
Aylar geçmişti. Kenan ile ilgili planlarımızı durdurmuş, kendi içimizdeki sesi dinlemiştik. Edis hâlâ kendisine yeni geliyordu. Sonbahar bitmiş, kış başlamıştı. Tek dileğim, yeni yılın bize güzellikler getirmesiydi. Bu süreçte Edis içine kapanmış, duyguları sanki yok olmuştu. İlişkimiz etkilenmemişti ama onun için endişeleniyordum.
Ellerim montumun cebinde, adımlarım yavaştı. Hava almak için sahile inmiştim. Denizin dalgası, rüzgârın soğukluğu, martıların çığlıkları… Düşüncelerim karmakarışıktı. Bir yanım pes etmemi söylüyor, diğer yanım davamın peşinden gitmemi.
Cebimdeki telefon titredi. Ekranda Edis’in ismini görünce istemsizce gülümsedim: “Gel artık, özledim.” Telefonu geri cebime koyup geri dönmek için hazırlandım.
Yürümeye devam ederken yolda Sarp ile karşılaştım.
“Sarp?” dedim. Sigarasından son dumanı çektikten sonra izmariti yere attı.
“Yağmur, bu ne güzel tesadüf.”
Nezaket amaçlı gülümsedim. Edis’in çocukluk arkadaşı olmasına rağmen onu tam olarak tanımıyordum.
“Ne zaman döndün?”
Sarp ellerini ovuşturup cebine soktu.
“Çok olmadı. Sen nereye?”
Hapşırdım; bu havalar vücut direncimi düşürmüştü.
“Eve geçiyorum.”
Sarp başını salladı, arkasına baktı.
“Arabayla bırakabilirim. Hava soğuk, hastalanma.”
Çekingen bir tavırla gülümsedim.
“Ben zahmet etmeyeyim.” Hapşırmam bir olmuştu.
Sarp gülümsedi.
“Israr etsem?”
Zar zor da olsa Sarp’ın teklifini kabul ettim ve onu takip ettim. Evimin olduğu mahalleyi söyledim, arabaya bindim ve arkama yaslandım.
Ama araba mahalleye değil, dağ evine doğru sürüyordu. Kaşlarımı çattım, tedirginlik içimi sardı.
“Sarp… buraya değil, ben mahalleme gitmek istiyorum. Buradan iniyorum,” dedim, sesi kararlı ama hafif titrek çıktı.
Sarp başını sallamadı, gözlerini yolda sabitlemişti.
“Hayır, Yağmur. Bunu yapmamız gerek.”
Cebimdeki telefon ard arda titredi. Edis’in ismi ekranda belirdi; rahatlamak istedim ama aynı anda bir ürperti hissettim. Sarp telefonu fark etti, ani bir hareketle kaptı ve camdan dışarı fırlattı.
“Ne yapıyorsun?” diye bağırdım, kalbim hızla çarpıyordu.
“Bizi dikkat çekmek istemiyorum,” dedi kısa ve kararlı bir şekilde. Sessizlik, havadaki rüzgar uğultusuyla daha da ağırlaştı.
Yol virajlı, uzun ve soğuktu. Dağ evine birkaç saat sürecek bir hızda ilerliyorduk. Her viraj, kalbimde yeni bir kaygı oluşturuyordu.
Eve vardığımızda Sarp arabayı durdurdu ve bana döndü:
“Yağmur… Kenan bu sefer ciddi. Eğer Edis’le konuşursan, onunla iletişime geçersen, hiç çekinmeden Edis’i ortadan kaldırabilir. Bunu bilerek söylüyorum. Bir adım bile atarsak, sonuçlarını tahmin edemezsin.”
Gözlerim dondu. Kalbim sıkıştı ama derin bir nefes aldım. Sarp arabadan indi ve kapıyı açtı. Dağın soğuk havası yüzüme vurdu. İçimde hem öfke hem de korku vardı. Kenan’ın tehdidi her zamankinden daha gerçek, daha yakın ve ölümcül hissediliyordu.
Dağ evinin kapısından içeri adım attığımda, sessizlik neredeyse fiziksel bir ağırlık gibi üzerime çöktü. Loş şömine ışığı odanın köşelerini titrek bir şekilde aydınlatıyordu, ama gözlerim hemen Kenan’ı aradı. Kenan, elinde bir kadeh şarap, köşede bana bakıyordu; gülümsemesi soğuk ve hesaplıydı.
Adımlarımı yavaşlattım, etrafı incelemeye başladım. Mobilyaların yerleşimi, şöminenin yanındaki küçük masalar, odanın her köşesini hafifçe taradım. Her şey bir planın parçası gibi, her detay hesaplanmıştı. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu, ama dikkatimi kaybetmemem gerekiyordu.
Kenan birkaç adım atıp masaya yaslandı, şarap kadehini elinde çevirdi. Konuşmak için acele etmiyordu; önce beni süzdü, sonra sessizce oturabileceğim bir sandalye gösterir gibi hafifçe hareket etti.
“Gel otur, Yağmur,” dedi yavaşça, sakin ama kararlı bir sesle. “Huzurla konuşalım, uzlaşalım istiyorum.”
Oturmadım. Omuzlarımı dik tuttum ve geriye, duvara yaslandım. Gözlerim onu terk etmeden önce bir saniye bile kaymadı.
Kenan gülümsedi, ama gülüşünün ardında soğuk bir tehdit vardı.
“Eğer durmazsan… Edis’e zarar vermekten çekinmem,” dedi, sesi neredeyse fısıldıyordu ama her kelime, odanın içindeki sessizliği keskinleştiriyordu. “Tıpkı annene yaptığım gibi…”
Bir an durdum. Kelimeler beynimde yankılanıyordu. Boğazımda bir düğüm hissettim, nefesim daraldı. Gözlerim Kenan’dan ayrılmıyordu; soğuk, hesaplı ve ölümcül bir bakışla önümde duruyordu. İçimde hem korku hem de öfke bir araya geldi.
Artık bir seçim yapmalıydım: geri adım atmak ya da durup yüzleşmek…
“Beni manipüle etmediğin ne malum?” dedim, sesi titrek ama meydan okuyacak kadar kararlıydı.
Kenan, ağır bir hareketle arkasındaki camı işaret etti. Önce tereddüt ettim; kalbim deli gibi çarpıyordu. Ama gözlerim onun işaret ettiği noktaya kaydığında tüm vücudum dondu. Ağaca asılmış annemi gördüm.
Dudaklarımdan istemsiz bir çığlık döküldü ve geriye doğru sendeledim. Ayağımın dibindeki küçük bir vazo yere çarpıp parçalandı. İçimdeki sarsıntı o kadar büyüktü ki, gerçeklik algım kayboldu; zaman yavaşlamış, dünya bulanıklaşmıştı.
Kenan, şarabından bir yudum aldı ve soğukkanlı bir şekilde mırıldandı:
“Seninki ile aynı olsun dedim.”
Hıçkırıklar içinde yere çöktüm. Duvara yaslandım; nefes almak neredeyse imkânsızdı. Her şey bir kâbus gibi gözlerimin önünden geçiyordu.
Kenan sessizce yanıma yaklaştı. Her adımı beni daha da sıkıştırıyordu. Dizlerimin dibinde durdu, sesi fısıltı kadar yakın:
“Edis dahil ekibinden tek bir kişi ile iletişime girersen…”
Saçımı kavradı ve çekiştirdi. Gözlerime baktı; o bakıştan soğuk bir ölüm fısıldıyordu:
“Oğlumu öldürmekten çekinmem.”
Kalbim göğsümde deli gibi çarparken, içimde bir boşluk açıldı. Hıçkırıklarım kesilmiyor, dünya üzerime yıkılıyordu. Kenan’ın tehdidi sadece fiziksel değil, psikolojik bir zincir gibi sarıyor, nefesimi kısıyordu.
Her şey bulanıklaştı; annemin çığlığı, kendi çığlığım ve Kenan’ın soğuk bakışı bir araya gelmiş, zihnimi tamamen ele geçirmişti.
Kenan elinde bir bileti bana uzattı. Elleri hâlâ soğuk, bakışları keskinti. Elleri titrekçe bileti aldım ve gözlerimle hızla inceledim.
“Bolu mu… cidden?” diye fısıldadım, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısık.
