler aldım, görünce bayılacaksın anneciğim."
Sesi o kadar hevesli, o kadar mutluydu ki... O hâli bir anda bana da bulaştı. Gülümseyerek,
"Çok merak ediyorum, bir an önce gel de bakalım anne," dedim coşkuyla.
Annemden ses gelmeyince telefonu kontrol ederek ekrana baktım. Arama hâlâ devam ediyordu.
"Kızım," dedi bu kez daha dikkatli bir tonla,
"Sen hasta mı oldun? Sesin boğuk geliyor. Tıkanmış gibisin... Yoksa ağladın mı sen, hı?"
Ses tonumdan bile nasıl olduğumu anlaması, kötü bir ihtimalin varlığına dair en ufak bir sezgi bile sesini titretmesine yetmişti. Anne olmak böyle bir şeydi sanırım.
Onu daha fazla bekletmemek için aceleyle konuştum.
"İyiyim... Şimdi. Geldiğinde konuşuruz, tamam mı?" dedim. Ardından derin bir nefes alıp, bu kez sesim daha da kısılıp savunmasızlaşarak,
"Anne, çabuk gel... olur mu?" diye sordum.
Sesimdeki kırılganlığı duyduğu an hiç tereddüt etmedi.
"Hemen geliyorum, bitanem," dedi ve telefonu kapattı.
Aşağıdan, abimlerin arada bir yükselen sesleri geliyordu. Her yankı, içimdeki gerginliği biraz daha artırıyordu. Az önce durduğunu sandığım yaşlar gözlerimi yeniden doldurunca, sertçe silip akmalarına izin vermedim.
Çok geçmeden dış kapının zili çaldı. Derin bir soluk verdim.
Annem gelmişti.
Aşağı inip onu karşılamak isterdim ama şu an kimseyle yüz yüze gelmek istemiyordum. Annem zaten yanıma gelirdi. Beni bu halde görmesini istemediğim için lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım, kendime çeki düzen verdim.
Biraz zaman geçti.
Ama annem hâlâ gelmemişti.
Merakla kapıya yönelip araladım. Odamdan çıkmadan kulak kabartıp mırıltı halinde gelen sesleri anlamaya çalıştım ama buradan pek bir şey duyulmuyordu. Yapmamam gerektiğini bile bile odamdan çıktım, merdivenlere yöneldim.
Merak kediyi öldürürmüş... ama insan yine de yolundan dönmezmiş.
Merdivenleri yarılamıştım ki Cihan abimin sesi yeniden yükseldi. Adımlarım olduğum yerde durdu.
"Olmaz diyorum anne! Neyi anlamak istemiyorsunuz? Poyraz'la Bilge olmaz, zorlamayın artık!"
Duyduklarım, birkaç saat önce yaşadığım o hisleri yeniden bedenime sardı. Abim neden bu kadar kesin konuşuyordu? Ne biliyordu da bu denli sinirleniyordu, bilmiyordum. Ama benimle ilgili bir konuda bu kadar sert ve müdahaleci olması içimi acıtıyordu.
Annemden bir cevap beklerken, Poyraz konusunda beni sürekli zorbalayan Cesur'un sesini duydum. Bu kez şaşkınlığım daha da arttı.
"Neden abi? Niye bu kadar karşı çıkıyorsun? Bu onların hayatı ve buna onlar karar vermeli. Tamam, ben de kardeşimi kıskanıyorum ama bu kadar müdahale etmiyorum."
Cesur'un sözü biter bitmez annem araya girdi. Sesi sakindi ama netti.
"Bizim bilmediğimiz bir şey bildiğini anladım oğlum. Ama bu kadar sert tepki vererek kardeşini üzmekten öteye gidemezsin. Poyraz'la ilgili ciddi bir sıkıntı varsa söylersin, konuşuruz, bir yol bulmaya çalışırız. Ama bu şekilde olmaz, Cihan."
Onları görebilmek için birkaç basamağı parmak uçlarımda indim. Sessizce bir basamağa oturdum. Karşımda, saçlarını sinirle yolar gibi çekiştiren Cihan abimi görmek içimi bir anda kara bulutlara teslim etti.
Annemle abilerimin konuşmasını sessizce dinleyen Mahir abim, eli cebinde, pencerenin önünde dışarıyı izliyordu. Bir süre sonra yavaşça onlara döndü ve Cihan abimin tam karşısında durdu. Ne kadar askeri eğitim almış, sürekli spor yapıyor olsa da, Mahir abimin yanında istemsizce kısa kalıyordu. Mahir abim bunun farkındaydı; fiziki üstünlüğünü saklamadan, ona tepeden bakarak konuştu.
"O sesin biraz daha yükselirse," dedi, sesi alçak ama tehditkârdı,
"Az önce Poyraz'a yapmak isteyip sıraladığın o ilginç fikirleri senin üzerinde denerim, Cihan."
Bir adım daha yaklaştı.
