
Mahir-Hayal
Yapılan emrivakiye sinir olsa da merakına yenik düşerek özenle hazırlanıp kendini sahildeki kafeye yürürken buldu Hayal. Adımları sert ve hızlıydı. Onu, kendini kalayladığı gibi kalaylayacak; içindeki her şeyi bir bir yüzüne söyleyip gidecekti. Hepsi bu kadardı. Bir de oturup onunla yüzsüz gibi kahvaltı etmeyecekti.
Bu zamana kadar kendine haksızlık edenlere bir şekilde haddini bildirmiş, hiçbir zaman hakkını yedirmemişti. Evet, onu seviyordu ama bu, onun herkesin içinde kendine bağırabileceği ya da onun için son derece önemli olan duygularını hiçe sayabileceği anlamına gelmiyordu.
Aklında Mahir'e söyleyeceği şeyleri sıralarken ne ara kafeye geldiğini bile anlamadı. Kafeye girmeden önce durup soluklandı. Kalbi, yürümekten değil; az sonra içeride göreceği adamla karşılaşmanın heyecanıyla hızla atıyordu. Derin bir nefes alıp içeri adımladı.
Küçük kafe içerisinde onu bulması çok zor olmadı. Durup, kendisini fark etmeden önce onu dikkatle incelemeye başladı. Yüzü düşmüş bir şekilde, elindeki fincana dalmış onu izliyordu. Kafası karışık olmalıydı; çünkü yüzü, düşündüklerinden olsa gerek, şekilden şekile giriyordu.
Önce kaşlarını çatıyor, sinirli bir ifadeyle fincanı sıkıyor; sonra aklına ne geldiyse yüzü hüzünleniyor, biraz sonra da fark etmeden sırıtıyordu. Tam bir deli gibi görünüyordu! Hayal'in kalbinin bahtına da bu ayarsız düşmüştü demek ki. Öyle övünüp durduğu düşünceleri bile düzenli görünmüyordu.
Daha fazla beklemeden ilerleyip karşısındaki sandalyeye oturdu. Sandalyeden çıkan sesle kendine gelen adam, bakışlarını kaldırıp gözlerine odaklandı. Şimdi ikisi de birbirine tehditkâr bakışlar atıyordu. Mahir, haksız olanın kendisi olduğunu bildiği için yavaş yavaş çatılan kaşlarını düzeltti. Sonra üzerine bir farkındalık çöktü: Hayal'i görmenin ona iyi hissettirdiğini fark etti. Yüzünü günlerdir görmemişçesine süzdü. Gözleri hafif şiş gibiydi sanki... "Ağlamış mıydı?" diye düşünmeden edemedi. Sebebinin kendisi olma ihtimali canını sıktı.
Hayal ise, aklından neler geçtiğini bilmediği adamın gözlerine bakarak ona boyun eğmeyeceğini adeta haykırıyordu. Bu sessizliğin uzamasına dayanamayan Hayal,
"Evet, ne için çağırdın beni buraya? Ne söyleyeceksen söyle" dedi.
Hayal'in tatlı sesiyle düşüncelerinden sıyrılan Mahir tam konuşacakken, aklı yine kalbine set çekti:
'Tatlı falan değil. Ondan olsa olsa cadı olur.'
Geriye yaslanıp rahat bir tavırla, "Sana da günaydın, çömez. Kahvaltımızı ederken konuşuruz, ne bu acele?" dedi.
Adamın bu umursamaz hâline sinir katsayısı gittikçe yükselen Hayal, zıvanadan çıkmadan bu konuşmayı bitirebilmeyi umuyordu. Ama bu, pek kolay görünmüyordu.
"Seninle oturup bir de kahvaltı yapacağımı düşünmedin herhâlde. Ayrıca bana 'çömez' diyemezsin, çünkü ben artık senin öğrencin değilim."
Hayal'in sert tutumu ve sinirli bakışlarından ne kadar ciddi olduğunu anladı Mahir. Onu bu vurdumduymaz tavırlarla ikna edemeyeceğini fark etti. Süngüsünü düşürdü ve derin bir soluk aldı.
