23. Bölüm

Soğuk Rüzgarlar II

Beyazbirkuş
beyazbirkuss

Ona daha önce asker yareni sözü vermiştim. Şimdi kendime verdiğim ikinci sözü tutmaya çalışırken, bunu yerle bir edip aramızdaki o güçlü bağı koparmak... onu bir başına bırakmak aklımdan bile geçmezdi. Gitmek kolaydı, vazgeçmek kolaydı, söz vermek bile kolaydı... ama ben hayatım boyunca kolay olana hiç yönelmedim. Şimdi dik durma zamanıydı. Abime, aileme ve sevdiklerime karşı Poyraz'la yalnızca sevgili olmadığımı; aynı zamanda onun en büyük destekçisi olduğumu göstermek zorundaydım. Onun yalnız olmadığını, yanında duran bir yarenin, bir yuvaya dönüş umudunun olduğunu kanıtlamalıydım.

 

Oturduğum basamaktan kalkıp sessizce onlara doğru yürüdüm. Konuştukları her kelimeyi duyduğumu belli etmiştim artık. Annem gözlerimi görünce telaşla yanıma geldi, sesi titriyordu. 'Kızım, sen niye indin? Ben şimdi gelecektim yanına anneciğim...' dedi. Bir an ona baktım, ama ne söyleyebilirdim ki? Dudaklarım kıpırdamadı. Sessizce yanından geçip Cihan abimin tam karşısında durdum.

Duyduklarımın acısı yüzümden ne kadar okunuyordu bilmiyordum, ama gözleri gözlerime değdiğinde içimde bir yer sızladı. Bana öyle bir baktı ki... Sanki o bakışta sarıp sarmalayacak, hüznümü alıp götürecek, içimdeki fırtınayı durduracak gücü vardı. Ama o an, Poyraz'dan uzak durmam gerektiğini söylediği tüm sözler aklına geri dönmüş olmalıydı ki kaşları yavaş yavaş çatıldı. Birkaç saat önce bağırarak ahkâm kesen adam yine karşımdaydı sanki. Biliyordum, yine yapacaktı. Üzecekti, kızacaktı, kıracaktı... ama bütün bunları beni korumak için yapacaktı.

Ama bu sefer farklıydı.

Beni ben yapan duygularımın yakılıp yıkılmasına izin vermeyecektim. Eğer ilk gerçek abi–kardeş savaşı bu olacaksa, buyursun gelsin. Ben zırhımı çoktan kuşandım. Yara alsam da... bu saatten sonra yaralanmadan da geri adım atmayacaktım.

 

"Duydun," dedi. Bakışları gözlerime mıhlanmıştı. "Neden sana bu işin olmaması gerektiğini söylediğimi anladın, değil mi?"

Onu anlamamı, onaylamamı bekliyordu. Sesi yumuşamış, daha kısık ve kırılgan çıkıyordu.

İki elini yüzüme koydu, parmakları yanaklarımı şefkatle okşarken bana biraz daha eğildi.

"Bu şey... aranızdaki bu bağ size zarar vermekten öteye gitmez, güzelim. Başka biri olsa, bu kadar tepki göstermezdim. Abi kıskançlığından öteye gitmezdi tepkilerim belki, sana karışmazdım bile. Ama Poyraz'la olmaz, abiciğim..."

Beni ikna etmeye çalışıyordu. Onayımı istiyordu. Ama biliyordu dik duran bakışlarım çoktan cevabı vermişti. Buna rağmen vazgeçmiyor, içindeki son çırpınışlara tutunarak beni uzaklaştırmak için çaba göstermeye devam ediyordu.

 

Başımı yana çevirip yüzümü ellerinden kurtardım ve bir adım geri çekildim. İçimde yükselen alevlere rağmen sakin görünmeye çalışarak, "Bu senin karar verebileceğin bir konu değil abi,"dedim. "Tamam, beni korumak istiyorsun, bunu da anlıyorum... ama olmaz. Onu bırakamam."

