2. Bölüm

Yeniden Hayat

Beyazbirkuş
beyazbirkuss

Ablamın her şeyi bir anda ortaya döküp evden çıkıp gitmesiyle ne hissettiğimi anlamam, biraz zaman aldı. Zihnimde söyledikleri dönüp duruyordu. Saat öğlene yaklaşmıştı ama ben hâlâ mutfak masasındaydım, olduğum yerde öylece oturuyordum. Ayağa kalkıp odama geçmek istedim ama oturmaktan vücudumun malum yerleri ağrıyordu, hareket etmek düşündüğümden daha zor geldi.

 

Aklıma geldikçe içimi ürperten o üç "abi" detayı, sakinleşmeme hiç yardımcı olmuyordu. Odama çıkıp kendimi yatağa bıraktığım anda derin bir "off" döküldü dudaklarımdan. Ablam dışında kendimi gerçekten yakın hissettiğim çok az insan vardı; birkaç arkadaşım olsa da, aramızdaki bağ aşırı derin değildi.

Zamanında onların "abi terörü"yle ilgili söylediklerini hatırladıkça ve benim o anlarda yaptığım kötü şakaları, alaycı yorumları düşündükçe içimi bir suçluluk kapladı.

Önüne gelen herkesle alay etmeyecektin Bilge!

İçimden sürekli tek bir şey geçiyordu: İnşallah karma gelip beni bulmazdı.

 

Düşüncelerime dalmışken, bir yenisi usulca filizlendi içimde ve beni bambaşka bir endişeye sürükledi. Ya seni istemezlerse? Ya yine o özlediğin aile sıcaklığından mahrum kalırsan? Bu soru zihnimde yankılanıp durdukça içim daraldı. Küçücük bir ilgiye bile muhtaç kalan kalbimde yeniden fırtınalar kopuyordu. Sessizlik içinde boğulurken, kendimi o tanıdık yalnızlığın kucağında buldum.

 

Ne sanıyordum ki... Beni hemen kabullenip, sevip, saracaklarını mı? Beni annem babam bile sevmemiş... Aradan onca yıl geçmişken, hayatlarına bir anda dahil olmayı beklediğim insanlar mı bana sevgi gösterecekti?

Peki ya... Tam tersi olur da beni yanlarına almak isterlerse? O zaman ne yapacaktım? Ablamı, beni yıllarca sırtlayan, bu koca yalnızlığın ortasında öylece bırakacak mıydım? Onunla kurduğumuz küçük ama gerçek dünyayı geride mi bırakacaktım? Kalbim hem umutla hem suçlulukla sıkışıyor, ne düşüneceğimi bilemiyordum.

 

Annemi babamı bırakmak hiç aklıma gelmedi. Zaten hayatımda gerçekten var olmamışlardı ki... Onlar hiçbir zaman aile olmayı istemediler. Ebeveynlik onlara göre bir sorumluluk değildi; belki de hiç öyle hissetmediler. Sadece ailelerinin baskısıyla mantık evliliği yapmışlardı. Bu birliktelik, maddi açıdan işlerine yarayınca da aralarındaki ilişkiyi bir ortaklığa çevirip daha da zenginleşmenin derdine düştüler.

 

Evliliklerinin üzerinden birkaç yıl geçince, dedeler "torun" diye tutturmuş; onlar da istemeyerek de olsa kabul etmek zorunda kalmışlar. Hamileliğin zorlu süreci ve doğumdan sonraki dönem boyunca annem işlerinden geri kalınca, ailelere bir daha çocuk istemediklerini kesin bir dille ifade etmişler. Zavallı ablam, sütanne ve dadıların ellerinde büyümüş; anne-baba sevgisini tadamadan, eksik bir çocukluk dönemi geçirmiş.

 

Neyse ki, benim gibi muhteşem bir varlık, ablamın daha fazla yalnız kalmasına dayanamayıp, aradan geçen sekiz yılın ardından adeta hayatlarına bomba gibi düşmüşüm. Sessizliğin ortasında patlayan bir neşe gibi gelmişim dünyaya; beklenmedik, sarsıcı ama bir o kadar da unutulmaz.

 

Her ne kadar yeni bir bebek istemeseler de, aldırmaya gönülleri razı olmamış. Ben doğunca da haliyle ablamın kaderini yaşamışım. Ama benim bir artım vardı; hayatımı güzelleştiren, anne babamdan göremediğim sevgiyi bana fazlasıyla veren, dünyalar güzeli bir ablam vardı. O, benim için hem bir anne oldu hem de en yakın arkadaşım.