"Tamam, sana bir daha çömez demeyeceğim," dedi; ardından dudaklarının arasından neredeyse duyulmayacak bir şekilde, "şimdilik," diye fısıldadı.
Sonra sözlerine devam etti:
"O gün... üzerine fazla geldim. Bunu herkesin içinde yapmam saçmalıktı. Özür dilerim."
Bu konuşmayı yapmak onun için zordu. Çünkü ne daha önce birinden özür dilemişti, ne de bunu gerektirecek bir davranışta bulunmuştu. Tavırları her zaman ölçülü olurdu; kimsenin sınırına girmez, kendi sınırlarının da ihlal edilmesine izin vermezdi.
Zaten Hayal'e böyle davranmasının sebebi de bu değil miydi? Sınırlarının ötesine, ondan izinsiz girmişti. Onu rahatsız eden tam da buydu.
Hayal, onun bu beklenmedik içtenliği karşısında kısa bir an sessiz kaldı. Gözleri, Mahir'in yüzündeki pişmanlıkla karışık ifadeyi aradı; ama bulduğu şey, karmaşık duygularla örülmüş bir teslimiyetti.
Ama bu, Hayal'in duygularının basite alınmış, hatta alay edilmiş olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Mahir'in özrü onun için bir anlam ifade etse de, bu kadarla yetinmeyecekti. Söylediği her lafı burnundan fitil fitil getirecekti.
Bu, Mahir'in onu küçük bir kız çocuğu olarak görmesini engelleyecek, sonunda onu ciddiye almasını sağlayacaktı.
Oturduğu yerde dikleşip sert bir ses tonuyla,
"Bana beceriksiz bir çocuktan farkın yok dedin! Tamam, basketbol beni biraz zorlasa da beceriksiz değilim! Hele çocuk hiç değilim!" dedi.
Mahir, karşısındaki bu sert çıkışa gülse mi sinirlense mi bilemedi. Eli bıçaklı minik bir civcivden farkı olmayan kıza bakarken sadece başını salladı.
İçinden, "Yine de çocuktan farkın yok," diye geçirdi.
Ama onu daha fazla kızdırmaya niyeti yoktu.
"Çocuk kısmında anlaşabiliriz," dedi alaycı bir tebessümle, "ama hâlâ beceriksizsin. Çok çalışman gerek, Hayal."
Kız, ondan adını duydukça içten içe mest olsa da bunu belli etmeden ters ters bakmaya devam etti. Beceriksiz kısmına katılsa da sesini çıkarmadı.
"Duygularımla alay edip basit hevesler peşinde koşuyorsun dedin!" diye çıkıştı sonra.
Mahir, onun bu kadar açık konuşacağını beklememişti.
Hatta inkâr etmesini, yanlış anladığını söylemesini bile ummuştu.
Ama Hayal duygularını saklamadan gözlerinin içine bakıyordu.
Mahir, o an karşısında duran bu cesur kıza hayret etmeden edemedi.
Bu konuyu nasıl konuşacağını bilemediği için, gözlerini kaçırıp sağa sola bakmaya başladı. Hayal kadar cesur değildi. Ya da onu her gördüğünde içinde kabaran duyguların henüz farkında değildi.
Karşısında, gözlerini ondan ayırmadan bir cevap bekleyen kıza baktı. Boğazındaki düğümü yutkunarak bastırdı.
"Ben... o konuda ne söyleyeceğimi bilemiyorum," dedi kısık bir sesle.
"Amacım seninle ya da duygularınla alay etmek değildi..."
Bir an durdu, bakışlarını kaçırdı.
"...ama o zaman seni yanlış anladım sanırım. Basket derslerini kullanarak eğlence arayan, heyecan peşinde koşan bir kız sandım. Yanılmışım. Belki de o yüzden fazla sert davrandım."
Bir sessizlik oldu. Mahir, kelimeleri hâlâ boğazında düğümlenmiş halde, başını iki yana salladı ve hafifçe gülümsedi. Bu küçük hareket, Hayal'in cesaretini kabul ettiğinin ve ona duyduğu hayranlığın sessiz bir işaretiydi.
