
Bir yerde okumuştum: İnsan, nisyan kökünden gelir yazıyordu.
Yani unutan...
Verdiği sözü, kendine emanet edileni, hatta canını yakanı bile zamanla hiç yaşamamış gibi silip unutan.
Belki de bu yüzdendi gözümden düşen damlaların sayısını hatırlamayışım.
Bir mesajla, onca hayal kırıklığına rağmen kalbimde yeniden titreşen o inatçı umut ışığı...
Eğer her şey bu kadar kolaysa, ben neden bu kadar acı çektim?
Neden en sevdiğim iki insan tarafından, bile isteye kırıldım?
Ve neden kalbim, yapılanları bir an önce unutup affetmek için çırpınmaya başladı?
Hayır.
Bu kadar kolay olmayacaktı.
Gerekirse kendimle savaşırdım ama onlara hemen teslim olmazdım.
Çünkü bu kadar kolay affedilirlerse, bir dahaki sefere daha derinden kırarlardı.
Sevgimin büyüklüğüne sığınıp affediciliğimi hor görürlerdi.
Beni ben yapan şey, net sınırlarımın olmasıydı.
O keskin hatlara yaklaşıp yara aldıklarında, bir daha bana yara olamayacaklarını anlamaları gerekiyordu.
Bu bir intikam yemini değildi.
Asla.
Bu, sessiz ama net bir uyarıydı.
Telefonumun ekranı hala karanlıktı.
Mesajı görüldüde bırakıp uyuyacaktım.
Beni habersiz, endişeyle ne kadar beklettiyse, ben de onu o kadar bekletecektim.
Sonra, bana yapmak zorunda kaldığı o saçma açıklamalar gibi yarım yamalak cümleler kuracaktım.
Ona öyle olmasa bile kendini önemsiz hissettirecektim.
Tıpkı bana hissettirdiği gibi.
Abime gelince...
Sessizce, konuşmadan; mesafe koyacak, onu görmezden gelerek cezalandıracaktım.
Ayrılmamız konusunda direttiği her sözde beni duymayışını, yok sayışını unutamıyordum. Bana hissettirdiği o yok sayılmışlığın içinde ne kadar beklediysem, beni anlayana kadar o da bekleyecekti.
İstediğim bir özür değildi.
Peşimde dolaşıp pervane olmaları da...
Benim derdim başkaydı: Sadece Anlayış.
Yatağa, ilk defa kendimden emin bir halde girdim.
Öfkem ve kırgınlıklarım az da olsa düşüncelerimle tatmin olmuştu.
Bu hisle uyuyacak, kendinden daha emin bir şekilde uyanacaktım. Aldığım kararlar her ne kadar beni zorlayacak olsa da arkasında duracaktım.
☘️☘️
Gecenin karanlığı, gözlerini diktiği odanın içindeki gölgelerin kıpırtılarını gizleyemiyordu.
Büyük bir yükten kurtulmuş omuzları artık daha dikti; koştura koştura sevdiğinin yanına gelmişti.
Ama o eski heyecan, o umut parıltıları artık yoktu.
Biliyordu...
Kırdığı kadar kırılacak, yaktığı kadar yanacaktı Poyraz.
Ama ah etmeyecekti.
Zaten Dilrubasından daha azını beklemezdi.
Mesajını gördüğünü biliyordu.
Telefonun ışığı, kısık da olsa odayı aydınlatmıştı.
Yüzsüz bir umutla çarpan kalbi, karşılık vereceğini düşlese de aklı sonucu çoktan kabullenmişti.
Görevden söz edemezdi.
Bir zamanlar ihtimali olan evlilikten hiç bahsedemezdi.
Bunlar, aralarındaki düğümü daha da sıkılaştırmaktan başka bir işe yaramazdı.
Nasıl bir açıklama yapması gerektiğini hâlâ bilmiyordu.
Ama tutarsız tavırlarının bir nedeni olduğunu, üstü kapalı da olsa anlatmalıydı.
Şimdi, işi ne kadar zor olursa olsun kendini affettirmeliydi.
Sevdiğine, onu hâlâ çok sevdiğini ispat etmeliydi.