Kenan, düşünceli bir tavırla elindeki şarap kadehini masaya bıraktı. “Hem benim, hem oğlumun,” dedi ve bakışlarını bana çevirdi. “Terk edildiği yer.”
Bileklerimdeki gerilim, kalbimdeki sızıyla birleşti. Hızla yerimden kalktım ve kapıya doğru yürümeye başladım. Adımlarım hızlı, neredeyse koşar gibiydi. Arkamdan Kenan bağırdı:
“Dediklerimi unutma!”
Ama ben çoktan evden çıkmıştım. Soğuk hava yüzüme çarpıyor, gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımı ıslatıyordu.
Sarp arabayı açmış, kapıyı önümde bekliyordu. Hiç tereddüt etmeden araca bindim. Gözlerim hâlâ yaşlı, nefesim düzensiz, kalbim göğsümde deli gibi atıyordu.
Aklımda geçen her an bir film şeridi gibi hızla dönüyordu: Mahzende yaşananlar, Kenan’ın tehditleri, Edis’in yüzü, onun güven veren varlığı… Her görüntü sanki yeniden yanıp içimi kavuruyordu.
Edis’in yüzünü düşündükçe, onu terk etmek zorunda kalacağım fikri ruhumu parçalıyordu. İçimde tarifsiz bir acı, bir boşluk, bir çaresizlik vardı. Yanıp kavruluyordum; ölmek istedim.
Sarp, dikiz aynasından sessizce beni izliyordu, elleri direksiyonda gergin ama sessiz destek veriyordu. Ben ise gözyaşlarım ve kalbimdeki yangınla, Bolu’ya doğru yol alıyordum; geçmişin acısı ve geleceğin belirsizliği arasında sıkışmış bir halde.
Havaalanına vardığımızda, Sarp henüz kapıyı açamadan ben kendimi arabadan attım. Adımlarım hızlı, kalbim deli gibi atıyordu. Kimseyi görmek istemiyordum; ne Sarp’ı, ne etrafımdaki kalabalığı, ne de bir başkasını. Tek isteğim… yok olmaktı.
Koşarak terminale girdim, soğuk hava ciğerlerime dolarken, içimde tarifsiz bir boşluk hissettim. Herkes bir telaş, bir koşuşturma içindeydi; ben ise kendi dünyamda, sadece kendimle baş başa kalmak istiyordum.
Uçağın kapısından geçerken, bir plan yapmak için bile duracak zamanım yoktu. Yanımda ne para vardı, ne kimlik, ne de başka bir şey. Sadece çaresizlik ve öfke… Ve Edis’in yüzü zihnimde sürekli dönüyordu.
Uçakta yerime oturduğumda, gözlerimi kapadım. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi, Kenan’a karşı ne yapabileceğimi düşünüyordum. Ama zihnimin her köşesi, geçmişin acıları, Kenan’ın tehditleri ve Edis’in güven veren bakışlarıyla doluydu.
Uçakta yerime oturduğumda, pencerenin yanına geçtim ve dışarıya bakmaya başladım. Bulutlar yavaşça akıyor, şehir ışıkları küçülüyor ve tüm dünya sanki uzaklaşıyordu. Her şey sessizleşmişti; yalnızca motorların uğultusu vardı.
Gözlerim yorgunluktan ağırlaşırken, zihnimdeki karmaşa yavaş yavaş solmaya başladı. Edis’in yüzü, Kenan’ın tehdidi, geçmişte yaşadığım tüm travmalar bir anlığına silikleşti. Sadece uçak ve gökyüzü vardı; özgürlük gibi, ama aynı zamanda tarifsiz bir boşluk hissiyle dolu.
Bir süre sonra başımı pencereye yasladım ve göz kapaklarım ağırlaştı. Düşüncelerim artık kontrolümde değildi; geçmişin acısı, geleceğin belirsizliği… hepsi bir kenara itilmişti. Uyku beni yavaşça sararken, dünyadan, dertlerimden ve korkularımdan kaçabiliyordum.
Rüzgârın uğultusu ve motorların ritmik sesi arasında, gözlerim kapandı. Kendimi sadece nefes alışımın içinde kaybettim; bir süreliğine huzurla, düşüncelerimden uzakta, yalnızca var olarak… uyuyordum.
Uçak yere indiğinde, kalbim hâlâ hızlı hızlı atıyordu. Kapı açıldığında soğuk hava ciğerlerime doldu; Bolu’nun kışa çalan havası yüzüme çarptı. Adımlarımı yavaş yavaş pistten terminale doğru attım. Her adım, hem özgürlük hem de bilinmezlik hissiyle doluydu.
Adımlarım terminalin soğuk zemininde yankılanırken, içimdeki boşluk daha da büyüyordu. Kalabalığın içinde yürüyordum ama aslında yapayalnızdım. İnsanların yüzleri bulanıktı, kimse bana bakmıyordu, kimse beni fark etmiyordu. Belki de iyi olan buydu.
Ama kalbim… kalbim paramparçaydı.
Edis’in adını bile düşünmek, içimde tarif edilemez bir acı yaratıyordu. Sanki kalbimin ortasında bir bıçak vardı ve her nefes alışımda o bıçak biraz daha derine saplanıyordu. Onu ardımda bırakmak zorundaydım, çünkü Kenan öyle istemişti. Çünkü Kenan’ın gölgesi nefesimi kesmişti.
Kenan’ın anneme yaptıkları, gözlerimin önünden silinmiyordu. O görüntü—o lanetli görüntü—zihnime kazınmıştı. Gözlerimi kapatsam da, uykuma dalsam da, hep oradaydı. O an, Kenan’ın soğukkanlı gülüşüyle birleşiyor ve beni paramparça ediyordu.
İçimden bir ses, “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak,” diyordu.
Çaresizlikle çantamı sıkıca kavradım. Çantamda hiçbir şey yoktu aslında—ne kimliğim, ne param, ne de bana güven verecek bir eşya. Ama yine de sanki ona tutunursam yere düşmeyecekmişim gibi hissettim.
Bolu’nun havası içime işlerken, kendime söz verdim:
Hayatta kalmalısın, Yağmur.
Edis için, annem için, kendi geleceğin için… Bu kabustan çıkmanın tek yolu buydu.
Ama nasıl?
Cevap zihnimde yankılandı: Yatılı bir iş bulmak.
Sığınabileceğim bir yer, kimsenin beni bulamayacağı, Kenan’ın gölgesinden uzak kalabileceğim bir yer…
Ama aynı zamanda yüreğimde başka bir fısıltı vardı:
“Edis sensiz ne yapacak?”
O an boğazım düğümlendi, gözlerim yeniden doldu. Onu düşünmeden yaşayabilir miydim? Onu ardımda bırakmak… ölmekten beterdi.
Ama Kenan’ın tehdidi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu:
‘Edis’e zarar vermekten çekinmem.’
O an kalbimden gelen tek çığlık şuydu:
“Dayan Yağmur… dayanmalısın.”
Adımlarım beni şehrin dışına, bilinmezliğe götürüyordu. Yatılı iş bulana kadar belki günlerce sokaklarda sürüklenecektim. Belki aç kalacaktım, belki üşüyecektim. Ama Edis’in canını tehlikeye atmamak için buna mecburdum.
Her adımda kendime şunu hatırlatıyordum:
“Sen yalnız değilsin, Yağmur. Kalbin hâlâ onunla. Ve bir gün döneceksin.”
Şehrin merkezine doğru yürüyordum. Her yanım kalabalık olsa da kendimi bir yabancı gibi hissediyordum. İnsanların kahkahaları, vitrinlerin ışıkları, sokak lambalarının altında birbirine yaklaşan çiftler… Benim dünyamda hiçbirinin yeri yoktu. Karnım guruldadığında fark ettim; sabah beri ağzıma tek lokma girmemişti.
Ellerimi montumun cebine sıkıştırdım, adımlarımı hızlandırdım. Belki köşede ucuz bir lokanta bulurum diye düşündüm, ama cebimde tek kuruşum olmadığını hatırladığım an kalbim daha da ağırlaştı.
Tam o sırada, yanımda duran bir kadın seslendi:
“Yağmur?”
Adımlarım bir anda durdu. İçimden ürpererek arkamı döndüm, tereddüt etmeden.
“Benim.”