Hayal, Mahir'in söylediklerini sessizce dinledi ve basket dersine başladığı ilk andan beri yaptıklarını düşündü. Gerçekten de davranışları, şımarık ve yapışkan bir kız çocuğu tavırlarına evrilmişti. Ama aslında niyeti, pes etmeden duygularının farkında olarak sevdiği adamın yanında olmaktı.
"Sanırım bütün bu yanlış anlaşılmaların sebebi, duygularım ve onları kontrol edemeyen tavırlarım olmuş," diye kendi kendine itiraf etti. Sonra Mahir'e dik dik bakarak, "Ama bu yine de, herkesin içinde bana bağırdığın gerçeğini değiştirmiyor.
Ayrıca ben sadece duygularım için değil, gerçekten basket öğrenmek için kayıt yaptırmıştım."
Mahir, pes etmiş bir ifadeyle başını salladı.
"Tamam, haklısın. Sana öyle çıkışmamalıydım."
Alttan alması onun hayrına olmuştu; yoksa bu cadı hiç susacak gibi görünmüyordu.
Sonra derin bir nefes aldı, hafifçe gülümseyerek konuştu:
"O zaman basket derslerine devam ediyoruz, değil mi?"
Mahir'in gülümsemesi, Hayal'in zorlama sinirlerini anında yerle bir etti. Ne kadar kızsa da, bir bakışı, bir gülüşü içinin erimesi için yeterliydi.
Mahir, onu sadece kayıt yaptırdığı günden beri tanıyor olmasına rağmen, Hayal onu aylardır tanıyordu; duygularına artık söz geçiremeyecek boyutlara gelmişti. Bu yüzden, onun yakınında olabilmek için basket kaydı yaptırmıştı.
Onu ilk kez bu kafede, kardeşleriyle sohbet ederken görmüştü.
O an anlamıştı; sanki onunla hayatı bambaşka bir yöne akacaktı.
Onu bir başka seferde gördüğünde, yanında kuzeni Serdar abisi de vardı. Meğer Mahir’le tanışıyorlarmış. İlk kez o gün göz göze gelmişlerdi ama Mahir’in pek dikkatini çekememişti.
Sonrasında Serdar abisine yalvar yakar, bir şekilde salona kaydını yaptırmayı başarmıştı. Kolay olmamıştı; kayıtlar dolmuştu ve Mahir’in grubuna, o seçmedikçe kimse alınmıyordu.
Mahir bunların hiçbirini bilmese de, Hayal ona ulaşmak için çok çabalamıştı.
Tüm hevesi ve emeği, onun yanında hissettikleriyle “iyi ki” dedirtiyordu insana.
Ta ki duyguları küçümsenip, herkesin içinde azarlanana kadar.
Mahir’e belli etmek istemese de, o an içi paramparça olmuştu.
Şimdi, tüm bu yaşananların ardından ondan derslere devam etmesini istiyordu.
Kalbi bunu kabul etmeyi çok istese de, aklı direnir gibiydi. “Çabaladığım kadar o da çabalasın,” diyordu içinden.
Eğer şu an gözlerinin içine baktığı adamda, en ufak bir heyecan kırıntısını görmeseydi, asla kabul etmezdi.
Farkında bile olmadığı hislerin gün yüzüne çıkmasını… onun da kendisi gibi hissetmesini istiyordu.
Onu daha fazla cevapsız bırakmamak için “tamam” dedi, fakat bakışlarında sinsi pırıltılar kol geziyordu.
Mahir, aldığı cevapla bir anlığına rahatlamıştı ama bu cadının başına iş açacağını da içten içe biliyordu.
Sırtını sandalyeye yaslayıp garsona işaret etti, kahvaltı istediklerini söyledi.
Ancak Hayal, sözlerinin arkasında durarak çantasını koluna taktı ve ayağa kalktı.
Bu hareket Mahir’in kaşlarının çatılmasına neden oldu.
“Nereye? Kahvaltı edeceğiz demiştik.”
Mahir’in kendi adına karar vermesine hayretle bakan Hayal, soğukkanlı bir sesle cevap verdi:
“Sen karar vermiştin. Ben sadece söyleyeceklerini merak ettiğim için geldiğimi söylemiştim.”
Hayal’in kararlı bakışları Mahir’i içten içe sinirlendirse de sakin kalmaya çalıştı.