Ellerimi saçlarıma atıp geriye doğru savurdum. Derin nefesler alıyor, titreyen sesimi toparlamaya çalışıyordum. Gözlerimi yerde tuttum; diğerleriyle bakışmamaya özen gösterdim. Çünkü onların bakışlarında abimle aynı fikirde olduklarını gösteren bir ifade görmek istemiyordum.

"Sen de söyledin," dedim sık nefeslerimin arasında... "O yalnız büyümüş. Şimdi bana güvenmiş, beni sevmişken... ben de onu seviyorken... nasıl bırakabilirim? Söyle abi... sen olsan bırakır mıydın?"

 

Gözümden düşen yaşı avucumun içiyle silerek sözlerime devam ettim. Sesim titremesin diye derin bir nefes aldım; bakışlarımı onunkilerden kaçırmadan, içimde kopan fırtınaya rağmen ayakta durmaya çalışıyordum.

 

"Bu konuda ne yaparsan yap, ne kadar ısrar edersen et; fikrim de duygularım da değişmeyecek. O yüzden aramızdaki bu güzel abi–kardeş ilişkisine zarar verecek bir harekette bulunma, olur mu?" dedim. Elimi ikimizin arasındaki boşluğa doğru kaldırarak, bu mesafenin daha fazla açılmasına sebep olmamasını istediğimi açıkça gösterdim.

 

"Ben ne senden ne de Poyraz'dan uzaklaşmak istiyorum." Sesim hâlâ yumuşaktı ama kelimelerim sertleşmişti; bu kez geri dönüşü olmayan bir çizgi çekiyor, sınırımı kesin bir dille belli ediyordum.

 

Sonra korkusuzca diğerlerine döndüm, tek tek gözlerinin içine baktım. Annem kararsız ama üzgün bakışlarla bana bakıyordu; ne yapacağını bilemez hâli sessizliğine sinmişti. Bu sessizlik beni korkutsa da, dayanamayacağını ve sonunda benim yanımda duracağını biliyordum.

 

Bakışlarım Cesur abime takıldığında, yüzündeki o samimi gülümsemeyi gördüm. İçim bir anda ferahladı sanki. Yanındayım der gibi göz kırpması ve duruşu her şeyi anlatıyordu; tam onun tarzıydı.

 

Titrek bakışlarım son olarak Mahir abimde durduğunda, içimdeki tüm korku silinip gitti. Yüzünde güven veren bir ifade vardı. Gözlerimin içine baktığında çatılan kaşları, beni buruk bir gülümsemeye zorladı. Ağlamama dayanamıyor gibiydi. Başını iki yana sallayıp ağır adımlarla yanıma geldi.

 

Elleri yüzüme uzandığında gözlerimi kapattım. Yüzümü avucuna yaslayıp öylece bekledim. Baş parmağıyla gözümde asılı kalan son damlayı silip alnıma güven veren bir öpücük kondurdu.

 

"Ağlayınca çok çirkin oluyorsun küçük," dedi. "Burnunla dudakların şişmiş, kocaman olmuşlar."

 

Kaşlarımı çatıp gözlerimi hemen açtım. Bu hâlim onu eğlendirmiş olmalıydı ki sırıtmaya başladı. Kolunu omzuma dolayıp beni merdivenlere doğru yönlendirdi, ben de adımlarına ayak uydurdum.

 

"Cihan korunman konusunda çok haklı Bilge," dedi. "İnsanın yumuşak karnı en çok değer verdiğidir. Yani zaafıdır. Poyraz iti seni gerçekten seviyorsa, bu onu zayıf kılar. Aynı zamanda senide hedef yapar. O yüzden çok dikkatli olmalıyız."

 

Merdivenleri çıkarken konuşmaya ara vermeden devam etti, sonra bir an durup soluklandı.

 

"Cihan'a kızma. Bu kadar korkup böyle büyük tepki vermesinin önemli bir nedeni var. Bunu sana o anlatmalı. Eminim biraz durup düşününce seni anlamaya çalışacak ve yanına gelecektir."

 

Onu merakla dinlerken, odamın önüne geldiğimizi fark etmemiştim bile. Bir eliyle kapıyı açarken, diğer eliyle beni hafifçe odaya doğru itti.