Karşımda beyaz tenli, kumral, uzun saçlı bir kadın duruyordu. Yüzü bana yabancıydı ama sesindeki netlik beni şaşırttı. Onun arkasında tıpatıp aynı görünüme sahip bir kadın daha vardı.
İlki dudaklarında hafif bir gülümsemeyle kendini tanıttı:
“Ben Feza.”
Arkasındaki kadına baktı, eliyle onu işaret etti.
“Bu da ikizim Ferda.”
Gözlerim ikisinin arasında gidip geldi. Aynı yüz, aynı bakış… İkiz olduklarını anlamamak mümkün değildi.
Feza sözlerine devam etti:
“Seni Edis’in yanında bir partide görmüştüm. Hüseyin Bey’e eşlik ediyordunuz.”
Başımı hafifçe salladım. O anı hatırlamak istemesem de yalanlayamadım.
Feza’nın gözleri kararlıydı.
“Kenan’a karşı savaş açtığını duydum. Açıkçası takdir de ettim. Sana yardım etmek istiyorum.”
Sözleri beynimde yankılandı. Yardım etmek istiyorum.
Ferda da ablası gibi bana bakıyor, sessizce gülümsüyordu. İkisinin bakışında samimiyet mi vardı, yoksa gizlenmiş bir hesap mı? Anlamaya çalıştım ama yorgunluğum ve açlığım düşüncelerimi bulanıklaştırıyordu.
İçimden geçirdim: Bundan kötü daha ne olabilir ki?
Sanki dibe batmıştım zaten. Daha aşağısı yoktu.
Başımı kaldırdım, ikisine de baktım. Dudaklarım yavaşça kıpırdadı:
“Kabul ediyorum.”
Feza’nın telefonu çaldı. İnce bir tebessümle ekrana baktı, sonra kulağına götürdü.
“Efendim hayatım, evet işlerimiz bitti.”
Sesi sakindi ama dudaklarının kenarında gizli bir kıvrım vardı. Ellerim hâlâ montumun ceplerindeydi, gözlerim yerdeydi. Taş kaldırımda iz sürer gibi yürürken, soğuğun her geçen dakika daha da fazla bedenime işlediğini hissediyordum.
“Peki bizi kim alacak?” dedi Feza, bakışlarını gökyüzüne çevirerek.
Sonra aniden gülümsedi.
“Çikitay mı? Tamam, hızlı olsun.”
Telefon kapanınca kısa bir süre sessizlik oldu. Feza çantasını omzuna iyice yerleştirdi, Ferda ise yanından ayrılmadan sessizce yürüyordu.
“Arabamız geliyor,” dedi Feza, gözlerini bana dikerek. “Merak etme, Yağmur. Bizimle güvendesin.”
Bu sözler dudaklarımdan çıkan kısa bir nefesle birleşti. Güvende miydim gerçekten? İçimdeki şüphe, Kenan’ın gölgesi gibi zihnime çökmüştü. Ama aynı anda açlık, soğuk ve yorgunluk… Beni ikizlerin sözlerine tutunmaya mecbur bırakıyordu.
Kaldırımın köşesinde beklemeye başladık. Ferda ellerini birbirine sürtüyor, Feza ise arada sırada telefonuna bakıyordu. Sokak lambasının altındaydık, soğuk nefeslerimiz buhar olup havaya karışıyordu.
İçimden düşündüm: Çikitay kim? Nereye götürüyorlar beni? Ayrıca Çikitay diye isim mi olur?
Araba yanımızda durduğunda farların ışığı gözlerimi kamaştırdı. Kapılar açıldı, Feza ve Ferda önden bindiler, ben de tereddüt etmeden arkalarından geçtim. İçeri girer girmez yüzüme yayılan hafif ılık hava, dışarıdaki soğuğa rağmen derin bir nefes almamı sağladı.
Direksiyonun başında sarışın, kıvırcık saçlı, yüzünde çilleriyle dikkat çeken genç bir adam vardı. Dikiz aynasından bize kısa bir bakış attı.
“Evet Yağmur,” dedi Ferda, sesi alaycı değil ama merakla doluydu. “Anlat bakalım, hangi rüzgâr attı seni buralara?”
Başımı yavaşça kaldırdım, gözlerim aynada Çikitay’ın gözleriyle buluştu, sonra yeniden önüme döndüm. Boğazım düğümlendi ama sessiz kalamazdım.
“Kenan…” dedim, sesim titrek çıktı. “Annem öldürülmüş. Ve şimdi…” derin bir nefes aldım, yutkunarak devam ettim, “şimdi Edis’i öldürmekle tehdit etti. Sürgün edildim kısacası.”
Arabada kısa bir sessizlik oldu. Motorun uğultusu dışında hiçbir şey duyulmuyordu.
Feza’nın bakışları sertleşti, elleri dizlerinin üzerinde yumruk olmuştu.
“Şerefsiz herif,” dedi dişlerinin arasından tıslayarak. “Oldum olası nefret ederim ondan.”
Ferda ise bana doğru eğildi, sesi daha yumuşaktı:
“Peki ya sen, Yağmur? Böyle tehditler karşısında ne yapmayı düşünüyorsun?”
Gözlerim doldu, ama gözyaşlarımı bastırmaya çalıştım.
“Bilmiyorum,” dedim, sesim boğuk çıkmıştı. “Kaçmak çözüm değil, ama kalmak… kalmak Edis’in ölümü demek. Ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum.”
Çikitay dikiz aynasından tekrar baktı, yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı.
“Senin gibiler ya korkuyla susar… ya da korkuya meydan okur,” dedi ağır ağır. “Henüz hangisi olduğunu çözemedim.”
Sözleri içime işledi. Kalbim hızlandı, parmaklarım montumun cebinde titredi.
Feza omzuma dokundu.
“Biz yanındayız. Bu kez yalnız değilsin, Yağmur.”
Feza, direksiyona doğru hafifçe eğildi.
“Çağatay, Umut kiminle kaldı?”
Çağatay’ın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.
“Ayımla beraber oyun oynacağım diyordu,” dedi. Ardından kahkahası arabayı doldurdu, neşesi bir anlığına gerilimi hafifletti.
Kırmızı ışıkta durduğunda dikiz aynasından bakmakla yetinmedi; arkasını döndü ve gözlerini Feza ile Ferda’ya çevirdi.
“Ölüm meleklerim sahneye geri mi dönüyor?” dedi, sesi hem alaycı hem de eski günleri hatırlatan bir tonla doluydu.
Feza gözlerini devirdi, dudaklarından kısa bir iç çekiş çıktı.
“Umut’tan sonra adam öldürmeyeceğimi söyledim, Çağatay. Ben sadece Yağmur’a yardım edeceğim.”
Merakıma yenildim. Parmaklarım montumun cebinde kenetlendi, gözlerim Feza’ya kaydı.
“Umut kim?” diye sordum, sesim hafif titrek ama samimiydi.
Feza bu kez yumuşak bir tebessümle döndü bana.
“Oğlum,” dedi, sesi anneliğin o tatlı gururuyla doluydu. “Daha üç yaşında.”
Ferda kıkırdayarak araya girdi.
“Ama çok yaramaz,” dedi, gözleri pırıl pırıldı. “Küçücük boyuyla evi başımıza yıkıyor.”
Bir an için arabada tuhaf bir sıcaklık yayıldı. Kenan’ın gölgesinde boğulurken, burada… bir ailenin parçası olabilirmişim gibi hissettim. Kalbimdeki acı hafifledi ama geçmedi; sadece bir anlığına sanki yara bandı yapıştırılmış gibiydi.
Ben sustum, ama içimden şu cümle yankılandı:
Belki de hayatta kalmanın yolu… yanımda kimlerle yürüdüğümü seçmekten geçiyor.
Eve adımımızı attığımızda içeriden kahkahalar, çatal kaşık sesleri ve arada koşuşturan bir çocuğun neşesi duyuluyordu.
Feza salona geçtiğinde gözleri ışıldadı, dudaklarına memnun bir tebessüm yerleşti.
“Gel Yağmur,” dedi bana dönerek, “ailemi seninle tanıştırayım.”
Ceketimi çıkardım, kalbim göğsümde sanki daha hızlı çarpıyordu. Salonda birer birer gözlerim herkesin üzerinde dolaştı.
