
Bahçede annemin gelmesini beklerken yeni edindiğim ve en sevdiğim hobim abilerin instasını stalklamaktı. Mahir ve Cihan abi gizemli badboy fotoğrafları dışında pek bişey atmamıştı ama Cesur’un hesabı tam bir fiyaskoydu. Elime bir sürü kozu kendi hür iradesiyle verdi safım.
Arkadaşlarıyla komik olduğunu sandığı bir videodaki hali beni fazlasıyla eğlendiriyordu. Ben bunları zamanı geldiğinde öyle bir kullanırdım ki aklı şaşardı.
Aralarında en çok Cihan’ın hesabı beni heyecanlandırmıştı. Attığı fotoğraflarda illaki asker arkadaşları olur diye beklemiştim ama o kendi yüzünü bile doğru dürüst atmamıştı.
Gittiği görevlerde çektiği fotoğraflar olsa gerek hep dağ taş vardı hesabında. Yüzünin en net hali yandan çekilmiş bir fotoğrafta belliydi. Diğerlerinde ya maske vardı yada fotoğraflar özellikle puslandırmıştı.
Mahir abi ise klasik basket maçı fotoğrafları yada arkası dönük, spordan yeni çıktığını belli eden terli dikkat çekici bir kaç gönderi paylaşmıştı.
Duyduğum adım sesleriyle kafamı telefondan kaldırıp bahçeye açılan kapıya baktım. Zerrin hanım elinde kahve fincanı ve birkaç atıştırmalıkla yanıma geliyordu.
Telefonu kapatıp yanıma koydum ve atıştırmalıkları koyması için sehpada yer açtım.
Yerine oturunca biraz sessizliği paylaştık beraber. O kahvesini yudumlarken bana kaybettiği değerli bir hediyeyi tekrardan bulmuşcasına gözleri parlayarak bakıyordu.
Onun bu huzurlu hallerine tebessüm ederek bakıyordum. Aynı şeyleri yaşamamış olsak da onu anlayabiliyordum. Bir daha göremeyeceğini bildiği kızının yasını tutarken, benim gelişim yaralarını tamamen iyileştirmese de sarmaya başlamıştı.
Ben ise, fiziken yanımda olsalar da manevi anlamda varlıklarını hiç hissedemediğim ailemin yasını tutuyordum.
Onlara gelişimin üzerinden bir hafta bile geçmemişti; buna rağmen, hayatımın büyük bir alanını kaplamış ve içimdeki duygusal boşluğu doldurmaya başlamışlardı.İki taraf da farkında olmadan birbirine iyi geliyordu. Üzerlerindeki ölü toprağını silkip atmaya başlamışlardı bile.
Zerrin Hanım, derin bir nefes alıp kahvesinin son yudumunu içtikten sonra fincanı sehpaya bıraktı ve bana baktı.
“Nasıl hissediyorsun, Bilge? Eve, bize… Yeni hayatına alışabildin mi?”
Yerimde kıpırdanıp daha rahat bir konuma geldikten sonra sorusunu yanıtladım:
“Alışmakla ilgili pek bir sıkıntım olmadı açıkçası. Sanki yıllardır buradaymışım gibi hissediyorum. Hem sizin hem de abilerin içten yaklaşımı, daha az tedirgin olmamı sağladı.”
Bir an duraksadım.
“Hatta bu kadar çabuk alışabildiğim için kendimi sorguluyorum,” diye ekledim içtenlikle.
Sözlerim üzerine sevinerek gülümsedi.
“Bir sorun olduğunu düşünmüyorum, canım. Senin de dediğin gibi, sanki hiç gitmemişsin, hep burada bizimleymişsin gibi hissediyoruz biz de. Hatta abilerin, Beyza’ya nasıl davranıyorsa sana da öyle davranıyorlar.”
Kaybettiği kızının adını söylerken sesi titredi, gözleri doldu; ama yüzündeki sahici tebessümü bozulmadı.