 

"Şimdi biraz dinlen, kendine gel," dedi. "Ağlamanı hiç sevmedim. Hele de elin oğlu için ağlamanı hiç sevmedim ..."

 

Sesindeki sertlik tanıdıktı ama altındaki koruma hissi inkâr edilemezdi.

 

"Şu düşman mevzuları bir bitsin," diye devam etti. "Sonra düşman aramaya fırsatı oluyor mu görsün bakalım Poyraz efendi."

 

Kapıyı arkamdan yavaşça kapattı. Oda bir anda sessizliğe gömüldüğünde, yatağın kenarına oturdum. Az önce tutunduğum tüm bakışlar, söylenen sözler ve saklanan korkular zihnimde birer birer yankılanıyordu. Mahir abimin sert görünen ama beni sarmalayan tavrı, Cihan abimin öfkesinin ardındaki kaygı, annemin suskunluğu... Cesur'un samimi desteği... Hepsi kalbimde ayrı bir iz bırakmıştı.

 

Düşüncelerimi, odamın kapısını pat diye açan Cesur böldü. Elinde bir sepet vardı; içinde sevdiğim meyveli sodalar ve çeşit çeşit çikolatalar vardı..

 

Yatağın etrafından dolandı. "Sağ taraf benim," diyerek örtüyü kaldırdı, yatağa oturup sırtını başlığa dayadı. Sonra diğer tarafı açtı, eliyle pat pat yaparak,

 

"Gelsene kızım. O kadar hazırlık yaptım. Bugünü Cihan abimin dedikodusunu yapıp ondan nefret ediyoruz günü ilan ediyoruz," dedi.

 

Kafamı dağıtıp beni mutlu edebilmek için kendince çareler bulmuştu. Ve itiraf etmeliyim ki oldukça başarılıydı. Modum bir anda yükseldi. Yerimden kalkıp gösterdiği yere oturdum. Örtüyü üzerime çekerken sepeti Cesur'un elinden alıp çikolatalar arasından seçim yapmaya başladım.

 

O da bir çikolata seçip hızlıca yemeye başladı.

 

"Bu Cihan abim de bazen çok kasıntı bir adam oluyor vallahi. Çekilecek dert değil," dedi. Sonra dramatik bir ciddiyetle ekledi: "Allah askerlerinin yardımcısı olsun... Poyraz dışında."

 

Cümleyi Poyraz kısmında bilerek vurguladı, ardından "âmin," deyip elini yüzüne sürerek duasını pekiştirdi.

 

Şaşkınlığımı bir kenara bırakıp ona hemen ayak uydurdum. "Hiç... Sanki burası askeriye, ben de askeriyim. Nasıl artist artist kızdı, gördün değil mi?" dedim.

 

Hem çikolatasını yiyordu hem de başıyla beni onaylıyordu.

 

İlk çikolatam bitince elmalı sodamı içmek için açacak arandım ama sepette yoktu. Ne aradığımı anlayınca şişeyi elimden aldı. Dişinin kenarıyla kapağı açtığı an donup kaldım.

 

İrem Derici bir, Cesur iki...

 

"Sağlam dişlerin var maşallah," diye mırıldandım.

 

Cesur, beni takmadan Cihan abime benden daha çok kinlenmiş gibi konuştu:

 

"Bide ayrılacaksın, mecbursun diyor, haspam. Gerçi ben de ayrılman taraftarıyım ama bunun şu anki konuyla alakası yok. Ben genel olarak kardeşimin kimseyle birlikte olmasını istemiyorum."

 

Sonra hevesle bana dönerek ekledi:

 

"Boşver Poyraz'ı be, ayrıl gitsin abiciğim, he!"

 

"Ayrıl" kelimesi bende artık tik hâline gelmişti. Bugün bu kelimeyi o kadar çok duymuştum ki, içimde tırmanan alevilere engel olamadan, "Artık yeter!" diye bağırmak istiyordum.

 

Ama bunun yerine Cesur'un anlayacağı dilden bir replikle cevap verdim.