Feza, kucağında küçük bir erkek çocuğu olan adamın yanına geçti.
“Eşim Gökalp ve oğlum Umut,” dedi. Gökalp’in bakışları sakindi, Umut ise merakla bana bakıyor, sonra aniden kıkırdayıp babasının omzuna tırmanmaya çalışıyordu.
Sonra odada bir köşede sessizce duran naif bir kıza eliyle işaret etti.
“Ezgi, manevi kardeşim.” Ezgi’nin yüzünde mahcup ama içten bir gülümseme vardı.
Gözüm, kolları taş gibi kaslı, sert bakışlı bir adama kaydığında istemsizce içim ürperdi. Feza onu işaret ettiğinde sesinde güven dolu bir ton vardı:
“Aras, manevi abim.” Adam başını hafifçe salladı, gözlerindeki sertlikte tuhaf bir koruma hissi gizliydi.
Çağatay’a baktığımda yanındaki tatlı kadını görünce dudaklarımda istemsiz bir tebessüm belirdi.
“Dünyamın en güzel kadını, Miray,” dedi Çağatay gururla. Yüzlerinden belli oluyordu, birbirlerine âşıklardı.
Ferda ise yanında olgun bir adam ve 13-14 yaşlarında bir kız çocuğuyla duruyordu.
“Abim Aybars ve yeğenim Hanzade,” dedi. Hanzade bana utangaç bir selam verdi, saçlarını yüzünün önüne düşürdü.
Gözlerimi tekrar herkesin üzerinde gezdirdim. “Memnun oldum,” diyebildim, sesim hafif titrek ama samimiydi.
Ve o an… yıllardır yaşamayı özlediğim o duyguyu hissettim: aile sıcaklığı.
Kalabalık, kahkahalar, sevgi… Bedenim titredi ama bu kez soğuktan değil; içimde, ait olduğum bir yerin varlığını hissettiğimden.
Buraya yeni gelmemişim gibiydi. Sanki hep varmışım gibi. Sanki yıllardır bu evde yaşıyormuşum gibi.
Bir süre ayakta sohbet ettikten sonra Miray mutfağa doğru seslendi:
“Yemekler hazır, hadi sofraya geçelim!”
Uzun masanın etrafında herkes yerini aldı. Ben biraz çekingen, köşede kalmaya çalışsam da küçük Umut hemen yanıma oturmak için diretince Gökalp gülümseyerek onu bana bıraktı.
“Yağmur abla, adını sevdim,” dedi Umut, koca gözlerini bana dikerek. Elindeki küçük oyuncak arabayı masaya koydu, sonra bana doğru itti. “Senin olsun.”
Şaşkınlıkla gülümsedim. “Ama bu senin oyuncağın?”
Umut başını iki yana salladı. “Benim çok oyuncağım var. Hem sen üzgün gibisin, mutlu ol diye.”
O an içimdeki bir düğüm çözüldü. Küçük bir çocuğun masumiyeti, koca bir dünyanın yükünü hafifletmeye yetmişti. Elini tuttum.
“Teşekkür ederim, çok naziksin,” dedim, gözlerim nemlenirken.
Sofrada kahkahalar yükseliyordu. Çağatay Miray’a laf atıyor, Miray altta kalmıyor; Aras’ın sert ifadesi ise Ezgi’nin küçük bir esprisiyle dağılıyor, adam kısacık da olsa gülümsüyordu.
Ferda, yeğeni Hanzade’nin tabağına yemek dolduruyor, Aybars ise sürekli “kızım büyüdükçe bana benziyor” diye gururlanıyordu.
Feza bana dönüp fısıldadı:
“Biliyor musun, bu masa hep bizim sığınağımız oldu. Ne yaşarsak yaşayalım, burası bizi toparladı.”
Söylediklerini içimde hissettim. Belki de benim için de öyle olacaktı. İçimde ilk kez, uzun zamandır hissetmediğim bir güven filizlenmişti.
Yıllardır kaçtığım yalnızlık, bu evde biraz olsun sustu.
Çağatay sandalyesine yaslanıp kahkahasını bastı:
“Hınzıra bak sen, beni sevsin diye yapmadığım şebeklik kalmadı; Yağmur’a direkt gülücük dağıtıyor!”
Masadaki herkes bu lafın ardından kahkahalara boğuldu. Ben de utanarak ama samimi bir şekilde gülümsedim.
Gökalp, oğlunun saçlarını karıştırıp şakalaşarak ekledi:
“Babası gibi çapkın oğlum!” dedi ve bana göz kırptı.
Feza, omzunun üstünden bakarak tebessüm etti:
“Her çapkın sen gibi olsun hayatım.”
O anda sofrayı tarifsiz bir sıcaklık kapladı. Kahkahaların arasında ben de kendimi, uzun zamandır hissetmediğim o aile neşesinin içinde buldum.
Bahçede hafif rüzgâr eserken Feza, elinde kahvesiyle yanıma geldi. Üzerimdeki ağırlığı sezmiş gibi sessizce yanıma oturdu. Bir süre sadece sessizliği dinledik.
Sonunda derin bir nefes alıp konuya girdim:
“Feza… senden bir şey isteyeceğim. Küçük bir servetim var ama şu an sürgün edildiğim için banka hesaplarıma erişimim tamamen kesildi. Kenan’ın adamları işin içinde olabilir. Yardımına ihtiyacım var.”
Feza kaşlarını çattı, bakışlarını yüzümden ayırmadan ciddi bir tonda konuştu:
“Kenan’ın sana böyle bir engel çıkarmasına şaşırmadım. Para, gücü elinde tutmak için en büyük silahıdır. Hesapların Türkiye’de mi, yoksa yurtdışında da bir şeyler var mı?”
“Çoğu yurtdışında. Güvenli sandığım bir yerdeydi ama artık emin değilim. Eğer erişebilirsem, bu parayı sadece kendim için değil… Kenan’a karşı vereceğim savaş için kullanmak istiyorum.”
Feza dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme ile başını salladı:
“İyi düşündün. Servetin silah gücünden bile daha tehlikeli olabilir. Ama bu iş biraz riskli. Benim bankacılık alanında temaslarım var. Yarın Aybars’la konuşurum, o da bu konularda beceriklidir. Hesaplarını tekrar açtırabiliriz.”
İçimdeki umut kıvılcımı büyürken Feza fincanını masaya bıraktı:
“Merak etme Yağmur. Seni sürgün ettikleri o boşlukta bırakmayacağız. Artık tek başına değilsin.”
*******************************
Yılbaşının bize mutluluk getirmesini isterken, aslında aklımdaki tek şey ayrılığın acısı değildi. Feza’nın söylediklerine göre, Edis her yerde beni arıyordu. Sanki gölgesi peşimden ayrılmıyordu; her adımımda varlığını hissedebiliyordum.
O sabah aynanın karşısında durdum, kendime sessizce baktım. Saçlarımı hızlıca taradım, makyajımı hafifçe yaptım; çok özen göstermek istemiyordum, ama kendimi toparlamam gerekiyordu. Kıyafetimi seçerken elime geçen siyah deri ceket ve dar kot pantolon rahat ama kararlı görünmemi sağlıyordu. Ayakkabılarımı giyerken içim bir huzursuzlukla doldu: Bu akşam belki de Edis’le tekrar yüzleşecektim ve ben hazır mıydım? Hazır değildim, ama kaçmak artık işe yaramıyordu.
Barda oturacak yerimi hayal ettim; belki sessizce bir köşede oturacak, içkimin tadını çıkaracak, düşüncelerimi toparlayacaktım. Ama Feza’nın sözleri aklımdan çıkmıyordu: “Edis seni her yerde arıyor. Bugün onu fark etmezsen, belki de bir daha hiç fırsatın olmayacak.”
Telefonumu cebime koydum, derin bir nefes aldım ve evden çıktım. Kapıyı açtığımda soğuk kış rüzgârı yüzüme çarptı, ama içimde bir cesaret kıvılcımı belirdi. Yağmurun altında yürürken kalbim hem heyecanla hem de korkuyla çarpıyordu.
Bara vardığımda içeriye girdim; ortamın ışıkları ve müziğin ritmi hemen beni içine çekti. Bir köşeye oturup bardağımı aldım ve gözlerimi etrafa gezdirdim. Ama içimde sürekli bir huzursuzluk vardı. Edis’in her yerde beni arıyor olması… Bunu bilmek, kalbimde hem bir umut hem de büyük bir korku yaratıyordu.
