
Yaklaşık on dakikadır, çoğu heyecandan kaynaklanan karışık bir hisle, önümdeki evin kapısına dikilmiş duruyordum. Elimi zile uzatıp uzatıp geri çekiyor, içimde tuhaf bir ağırlık taşıyordum. Bu sadece bir kapı değildi; başka bir hayata, bilmediğim bir düzene, yeni insanlara açılacak ilk adımdı.
Güneş tenimi yakmaya başlamıştı ama yerimden kıpırdayamıyordum. Derin bir nefes aldım, kendimi toparladım. Elimi yeniden zile uzattım ki, tam o anda kapı açıldı.
Karşımda uzun boylu, kumral saçlı , gülümsemesi gereğinden fazla özgüvenli biri belirdi. Göz göze geldik. Bir an durduk. Sessizlik uzun sürdü ama rahatsız edici değildi... garip bir tanıdıklık hissi vardı. Sonra birden, gözlerim istemsizce yukarıya, onun kirpiklerine kaydı.
Şaka gibiydi. O nasıl kirpikti? Uzun, kıvrık ve simsiyah. Benim aynı görüntüyü elde etmek için en az üç kat maskara sürmem gerektiğini düşündükçe içimden ince bir öfke geçti. Resmen hakkım yenmiş halim bey!
Beni inceleyen bakışlarında hafif bir alay vardı. Sanki iç sesimi duymuş da, eğleniyormuş gibi. Dudaklarının kenarı kıvrıldı. Ciddiye alınmadığımı hissettim ve aynı şekilde ona bakmaya başladım. Yalnızca bakıştık. Sessiz bir meydan okuma gibi... O kirpiklerli yolmak istiyordum.
Tam o sırada, Hormonlu kirpiğin hemen arkasında sessizce beliren Zerrin Hanım'ı fark ettim. Meydan okuma bakışmamız sürerken, bir anda yumuşak ama net bir ses duyuldu:
"Cesur! Ne yapıyorsun hâlâ burada? Oğlum, ben sana kardeşini karşıla, içeri al demedim mi?"
Hormonlu kirpik—Cesurmuş adı— annesinin sesiyle yerinden irkildi. O alaycı bakışlar bir anda şaşkınlığa, sonra hafif panik haline dönüştü. Bu haline sırıtmadan edemedim. Valizimi hemen kaptı, hiçbir şey söylemeden hızla içeri yöneldi.
Zerrin Hanım yanıma geldiğinde, gözlerinin içi gülüyordu. Ellerimi nazikçe tuttu.
"Hoş geldin evine, yavrum," dedi. Sesinde gerçek bir içtenlik vardı.
Beni kucakladı, çok uzun değil ama güven veren, samimi bir sarılıştı. Sonra hafifçe geri çekilip etrafa baktı.
"Yasemin nerede? Akşam yemekte bize katılacaktı, gelmedi mi?"
"Ablam biraz rahatsızlandı," dedim kibarca. "Davetinizi geri çevirmek istemezdi ama... son zamanlarda olanlar onu da etkiledi. Yine de, en kısa zamanda uğrayacağını söyledi."
Zerrin Hanım, belli belirsiz bir hüzünle gülümsedi. "Olsun canım, önemli değil. O iyi olsun yeter. Başka zaman görüşürüz."
Koluma girerek beni eve doğru yönlendirdi. Yürürken bir yandan da tatlı tatlı konuşuyordu:
"Gerçi seni evimizde yanımdayken tanıyacağım ama ablanla daha çok konuşmam gerek. Senin küçüklüğünü, huylarını, neleri sevip neleri hiç sevmediğini ondan dinlemek istiyorum."
İlk kez birinin beni gerçekten tanımaya çalıştığını hissettim. Kalbim ilk dakikadan sıcacık oldu.
Evin giriş kısmı, beklediğimden çok daha geniş ve ferah bir alandı. İçeri adım attığımda ilk hissettiğim şey, bol ışık ve dingin bir sıcaklıktı. Soluk tonlarda boyanmış duvarlar, yüksek tavan ve camdan gelen gün ışığıyla birleşince, içimdeki tedirginlik bir nebze olsun yumuşadı. Antreyle salon arasında, birkaç basamakla inilen küçük bir geçiş vardı. Salon neredeyse tek parça bir yaşam alanı gibiydi; geniş, sade ama özenli döşenmiş. Her şey yerli yerindeydi ama abartısızdı.