Bunun için ne gerekiyorsa yapacaktı.
Yüzsüzce kapısında yatmak gerekse bile.
Cihan, sorunun ne olduğunu bilse bile
aralarındaki o güçlü bağa karşı çıktığı için kendini kardeşinden uzak tutmaya devam eder miydi, bilmiyordu.
Ama Asil Bey'in ve diğer abilerinin gözünde hangi konuma düştüğünü anlamak zor değildi.
Görevde olduğu süre boyunca onun görmeyeceğini bilse de Bilge, gelişen her durumu anlatan mesajlar atmıştı.
Babasına onlardan bahsettiğini...
Karşı çıkmadığını ama gözlerine batmamaları gerektiğini...
Heyecanla, umutla yazılmış bir sürü cümle.
Adamın her şeyi öğrenmesiyle, kızının gözlerinden yaşların süzülmesi arasında kaç gün vardı ki?
Şimdi nasıl çıkacaktı karşılarına?
Derin bir of çekti.
Yaslandığı sokak lambasının direğinden yavaşça doğruldu.
Elleri cebindeydi, gözleri hâlâ penceredeydi; sanki düğümlenmiş bir kaderin içinden çıkmanın yolunu arıyordu.
Başını kaldırdı.
Gökyüzünde tek tük görünen yıldızlara baktı.
"Yanımda olsaydın şimdi..." diye fısıldadı.
"Arkamda dağ gibi dururdun.
Sadece varlığının verdiği güvenle bile daha dik, daha kendimden emin çıkardım karşılarına.
Yokluğunda her şeyi tek başıma halletmek... çok eksik hissettiriyor baba..."
Boğazı düğümlendi sanki. Sesi o kadar kısıktı ki baba özlemi dilinde köz olup yaktı cümlelerini.
"Annem..."
"Belki annesiyle arkadaş olurdu.
Her konuda bana destek olduğu gibi yine kıyamaz, aramızı yapmak için çırpınırdı kesin.
Yokluğunuzun acısı geçmiyor... ama artık bu acıya dayanabilmem için bir umut ışığı doğdu içimde anne."
Gözlerinden sessizce birkaç damla yaş süzüldü. Sesi titreyerek fısıldadı geceye..
"Ve ben o umut ışığını da kaybedersem... yok olurum.
Niye gittiniz ki?"
Ne bir hıçkırık vardı ne de feryat.
Sadece karanlığın içinde, kimseye yük olmayan keskin bir acı...
Asfalta düşüp kaybolan birkaç damla göz yaşı...
☘️☘️
Gece yarım yamalak uyuduğum, rahatsız uykumdan baş ağrısıyla uyandım. Gözlerimi açtığım anda aklıma üşüşen ilk şey, içimde dinmeyen o gönül sızısı oldu. Yatağın içinde bir an bile oyalanmadan doğruldum, gece boyunca defalarca yaptığım gibi pencereye doğru yürüdüm.
En son baktığımda Poyraz bahçedeydi. Başını gökyüzüne kaldırmış, yüzünde derin bir hüzünle kendi kendine konuşuyor gibiydi. O halini görmek içimi öyle bir yakmıştı ki... Aşağıya inip ona sarılmamak için kendimi zor tutmuş, pencereye bir daha yaklaşmamak adına yatağa dönüp uyumaya çalışmıştım.
Perdeyi aralayıp yeniden dışarı baktığımda, Poyraz'ı hâlâ orada görmek başlı başına bir şaşkınlıkken, onun tam karşısında babamı görmek... İşte bunu hiç beklemiyordum.
Babamın yüzü ciddiydi ama sert değildi. Bir an durdu, elini kaldırıp Poyraz'ın omzuna babacan bir tavırla hafifçe vurdu. Sonra hiçbir şey söylemeden eve doğru yürümeye başladı.
Poyraz, babamın arkasından öylece bakakaldı. Yüzünde karmaşık duygular... Şaşkınlık, minnet, belki de umut.
Ne olduğunu tam kavrayamadan başını kaldırdı. Ve günler sonra ilk kez göz göze geldik.