“Aramızdaki sorunu hallettiğimizi düşünüyordum,” dedi dişlerinin arasından.
Hayal omuz silkerek ifadesiz bir yüzle,
“Hallettik zaten. Sadece teknik olarak hocamla baş başa kahvaltı etmeyi uygun bulmuyorum.
Ders dışında öğrencilerinizle iletişim kurmadığınızı söylemiştiniz, değil mi?” dedi.
Senli benli konuşmayı bırakıp resmiyete dönmesi, Mahir’in sinir katsayısını iyice yükseltti.
Tam ağzını açıp bir şey söyleyecekken, Hayal sözünü kesti:
“Size afiyet olsun hocam. Yarınki derste görüşmek üzere.”
Hızla kafeden çıkıp gitti.
Mahir, kendisini sınırlarının ucuna getiren kızın ardından uzun süre baktı.
Yerine oturup sıkıntıyla nefesini dışarı verdi.
Sonra kendi kendine sırıtarak,
“Benim işim var bu kızla,” diye mırıldandı.
☘️
Her şey öylesine güzel, öylesine yerli yerindeydi ki bazen yaşadıklarımın bir rüya olup olmadığını sorguluyordum. Sanki hayat, uzun zamandır sabırla beklediğim hediyelerini birer birer önüme seriyordu. Beni canından çok seven bir aile, içimi kıpır kıpır eden bir gönül bağı ve hayalini kurduğum üniversite…
Yatağımda uzanmış, geçen günleri düşünürken istemsizce gülümsedim. Tercihler açıklandığında ailemle bilgisayar başında geçirdiğimiz o anlar gözümün önüne geldi. Her biri, sanki ekrandan canavar çıkacakmış gibi tedirgin, korku dolu bakışlarla bilgisayara kilitlenmişti. En çok da babamın o hali… Koskoca savcı beyin gözlerinde beliren endişeyi gördüğümde kahkahalarımı tutamamıştım. “Ne seçersen seç, arkandayım. Her zaman destekçinim,” demişti ama gözleri asla aynı şeyi söylemiyordu.
Sadece zihni ve bedeni yormayacak birkaç meslek örneği vermiştim; buna rağmen benden böylesine saçma tercihler beklemeleri üzdü açıkçası. Tamam, kabul, tembeliz, biraz da uyuşuğuz ama bu kadar da değil! Sonuçta bu, hayatımın en büyük dönüm noktalarından biriydi. Sizce ben öyle kolay kolay boşa atar mıydım o şansı? Siz kızınızı hiç tanımamışsınız, hiç.
Ekranda “Psikoloji” yazısını görür görmez ailemin yüzündeki gerilim bir anda dağıldı. Annem derin bir “oh” çekti, babam ise sanki yıllardır içinde taşıdığı bir yükten kurtulmuş gibi gülümsedi. Ardından, o kendine has ciddiyetini bozan bir ses tonuyla, “Artık Cesur abin senin sorumluluğunda kızım,” dedi. “Stajını onun üzerinde yapabilirsin, belli ki psikolojik desteğe fena halde ihtiyacı var.”
Bir an sustum, sonra kahkahalarım odayı doldurdu. Beni endişe içinde izleyen o adamın, şimdi bu kadar rahat bir espri yapmasına mı şaşırayım, yoksa bu bahaneyle sonunda abime laf sokuşuna mı sevineyim bilemedim. Sizde benim gibi kaostan besleniyor musunuz?
Tatlı düşüncelerimden, telefonumun sesiyle sıyrıldım. Poyraz, müsait olduğu ilk anda arayacağını söylemişti. İlk defa telefonda konuşacak olmanın heyecanını bastırmaya çalışarak hemen ekrana dokundum.
“Efendim?” dedim, nefesimi dizginleyerek.
Karşıdan gelen “Dilruba…” sesi, kalbimi yerinden oynattı sanki. Sadece bir kelimeyle nefes alış verişim hızlandı.
“İşlerim ancak bitti, o yüzden geç aradım. Kusura bakma,” dedi. “Abin olacak uyuz, konuşacağımızı bilir gibi bütün gün saçma sapan işleri üzerime yıktı!”