 

Onlar ise ebeveyn olmayı, çocuklarının sadece maddi ihtiyaçlarını karşılamak ve yaşadıkları sıkıntıları yardımcıları aracılığıyla çözmek sanıyorlardı, sanırım. Çünkü bir toplantıdan diğerine, bir ülkeden ötekine uçarak iş peşinde koşmak onlar için daha önemliydi. Ayda birkaç kez uğranan ev ziyaretlerinde, yapılması gerektiğine inandıkları o "ebeveyn konuşması" yapılır, ardından da samimiyetsiz bir gülümseme ve yüzeysel bir sarılmayla bizim duygusal açlığımızı bastırdıklarını zannederlerdi.

 

Bu durum bizi fazlasıyla üzse de, bir süre sonra buna alışmak zorunda kaldık; ya da belki de buna mecbur kalmıştık. Artık onlardan manevi bir beklenti içerisine girmiyor, birbirimize yetmeye çalışıyorduk. Çünkü, en nihayetinde tek dayanağımız birbirimizdi; eksiklikleri birbirimizin varlığıyla tamamlıyorduk.

 

Onlara hiçbir zaman zorluk çıkarmadığımız için, genellikle maddi değeri yüksek hediyelerle ödüllendirilirdik. Doğum günlerimizde evde değillerse, asistanlarının seçip yolladığı hediyeler erkenden gelirdi. Ama bilmedikleri bir şey vardı: Gelen hediyelerin bazıları, daha önceki doğum günümüzde aldıklarımızla birebir aynıydı. Belki de o kutuların içinde ne olduğunu bile bilmiyorlardı. Aslında neyi sevip neyi sevmediğimizden bihaberlerdi.

Manevi değeri olmayan hiçbir hediye gözümüzde bir anlam taşımazdı. Formaliteden yapılan hiçbir şeyin bizim için önemi yoktu. Oysa sıradan bir sabah, gelip saçlarımızı okşayarak uyandırmaları ya da küçük ama içten bir öpücükle güne başlamamız, bizim için dünyalara bedeldi. Bizi asıl mutlu edecek olan, gösterişli kutular değil, samimi bir temas, sıcak bir bakış, içten bir gülüştü.

 

Herkesin sıradan, günlük bir alışkanlık gibi gördüğü şeyler bizim için adeta birer lükstü. Başkalarının farkına bile varmadığı o küçük anlar bir sofrada birlikte oturmak, gün sonunda "nasılsın?" diye sorulması, göz temasıyla kurulan sıcak bir bağ bizim hayatımızda neredeyse hiç olmayan, ama içten içe en çok özlemini çektiğimiz şeylerdi.

 

Düşüncelere boğulmuş halde yatağımda uzanırken ne zaman uykuya daldım, bilmiyorum.Ama bir anda kapım sökülürcesine açıldığında, odaya giren kişinin kim olduğunu anlamam için gözlerimi bile açmam gerekmiyordu. Her zamanki gibi odaya fırtına gibi giren ablam Yasemin'di!

 

Sinirle alıp verdiğim soluklardan uyanmış olduğumu anladığını biliyordum, ama yine de gözlerimi açmadım. Anlasın ve gitsin... çünkü uykum var benim!

Ama o, her zamanki gibi beni umursamadan, ayağındaki terlikleri yere vura vura odada dolanarak konuşmaya başladı:

 

"Şoktayım şu an. Seni ilk defa gerçekten uyurken yakaladım!

Ama zamanlaman feci, bebeğim. Normal insanlar gece uyur, gündüz işlerine bakar. Ama sende yine zaman ters akmış anlaşılan. Ayrıca... Telefon elinde gözünü kırpmadan sosyal medyada fing atman gerekmiyor muydu senin?

Uykunun verdiği o ağır uyuşuklukla kurduğu uzun cümleleri tam anlamam zordu. Ama "altta kalanın canı çıksın" diyerek yerimde doğruldum ve sinirle söylenmeye başladım:

 

"Sen ne zaman benim bir birey olduğumu anlayıp şu odaya kapıyı çalmadan gireceksin ya?! Müsait olmayabilirdim! Üstümü değiştiriyor olabilirdim, gizli kapaklı işler yapıyor olabilirdim...Beni bi sal ya... resmen abla terörü bu!

 

Ablam, büyük bir ciddiyetle beni dinleyip, ona bağırıp çağırmama sadece ifadesiz bir yüzle baktı. Sonra hiçbir şey demeden, gayet sakince ayağındaki terliği çıkarıp eline aldı.