Bu kez kendimi geriye çekmedim. Dik durdum, bakışlarını kaçırmadan gözlerinin içine baktım. Yüzünde derin özlemin yansıması vardı sanki. Gözlerim bir kenarı hafifçe kıvrılmaya başlayan dudaklarını görünce kaşlarım hızlıca çatıldı. Başını öne eğip gülüşünü saklamaya çalışır gibi bir hali vardı.
Bir de utanmadan... gülüyor muydu?
Başını yeniden kaldırdı, bana göz kırparak ardından hiçbir şey olmamış gibi eve doğru yürümeye başladı. Çenem şaşkınlıktan neredeyse düşecekti.
Ne yani...
Babam onu eve mi davet etmişti?
Perdeyi sertçe çekip lavaboya girdim.
"Savcı beye bak sen," diye söylendim içimden. "Kızının ağlamalarını görmese bile annemden illaki bir şeyler duymuştur."
Bir yandan yüzümü yıkıyor, bir yandan çökmüş yüzüme bakıp uykusuzluktan moraran göz altlarımı kapatıcıyla gizlemem gerektiğini düşünüyordum..
"Zaten senin gözünden ne uçan kurtulur ne kaçan. Bunları bilirken o tutarsız herifi bir de eve alıyorsun."
Tarağı elime alıp kabarmış saçlarımı tarayarak yarım topuz yaptım. Aynadaki yansımama bakarken içimdeki öfke hâlâ dinmemişti.
"Ben olsam iki yumruğu ağzının ortasına çakar, bir daha bu kapının önünden geçmeyeceksin derdim," diye homurdandım.
Dolaba yönelip minik çiçek desenli, dizlerimin hemen altında biten elbisemi alarak hızlıca giyindim. Makyaj aynamın önünde biraz oyalanıp gündelik ama özenli bir makyaj yaptım. Birkaç fıs parfüm sıktıktan sonra kendi etrafımda bir tur dönüp kapıya yöneldim.
Odadan çıkarken omuzlarımı dikleştirip yüzüme umursamaz bir ifade yerleştirerek merdivenlere yöneldim.
Salona indiğimde herkes oturmuştu. Hepsinin dikkati, ellerini etrafına sıkıca sardığı kupayı bir can simidi gibi tutarak konuşan Poyraz'ın üzerindeydi.
Geldiğimi ilk fark eden Mahir abim oldu. Bakışları baştan aşağı üzerimde gezindi, sonra tek kaşını kaldırarak gözlerimin içine bakmaya başladı. Onun bakışlarını fark eden Cesur abim bana döndü. Önce şaşırdı, sonra Poyraz'a baktı, ardından tekrar bana... Yüzünde o tanıdık muzur ifade belirdi.
"Günaydın güzelim," dedi.
"Hayırdır? Bir yere mi gidiyorsun? Ne bu hazırlık?"
Elini üstüme başıma doğru sallayınca beni fark etmeyenlerin de bakışları üzerime çevrildi. Ben de istemsizce kendime baktım.
"Ne var bunda her zamanki halim" demek isterdim ama... yok, bu ev halim değildi. Evde hep tişört, eşofman dolaşırdım.
Gözlerimi Poyraz'a değdirmeden boğazımı temizledim.
"Evet," dedim, sesim sandığımdan daha sakindi.
"Bugün bir arkadaşımla buluşacağım."
Hiçbiri söylediğim yalana inanmamıştı; bakışlarından bunu anlamamak mümkün değildi. Annemle ailemizin yeni üyesi Hazal abla mutfaktan ellerinde tabaklarla çıkıp masayı düzenlemeye başladılar. Üzerimde toplanan bakışlar sinirimi bozunca masaya doğru yürüyüp abartılı bir neşeyle,
"Günaydııın," dedim.
İkisi de aynı anda karşılık verdi ama annemin gözleri üzerimde gereğinden fazla oyalanınca, bir şey sormasın diye kaş göz yaptım. Ne var ki hiç anlamadı.
"Bir yere mi gidiyordun bi tanem?" dedi.
"Niye böyle hazırlandın?"