Zerrin Hanım'ın koluma hafifçe dokunmasıyla toparlandım.
"Gel bakalım küçük hanım," dedi gülümseyerek. "Artık ailenle tanışma vakti."
Basamakları inerken kalbim yeniden hızlandı. Salonun bir köşesinde Cesur valizi bırakmış, üstünkörü koltuğa oturmuştu. Yanında, daha önce hiç görmediğim iki adam daha vardı. Biri ciddi ve sakin bir duruşla koltuğa yaslanmış, diğeri ise tam karşıda, ayakta duruyordu.
Asil Bey, salonun girişine en yakın koltukta oturuyordu. Beni görür görmez tereddütsüz bir şekilde ayağa kalktı. Gözleri, sanki yıllar boyu hiç bakmamış gibi dikkatli ve tanımaya çalışan bir ifadeyle üzerimde gezindi. İki adımda yanımdaydı.
"Hoş geldin, kızım," dedi, sesi yumuşak ama güçlüydü. Ellerini kollarıma uzattı, kararsızlık göstermeden beni kendine çekti.
O an zaman durdu gibi hissettim. Hastanede hissettiğim o derin, iç sarsıntısı yeniden boğazıma düğümlendi. İçimde bir şey titredi. Dizlerim hafifçe gevşedi. Bu yakınlık, bu aitlik... çok yeniydi ama bir o kadar da özlediğim bir histi.
Geniş göğsü, beni adeta bir siper gibi içine aldı. Sanki o an, dışarıdaki her şey, tüm yabancılık, bütün belirsizlikler uzaklaştı. Varlığı sadece fiziksel değildi; sıcaklığı, duruşu, sesiyle içimde bir boşluğu usulca dolduruyordu. Baba kokusu... güvenin ve sevginin kokusuydu bu.
Kollarımı beline doladım. Kendi isteğimle, içimden geldiği gibi. Başımı göğsüne yasladım ve yavaşça yukarı kaldırıp yüzüne baktım. Çenem göğsüne değiyordu. Onunla ilk kez bu kadar yakındık ama sanki yıllardır aramızda hiç mesafe olmamış gibiydi.
"Hoş buldum," dedim kısık bir sesle. Sözcükler boğazımda titreşti ama sonunda özgür kaldı.
İçimde küçük bir ses hâlâ temkinliydi. Yerimde başka biri olsaydı, acaba bu kadar çabuk sarılır mıydı? Bilmiyordum. Ama önemli değildi. Yıllardır sadece hayalini kurduğum bir şeye, şimdi sahip oluyordum. Erken ya da geç olması önemli değildi artık. O benim babamdı.
Ve artık, onun "kızım" deyişi benim tek gerçeğimdi.
Biz birbirimize dalmış bakarken, arka arkaya gelen bir-iki boğaz temizleme sesiyle gerçek dünyaya geri döndük. Hafifçe birbirimize doladığımız kolları geri çekdik. Asil Bey hâlâ kararsız görünüyordu; bu anın bölünmesine açıkça sinirlenmişti. Kaşlarını çatıp sessizce oğullarına keskin bir bakış attı, sonra yeniden bana döndü. Bakışları bu kez daha yumuşak, daha sevecendi.
Elini sırtıma koydu, nazikçe yönlendirdi. "Gel bakalım," dedi.
Beni salonun orta kısmındaki koltuklara doğru götürdü. Artık Zerrin Hanım ve Asil Bey'in tam ortasında oturuyordum. Diğerleri ise karşı koltuklardaydı. Abiler bu tabloyu pek içlerine sindirmiş gibi görünmüyordu. Ters ters Asil Bey'e baksalar da ağızlarını açamıyorlardı.