Bundan sonrasını anlatmaya gerek yoktu zaten... Ne olacağını gayet iyi biliyordum.

Reflekslerim devreye girdi, ve üzerime doğru uçan terlikten başımı son anda eğerek kurtuldum.

 

Diğer terliğini de çıkarıp tam fırlatacakken, panikle iki elimi ileri doğru uzatıp "Dur, dur, dur!" diye bağırıp ayağa kalktım hızlıca.

Nefes nefese kalmıştım ama avantaj elimdeydi, bunu biliyordum.

 

"Sana Aras abi hakkında senin bile bilmediğin şeyler anlatırsam... beni rahat bırakacaksın, tamam mı?

 

Bunu yapmak zorundaydım... Çünkü ablamın attığı ikinci terlik, hiçbir zaman hedefini şaşmazdı. İlki genelde uyarıydı bilerek isabet ettirmez, kıyamazdı belki de. Ama ikinci terlik geliyorsa, durum ciddiydi.

Gerçekten sinirlendiğini o zaman anlardım.

Sanırım bu kez ona sesimi fazla yükselttiğim için kızgındı. Ve bu kez uyarı değil, ceza modundaydı.

 

Ablamın şansından mıdır, yoksa şanssızlığından mı bilemem ama Aras abi de, ben de yüksek sesle konuşur, sinirlenince fark etmeden küfrederdik. Ne yazık ki, ikimiz bir araya gelince fena bir ikili oluyorduk.

Ve bu, ablamın en tahammül edemediği iki özelliğin birleşimiydi.

İronik olan ise, nefret ettiği bu iki huyun, en çok sevdiği iki insanda bulunmasıydı.

Hayat bazen küçük ama zalim çelişkilerden ibaretti işte.

 

Ama ablam, bizi bir şekilde yola getiriyor, o kötü huylarımızı frenlemeyi başarıyordu.

Tamam, beni döverek yola soktuğu açık o kısmı çoktan çözdük.

Ama asıl merak ettiğim şu:

Aras abiyi neyle yola getiriyordu bu kadın, lan?!

 

Aklımdaki düşünceler, horoz kabarmamı sağladı. Tam ablama o soruyu soracakken, bir baktım; Aras abi ismini duyunca ablam da benim gibi kabarmış dik dik bana bakarak, konuşmamı bekliyordu.

 

"Benim bilmediğim, ama senin bildiğin ne olmuş olabilir, Çul çürüten Bilge?"

Lafı ortaya atmak kolaydı ama söylemeye gelince, pek de iyi olmadı sanki. Aras abinin açığını ablama söylersem, benimle bir daha iş birliği yapmazdı ki!

Ah, diline arı soksun, Bilge!

 

Şeyyy, aslında öyle bir şey yoktu ki..Ablaların en ballısı! Ben o lafı, sadece dayaktan kurtulmak için salladım.

 

Ablam, inanmadığını belli edercesine tek kaşını kaldırmış, sağ elindeki terliği sol eline ritmik hareketlerle vurarak büyük bir tehdit oluşturuyordu.

 

Tek ve net bir kelime söylemesi benim için yeterliydi: "Dökül."

 

Kadın tek kelimeyle beni hizaya çekmiyor mu? Bazen gerçekten çok kuruluyordum valla. Remen üzerimde öyle bir psikolojik baskı kuruyordu ki, ağzımda ne var ne yoksa alıyordu.

 

Aras abi de kusura bakmasın canım, onun tarafını mı tutacaktım, yoksa ablamın mı?

(Vicdan rahatlatma işlemi tamamlandığına göre, artık her şeyi anlatabilirdim.)

 

Hani doğum gününde Aras abi, görevden yorgun argın dönmüştü ya... İşte o yorgunlukla doğum gününü unutmuştu tabii. Ben fark edince hemen hatırlattım ve sana sürpriz hazırlamasına yardım ettim. Ama gidip de söyleme, vallahi çok utanır. Hem normalde unutmazdı ama o gün yaralanınca kendi derdinden unutuvermiş.

Sözlerim bitince, söylemem gereken detayı ağzımdan kaçırdığımı fark edip, elimi sertçe alnıma çaktım ve sessizce, "Sen adam olmazsın, Bilge," dedim.

 

Ablam, "Kimin nişanlısı kime aklamaya çalışıyorsun?" der gibi bakarken, son söylediğim 'yaralanma' mevzusunu duyunca endişeyle karışık sinirli bir ifadeyle söze atıldı.