Onun üzülmesini istemiyordum, ama Beyza’yı çok merak ediyordum. Bu yüzden kendimi tutamayıp sordum:
“Şey… Beyza nasıl biriydi? Bana biraz ondan bahseder misin? Ablam da çok merak ediyor, ama sizi üzmemek için bir şey soramadığına adım gibi eminim.”
Sözlerim üzerine bakışlarını bahçedeki büyük ağaca kurulmuş salıncağa çevirdi.
Sanki onu orada sallanırken görüyormuş gibi, acı bir tebessümle izliyordu.
Konuşmak için boğazını temizledi.
“Beyza, hem evin küçüğü hem de tek kızı olması sebebiyle çok nazlı büyüdü. Babasına ayrı, abilerine ayrı hayrandı. İstediği bir şeyi yaptırabilmek için dudaklarını büzüp gözlerinin altından bakması yeterdi.”
Derin bir nefes alıp duraksadı.
Onu bölmemek adına hiç sesimi çıkarmadan, sadece dinledim.
“Aşırı hareketli, yaramaz bir çocuk olmadı hiçbir zaman. Kendi halinde takılır, kitap okur, müzik dinlerdi. Çok narin bir vücudu vardı. Sık sık hastalandığı için herkesin gözü hep onun üzerinde olurdu.”
Sözleri bitince başını öne eğip ellerine baktı.
Bir süre öylece durduktan sonra bakışlarını bana çevirip, gözlerindeki o derin acıyla bana baktı.
Tekrar konuşmadan önce yutkundu.
Onun bu hâli, içimin sızlaması için fazlasıyla yeterliydi.
Tam ağzımı açıp devam etmemesini, üzülmesine daha fazla dayanamadığımı söyleyecektim ki… konuşmaya başladı:
“İlk belirtileri başladığında 15 yaşındaydı. Halsizlik, vücudunda morluklar, eklem ağrıları…
Bunları biz fark edene kadar pek önemsememiş. Üzülmeyelim diye bize de söylememiş.
Fark ettiğimizde hemen hastaneye gittik. Çeşitli tahlil ve muayenelerden sonra… lösemi olduğunu öğrendik.”
“Süreç başladığında hepimiz umutluyduk. Doktorlar ilik naklinden söz edince hemen test verdik. Önce babası, sonra abileri, en son ben… Her şey yolunda gider diye düşünüyordum.”
Sesi iyice yavaşladı, kelimeler boğazında düğümlenmişti.
“Sonuçlar çıktığında bizi tekrar çağırdılar. Hiç birimizin kan grubu tutmamıştı. Önce bir yanlışlık olduğunu düşündük, tekrar test istedik. Ama doktor, durumu daha açık bir şekilde anlattığında her şey altüst oldu. Genetik uyuşmazlık vardı… Beyza, bizim öz kızım değildi.”
Bir an sustu, başını öne eğdi.
“O bunu hiç öğrenmedi, söyleyemedik.. Zaten hastalığı öğrendiğimizde çok geç kalınmıştı. Donör bulundu ama hastalık hızla ilerledi. Teşhisten on bir ay sonra… vefat etti.”
Derin bir nefes aldı, gözleri boşluğa bakıyordu. Farkında olmadan elleriyle dizlerini sıkıyordu. Dolu gözlerini kaldırıp bana bakınca ikimizinde gözünden damlalar bir bir düşmeye başladı.
“Yine de… o benim kızımdı. Her şeyimdi.”
Sözleri biter bitmez hızla yanına oturup ona sıkıca sarıldım.
Anında elleri belime dolandı. Burnunu saçlarıma dayayıp kokumu derin bir nefesle içine çekti.
Bir müddet öyle kaldıktan sonra hafifçe geri çekilip önce benim, sonra kendi gözyaşlarını sildi.
“Ama sen geldin ya… artık evimizdeki o matem havası dağıldı.Yeniden hayat geldi hepimize. Can suyu oldun sen, birtanem.Beyza’nın yeri hepimizde ayrı ama… sen bize yeniden aile olmamız için umut oldun.”