 

"Biz birbirimizi sevdikten sonra, bırakmadıktan sonra onların biride gelse, kokuda gelse var ya, ayıramayacaklar. Asla ayıramayacaksınız be...

Sen kocandan ayrıl. Sen kocandan ayrıldın mı lan, he? Ayrıldın mı?

Ben kocamı bırakmam. Ben bu yaşta dul kalmam."

 

Başlarda normal ama sonlara doğru hem sesimi hem de konuşma hızımı arttırarak videodaki kızı taklit etmeye çalıştım. Kıza hak vermemek elde değildi gerçekten.

 

Replik bitince nefes nefese durup Cesur'a baktım. Ağzı açık kalmış, bana öylece bakıyordu.

 

Sonunu ısırdığı çikolatanın parçasını ağzından kucağına düşürünce gözlerim seğirmeye başladı. Normalde böyle şeylere çok takılan biri değilim ama ağzından düşünce bir an kıllanmadım değil yani.

 

"Oha, aynısını yaptın kızım ya... Sen de zaten gündüz kuşağı izleyen teyze tipi vardı, şimdi netleşmiş oldu!"dedi ve büyük bir kahkaha patlattı.

 

 

 

"Tabii abicim, ne sandın?" dedim. "Ben boşuna mı Çul Çürüten oldum sanıyorsun? Yerimden kalkmadan izlediğim Reels videoları, ezberlediğim repliklerin sayısı senin yaşından çoktur."

 

Bunu sanki çok önemli bir meziyetmiş gibi abartarak anlatmam, abimi daha da şaşırtmıştı. O ise bu gereksiz özgüvenime yalnızca gözlerini devirmekle karşılık verdi.

 

Odada uzun süre kaldık. Havadan sudan, okuldan, hiçbir yere varmayan cümlelerden konuşarak akşamı ettik. Saat ilerledikçe sessizlik ağırlaştı. Babamın işten dönme vaktinin yaklaştığını ikimiz de biliyorduk. Evdeki gerginlik neredeyse elle tutulur hâle gelmişti.

 

İşte bu yüzden, babamın benim kontrolüm dışında bir şeyler öğrenmesini istemiyordum. Kelimeler başkasının ağzından çıkmamalıydı. Olan biteni ona kendim anlatmalıydım. Çünkü bazı gerçekler, yanlış bir anda ve yanlış bir kişi tarafından duyurulursa olayı daha da çıkmaza sokabilirdi.

Zil sesini duyunca tedirginlikle ayağa kalktım. Abim de benimle birlikte doğrulup kapıya yöneldi; bir eli, güven verircesine sırtımdaydı. Odadan çıkarken şakağıma yumuşak bir öpücük kondurdu.

 

"Annem," dedi fısıltıyla, "babamın sert tepki verebileceği önemli bir şey anlatacağı zaman sade bir kahve yapar ve onu kış bahçesine çağırır. Oranın atmosferi babamı hep rahatlatır. Aklında bulunsun."

Göz kırpıp odasına gitti.

 

Beni düşünüyor olması, bu sessiz desteği, benim için paha biçilemezdi. İçim biraz daha özgüvenle dolunca merdivenleri hızla inip kapıya yöneldim.

 

Annem kapıyı açmış, babamın ceketini sırtından alıp vestiyere asıyordu. Yüzünü ne kadar sakin tutmaya çalışsa da gerginliği belliydi. Bu, babamın gözünden kaçmadı elbette. Annemi kendine çevirip göz kırptı, başını "ne oluyor?" der gibi hafifçe salladı.

 

Tam o sırada onlara doğru bir adım attım. Annem beni görünce bir adım geri çekilerek bana alan tanıdı. Ben ise neşeli bir sesle,

"Hoş geldin babacığım," deyip sarıldım.

 

Başımı göğsüne yasladığım anda, kendimi yüksek ve sağlam surlarla çevrilmiş gibi hissettim. Annemin şefkati, abilerimin korumacı tavrı... Hepsi beni özel hissettiriyordu ama babam... O bambaşkaydı.