Elimi başıma vurmamak için kendimi zor tuttum. Tam o sırada diğerleri de yavaş yavaş sofraya gelmeye başlayınca, sesimi biraz daha yükseltip tekrar denedim.
"Arkadaşımla buluşacaktım ya anneciğim," dedim.
"Hani sana dün söylemiştim."
Kaş göz işaretlerim bu kez iyice kontrolden çıkmıştı. Koskoca kadını yalanıma ortak etmeye çalışırken çarpılıp kalmazdım inşallah. Annem anlayana kadar yüzüm yamulmuş, tüm mimiklerim ayrı ayrı çalışır hâle gelmişti resmen.
Nihayet annem yanımdan geçip tam karşıma oturan Poyraz'a şöyle bir baktı. Sonra bana dönüp anladım der gibi eliyle küçük bir işaret yaptı. Aynen kimse görmedi anne!
"Ah doğru ya," dedi.
"Unutmuşum ben onu kızım. Kafa mı kaldı bende..."
Cümleyi toparlayıp konuyu kapattığında, içimden derin bir nefes aldım.
Ama ufak bir sorunumuz vardı. Annemle aramızda geçen bu abartılı diyalog, diğerlerine fazlasıyla komik gelmiş olmalıydı; çünkü hepsi sırıtışlarını gizlemeye çalışıyordu. Hiç bişey bilmeyen Hazal abla bile.
Yani düşünün...
Bir savcı, iki rütbeli asker, gizemli tavırlarıyla ortamda sıkı gözlemcilik yapan bir abi ve yalanı kokusundan tanıyan, feleğin çemberinden geçmiş hormonlu kirpiğin gözünden hiçbir şey kaçmazdı elbette.
Yani sonuç olarak herkes, Poyraz için hazırlandığımı anlamıştı. Oysa ben, sinirle babama saydırırken bu kadar özenli giyinip makyaj yaptığımı ancak aşağı inince fark etmiştim.
Aşk insanı aptallaştırıyormuş, dostlar.
Yerime oturup, umursamaz bir tavırla karşımdaki şahsa bakmadan kahvaltımı nasıl yapacağımı düşünmeye başlamıştım ki gözüm, Hazal ablanın tabağına özenle kahvaltılıklardan dolduran Cihan abime takıldı. Hazal abla, ilk günün verdiği çekingenlikle pek bir şeye uzanmıyordu belli ki; bu görevi abim gönüllü olarak üstlenmişti.
Şuna bak... Bana karşı odundan farksız olan adam, karısına romantik âşık pozları kesiyordu. Hazal abla utangaç bir gülümsemeyi saklamaya çalışınca ben de kendimi tutamadım. Önüme dönerken, yüzümdeki gülümsemeye takılı kalan, yok saymaya çalıştığım beyle göz göze geldim.
Elinde reçel sürdüğü ekmeği çaktırmadan tabağıma bıraktı, sonra da masum bir ifadeyle ekmeği işaret etti. Sol gözüm sinirden seğirmeye başlayınca ekmeği alıp hiç düşünmeden Cesur'un tabağına bıraktım. Bakışlarına anlık bir umutsuzluk çöktü ama umurumda olmadı.
Tam o sırada Cesur yanıma sokulup,
"Pişşt... acıların çocuğu, bak şimdi ortamı nasıl neşelendiriyorum, izle," dedi ve geri çekildi.
Neşelendirme kısmına pek inanasım gelmedi. Çünkü Cesur, ortamı neşelendirmekten çok milleti sinir krizine sokar; eğlenen de sadece kendisi olurdu. Umutsuz bir vaka olduğunu belli edercesine başımı iki yana salladım.
Beni hiç takmayan Cesur, tabağına koyduğum reçelli ekmeği tek lokmada ağzına tıkıp boş tabağını Cihan abime uzattı.
"Abi... benim tabağımı da doldursana," dedi, utangaç bir edayla göz süzerek.
Onun bu hâlini gören Mahir abim, çayı püskürtmemek için garip sesler çıkararak zorla yuttu. Cihan abim ise bir tabağa, bir de göz kırpıştırarak saçma sapan tavırlara giren Cesur'a bakakaldı.