Annemin beni umut olarak görmesine sevinerek, erken olup olmadığını umursamadan konuştum.
“İyiki beni buldunuz Anne.. iyiki sizin yanınızdayım. Sizde benim solmuş gönlüme baharı getirdiniz.”
Ona anne diye seslenmem bana daha sıkı sarılmasına sebep oldu. Kulağıma sürekli “Kızım, Anneciğim, Bitanem” diye fısıldıyordu.
Ortamın duygusal havasını dağıtmak ve konumuza tekrar dönmek için sesime neşeli bir tını ekleyerek sordum:
“Beyza’nın çocukluk fotoğrafları var mı? Birkaç tanesinin fotoğrafını çekip ablama gönderebilir miyim?”
Neşeli hâlim ve Beyza’yı merakla sormam, onun yüzünde yeniden bir tebessüm oluşmasına sebep oldu.
“Olmaz mı, var tabii! Hatta odasından getirip birlikte bakalım.
Hem abilerinin çocukluk hallerini görünce eminim çok güleceksin.”
Sözleri bitince, fotoğrafları almak için yerinden doğrulmaya çalıştı. Ama kalkmasına izin vermeden elini tutup konuştum:
“Sen yorulma, ben bir koşu gidip alıp gelirim. Zor da değilse, yerlerini söylemen yeterli.”
Heyecanlı hâlime gülümseyerek baktı, sevecen bir ifadeyle yeniden yerine oturdu.
“Yatağının yanındaki çekmecede albümler, canım.”
Sözleri biter bitmez telefonumu kaptığım gibi koşar adımlarla yukarı çıktım.
Bu sefer odasına tereddüt etmeden girdim.
Çekmeceyi açıp albümleri aldım, yatağın ucuna oturdum.
Hızla fotoğraflara göz gezdirdim; yüzümde farkında olmadan oluşan bir tebessümle, tatlı ve komik bulduğum birkaç tanesinin fotoğrafını çekip ablama gönderdim. Yüzü ablama çok benziyordu.
Fotoğrafları gönderir göndermez ablam çevrimiçi oldu. Birkaç dakika ses çıkarmadan, üstteki “çevrimiçi” yazısına baktım. Fotoğrafları dikkatle incelediğine eminim.
Ayağa kalkıp odadan çıkacaktım ki ablam aradı. Yerime tekrar oturup, aramasını yanıtladım.
“Bilge… Ben çok teşekkür ederim canımın içi. Onu çok merak ediyordum ama sormaya çekiniyordum. Çok güzelmiş, değil mi? Keşke o da yanımızda olabilseydi…”
Konuşmasını bölmeden dinledim. Cümlelerini bitirince titrek bir soluk aldım.
“Sana benziyor… Annem biraz ondan bahsetti. Sorsan sana da anlatır abla. Evet, üzülüyor ama ondan bahsetmeyi seviyor. O yüzden çekinme, lütfen.”
Ablam hâlâ konuşmuyordu ama beni dinlediğini biliyordum. İş yerinden çıkmak üzereydi. Üzgün bir şekilde eve gidip, tek başına bu düşüncelerle boğuşmasını istemiyordum.
Bakışlarım, makyaj masasının üzerinde duran peruğa takılınca, onun da fotoğrafını çekip attım.
“Bak, bu onun peruğu. Muhtemelen saçları dökülmeye başlayınca tamamını kestirip, kendi saçından yaptırdılar.”
Ablam üzülmesin isterken, kendi saçlarından peruk yaptırdığını söyleyerek onu daha fazla üzdüğümü fark ettim. Ama iş işten geçmişti. Ablam da aynı şeyi düşünmüş olmalı ki, sesini neşeli tutarak,
“İkinci attığın fotoğrafa bak. Hepsi farklı mimik yapmış ama özellikle Cesur ve Beyza çok komik çıkmışlar.”
Ablamın neşeli sesine uyum sağlayarak resme bakıp kısık bir kahkaha attım. Cesur’un şapşal halini görünce daha çok gülmeye başladım. Resmi atarken çok dikkatli bakmamıştım.