 

O, benim için bir limandı.

En güvenli sığınağım.

İçimdeki derin yaraların merhemiydi.

 

"Hoş bulduk, güzelimin güzeli," dedi; bana cevap verirken aynı anda anneme de iltifat etmeyi ihmal etmedi. Babamın sesiyle annemin gergin yüzü anında aydınlandı.

 

Boğazımı temizleyerek dikkatini çektim.

"Şu an konu benim, valide sultan. Araya girme lütfen," deyip anneme sırıtınca babamdan gür bir kahkaha yükseldi.

 

Oysa annem hiçbir şey yapmamıştı. Aksine, bana alan açmış, babamla arama girmemişti. Yine de onu annemden kıskanmam babamın hoşuna gitmiş olmalıydı ki kolunu biraz daha sıkılaştırarak beni iyice sardı. Başımı öpüp,

"Var sizde bir haller... Neler oluyor, söyleyin bakalım," dedi.

 

Sesi bir anda ciddileşti; savcı kimliğine bürünmüştü bile.

 

Annemle göz göze gelince derin bir yutkunup babama döndüm.

"Şey... babacığım. Yemekten önce sana sade bir kahve yapsam, kış bahçesinde otursak olur mu?"

 

Sözlerim biter bitmez annemle babamın kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı; kısa bir an birbirlerine baktılar. Babam, onunla önemli bir şey konuşacağımı anlamıştı.

"Sen kahveyi yapana kadar ben üzerimi değiştirip kış bahçesine geçerim," dedi ve burnuma hafif bir fiske vurdu.

 

Annem, babamın peşinden gitmeden önce bana tatlı bir gülümsemeyle bakarak sakinleştirmeye çalıştı. Eminim odada onunla konuşacak, babamın beni tepki vermeden dinlemesini sağlayacak küçük ön hazırlıklar yapacaktı.

 

Mutfağa geçip kahveyi hızlıca yaptım. Kış bahçesine geçtiğimde tepsiyi ortadaki sehpaya bıraktım. Evi ilk gezdiğim zaman buraya şöyle bir bakıp çıkmıştım. Şimdi durup detaylıca incelediğimde, her yerin ne kadar özenle ve dinginlikle dekore edildiğini fark ettim. Öyle bir atmosferdi ki, insan burada istese bile gergin kalamıyordu.

 

 

Tamamen beyaz ahşap çerçeveli cam bir kış bahçesiydi. Geniş camlardan içeri süzülen gün ışığı, mekânı olduğundan daha ferah gösteriyor, insanın içini açıyordu. Burayı bu kadar geç keşfetmiş olmama hayıflandım. Tüm günümü burada geçirebilirdim.

 

Annemin zevkinin her köşede hissedildiği hasır oturma grubu ve ona uyumlu orta sehpa, kış bahçesine doğal bir sıcaklık katmıştı. Kış için kurulmuş soba sessizce duruyor, varlığıyla bile iç ısıtıyordu. Çiçeklerse mekânın ruhuydu; her biri ayrı bir emek, ayrı bir alışkanlık, ayrı bir sabırdı. Onlara bakarken babama anlatmam gerekenler zihnimden yavaşça silinmişti.

 

Arkamdan gelen adım sesleriyle irkildim. Babamın geldiğini anlayıp ona döndüm.

"Gel bakalım hanımefendi," dedi gülümseyerek. "Beni kış bahçesine çağırdığına göre önemli bir meselemiz var demektir."

 

Kolunu omzuma doladı, birlikte koltuğa doğru yürüdük. Yan yana oturduk. Beni kendine biraz daha çekti, saçlarımdan öptü. Ardından kahvesine uzanıp bir yudum aldı. Yüzündeki memnuniyet, kahveyi beğendiğini açıkça belli ediyordu.

 

Gözleri üzerimdeydi. Konuşmamı bekliyordu. Ben ise susuyordum. Nereden başlayacağımı bilemiyor, gözlerimi onunkilerden kaçırıyordum. İçimde bir şeylerin çözülmesi gerektiğini hissediyor ama ipi nereden tutacağımı bilmiyordum.