Bir yandan da içten içe kendime söz verdim: Ne olursa olsun, bu akşamın kontrolü bende olmalı. Ama kalbim, o kadar kolay olmayacak gibi…
Barın önündeki yüksek tabureye oturdum, soğuk hava ile ısınmış iç mekanın farkı hemen hissediliyordu. İçeride hafif loş ışık vardı; sarı ve kırmızı tonları duvarlarda yumuşak bir şekilde dağılıyor, gölgeler dans ediyordu. Müzik hafif yüksek ama boğucu değildi; bass, kalbimin ritmiyle neredeyse uyum sağlıyordu.
Barmene doğru uzandım ve elimdeki bardağı doldurmasını işaret ettim. Dışarıdaki fırtınaya rağmen, içeride hafif bir sıcaklık ve insanların karmaşık enerjisi vardı. Yan masalarda birkaç grup gülüşüp şarkı söylüyor, bazıları dans pistine yönelmişti. Pistin ışıkları ritimle titriyor, dans edenlerin gölgelerini duvarlara yansıtıyordu.
Dans edenler arasında bir çift gözümü çekti; ellerini bırakmadan, kendi dünyalarında ritimle uyum içindeydiler. Biraz ileride, genç bir grup, enerjik bir şarkıya coşkuyla eşlik ediyordu; kahkahalar, şarkı sözleri ve topuk sesleri ortamı dolduruyordu. Arada barda tek başına oturan insanlar, kendi düşüncelerine gömülmüş, sessizce içkilerini yudumluyordu.
Ben de bardağımı elime aldım. İlk yudum, içimde hafif bir rahatlama yarattı; sıcak alkol boğazımdan geçerken, zihnimdeki karmaşa bir an için yavaşladı. Ama gözlerim etrafı taramaya devam etti; her köşede farklı bir hayat, farklı bir hikaye vardı. Bu kalabalığın içinde yalnız hissetmeme rağmen, sanki herkes kendi dramını yaşıyor, kendi savaşını veriyordu.
Masamdaki bardan ikinci yudumu aldığımda, dans edenlerin arasından birinin gözlerinin bana kaydığını fark ettim. Tanımıyordum, ama bakışları biraz fazla anlam yüklüydü; bir an için kalbim hızlandı. İçimdeki huzursuzlukla, şehvetli ve tehlikeli bir heyecan arasında gidip geliyordum.
Barda otururken fark ettim ki, burası sadece içki içilecek bir yer değil; insanlar kendi acılarını, sevinçlerini ve tutkularını bir şekilde dışa vurdukları bir alan. İçimde hem bir merak hem de korku yükseliyordu: acaba Edis de burada mıydı, yoksa beni bulmak için hâlâ peşimde mi?
İlk yudumdan sonra, sıcak alkol boğazımdan geçerken kısa bir rahatlama hissettim. İkinci yudum daha cesurca geldi; üçüncü yudumda ise içimdeki sıkışmışlık, hüzün ve özlem karışımı bir duygu daha belirgin hale geldi. Bardağımı boşalttıkça, zihnimdeki karmaşa daha da yoğunlaştı ama aynı zamanda bir tür uyuşma da hissetmeye başladım; düşüncelerim bulanıklaşmaya, kalbimdeki acı biraz olsun yumuşamaya başladı.
Ardı ardına birkaç yudum daha aldım. Her yudum, hem cesaretimi artırıyor hem de mantığımı biraz geri plana itiyordu. Gözlerim etrafı tararken, dans edenlerin hareketleri sanki daha yavaş ve rüya gibi görünüyordu. Masadaki ışıklar, bardaki insanların yüzleri, hatta duvardaki gölgeler… hepsi daha yumuşak, daha ulaşılmaz bir hale gelmişti.
İçimden gelen bir titreme, bardaki taburenin sertliğiyle birleşince hafif bir dengesizlik hissettim. Elleri biraz sallandı; ama bardağı sıkıca tuttum, kendimi ayakta tutmaya çalıştım. Yavaş yavaş, adımlarımın, nefesimin ve kalp atışlarımın ritmi bozulmaya başladı; sarhoşluk hafif ama kesin bir şekilde üzerime çökmüştü.
İlk başta sadece bedensel bir rahatlama vardı; ama kısa sürede duygularım da serbest kalmaya başladı. Her yudum, Edis’i düşündüğüm anıları daha canlı hale getiriyor, geçmişin acısı ve özlemi bir araya gelip içimi yakıyordu. Gözlerim bulanıklaştı, başımın içi hafif bir ağırlıkla doldu.
Yavaş yavaş fark ettim ki, mantığım hâlâ varlığını korusa da kalbim tamamen kontrolü ele geçirmişti. Sarhoşluğun verdiği bulanıklık, hem acıyı hem de bir tür geçici özgürlüğü beraberinde getiriyordu. İçki bardan içkiye akarken, çevremdeki kalabalık neredeyse silikleşti; yalnızca ben, bardaki bardak ve içimdeki karmaşık duygular kalmıştı.
Kadehi elimden bırakmadım. Başımı bardağın serin camına yasladım, içimdeki yanmayı bastırmak ister gibi. Müzik kulaklarımda uğulduyordu, ışıklar gözlerimin önünde dans ediyordu. Bir süre sonra sahnenin oradaki kalabalık arasından bir siluet gördüm.
Siyah mont… dik yürüyüş… gözleri keskin, yüzü tanıdık.
Kalbim göğsümde çırpınmaya başladı.
“Yok artık…” diye fısıldadım kendi kendime.
Alkol kafamı döndürüyordu, demek ki hayaldi bu. Aklım bana oyun oynuyordu. Çünkü Edis burada olamazdı. Olamazdı.
Gözlerimi kapattım, tekrar açtım. Siluet hâlâ oradaydı. Bana bakıyordu.
Bir kahkaha patlattım.
“Beni hayallerim bile rahat bırakmıyor…”
Elimdeki bardağı barmene gönderdim. “Doldur.” Ne kadar içtiğimden habersizdim, bardağı tam alacakken bir el engel oldu. Elin sahibine bakmama gerek yoktu, kim olduğunu gayet iyi biliyordum…
“Elini çek.”
Kolundaki saate baktı. Her zamanki gibi ciddi ve tehlikeli derecede çekiciydi. Ama hayır… aşkı yaşamak bana haramdı.
“Üç saattir buradasın ve yaklaşık bir saattir aralıksız içiyorsun. Amacın komaya girmekse eğer, ulaşmak üzeresin.”
Oflamamla birlikte beyefendi elini çekti. Ona boş gözlerle bakmaya devam ederken bir anda beni sırtına aldı. “Ne yapıyorsun be pis sapık, çabuk beni yere indir!” Edis beni yere indirdiğinde sırtımı duvara yasladım, dengemi toparlamaya çalıştım. Göz göze geldiğimizde mantığım devre dışı kaldı, duygularım öne geçti. Bir anda ağlamaya başladım. Alkolden, yorgunluktan, kırgınlıktan…
Edis sağ kolunu duvara yasladı, bana doğru eğildi. Boşta kalan eliyle gözyaşlarımı sildi. Bakışında anlamını çözemediğim bir şey vardı; sanki bana bir şey anlatmaya çalışıyordu ama ben anlamamakta ısrar ediyordum. Başımı eline yasladım, kalbim sıkıştı. Hıçkırığım dudaklarımdan kaçtığında Edis aniden eğilip dudağıma hafif bir öpücük kondurdu ve bekledi. Doğru değildi, ona âşık olamazdım, olmamalıydım. Bütün gücümle onu ittim, koşmaya başladım.
Dışarı çıktığımda fırtına vardı. Yağmur deli gibi yağıyordu. Damla damla gözyaşlarıma karışıyordu. Kaçtığım şey Edis değil, duygularımdı. Ama Edis’ten kaçamadım. Kolayca bana yetişti, bileğimden tuttu.
“Niye yapıyorsun bana bunu?” Sesi öfke ve çaresizlik doluydu. “Seviyorum işte! Görmüyor musun halimi? Sırılsıklam aşığım sana! Sözlerin beni istemese de gözlerin gelmem için yalvarıyor!”