“Evet, çok komik ya.”
Ablamla konuşmaya dalıp Zerrin Hanım’ın beni beklediğini unuttum. Aklıma gelince hızla yerimden kalkıp, ablama onu daha sonra arayacağımı söyleyerek telefonu kapattım ve hızlıca odadan çıktım.
Karşımda, burnundan soluyarak bana sinirle bakan bir adet Cesur buldum.
Onu ilk defa böyle görünce yüzümdeki tebessüm yavaşça soldu. Tam ne olduğunu soracaktım ki, benden önce davranıp,
“Senin bu odada ne işin var!”
Yüksek desibelli sesi ve tepkili tavırlarına şaşırarak yerime sindim. Elimdeki albümleri görünce sinirle üzerime adımlayıp, bir hışımla albümleri elimden çekti.
“Ee, çok eğlendiniz mi? Beyza’nın her dökülen teli için gözyaşı döktüğü saçlarından yaptırdığımız peruktan çok komik diyerek bahsetmek sizi eğlendirdi mi?
Ne? Peruktan alay ederek bahsetmek mi?
Ablamın sesini duymadığı için benim cümlelerimi yanlış anlayıp bana sinirle bakan Cesur’a içimden küfürlerimi sıralamaya başladım. Gözlerimi kapatıp sakinleşmeye çalıştım. Nasıl böyle hassas bir konuyla eğlenebileceğimi düşünürdü ki! Beni hiç mi tanımadın diyeceğim ama daha birkaç gün önce tanıştığımız aklıma gelince sesimi çıkaramadım. Beni dinlemeden kafasında kurmasına kızsam da sakin kalıp ona hak vermeye çalıştım.
Gözlerimi açıp, “Yanlış anladın. Aslında biz sizin çocukluk…”
Cümlemi bitirmeden sözümü sert sesiyle kesti:
“Ben ne duyduğumu iyi biliyorum. Hem sana izin verilmeden başkalarının odalarına girip özel eşyalarını karıştırmaman gerektiğini öğretmediler mi?”
Sözleri ve sesindeki alaycı, yargılayıcı ton kalbimi kırdı. Ona açıklama yapmamaya karar verdim, çünkü şu an bana karşı kapalıydı. Ne söylersem söyleyeyim beni anlamayacaktı.
Eve geldiğim ilk günden beri bana en çabuk alışıp, sıcak kanlı yaklaşan abimin bu şekilde davranması beni çok üzdü. Kolay kolay ağlayamayan ben, şu an ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Göz temasını kesip odama doğru adımlayacaktım ki, Cesur’un arkasında annemi gördüm. Geç kaldığım için bana bakmaya gelmiş olmalıydı. Cesur’un bana sinirle, benim de Cesur’a kırgınlıkla baktığımızı görünce bir şeyler olduğunu anlayıp hızla yanımıza gelmeye başladı.
Ama ben konuşmak istemediğim için anneme üzgünce bakıp, iki adım ötedeki odama girip kapıyı kapatıp kilitledim.
Yatağıma uzanıp gözlerimi kırpmadan tavana bakmaya başladım. Ağlamak istemiyordum, ama göz yaşlarım benden bağımsız akıyordu. Dışarıdan annemin ve Cesur’un hararetli konuşmaları geliyordu ama ne konuştuklarını anlamıyordum. Bu sıcakta yorganı kafama çekip yan döndüm. Her zaman yaptığım şeyi yapıp düşüncelerimden kaçmak için uykuya sığındım.
Huzursuz bir uykunun içine çekilirken kapıma tıklatıldığını ve Cesur’un kısık sesle adımı seslendiğini duydum ama tepki veremeden gözlerim kapandı..
————————————————————
Kalbiiiiimm?
Kırdılar has kızımızı! Hemde Kirpiklerini yolmamızın artık farz olduğu Cesur kırdı!!
Linç tayfa buraya pliiisss😤
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.6k Okunma |
2.73k Oy |
0 Takip |
30 Bölümlü Kitap |