Hazal abla başını o kadar eğmişti ki, masanın altına girmesine ramak kalmıştı; kızaran yanaklarını saklamaya çalışıyordu. Tabii ki bu utangaç hâli, masada diğerlerinin olmasından kaynaklanıyordu. Ben insanı gözündeki ışıktan tanırım yengeciğim... Ve senin, abime kök söktürecek karakterde, tam anlamıyla bir afeti devran olduğunu pek âlâ anlamıştım.
Abim, Cesur'un kendisiyle dalga geçtiğini anlayınca dişlerinin arasından,
— "O tabağı ben ağzına sokmadan burnumun ucundan çek lan," dedi.
Bunu söylerken çaktırmadan karısına baktı, sonra tekrar Cesur'a döndü.
Bu uyarı Cesur için yeterli olmuş olmalıydı ki tabağını hızla kendine çekip yemeğini kendi doldurmaya başladı. Masada gülüşmeler ve ufak tefek sohbetlerle kahvaltı devam etti.
Sessiz kalan yalnızca Poyraz'la bendim. Ama ilk defa bu sessizlik eskisi kadar canımı yakmadı.
Babamla Mahir abim işe gitmek için ayağa kalkınca, onları geçirmek üzere kapıya doğru yürüdüm. Babam ceketini giydikten sonra beni kendine çekti, alnımdan öptü. Gözlerimin içine bakarak,
"Kararların konusunda emin olmadan adım atma kızım. Sonuç ne olursa olsun, her zaman yanındayım," dedi.
Beni yönlendirmeye gerek duymadan, düşünmeden ve dinlemeden hareket etmemem gerektiğini anlatıyordu aslında. Cevap vermedim; sadece başımı sallayarak onu onayladım.
Babamdan sonra Mahir abimle karşı karşıya geldik. Derin bir nefes aldı.
"Yaşadığın şeylere müdahale etmedim," diyerek direkt konuya girdi. "Çünkü konuşursam, bir abi olarak hiç hoşlanmayacağın fikirlerle seni yönlendirmiş olurdum. O yüzden sana nasıl olduğunu bile soramadım. Özür dilerim küçük."
Fazlasıyla geç kalınmış bir özür! Umursamazca omzumu kaldırıp indirdim.
"Yine de bu, beni ihmal ettiğin gerçeğini değiştirmiyor"dedim suratsız bir şekilde.
Haklılığım konusunda diyecek bişeyi yoktu tabi. Başını sallayarak beni kendine çekip sarıldı. Çenesi başımın üzerindeyken tekrar konuştu:
"Senin ne hissettiğin, ne yapmak istediğin... benim düşüncelerimden daha önemliydi. Cihan'ı nasıl yok saydığını gördüm ve bu onu çok üzüyor. Abi kıskançlığına kapılıp seni kırar da, ben de aynı şeyi yaşarım diye ödüm koptu," dedi ve gülümsedi.
Sonra sesi biraz daha ciddileşti.
"Ama Poyraz'a istediğini yapabilirsin güzelim. İlk defa fikirlerini yönlendirecek bir şey söylüyorum; o yüzden abi sözünü dinle..."
Kısa bir duraksamadan sonra, sessizce fısıldadı:
"Bırak biraz sürünsün."
Abim kollarını gevşetince bir adım geri çıktım, kollarımı göğsümde kavuşturup trip moduna girdim. Bu hâlime gülümseyip dışarı doğru adımladı. Kapıdan çıkarken durup,
"Seni Hayal'le tanıştırırsam barışırız, değil mi?" dedi ve göz kırptı.
Kollarımı çözüp sevinçle ona doğru yürüdüm.
"Affetti mi seni? Nasıl ikna ettin? Aşkını nasıl itiraf ettin? Sevgili misiniz?"
Soruları peş peşe sıralayınca, yüzünde saklayamadığı bir gülümseme belirdi.
"Affetti sayılır," dedi. "Biraz uğraştırdı. Bir şey itiraf etmedim küçük... Ve Sevgili değiliz ama var bir şeyler."