 

"Sen nasıl anladın yaralandığını? Aras kendi mi söyledi?"

Yadırgar bir ifadeyle etrafa bakındım, sonra bir iki adım geriledim. Gözüm kapıya takıldı; nasıl kaçsam diye düşünüyordum.

Ablam hâlâ benden cevap bekliyordu.

"Yok canım, Aras abi bana söyler mi hiç? Hemen sana yetiştireceğimi bilir."

Durumu toparlamaya çalışarak gülümsedim.

"Ben doğum gününü hatırlatınca, 'Hadi yine iyisin enişte, benim gibi mükemmel bir baldızın var,' deyip omzuna elimin tersiyle vurdum."

Ama biraz abartmışım galiba... Elimin ayarı kaçınca yarasına denk gelmiş. Omzundan azıcık kan sızınca öğrenmiş bulundum.

 

Üzgün görünmeye çalışarak gözlerine baktım.

 

Ama ablam o bakışlara kanmadı. Gözlerini kısarak bir adım daha yaklaştı, beni iyice köşeye sıkıştırdı:

"Peki, sen bunun karşılığında Aras'tan ne istedin, sevgili kardeşim?"

 

Bu kadın var ya... İstediği zaman melek olup seni pamuklara sarar, istemediği zaman ise şeytanın mesleğini elinden alır; onu bile köşeye sindirip kendine şokla baktırırdı.

 

"Yok kız, ben ne isteyeceğim Allah aşkına? Tek derdim sizin o büyük aşkınıza zeval gelmesin. Ben ne zaman bir şeyi karşılık bekleyerek yaptım, balım?"

Ablam son kıvranışlarımı izlerken gözlerinde zerre inanmışlık yoktu. Hatta hafif eğleniyordu bile.

Daha fazla dayanamadım.

"Ay iyi be, söylüyorum!" dedim ellerimi havaya kaldırarak.

"Ne var yani, Tarkan konserine kendime protokolden bilet aldırmışsam? Kalabalıkta sıkış tepiş ezilsem miydim? Çok şükür zengin bir eniştem var. O bana açık verdikçe ben de kullanırım tabii!"

 

Tek nefeste sıraladığım cümlelerin ardından ablam, "Daha ne kadar şok olabilirim acaba?" der gibi yüzüme bakıyordu. Gözlerini devirdi, sonra o meşhur lafını patlattı:

"Hadi sen cahil bir köpeksin, seni bile bir yere kadar anlıyorum."

Kaşlarını kaldırıp sinirle devam etti:

"Ama benim akıllı, yakışıklı, 'dehşetül vahşet' nişanlım niye sana uyuyor, onu aklım almıyor işte!"

 

Ablamın, nişanlısını yere göğe sığdıramayan övgülerini dinledikten sonra, ona dehşetle baktım. Gözlerimi kocaman açtım, sesimi yükseltmeden ama her kelimeyi vura vura söyledim:

 

"Yani... seni kandırıp arkandan iş çeviren, bana rüşvet veren nişanlın yerine ben mi köpek oluyorum şimdi? Gerçekten mi?!"

 

Bir an durdum, alayla başımı salladım.

"Ayıp, abla. Vallahi ayıp."

 

Elimi kalbime koyup incinmiş bir tonda ekledim:

"Ben böyle adaletsizlik görmedim. Demek ki dürüstlük artık ceza sebebi..."

 

İşi çirkefliğe vurup hızla ablamın yanından geçerek odamdaki banyoya girdim ve kapımı kapattım. Ablamın söylenerek uzaklaştığını duyabiliyordum. Neyse ki bu dertten de kurtulduk. Açığını verdiğim için Aras abi bir ara başıma dert olacaktı belli ki. Artık ona da ablamın bir açığını verip savuştururdum nasıl olsa.

 

Yarın test için hastaneye gideceğimizden, önce duş alıp karnımı doyurmam gerekiyordu. Üşenmeden hızlıca duşakabine girip suyu açtım. Ilık su başımdan aşağı süzülürken, saçlarım ıslanıyor, suyun hafif sesi odadaki sessizliği huzurla dolduruyordu. Yüzümde kurnaz bir gülümseme belirdi.

"Ben çok zeki bir insanım ya, bence her ailede bir tane ben olmalı, değil mi?"

                            ✨

 

Bilge?

 

Yasemin?

 

 

 

 

Bölüm : 24.05.2025 10:03 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...