"Ne halt dönüyorsa anlat. Beni daha fazla sinirlendirme."
Ne kadar üsteğmen olursa olsun...
Askeriyede yüzlerce askere istediği gibi kızıp emir yağdırsa da Mahir Dağıstanlı'nın küçük kardeşi olunca işler değişiyordu işte.
Cihan abim süngüsünü indirdi, sesi düştü, omuzları çöktü. Bir anlığına öfkesinin yerini yorgunluk aldı.
"Poyraz'ın ailesi yok, biliyorsunuz," dedi.
"Daha çocukken kaybetmiş. Daha doğrusu... şehit edilmişler."
Kısa bir sessizlik çöktü. Sanki evin içindeki hava ağırlaştı. İçimde katlanarak büyüyen bir acı vardı. Abime sus demek istedim.
Ne olur... sus.
Anlatma.
"Babası korkusuz bir binbaşı," diye devam etti, sesi derinden geliyordu artık,
"Annesi ise sahada görev yapan bir sahra hemşiresiymiş."
Gözleri boşluğa takıldı. O anları görüyormuş gibi bir sis çöktü gözlerine
"Birlikte görevdeyken... aynı noktada... haince yapılan bir saldırıda şehit düşmüşler. Poyraz yetimhanede büyümüş. Ama daha çocuk yaşta kendine bir söz vermiş: asker olup ailesinin intikamını almak."
Kalbim Poyraz için daha kaç yerinden kırılabilirdi, bilmiyordum. İçimdeki sızı gittikçe büyüyor; onu yakarken beni de yakıyordu. Acısı yalnızca ona ait değildi artık, sessizce içime yerleşmişti. Onun yaralarıyla birlikte ben de kanıyor, fark etmeden aynı ateşte yanıyordum.
Poyraz'ın ailesi yoktu.
Bu cümle, tek başına bile insanın içini parçalayan cinsten. Ama o bunu bir cümleyle değil, bir ömürle taşımıştı.
Gözümün önüne çocuk hâli geldi. Yetimhane koridorlarında büyüyen, kimsenin saçını okşamadığı, dizini kanattığında "geçti" diye yarasına öpücük konduranı olmayan bir çocuk... Ve o çocuğun, daha o yaşta kendine intikam gibi ağır bir kelimeyi yol yapması.
Abimin bakışları sertleşti.
"Bu uğurda çok yol katetti. Ve artık amacına ulaşmak üzere. Asıl sorun da burada başlıyor."
Başını kaldırdı çatık kaşlarıyla Mahir abime baktı, sesi netti.
"Bu süreçte o kadar çok deliğe çomak soktu ki... peşinde kaç tane düşman var, bir tek ben biliyorum. En son çıktığımız görevde ikimizin nasıl yaralandığını sanıyorsunuz? Hedefine her yaklaştığında gözü kimseyi görmüyor. Ölüme koşar gibi gidiyor."
Nefesi hızlandı ama durmadı.
"Kaç kere ipin ucundan aldım onu, haberiniz yok. O yüzden bana 'niye bu kadar tepki veriyorsun' demeyin."
Bir an durdu.
Sonra en sert yerden vurdu:
"Gerekirse Bilge'yi kırarım. Ama ona daha çok bağlanıp daha fazla üzülmesine izin vermem. Poyraz artık dursa bile düşmanları durmaz. Bilge'yi açık hedef hâline getirmesine izin vermem. Tamam mı?"
Benim canımı düşünüyordu.
Bu yüzden bu kadar sertti, bu yüzden bu kadar korkuyordu. Dediği gibi kırmıştı belki... ama ona kızamadım. Çünkü o, beni korumaya çalışıyordu.
Bilmediği şey, kalbimde büyüyen sevginin ne kadar derin olduğuydu.
Ben Poyraz'ı öylece ortada bırakıp "ben yokum" diyemezdim. Yalnızlığına bir yalnızlık daha ekleyip, hiçbir şey olmamış gibi yoluma devam edemezdim. Kalbim buna razı olmazdı.
O, hayata hep eksik başlamıştı.
Ben onun eksik kalan yerlerine yara olmaya değil, yoldaş olmaya söz vermiştim.
O beni bırakmadıkça, ben onu bırakmazdım.
Gözleri karardığında, yükü ağırlaştığında, sessizliğe gömüldüğünde... hep yanında olurdum.
Bu benim ona verdiğim sözdü. Asker yareni sözüm...
İki olsun.
☘️☘️☘️
🫡 Selam ☘️
Bir bölümün daha sonuna geldik...
Bu bölüm biraz kalbe dokundu, biraz can yaktı.
Siz okurken neler hissettiniz, Bilge ve Poyraz size ne düşündürdü?
Yorumlarınızı okumayı gerçekten çok isterim 🤍🤭
Beni Instagram'dan takip etmek isterseniz:
📚✨ @beyazbirkuss 🥳
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.6k Okunma |
2.73k Oy |
0 Takip |
30 Bölümlü Kitap |