Cevapları tek tek, kısa ve net verip daha fazlasını duymama fırsat tanımadan hızla uzaklaşmaya başladı.
Tekrar içeri geçtiğimde, Hazal abla ve annem dışında kimse ortalıkta görünmüyordu.
İnşallah abilerim Poyraz'ı arka odalardan birinde kıstırıp dövüyorlardır.
Evet, ben sevdiğine sonsuz şefkati olan bir kadınımdım.
Mutfağa girdiğimde annem, kahvaltılıkları hızlı hızlı dolaba yerleştiriyor, işe geç kalmamak için koşturuyordu. Hazal abla ise peşinden dolanıp,"Lütfen, işiniz geç kalmayın, buraları ben toparlarım," diyerek yardımcı olmaya çalışıyordu.
"Olur mu öyle şey kızım," dedi annem. "Evindeki ilk gününde sana iş mi yaptıracağım? Daha doğru düzgün oturup sohbet edemedik bile.." dedi kızı gece yarısına kadar sorguya çeken kadın.
Bunları söylerken tabakları sudan geçirmeye başlamıştı. Daha fazla kapıda beklemeden yanına ilerleyip tabağı elinden aldım.
"Buraları biz hallederiz anne, sen işe geç kalma," dedim ve onu nazikçe mutfaktan uzaklaştırdım.
Annem gidince mutfak bir anda sakinleşti. Sessizce etrafı toparlarken arada göz göze geliyorduk ama konuşmadan işimizi yaptık.
Her şey bittiğinde ona bakıp "Kahve içer miyiz?" diye sordum.
Hazal abla tatlı bir gülümsemeyle başını salladı.
— "Olur," dedi ve masaya oturdu.
Onun da sade içtiğini öğrenince, ikimiz de hızlıca kahveleri yapıp fincanlara doldurarak karşısına oturdum. Aklım, nerede olduğunu bilmediğim adamdayken sıcak kahvemden bir yudum aldım.
Sessizliği Hazal abla bozdu.
"Buraya gelmeden önce, babamdan dolayı birkaç gün askeriyede misafir edildim," dedi.
Ne demek istediğini ilk anda tam anlayamasam da sesimi çıkarmadan dinlemeye devam ettim. Kahvesinden bir yudum aldı, gözlerimin içine baktı.
"O birkaç gün boyunca Cihan da, Poyraz da benimle çok ilgilendiler. Poyraz görevini yaparken sert ve kendinden emin duruyordu ama onu yalnız gördüğüm her an... omuzları çökmüş, bitkin bir hâli vardı."
Derin bir nefes alıp pencereden bahçeye baktı.
"Gözlerindeki derin acının sebebini merak etmiştim. Şimdi anlıyorum," dedi ve bana döndü.
"Aranızda ne geçti bilmiyorum ama o hiç iyi değildi Bilge. Biliyorum, aranıza yeni katıldım ve sizi tanımıyorum. Sizin hakkınızda söz söyleyebilecek bir konumda değilim ama..."
Bir an durdu, elini masanın üzerindeki elimin üzerine koydu.
"Onu dinlemelisin," dedi yumuşak bir sesle. "Çünkü senin de gözlerinde aynı hüznü görüyorum."
Ona buruk bir gülümsemeyle baktım.
"Sen ailemizden birisin artık," dedim. "Yengem olarak tabii ki bana tavsiyelerde bulunabilirsin. Ve teşekkür ederim."
En az benim kadar üzüldüğünü biliyordum. Bu hâlde olmamamıza sebep olan o şeyin, onu zorunda bıraktığını... Ama bu, yaşadıklarımın ne kadar zor olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Yengemin söyledikleri, en azından bu durumun tek taraflı olmadığını anlamamı sağlamıştı.
Onu hâlâ süründürecektim. Ama artık dinlemeye hazırdım.
Yerimden kalkarken bir kez daha teşekkür edip mutfaktan çıkıyordum ki Cihan abimle burun buruna geldim. Hiçbir şey söylemeden yan dönüp geçmesi için alan açtım. Ama o durdu; bakmaya devam etti.