Sesindeki öfkeyi duyunca istemsizce kıkırdadım.
Beni arayabilmek için ne badireler atlatmıştı yarim…
Gülüşüm ona da geçmiş olmalıydı ki sesi yumuşadı.
“Gülme şöyle tatlı tatlı,” dedi alçak bir tonda. “İki gün oldu ama haftalardır görmüyor gibiyim seni. Özlemem normal mi?”
Sözleri midemde kıpır kıpır bir his yarattı.
“Peki senin, tek bir sözünle adımı unutturacak kadar heyecanlandırman normal mi?” dedim.
Söylediklerimi duyunca içi gidiyormuş gibi derin bir nefes aldı. Bir süre hiçbir şey demeden sustu, sanki kendini toparlamaya çalışıyordu. Ardından, sesini normale döndürüp “Tebrik ederim, psikolog hanım. İki gülüşünle darmadağın ettiğin aklımı artık sen toparlarsın,” dedi.
(Yazarın içinden kıro çıktı, kaçın!)
“Teşekkürler teğmenim. Dağıttığımız aklı toplamayı da biliriz evelallah,” dedim aynı tonda.
Bu kez kahkaha atan oydu. Ben ise Leyla gibi, sadece gülüşünü dinliyordum.
Tam o sırada odamın kapısı pat diye açıldı ve Cesur içeri daldı.
“Kapat o ayrık ağzını, sinek kaçacak yoksa! Gülüşme seslerin odama kadar geliyor,” dedi saçma sapan el kol hareketleriyle. Horoz gibi kabarmış, abilik taslamaya çalışan şu şahsiyete kaşlarımı çatıp hâlâ kulağımda tuttuğum telefona döndüm.
“Ben seni daha sonra arayacağım, Poyraz. Görüşürüz,” dedim ve telefonu kapattım.
Sonuçta cinnet geçirmeye ramak kalmış hâlimi duymasını istemeyiz, değil mi?
Yataktan ani bir hareketle kalkıp Cesur’a doğru sinirle bir adım attım.
“Burası bir genç kız odası ve bu odaya kapı çalmadan girilmez!” dedim, her kelimeyi tek tek vurgulayarak.
“Siz ablamla anlaşıp bilerek mi yapıyorsunuz bunu ya! O mu söyledi, ‘odaya kapı çalmadan dalma adetimi sen devam ettir’ diye!”
Abim, söylediklerimi duymamış gibi davranarak kollarını göğsünde kavuşturdu.
“Sen hayırdır?” dedi alaycı bir tonda. “Ne bu odalara kapanıp, telefonda daha iki gün önce tanıdığın adamla konuşmalar falan? Oluyor mu böyle canım kardeşim?”
Sesinde hem bir büyüğün buyurganlığı, hem de gereksiz bir özgüven vardı.
Masama doğru yürüdü. Parmak uçlarıyla defterlerimi karıştırırken sayfaları gürültüyle çevirdi, sonra hepsini gelişigüzel dağıttı.
Aynanın önünde durdu. Dikkatini bu kez makyaj malzemelerim çekmişti. En sevdiğim ruju eline aldı, dudaklarını büzüp aynaya bir gülücük işareti çizdi. O an, sabrımın ince bir ip gibi gerildiğini hissettim.
Yatakta açık duran laptopuma yöneldi.
Ekrandaki ışığıyla birlikte içimdeki son huzur da söndü sanki. Bilinçli bir şekilde kapağını kapattı, sonra da ters çevirdi.
Her hareketini, gözlerim seğirerek izliyordum. Donup kalmıştım.
O ise bundan keyif alıyor gibiydi.
Umursamaz bir tavırla ellerini ceplerine sokup kapıya doğru yürümeye başladı. Yanımdan geçerken başımı eliyle hafifçe ittirip, “Akıllı ol, abi sözü dinle,” dedi.
İttirmesiyle saçlarım yüzüme düştü. Sinirle üfleyerek saçlarımı kenara savurdum.
Bakışlarımda bir şeyin değiştiğini fark etti. O an yüzündeki umursamaz ifade silindi, yerini belli belirsiz bir tedirginlik aldı.