 

"Dökül kızım," dedi sakin bir sesle.

 

O an afalladım. Ablamın bu kelimeye olan fobimi onlara anlatmış olma ihtimali hiç de az değildi. Zaten ne kadar az kişi bilirse, o kadar güvende olurdum. "Dökül" kelimesi beynimde bir tetikleyici etkisi yapıyordu; bunun başka türlü açıklaması olamazdı. Çünkü bu kelimeyi duyar duymaz, istemesem bile içimde sakladığım ne varsa ortaya saçıyordum. konuda derinlemesine bir araştırma yapılması, hatta çocukluğuma kadar inilmesi gerektiğini düşünüyordum, hâkim bey.

 

 

Babama baktığımda yüzünde o bilmiş, sırıtan ifadeyi görünce içimi çekip ofladım ve tamamen ona döndüm.

 

"Ben konuya nereden başlayacağımı ya da bunu sana uygun bir dille nasıl anlatacağımı bilmiyorum, baba," dedim. "Aslında anlatmakla ilgili bir sıkıntım yok. Sadece vereceğin tepkiden, kızmandan ya da beni anlamamandan korkuyorum."

 

Bu sözlerimle birlikte babamın yüzünde hemen anlayışlı bir ifade belirdi. Uzanıp sağ elimi tuttu, sıcak avuçlarının içine aldı.

"Konuyu bilmediğim için sana nasıl tepki veririm ben de bilmiyorum," dedi sakin bir sesle. "Ama şunu bil: Vereceğim tepkilerin arasında sana kızmak yok."

 

Gözlerimin içine bakarak devam etti.

"Gerçekten çok büyük, affedilemez bir hata yapmış olsan kızarım belki, ama yine de seni dinlerim."

 

Derin bir nefes aldı. Yüzündeki ifade yumuşaktı.

"Yüzüne bakınca öyle büyük bir mesele olmadığını anlıyorum, kızım. Benden çekinme, anlat. Baba-kız biraz dertleşelim," dedi ve elime hafifçe iki kez vurup bıraktı.

 

Kahvesinden son yudumu alırken gözleri hâlâ üzerimdeydi. Onun bu sakin, anlayışlı ve motive edici konuşması içimdeki düğümü biraz olsun gevşetmiş, kendime olan güvenimi artırmıştı.

 

Ne kadar cesaretlensem de gözlerine bakamadım. Ellerime odaklanarak konuştum.

"Ben... birinden hoşlanıyorum," dedim. "Duygularımızın karşılıklı olduğunu anlayınca birbirimize açıldık. Ama bu durum benim kontrolüm dışında annemle abilerim tarafından öğrenildi."

 

Sözlerimin ardından göz ucuyla babamın yüzüne baktım. Az önceki anlayışlı ifade yoktu artık. Yüzü sertleşmişti sanki.

 

Devam edecektim ki babamın sesiyle duraksadım.

"Peki," dedi, "bu kişi bizim tanıdığımız biri mi?"

 

Başımı usulca salladım.

"Evet."

 

"En son Cihan abi öğrenince," diye devam ettim, "çok sinirlendi. Bayağı kızdı bana. Ayrılmamız gerektiğini, bu işin olmayacağını bağırarak söyledi."

 

Sesim, abimi şikâyet edercesine istemsizce yükselmişti. O an içimde beliren ani bir cesaretle babamın yüzüne baktım. Tek kaşı havadaydı; sorgulayıcı, sert bir ifadeyle bana bakıyordu.

"Cihan neden böyle bir tepki verdi?" diye sordu.

 

Olanları düşününce içimdeki hırs daha da kabardı.

"Poyraz'ın düşmanları varmış," dedim. "Ben tehlikedeymişim falan filan... Bir de ne dedi biliyor musun baba? 'İster bana kırıl, ister küs; bu iş asla olmayacak,' dedi."

 

Babamın yüzü bir an içinde birkaç kez değişti. Neye kızacağına, neye şaşıracağına karar veremiyor gibiydi. Hatta bir an gülümser gibi oldu ama hemen kendini toparladı.