"Bilge..." dedi. "Daha ne kadar sürecek bu soğukluk abiciğim? Gerekmedikçe konuşmuyorsun bile benimle.."
Sesinde hüzün, gözlerinde pişmanlık vardı. Herkese ayrı ayrı üzülmekten içimde yürek kalmamıştı artık. Yine de dilimi tutamadım.
"Sessiz kalıyorum işte abi," dedim. "En azından bağırıp çağırıp, kalbini bile isteye kırmak için içimdekileri haykırmıyorum." Diyerek gözlerinin içine bakıp "Senin aksine."
Sözlerimle birlikte yanından süzüldüm. Bahçede olduğunu az önce gördüğüm Poyraz'ın yanına doğru adımladım.
O orada yokmuş gibi...
Tamamen tesadüfen çıkmışım gibi...
Gözüm yerde, adımlarım sakin ama içim darmadağın bir hâlde yürüdüm.
Bahçeye çıktığımda, onu en son pencereden gördüğüm yerde yoktu. Sağa sola bakamazdım; onu aradığımı anlamasını istemiyordum. Salondan çıkmadan hemen önce sehpanın üzerindeki kitabı almakla ne kadar akıllıca davrandığımı o an anladım. Hasır bahçe koltuklarından birine, güneşe yüzümü dönerek oturdum. Ayağımdaki terlikleri çıkarıp ayaklarımı altıma aldım, kitabı yüz hizama kaldırıp okumaya çalıştım. Ama sayfalar ekonomi ve finans zımbırtılarıyla doluydu. Sayılarla aramın olmadığını bilen herkes, bu kitaba normalde elimi bile sürmeyeceğimi bilirdi. Oflayarak kitabı biraz aşağı indirdim ve çaktırmadan gözlerimi bahçede gezdirdim. Ona çok kırgındım... ama özlemim öyle ağır basıyordu ki, onu görmek isteyen kalbime söz geçiremiyordum.
Yoktu. Gitmiş olmalıydı.
Bu fark ediş, içimdeki öfkeyi daha da körükledi. Konuşmak için en ufak bir çaba bile göstermemişti. Bu kadar kolay mıydı kalbindeki mührü kırmak? Bu kadar kolay mı vazgeçilebilirdi benden? Demek bu kadar vazgeçilebilir bir insandım.
Umutsuzca kitabı kucağıma indirdim. Dolan gözlerimi kırpıştırmaya başladım; akmasınlar diye. Bana kendimi değersiz hissettirdiği, beni sorgulatmaya ittiği için ondan nefret ediyordum.
Sinirle ayağa fırladım.
"Aptal... hemen kaçıp gitmiş. Korkak, düzenbaz, tutarsız adi şer—"
"Şiit... şiiit... şiiit..."
Arkamdan hızla ağzımı kapatan el yüzünden korkuyla irkildim.
"Biliyorum sinirlisin," diye fısıldadı, tane tane. "Ama küfrederek kendini daha kötü hissetmene izin veremem."
Hırsla elini çektim ve ona döndüm.
"Ama hiçbir sebep söylemeden çekip gidip bana kendimi bir hiçmişim gibi hissettirebilirsin, değil mi?" diye tısladım. Gözlerimden ateş çıkıyordu sanki. Tüm sinir sistemim alarma geçmiş gibiydi; bedenim kasılıyordu.
Kısık, alaycı bir kahkaha attım ve bir adım geri çıktım.
"Pardon," dedim. "Bir açıklaman vardı, unutmuşum. Neydi... kafa dinleyip kendini toparlaman gerekiyordu, değil mi?"
Hâlâ acı ve pişmanlıkla bakan gözlerine bakarak söyledim bunları.
"Öyle değil," dedi. "Bir sebebi var ama nasıl anlatacağımı bilemiyorum."
Bir adım atıp yaklaştı, ellerini kaldırıp kollarımdan tutarak beni sakinleştirmeye çalıştı. Ama tutuşundan kurtulup tekrar geri çekildim.
"Görevdesin diye seni korkuyla, endişeyle bekledim," dedim. "Sonra gelirsen hemen haber verirsin diye telefonu yanımdan ayırmadım."