O an içeri dolan sessizlik, yalnızca bakışmalarla bölünüyordu ki, Zerrin Hanım'ın naif ama çarpıcı sesi ortamı yumuşattı:
"Siz odunlara görgü kurallarını öğretmiştim ama heyecandan unuttunuz sanırım." Ses tonu hafif alaycıydı ama sevgi doluydu. Sonra gülümsedi. "Neyse ki anneniz hâlâ burada."
O an kendime hafif bir gülümsemeyle Benim kendimi övme huyumun nereden geldiği belli oldu, diye düşündüm.
Zerrin Hanım ardından bana döndü, yüzünde tatlı bir tebessümle karşı koltukta neredeyse sığmakta zorlanan iri yapılı adamı işaret etti.
"Bu Mahir abin, bebeğim. Basketbol antrenörü," dedi. Sesine gururla karışmış hafif bir sitem yerleşmişti.
Sonra yüz ifadesi bir anda değişti, Mahir'e sert bir bakış fırlatarak devam etti:
"Yirmi sekiz yaşında ama hâlâ bekar! Yaşıtları çoktan baba olmaya başladı, ama bizimkinde tık yok! Vallahi torun sevmek istiyorum artık!"
Konu tanışmadan azarlamaya evrilince şaşkınlıkla karışık bir gülme tuttu beni. Kendimi tutamadım ve kıkırdadım.
Mahir annesine gözlerini devirdi ama ses çıkarmadı. Benim kıkırdadığımı duyunca yüzünde ince bir kıvılcım parladı. Gözlerinde samimi bir ışık belirdi ve tok, güven veren bir ses tonuyla, "Hoş geldin, küçük," dedi.
Buraya kadar her şey gayet iyiydi. Ta ki o kelimeye kadar. Küçük mü?!
Şöyle bir boyuma baktım. Kısa sayılmazdım. Hatta Türkiye standartlarına göre rahatlıkla uzun bile denebilirdi. Ve bu adam bana küçük diyordu!
Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Küçük kelimesine takıldığımı hemen anladı. Dudak kenarı hafif yukarı kıvrıldı, gülüşünü saklamak ister gibi burnunun kenarını kaşıdı.
Ben de ona ters bir bakış fırlatıp hoşnutsuz bir ses tonuyla, "Hoş bulduk," dedim.
Bu tepkim salonda sessiz bir kahkaha dalgası gibi yayıldı. Cesur, Cihan hatta Mahir bile hafifçe sırıtıyordu. Benimle uğraşmalarına daha fazla dayanamayarak, biraz da şikâyet eder gibi Asil Bey'e döndüm. Ama ona bakınca fark ettim ki... o da oğullarından pek farklı değildi. Gözleri hafif kısılmış, dudak kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle beni izliyordu.
Ben bakınca, hemen ciddiyet takındı, yüz ifadesini düzeltti. Ardından koltuğun diğer ucunda oturan abiyi eliyle işaret etti.
"Şu da iki numara," dedi umursamaz bir el hareketiyle, sanki önemsiz bir konuyu geçiştirir gibi. "Cihan abin. 26 yaşında."
Söylediği harekete tezat şekilde bir anda omuzları gururla kabardı. Sesi belirgin biçimde değişti.
"Üsteğmen, aslanım. Dağlardaki pisliği temizleyip ülkesini en iyi şekilde koruyor."
Oğlundan bahsederken duyduğu gurur, öyle netti ki... Sadece kelimelerinde değil, ses tonunda, duruşunda, hatta nefes alışında bile hissediliyordu.
Cihan abime baktım. Yüz hatlarında mesleğinin getirdiği disiplin ve sertlik açıkça görülüyordu. Ama bakışlarında başka bir şey vardı... yumuşak, sıcak bir ifade. Gözleri bana baktığında içimde bir gurur kıpırtısı yükseldi. Zaten askerlere ayrı bir zaafım vardı. Ve artık bir abim askerdi. Bu, benim için paha biçilemez bir duyguydu.
Onu gözlerim parlayarak süzerken, bir anda yerinden kalktı ve yanıma geldi. Elimden tutup beni de ayağa kaldırdı. Ardından iki elini yavaşça yüzüme koydu.