Edis dizlerinin üstüne çöktü, sanki sırtındaki yükler altında ezilmiş gibiydi. O orada, dizlerinin üstüne çökmüş hâlde kaldığında, içimde bir boşluk açıldı. Edis… “Özledim be kadın, yokluğunla boğuldum, her gün nefesin bana huzur verirken sensizlik harap etti beni…” Ama dudaklarım titredi, kelimeler boğazımda sıkıştı. Hiçbir şey diyemedim. Söylesem, belki her şey daha da karmaşık olurdu, belki de kendimi kaybederdim.
Kalbim çarpıyor, gözlerim doluyordu, ama tek yaptığım onun bakışlarına bakmak, sessizce ağlamak oldu. İçimden binlerce “Özledim” geçti, binlerce “Sen yokken harap oldum” yankılandı, ama tek bir kelime bile dökülemedi.
Ve içimde fısıldayan başka bir ses vardı: Sen de benim için var olamazsın. Konuşursam, her şey değişir.
Ama ben yine yapamadım. Cevap veremedim. Sadece ağladım… ve kaçtım.
O orada yıkılmış bir halde kaldı. Benim yaptığım tek şey ise onu yalnız bırakmaktı.
Kaçıyordum… Fırtına hâlâ şiddetliydi, yağmur damlaları yüzüme çarpıyor, gözlerimden süzülen yaşlarla karışıyordu. Her adımım kalbimin çarpıntısıyla yarışıyor, ayaklarım sanki yere yapışmış gibiydi. Bir anda kaldırımın kenarındaki bir çukura ayağım takıldı; neredeyse düşüyordum ama son anda dengemi toparladım. Kalbim göğsümde deli gibi atıyordu, nefesim kesiliyordu.
Başım dönmeye başlamıştı, midem bulanıyordu. Hızlıca durup gövdemi öne eğdim, sanki içimdeki fırtınayı kusarak atacakmışım gibi… Ve bir kusma geldi, kendimi tutamadım. Yağmur damlalarıyla ıslanmış, yorgun ve bitkin bir şekilde titriyordum.
Yarım saat… belki de daha fazla, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Gözlerim kapanıyor, başım dönüyor, vücudumun tüm ağırlığına dayanamadım. Bir an sonra bir kaldırım kenarına çöktüm, ayaklarım yere basamadı ve düşerek bayıldım.
Soğuk, rüzgâr ve yağmurun sesi birbirine karışmıştı. İçimde bir boşluk, bir yorgunluk… Ama bilinçsizce, sadece var oluyordum. Dünyadan, acıdan, özlemden ve korkudan uzak…
Gözlerimi açtığımda ışıkların keskinliğinden başım döndü. Ambulansın içinde, sedyenin üzerinde uzanıyordum. Soğuk metal çerçeve ve hafif titreşimler, hâlâ kalbimin deli gibi atmasına neden oluyordu. Etrafımda beyaz üniformalı kişiler vardı; yüzleri bulanıktı, sesleri uzaktan geliyordu.
Kafamın arka kısmı zonkluyordu, midem hâlâ bulanıyordu. Yavaşça nefes almaya çalıştım, ama göğsümdeki ağırlık, Edis’ten kaçışın yarattığı fiziksel ve duygusal yorgunluğu hatırlatıyordu. Ellerimi kaldırıp yüzüme sürdüğümde ıslaklık hissettim; gözyaşlarım ve yağmur… her şey birbirine karışmıştı.
Kalbim, Edis’in bakışları, “Özledim be kadın…” diye yankılanan sesiyle hâlâ doluydu. Ama dudaklarım hâlâ sessizdi; tek yapabildiğim nefes almak ve vücudumun yavaş yavaş sakinleşmesini beklemekti.
“Yağmur Hanım, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?” diye sordu biri, sesi hem ciddi hem de sakinleştiriciydi. Başımı hafifçe sallayarak cevap verdim, ama kelimeler ağzımdan zor çıkıyordu. Elleriyle beni sabitleyen hemşire, nabzımı ve tansiyonumu ölçmeye başladı.
Bir başkası kulağıma stetoskop tutarak nefesimi dinledi, ardından birkaç tahlil için kan aldı. Her iğne ve ölçüm, yorgun vücudumun üzerine yeni bir ağırlık gibi biniyordu. Başım döndü, midem hâlâ bulanıyordu, ama içimde küçük bir güven hissi vardı; en azından artık yalnız değildim ve bedenime dikkat ediliyordu.
Bir süre sonra bir hemşire titizlikle cihazlardan çıkan değerleri inceledi. “Her şey stabil görünüyor,” dedi, ardından gülümseyerek ekledi: “Ama biraz dinlenmeye ihtiyacınız var.”
Yavaşça gözlerimi kapatıp, zihnimi sakinleştirmeye çalıştım. Edis’in bakışları ve sözleri hâlâ aklımda dönüp duruyordu, ama en azından şimdi fiziksel güvenlik altındaydım. Burada, hastanenin soğuk ama kontrollü ortamında, acım biraz olsun hafifliyordu.
Ambulans durduğunda gözlerimi kapatmıştım, ama titreşimleri ve frenlerin gıcırtısını hissettim. Metal sedyenin üzerinde hafifçe sarsıldım, kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. Kapı açıldığında soğuk bir hava ciğerlerime doldu, ama bu kez fırtınanın sertliği yerine hastanenin steril, keskin havasıydı.
Beyaz önlüklü kişiler sedyeyi hızla ama dikkatlice ambulansın rampasına kaydırdı. Ayak sesleri ve tekerleklerin pürüzlü zeminde çıkardığı sesler, kulaklarımda uğulduyordu. Gözlerimi açtım; parlak floresan ışıklar gözüme çarptı. Başımı hafifçe çevirdiğimde, hastane girişinin kalabalığı ve yoğun hareketlilik hemen dikkatimi çekti.
Hemşirelerden biri, sedyeyi iterek “Sakin olun, az kaldı” dedi. Başımı zor kaldırıyor, nefes almakta hâlâ zorlanıyordum. Vücudum hâlâ yorgun ve sarsılmıştı. Ambulans rampasından yavaşça içeri taşındım; asansörün titremesiyle biraz daha sendeledim ama ellerim güvenle tutundu.
Kapı açıldığında acil servisin ışığı, cihazların bip sesi ve hemşirelerin hızlı ama kontrollü hareketleri beni karşıladı. Bir süre sadece sessizce uzandım; dışarıda fırtına, içerde acil servisin hızlı temposu… Dünyamın bu iki uç noktası arasında sıkışmıştım.
Muayene odasına alındım, sedyeye yatırıldım. Vücudum hâlâ sarsılmış, başım dönüyordu. Hemşire yavaşça serum damarımı yerleştirdi, iğne girdiğinde hafif bir acı hissettim ama başka bir şey hissetmeye gücüm yoktu.
Kanım alındı; tahliller yapılacaktı. Serumun hafif baskısı kolumda, damarlarımda dolaşan sıvının ritmiyle birlikte içimi bir nebze sakinleştiriyordu. Başımı yavaşça geriye yasladım, gözlerimi kapatıp nefes almaya çalıştım. Her nefes, hâlâ deli gibi atan kalbimi biraz olsun susturuyordu.
Bir hemşire, elinde küçük bir tepsiyle odaya girdi. Üzerinde buharlı bir kase çorba vardı. Gözlerim açıldığında tebessüm etti: “Sıcak çorba, biraz kendine gelmen için.”
Tepsiyi bana uzattığında elim titredi ama çorbayı almayı başardım. Kaşlarımın arasındaki gerilim bir nebze olsun hafifledi. İlk kaşığı ağzıma götürdüğümde, sıcaklığın ve tadın içimi ısıttığını hissettim; öyle bir ihtiyaçtı ki bu, ne kadar yalnız ve kırılmış olursam olayım, bana bir nebze huzur veriyordu.
Serum, tahliller ve bu küçük ama anlamlı jest… Hepsi, fırtına sonrası sakinleşen bir deniz gibi içimi yatıştırıyordu. Kendime gelmeye çalışıyordum; gözlerimi kapattım ve birkaç derin nefes aldım. Dışarıdaki karmaşa ve Kaos, en azından şu an, benim için duraklamıştı.