Gözümden kayan damlayı hırsla silerken devam ettim:
"Cihan abim geldiğinde sana haber vereceğinden bu kadar eminsin yani diye alay ettiğinde o an ilk ne düşündüm biliyor musun?"
Öne atılıp işaret parmağımı göğsüne bastırdım.
"Bana haber veremeyecek kadar kötü durumda olduğunu... yaralandığını düşündüm."
Gözleri titreyerek kapandı. Yüzüne yerleşen acı, sanki içimde bir yere dokunuyordu. Nasıl oluyordu da hem onun üzüldüğünü görmek canımı yakıyor, hem de kendi kırgınlığımın ağırlığını aynı anda taşıyabiliyordum?
Sesim tahminimden yüksek çıkmış olmalıydı. Bahçe kapısının önünde abilerim ve Hazal abla duruyordu. Cihan abim yanımıza gelmek ister gibi bir adım attı ama Hazal abla kolundan tutup onu içeri çekti. Cesur'a da başıyla içeri geçmesini işaret etti.
Onları umursamadan tekrar Poyraz'a döndüm. Bu kez sesim daha kısıktı ama daha keskindi:
"Beyefendinin kafasını toplaması gerekiyormuş... O yüzden aramamış. Zamana ihtiyacı varmış."
Ellerimi iki yana açtım.
"Al," dedim. "Bundan sonra bütün zamanlar senin olsun. İstediğin kadar kafa dinle."
Az önce gözlerinde acı gördüm demiştim ya... Söylediğim o ucu açık sözlerden sonra gözlerine yerleşen keder, az önceki acıyı silip götürdü sanki. Ağzını açtı, bir şey söylemek istedi ama kelimeler dilinden dökülemedi. O an yanağına doğru süzülen tek bir damla, içimdeki yangını daha da harladı.
Yine de kendimi tuttum. Arkamı döndüğüm anda arkamdan 'Dilruba...' diye fısıldadığını duydum. Hırsla ona döndüm, işaret parmağımı yüzüne doğrulttum. "Bilge!"dedim sertçe. "Benim adım Bilge." O an Dilruba'yı ona tamamen yasakladım.
Arkamı dönüp hırsla içeri girdim. Salonda oturanların yüzüne bakmadan hızlıca odama çıktım. Kapıyı sertçe kapatıp yatağın kenarına oturdum.
Ona kırgın olduğumu biliyordum. Biraz konuşursak anlayabileceğimi, hatta affedebileceğimi düşünerek bahçeye çıkmıştım. Ama tahmin ettiğimden çok daha kırgın ve öfkeliydim. Konuşmasına fırsat vermeyecek kadar içimi dökmeye ihtiyacım olduğunu, karşısına çıkınca anladım.
Bana gönül bağı sözü verdiği, kalbini mühürlediğini söylediği o ilk günde ona o kadar inanmıştım ki... Bu kadar kısa sürede benden uzaklaşması, ona duyduğum güveni derinden sarsmıştı.
Nasıl toparlanırız bilmiyorum. Ama şunu çok net anladım:
Önce sinirimin dinmesine ihtiyacım vardı.
Belki de bu karşılaşma bizim için ya bir yangın yeriydi...
ya da her şeyi değiştirecek büyük bir dönüm noktası.
————————————————————
Bu bölümde Bilge ve Poyraz'ın barışacağını düşünenler... maalesef biraz daha sabredecek. Barışmak için bir bölüm daha var 🌿
Olayları ve kırgınlıkları yüzeysel geçseydim belki her şey çok daha basit görünürdü... Ama bazı duyguların ağırlığı var. Biraz da Poyraz'ın sürünmesi gerektiğini düşünüyorum; gerçi suçu olmadığını düşününce bu kez de ona üzülüyorum. Sonra kendi kendime "erkek milleti işte, biraz çeksinler" diyerek Poyraz sevdalılarını biraz üzeceğim. 🙂
Peki siz bu bölüm hakkında ne düşünüyorsunuz? Detaylı yorumlarınızı gerçekten merak ediyorum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.6k Okunma |
2.73k Oy |
0 Takip |
30 Bölümlü Kitap |