"Hoş geldin, güzel gözlüm," dedi.
Nasırlı elleri, sanki zarar vermekten korkuyormuş gibi nazikçe yüzümü okşuyordu. Bu kocaman, güçlü adamın içinde taşıdığı şefkat ve özen, kalbimi yumuşattı.
Normalde biri bana "güzel gözlüm" dese, içimden "kıro!" deyip geçerdim belki. Ama Cihan abimden duymak... ona çok yakışıyordu.
"Hoş buldum," dedim, hafifçe gülümseyerek.
Utangaç gülümsememe karşılık o da tatlı bir sırıtışla başımın üstüne kocaman, kokulu bir öpücük kondurdu. Sarılmak ister gibiydi ama belli ki kendini frenliyordu. İlk günden sıkmak istemiyor gibiydi. Bu düşünceli tavırları, o sert dış görünüşünün altında ne kadar yumuşak biri olduğunu gösteriyordu.
Ve ben... içimden geçirdim: Galiba favori abim belli oldu.
Cihan abimin yerine geçmesiyle ben de koltuğuma oturmak üzereydim ki kolumun aniden tutulmasıyla neye uğradığımı anlamadan başka bir koltuğa yönlendirildim. Bir anda kendimi, omzuma kolunu atmış halde Cesur'un yanında otururken buldum. Şaşkınlıkla ona döndüm.
O ise benim bu afallamış halimi hiç umursamadan, yüzünde o bildik muzip ifadeyle söze başladı:
"Ben de en best abin Cesur. 22 yaşındayım, yazılım okuyorum. Ailenin en zeki çocuğu olarak evin eğitim seviyesini ben yükseltiyorum, cücük!" dedi göz kırparak.
Kendinden emin bir şekilde devam etti:
"Evin neşesi, en eğlenceli abisi olduğum için en iyi benimle anlaşacağın baştan belli zaten. Hem odalarımız aynı katta, hatta karşılıklı. Best abinle çok iyi vakitler geçireceğine eminim!"
Daha bu cümlelerin şaşkınlığını üzerimden atamadan, yüzümden "şap!" diye bir öpücük kondurup saçlarımı karmakarışık etti.
Buraya kadar her şey gayet iyiydi. Kardeş kardeş tanışıyorduk sonuçta. Ama o sabah, uykumdan feragat edip özenle yaptığım saçları karıştırmak suretiyle bu barışçıl tabloyu bozdu!
Sinir katsayım ışık hızında yükselirken, hızla kolunun altından sıyrıldım. O ise aldırış etmeden, yanındaki abilerine dönüp:
"Nasıl? İlk tanışma için iyi bir giriş yaptım, değil mi?" diye sordu, sanki harika bir şey başarmış gibi.
Mahir ve Cihan abiler, yüzümün aldığı ifadeye bakınca ona aynı anda kaşlarını çatıp, başlarını sağa sola salladılar. Belli ki onaylamamışlardı.
Cesur da abilerinin bu senkronize tepkisinden sonra bana dönüp baktı... ve saçlarımın halini görünce durumu fark etti.
Ben dişlerimi sıkarak soluk alıp:
"Kirpiklerini cımbızla tek tek yolmam için bana bir neden söyle. Yoksa bir tane bile bırakmam, tamam mı? Bu saçları yapabilmek için o güzeller güzeli uykumdan feragat ettim, erken kalktım biliyor musun sen?!"
Dedim ve gözlerimi kıstım.
Cesur, benim bu ani ve kararlı tepkime gözlerini kocaman açarak önce anne babasına, sonra tekrar bana bakarak çaresizce:
"Çünkü biz kardeşiz..." dedi.
"Yeterli bir sebep değil," dedim yüzümde tatmin edici olmayan bir ifadeyle.
Cevabımı duyunca hemen elini saçlarıma götürüp düzeltemeye çalıştı, ama işler artık çok geçti. Ardından ayağa fırlayıp konuyu dağıtmak ister gibi:
"Ben acıktım!" deyiverdi, bir suçlunun kaçışı kadar hızlı bir şekilde salonun dışına yöneldi.