 

Ben hâlâ hararetle abimi şikâyet ederken boğazım kurudu. Babamın kahvesinin yanında getirdiğim sudan bir yudum aldım. Tam o sırada, sevgilimin adını laf arasında ağzımdan kaçırdığımı fark ettim.

 

Elimdeki suyla öylece donup kalınca babama bakamadım.

"Demek... Poyraz," dedi, kelimeyi ağzının içinde evirip çevirerek. Ne dediğini tam çıkaramadım.

 

Suyu yavaş hareketlerle tepsiye bıraktım. Kaçamak bakışlarla ona döndüm. Kızgın değildi ama kendini zor tuttuğu belliydi. Yüzünde, sinirle karışık tuhaf bir kıskançlık vardı; bir babanın, kızını paylaşmaya henüz hazır olmayan hâli.

 

Konuşmadan önce boğazını temizledi. Kelimelerini tartarak söze girdi.

"Bir kızın bir erkek arkadaşının olması," dedi, "her baba için kolay bir mesele değildir."

 

Bir an durdu.

"O yüzden benim yanımda bu konuları çok açma. Sana kalbini kıracak tepkiler vermek istemem, kızım."

 

Derin bir nefes aldı.

"Çünkü yuvamıza çok geç geldin. Seni, abilerin dâhil, hiçbir karşı cinsle paylaşmaya hazır değilim."

 

Sonra sustu. O kısa sessizlikte kalbim daha hızlı atmaya başladı. Ardından devam etti:

"Ama..."

 

Bakışları yumuşadı.

"Bu konuyu başkasından değil de senden duymuş olmaktan mutluyum. Bu bana güvendiğini gösterir."

 

Gözleri bahçede gezindi bir süre, sonra tekrar bana odaklandı.

"Bizim zamanımızda böyle meseleleri anne babaya açmak kolay değildi. Açsak bile aldığımız tepkiler bambaşka olurdu."

 

Sesi daha ciddi bir tona büründü.

"Zaman değişti. Düşüncelerim eskiye yatkın olsa da size zarar vermeyecek kararlar almaya çalışıyorum. Çünkü adliyede, polis merkezlerinde, 'özgürlük' adı altında yapılan tercihlerin insanların hayatlarını nasıl kararttığını birebir görüyorum."

 

Bana doğru biraz eğildi.

"O yüzden konu ne olursa olsun, çekinmeden gel bana anlat, babacığım. Sorun neyse, başına daha kötüsü gelmeden birlikte çözüm bulalım."

 

Bir an durdu, sesi netleşti.

"Ama bu rahatlık, sana hata yapma lüksün olduğunu düşündürmesin."

Derin bir nefes verip sırtını koltuğa yasladı ve daha ciddi bir ifadeyle, "Şimdi Cihan konusunu baştan anlat bakalım. Kızıma bağırmasının cezasını bizzat savcılık verecek," dedi. Kendini övmesi beni istemeden güldürdü; içim artık biraz daha rahattı. Babam karşı çıkmasa da, belirli sınırlar dahilinde görüşmemizi sürdürmemiz ve uygunsuz her türlü davranıştan kaçınmamız gerektiğini üstü kapalı bir şekilde anlattı.

 

O an odadaki sessizlik, hem ciddi hem de hafif bir rahatlama havasıyla dolmuştu. İçimden küçük bir gülümseme yükselirken, babamın sözlerinin arkasındaki titizliği ve endişeyi daha iyi anladım; artık karşılıklı olarak daha kontrollü bir adım atabileceğimizi biliyordum.

 

 

 

☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️

 

Selamlar! Bir bölüm daha bitti. 😊 Bölüm hakkında ne düşünüyorsunuz? Yorumlarınızı merakla bekliyorum!

 

Bilge'nin bu bölümlerdeki patavatsızlıkları peki😅

 

⚠️ Gelecek bölüm uyarısı:

Dengeler daha da bozulacak, hazırlıklı olun! 🔥

Bölüm : 26.12.2025 16:03 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...