Çorbanın sıcaklığı dudaklarıma ulaştığında, bir nebze olsun titreyen ellerim biraz duruldu. Ama içimdeki boşluk hâlâ duruyordu; Edis’in yokluğu… Her nefeste, her damla serumla dolaşan sıvının hafif ağırlığıyla birlikte içimde daha da belirginleşiyordu.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım, ama aklım Edis’ten uzaklaşamıyordu. Onu düşündüğümde kalbim sıkışıyor, içimde tarifsiz bir özlem büyüyordu. “Özledim be kadın…” diye mırıldandığını hayal ettim kendi kendime. Onun bakışlarındaki o sıcak, ama kırılgan ifade, o çaresizlik ve sevgi karışımı… Her şey gözlerimin önünden geçiyordu.
Her gün, her an, onun yanında olmayı ne kadar istediğimi hissediyordum. Ama Kenan’ın gölgesi hâlâ üzerimizdeydi, her adımımızı sınırlandırıyor, onu düşündüğümde bile kendimi geri çekmek zorunda bırakıyordu. İçimde, “Orada olabilseydim, seni sarıp koruyabilseydim…” gibi cümleler yankılanıyordu, ama dudaklarım bunları söylemeye cesaret edemiyordu.
Bir yandan da kendime kızıyordum; ne kadar istesem de Edis’e olan sevgimi, özlemimi dile getiremiyordum. Her defasında susturuyordum bu hisleri, çünkü bunu söylesem belki her şey daha da karmaşık olurdu. Ama sessizce, derin bir acı ve özlemle düşündüm: “Senin yokluğunla boğuluyorum. Seninle birlikte olmayı özlüyorum. Ama bunu sana söyleyemem…”
İçimde fısıldayan bu sessiz çığlık, çorbanın sıcaklığında, serumun damlalarındaki ritimde ve titreyen ellerimde yankılanıyordu. Edis’in yokluğu, benim için bir boşluk değil, bir yangın gibiydi; her an yanıyor, her nefesle birlikte biraz daha içime işliyordu.
Kalbim yavaşlamaya başlamıştı; her atış daha güçsüz, daha yavaş geliyordu. Yorgunluk öylesine ağırdı ki, serumdan akan sıvı bile içimde bir rahatlama hissi vermiyordu. Ellerim yavaşça yanımdan sarkıyor, gözlerimi arada açıp kapamak zor geliyordu.
“Bayılıyor olabilir,” dedi bir hemşire, başka bir hemşireyi çağırdı. Ayak sesleri ve telaş, kulaklarımda uğuldadı. Bedenimi saran serumu kontrol ettiler, kalp atışımı ölçtüler, nabzımı izlediler. Ben sadece bitkin bir şekilde yatıyor, Edis’in yüzünü gözlerimin ardında arıyordum.
Bir süre sonra doktor, elinde belgelerle içeri girdi. Sessiz adımlarla yaklaştı, gözlerini belgelere dikmişti ama bana bakışları hem ciddi hem de dikkatliydi. “Yağmur Hanım,” dedi sakin ama derin bir tonda, “durumunuzu değerlendirmemiz lazım. Birkaç test yaptık; kalp atışınız düzensiz ve yorgunluğunuz ciddi boyutta. Serum ve gözetimle takibe alacağız.”
Bunu söylerken ellerini belgelerin üzerinde gezdiriyor, arada bana bakıyordu. İçimde hem bir korku hem de rahatlama hissi vardı; Edis’in yanında olamamanın verdiği boşluk hâlâ yanıyor ama en azından birilerinin beni izlediğini, farkında olduklarını bilmek biraz teselli veriyordu.
Doktor, ciddi bakışlarını yüzüme dikti, elindeki belgeleri bir kenara koydu.
“Bundan sonra stres ve aşırı yorgunluktan kaçınmanız gerekiyor, Yağmur Hanım.”
Kaşlarımı çattım, alaycı ve bitkin bir ifadeyle mırıldandım:
“Ölmeme son üç ay mı kaldı?”
Doktor yavaşça gülümsedi, gözlerinde hafif bir sıcaklık vardı:
“Ölmek yok, Yağmur Hanım. Bebeğiniz için daha güçlü olmanız lazım.”
Bir an duraksadım, kaşlarımı çattım:
“Ne?”
Doktor tekrar test sonuçlarına baktı, ciddiyetinden ödün vermeden:
“Hamilesiniz.”
Kelime beynimde yankılandı. “Hamilesiniz.”
O anda doğum kontrol hapını ihmal ettiğim aklıma geldi, yüzüm soldu. Kalbim daha hızlı çarpmaya başladı; panik ve korku bir anda bastı. Bu hayatta bir bebek sahibi olmak… tehlikeli… ya sağlığı… ya da yaşamı?
Gözlerim doldu, sessizce ağlamaya başladım. İçimde bir fırtına vardı; hem korku hem şaşkınlık, hem çaresizlik hem de… garip bir umut. Kendi kendime sordum:
“Nasıl koruyacağım kendimi… ve onu?”
Bedenim titriyor, gözyaşlarım yanaklarımı ıslatıyordu. Kalbim hem korkuyla hem de sorumlulukla atıyor, içimde tarifsiz bir boşluk ve ağırlık hissediyordum.
Şokla bakışlarım doktora kilitlendi. Dudaklarım titriyordu, kelimeler boğazımdan zor çıktı.
“Ben… ben aşırı alkol aldım.”
Ellerim istemsizce saçlarıma gitti, parmaklarım köklerine kenetlendi. Hıçkırıklarım odanın sessizliğini deldi.
“Ben ona zarar verdim… ona zarar verdim…”
Gözyaşlarım durmadan aktı, içimde tarifsiz bir boşluk büyüyordu. Sanki dünyadaki tüm yükler omuzlarımdaydı. İçimde bir can vardı ve ben daha başlamadan onu tehlikeye atmıştım. Kendi düşüncesizliğime, kendi yorgunluğuma lanet okuyordum.
Doktor dikkatle önümde durdu, yavaş ve sakin bir sesle konuştu:
“Şimdilik testlerde ciddi bir problem yok. Ama bundan sonrası çok önemli. Sakinleşmeniz gerekiyor.”
Sakinleşmek… ne kolay sözcük… içimde fırtınalar kopuyor, kalbim hâlâ deli gibi çarpıyordu. “Ya çoktan zarar verdiysem? Ya onu kaybedersem? Ya ben ona yetemezsem?” düşünceleri beynimi paramparça ediyordu.
Kaşlarımı çattım, gözlerim boşluğa takılı kaldı. Bu bebeği… Edis’in yanında hayal ettiğim gibi büyütmem mümkün olamazdı. O, asla hayallerindeki baba olamayacaktı. Hayat, hep bildiğim acımasız oyununu oynuyordu. Edis bunu öğrenemeyecekti. Onu bilmeyecekti. Ben ise her gün, her nefeste bu sırra hapsolacaktım.
İçimden sessizce fısıldadım: Nasıl koruyacağım onu?
Ve başımı ellerimin arasına gömdüm, hıçkırıklarım odanın sessizliğini doldururken, hem korku hem suçluluk hem de tarifsiz bir özlem birbirine karıştı. Edis’in yüzünü hayal ettim, sıcak gülüşünü, gözlerindeki endişeyi… Ve acı bir gerçekle yüzleştim: O, burada olamayacaktı.
Gözyaşlarım aktıkça, içimdeki boşluk biraz daha büyüdü. Sessizliğin içinde kendi çaresizliğimle baş başa kaldım; korkularım, suçluluklarım ve özlemim… hepsi bir aradaydı. Bu, bana ait bir an, ama Edis’siz… tamamen yalnızdım.
Gözyaşlarım dinmek bilmeden, hıçkırıklar arasında yavaş yavaş başımı yastığa yasladım. Dünya bir anda ağırlaştı, kalbimdeki sıkışmışlık yavaş yavaş uyuşmaya dönüştü. Edis’in sıcak bakışları, yaşadığımız o kısa an, aklımdan geçip duruyordu ama ben söyleyemedim, yapamadım…
Gözlerim yavaş yavaş kapandı. Hıçkırıklarım azalıyor, nefesim yavaş ve düzensiz bir ritme oturuyordu. İçimde hem özlem hem suçluluk hem de korku bir karışım olarak ağır ağır eriyordu. Sonra, karanlık ve sessizliğin içinde, bilinçaltım rüyalarla dolmaya başladı.