Ortamdaki garip ama bir o kadar da komik havanın dağılması için Zerrin Hanım yerinden kalktı ve hafifçe ellerini çırparak herkesi yemek masasına yönlendirdi. Herkes, acıkmış olmalı ki hızla davete uyarak ayakladı.
Yemek faslı; bol kahkahalı, kimi zaman laf sokmalı ama çoğunlukla içten bir sohbet eşliğinde ilerledi. Ardından gelen çay saati, evin samimi atmosferini daha da iyi hissettiriyordu. Herkes yavaş yavaş bana, ben de onlara alışıyordum. Yüzlerdeki temkinli ifadeler yerini daha yumuşak bakışlara bırakmıştı.
Gecenin sonunda nihayet odama çıkabildim. Bu kocaman evin içinde bana ait olacak köşeye... Yorucu ama güzel bir gündü.
Hızlı bir şekilde yatış rutinlerimi halledip yumuşacık yastığıma gömüldüm. Gözlerimi kapatmamla bedenim gevşedi. Derin bir nefes aldım.
Huzurlu bir uykuya dalmam hiç zor olmadı.
Yeni hayatımın ilk günü...
Beklediğimden çok daha güzel, çok daha özel geçmişti.
🌼
Gözümü, gece pek inceleme fırsatı bulamadığım yeni odamda açtım. Daha doğrusu açmak zorunda kaldım. Çünkü kapıma biri tarafından aralıksız vuruluyordu. O kadar ısrarlıydı ki, kapının az sonra yerinden düşeceğinden emindim.
"Bilgeeeee. Hadi kalk, kahvaltı saatiii! Best abin olmasa aç kalırdın kesin. Müsait misin? Ses çıkmadığına göre müsaitsin, geliyorum bak."
O sabah mahmurluğunun üstüne bir de böyle cıvıl cıvıl bir ses... Sanki içimdeki bütün sabır kotam bir anda eridi gitti. Hem konuşup hem kendi sorduğu soruya cevap verip hem de bana hiç zaman tanımadan içeriye dalan, kirpiklerini cımbızla tek tek yolmak istediğim malum kişi, Cesur'du.
"Hah bak uyanmışsın. Hadi elini yüzünü yıka, aşağıya inelim. Heey kızım, kime diyorum? Beni görüyor musun? Yuh, sen gözü açık mı uyuyorsun yoksa?"
Yine kendi konuşup kendi cevap veren, üstüne bir de beni sabahın köründe sorguya çeken hormonlu kirpiğe saat kaç olduğunu sormaya hazırlanıyordum ki, odanın karşı duvarındaki saat gözüme çarptı. Sabah 06:45'ti. Dondum kaldım.
Gözlerime bakıp ellerini sallayarak uyuyup uyumadığımı anlamaya çalışan şahsa hâlâ bakamıyordum. Şok içindeydim. Bu saatte kahvaltı mı yapılırdı Allah aşkına?
Beynimin sabah olduğunu algılaması için saatin en az 10:00 olması gerekiyordu. Gözüm açık olsa bile zihnim hâlâ karanlıkta, rüyalarla savaş halindeydi.
Ablam işe gitmediği günlerde odama ç beni uyandırmaya gelirdi ama saat 10:00'dan önce değil. Hele 07:00'den önce hiç değil.
"Ne kahvaltısı be, bu saatte Teheccüd namazı kılınır. Öğleden sonra ben yanınıza uğrayacakmışım, öyle söylediler."
Ağzımdan çıkan cümlelerin kedi mırıltısından farkı yoktu. Sesim gittikçe kısılıyor, gözlerim kapanırken beni uyandırmaya gelen şahsiyet yavaş yavaş bulanıklaşarak kayboluyordu.
"Hahahah. Kızım var ya annemin seni hizaya çekişini büyük bir zevkle izleyeceğim. Bizim evde yatış ve kalkış saatleri bir tek Mahir abimi etkilemiyor. Peder bey bile annemin uygun gördüğü saatte yatar kalkar."