Bir an bile oyalanmadan ışığı kapatıp, kapıyı çekmeden hızla dışarı çıktı. Adımlarının sesi merdivenlerden yankılanırken, daha fazla beklemeden peşine takıldım.
Arkasında beni görünce ani bir çığlık atarak hızlandı ve merdivenlerden inmeye başladı. Hem artistlik yapması, hem de benden korkuyor olması beni hem eğlendiriyor hem de sinirden kudurtuyordu.
“Gel buraya! Seni mahvedeceğim, o ruja ne kadar para verdim haberin var mı? Bu sefer kirpiklerini yolmazsam, bana da Bilge demesinler!” diye bağırmaya başladım.
Son üç basamağa gelince, onu yakalamak için tek tek inmek yerine hızlıca atladım. Sinirle ne kadar hızlı indiğimi fark etmediğim için sertçe yere çakıldım. Ayağımda keskin bir sızı belirdi; acı ve öfkem bir araya gelince, avazım çıktığı kadar çığlık attım.
Sesim evin içinde yankılanınca, diğer odaların kapıları birbiri ardına hızla açılıp kapandı. Kısa süre içinde Mahir abim, babam ve annem yanıma toplanmıştı.
Cesur, düşmüş olduğumu fark edince panik içinde koşarak yanıma geldi. Ayağımdaki sızı gittikçe artıyor, istemsizce ağlıyordum. Babam hemen yanıma çöktü, gözleri endişeyle dolu:
“Kızım, ne oldu? Söyle bana, neren acıyor?”
Mahir abim babamın yanına oturdu ve ayağımı tutan elimi yavaşça çekerek minik dokunuşlarla bileğimi tuttu. Basınçla ağrı ikiye katlanınca inledim.
“Ay off, dokunma abi! Kırıldı kesin yaa, çok ağrıyor!”
Ağlamam Cesur’u telaşlandırdı; hızla yanıma oturdu, gözleri üzgün ama sertti:
“Kızım, ne demeye uçarak iniyorsun merdiveni? Biraz dikkat etsene!”
Bide niye uçarak iniyorsun, diyor! Bunu kim bu akılla yazılımcı yaptı! İçimden gülmekle sinirlenmek arasında kaldım. Üzgün ama bir o kadar pişkin…
Sinir seviyem iki katına çıkınca, ayağımı unutarak Cesur’un saçlarına yapıştım; tam kirpiklerini yolacakken, hareketimden dolayı ayağım daha çok acıdı. Can havliyle Cesur’u bıraktım, ayağımı tekrar tuttum ve ağlamaya devam ettim.
Sonrasında abimin beni kucaklaması ve cümbür cemaat hastaneye gitmemizle sonuçlandı. Doktor, bileğimin çatladığını ve iki hafta alçıda kalacağını söylediğinde, yataktan Cesur’un üzerine atlamaya çalışmamı babam engelledi ve Cesur’a sert bir dille dışarıda beklemesini söyledi.
İki hafta alçılı ayakla evde tıkılı kalmak mı! Poyraz’la dışarıya çıkma hayallerimizin hepsi suya düşmüştü ve suçlu sadece Cesur’dı! Ama onu kimse elimden alamayacaktı.
☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️
Selamm arkadaşlar! 🌸
Normalde oy ve yorum sınırlaması koyan yazarlara sinirlenirdim ama şimdi sanırım onları anlıyorum. Okuyorsunuz, bazıları oy veriyor, eyvallah… ama yorum yok!
Bunu egomu tatmin etmek için söylemiyorum, ya da “şu kadar yorum aldım” demek için değil. Ama merak ediyorum; kitap nasıl ilerliyor, sahneleri seviyor musunuz? Yoksa “Ah keşke bu sahne olmasa daha iyi olurdu” mu diyorsunuz?
Her bölümü heyecanla paylaşıyorum, “Acaba bu sahnede ne tepki verecekler?” diye bekliyorum ama tık yok 😅
Lütfen düşünce ve yorumlarınızı belli ederseniz çok mutlu olurum..
Yorum yapın, pliiissss! 💖
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.6k Okunma |
2.73k Oy |
0 Takip |
30 Bölümlü Kitap |