Kulaklarıma dolan yüksek desibel kahkaha sesiyle irkilerek gözlerimi tekrar açtım. Uzun uzun kurduğu cümleleri tam anlayamıyordum ama hormonlu kirpiğin arkasından gelip ensesine şaplağı yapıştıran Asil bir babayı bayağı net görüyordum.
"Demek ben annenin uygun gördüğü saatte yatıp kalkıyorum, üç numara ha? Sen şimdi kızıma hanımcı imaları yaparak beni kılıbık göstermeye mi çalışıyorsun?"
Asil Bey'in sesi hafif alaycı, ama içinde belli belirsiz bir gülümseme gizliydi.
Cesur tam karşılık verecekti ki, odaya Zerrin hanım girdi. Asil bey, sanki savunma yaparcasına hemen yönünü değiştirip şirinlik dozunu artırarak hanımcılığını ispatladı.
"Tabii ki de annenin dediği saatte yatıp kalkacağız. Karım ne derse o," dedi ve bunu öyle bir sükunetle söyledi ki, evin gerçek otoritesinin kim olduğu sorgulanmaz hâle geldi.
Göz ucuyla bana dönüp hafifçe göz kırptı. Ardından başını hafif eğip "hadi kalkın" dercesine bir hareket yaptı. O an Asil Bey'deki o yumuşak baba figürüne bir kez daha hayran oldum.
Tam kapıdan çıkarken Cesur'un ensesine sert bir şaplak indirip, "Sabah sabah çene yorma, kahvaltıya in," diyerek odadan çıktı.
Çıkan tok sesle birlikte gülmeye başladım. Cesur ise suratını buruşturup hafif bir homurtuyla bana baktı.
Zerrin hanım, sanki bu tabloyu bin kere yaşamış gibi, başını iki yana sallayıp, "Siz adam olmazsınız..." bakışları atıyordu.
Cesur bil kolunu annesinin omzuma dolayıp "Kim derdi ki bu adam adliyenin en sert savcısı. Ama seni görünce bi miyavlamadığı kalıyor. Anne, babama ne büyüsü yaptın sen kız?" dedi.
Zerrin hanım göz devirdi, ama dudaklarının kenarındaki gülümseme her şeyi ele veriyordu.
"Zevzek zevzek konuşma oğlum. Hadi aşağıya, biz de geliyoruz," diyerek o tatlı otoritesini gösterdi.
Kapıdan çıkarken içimde sıcacık bir şeyler kıpırdadı. Bu evde her şey fazla gürültülü, fazla samimi ve bolca dokunuşluydu ama... bu karmaşanın ortasında içimi saran aidiyet hissi tarif edilemezdi.
⸻
Cesur'un odadan çıkışıyla birlikte, Zerrin Hanım'la göz göze geldik. İkimiz de hafifçe gülümsedik; öyle içten, öyle anlaşılır bir gülümsemeydi ki, sanki bu evin sıcaklığı sessizce içime işliyordu.
Yanıma geldi, yataktaki boşluğa oturdu ve bir elini yumuşakça saçlarıma uzatıp okşadı. Parmaklarının arasındaki o şefkatli dokunuş, içimi anında sarıp sarmaladı.
"Rahat uyudun mu canım? Yerini yadırgamadın, değil mi?" diye sordu gözlerimin içine bakarak.
Bu belki başkaları için sıradan, belki geçerken söylenmiş bir sabah sorusu olabilirdi. Ama anne sıcaklığını hiç tatmamış biri için... paha biçilmezdi. Gözlerimin kenarlarına biriken ama dökülmeyen yaşlarla ona gülümsedim. Sesim hafif titredi ama mutluluğum sesime bile yansıdı.
"Çok güzel uyudum. Ve... Cesur'un uyandırmasını saymazsak, gerçekten çok güzel uyandım şu an."
Zerrin Hanım hafifçe güldü, saçlarıma biraz daha dokunup parmaklarıyla düzeltti. O an, bu evin sadece dört duvardan ibaret olmadığını bir kez daha anladım. Burası birilerinin sevgiyle emek verdiği, dokunduğu, kokusunu bıraktığı gerçek bir yuva gibiydi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.6k Okunma |
2.73k Oy |
0 Takip |
30 Bölümlü Kitap |