Rüyamda… Edis vardı. Ama farklıydı; gerçek dünyadaki öfkeli, çaresiz hallerinden uzak, tamamen huzurlu ve sevecen bir hâlde. Kucağında minik bir kız çocuğu vardı, gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Saçları hafif dalgalı, parmakları küçük ve narindi; sanki bütün dünya ona saygı duyuyordu.
Edis bana dönüp gülümsedi. O gülümseme… içimi hem ısıtıyor hem de yüreğimi acıtıyordu. “Seni çok seviyorum, güzel kızım,” dedi, yavaş ve nazik bir sesle. Minik çocuğun saçlarını okşuyor, yanağını hafifçe öpüyordu. Her hareketi, şefkatli ve dikkatli bir baba olduğunu gösteriyordu; o an, dünyanın bütün yükleri omuzlarından düşmüş gibiydi.
Ben ise, rüya olduğunu bildiğim halde, kalbim sıkışmış bir halde izliyordum. Edis’in yanında olamamanın acısı, onun ne kadar iyi bir baba olabileceğini görmekle birleşiyor; hem mutluluk hem tarifsiz bir hüzün içinde kayboluyordum. Çocuğun Edis’e sarılması, onun güvenle gülmesi… Hepsi benim kalbimde aynı anda hem umut hem suçluluk hissi uyandırıyordu.
Rüya boyunca, her gülümseyişi, her küçük dokunuşu, bana ulaşamayacağım bir hayali gösteriyordu. İçimde bir yerde, onun yanında olmayı, bunu gerçekte yaşamayı ne kadar istediğimi fark ettim. Ama aynı anda, bildiğim gerçekler ve Kenan’ın gölgesi, bunun mümkün olmadığını hatırlatıyordu. Rüyanın sıcaklığı ile gerçekliğin acısı birbirine karışmıştı.
Bir yandan tebessüm takındım, bir yandan sessizce ağladım. Edis’in gözlerindeki sevgi ve huzur, bana ulaşamayan bir mutluluk gibi dokunuyordu. Rüyalar bile, bana ulaşamadığım hisleri gösterecek kadar acımasız olabiliyordu.
Ve ben, o rüya içinde, Edis’in ellerinin sıcaklığını hissedip, bebeğin minik kahkahasını duyarken, içimde hem umut hem de tarifsiz bir boşlukla uyandım.
Gözlerimi açtığımda odanın tavanını görüyordum; beyaz, steril ve aşırı sessiz. Göğsümde bir ağırlık, kalbimde ise derin bir boşluk vardı. Her nefes, vücudumun hâlâ yorgun ve kırılmış olduğunu hatırlatıyordu. Bir süre öylece yattım, gözlerim bulanık, aklım dağınık.
Yanımdaki masada sıcak bir çorba vardı; hemşire getirmişti. Onun kokusunu hissetmek bile, içimdeki fırtınayı dindirmeye yetmiyordu. Ellerim hâlâ titriyordu; alkolün ve yorgunluğun ardından gelen halsizlik bedenimi sarmıştı.
Ayağa kalktım, dizlerim titredi. Birkaç derin nefes alarak adımlarımı odanın kapısına yönlendirdim. Kapıyı açtığımda, hastanenin koridorları ışıkla doluydu. Sessiz adımlarımın yankısı, içimdeki yalnızlığı daha da büyütüyordu. Her köşede Edis’i aradım, ama yalnızca boş koridorlar ve fısıldayan makineler vardı.
Kalbim hâlâ hızla çarpıyordu, ama yavaş yavaş bedenim yorgunluğun etkisiyle zayıflıyordu. Gözlerimden akan yaşlar, yüzümü ıslatıyordu. İçimden binlerce “Edis…” fısıldandı, ama kelimeler boğazımda sıkıştı. Onu özlemenin verdiği acıyı kimse görmeyecekti. Ben bile bu acıyı dile getiremiyordum.
Kalbimdeki boşluğu hissederek adımlarımı yavaşça hastanenin çatısına yönlendirdim. Kapıyı açtığımda, güneşin ilk ışıkları şehri yeni yeni aydınlatıyordu. Rüzgâr sertçe esiyor, saçlarımı savuruyordu; ben ise sadece ağlıyordum. Gözyaşlarım yüzümde akarken, nefesim düzensiz ve ağırdı. Sanki tüm yorgunluğum, tüm acım, tüm çaresizliğim bir anda üzerime çökmüştü.
“Yağmur…” Arkamdan bir ses geldi, endişe ve korku dolu. Tanıdık bir ses… Feza’ydı.
“Feza… ben yoruldum. Ben çok yoruldum.” Sesim neredeyse fısıltıya dönmüştü. Elimi kalbime götürdüm, göğsümdeki ağırlığı hissetmek istedim. “Bedenim, ruhum, kalbim… Taşıyamıyorum artık bu yükleri.”
Başımı yavaşça arkamı döndürdüm ve Feza’ya baktım. Onun gözlerinde gerçek bir endişe vardı; sanki beni buraya kadar getiren fırtınayı hissedebiliyordu. Ama ben… ben sadece ağlamak istiyordum.
Rüzgâr saçlarımı savururken, içimde bir boşluk daha derinleşti; ama bir yandan da Feza’nın varlığı, bir nebze olsun dayanacak gücü veriyordu bana. Gözlerim dolu dolu, dudaklarım titriyordu; kelimeler boğazımda düğümlenmişti.
Gözlerim güneşin aydınlattığı şehirde takılıydı; rüzgar saçlarımı savururken hıçkırıklarımın ritmiyle Feza’yı dinliyordum. “Biliyorum, Yağmur… Çok zor geliyor şu an hayat. Gel, bir de benim hayatımı anlatayım sana.”
Hıçkırıklarımı bastırmaya çalışarak dikkatle dinledim. “Bende, tıpkı ikizim gibi, küçükken kaçırıldım. Tıpkı Edis gibi… Ferda oyuncaklarla, ben silahlarla büyütüldüm. Şiddet gördüm. İlk cinayetimi 8 yaşında işledim.”
Duyduklarım bir anda içimi sarsmıştı; hem şaşırmış hem de öfkelenmiştim. Kim 8 yaşındaki bir kız çocuğunun eline silah verirdi? Bu kadar acımasızlık… bu nasıl bir canilikti?
Feza devam etti, sesi hem hüzün hem de güçle doluydu: “Sonra abimi buldum, sevdiğim adama kavuştum. Tam benliğimi buldum derken kanser olduğumu öğrendim. Ama iyileştim, Yağmur. Atlattım, daha güçlü bir şekilde tutundum hayata.”
Yutkundum. Bu, yaşadıklarımdan çok daha ağırdı; içimde bir boşluk açıldı, kalbim sıkıştı.
Yutkundum, kendime gelmek istedim. “Hamileyim, Feza. Ve o bunu asla bilmeyecek.”
Feza’nın nefesini hissettim; adımlarının bana yaklaştığını, varlığının çevremi sardığını fark ettim. Elleri ellerimi buldu, sıcaklığı parmaklarımdan geçti. Sonra yavaşça karnıma dokundu; irkildim, içimde tuhaf bir korku ve şaşkınlık dalgası yükseldi.
“Kapat gözlerini ve hisset onu, Yağmur.”
Dediklerini yaptım. Gözlerimi kapattım ve tüm dikkatimle onu hissetmeye çalıştım. Kalbimin derinliklerinde, nefes alış verişimde, içimdeki korkuda ve hüzünde… Ona “Ben buradayım” demek istedim. Ama bedenim korku ve endişeyle titriyordu; her dokunuş, her his, hem huzur hem de endişe getirmişti.
Feza’nın elleri hâlâ üzerimdeydi, varlığı bir yandan güven veriyor, bir yandan içimdeki boşluğu daha da derinleştiriyordu. Bebeği hissetmek… bu his, korkularımı, suçluluk duygumu ve Edis’e duyduğum özlemi bir araya getirmişti. Ona dokunmak, onu hissetmek… bütün korkularımı bir an olsun susturuyordu, ama aynı zamanda içimde fısıldayan başka bir ses vardı: “Bunu Edis asla öğrenmeyecek. Hayallerindeki baba olamayacak.”
Gözlerimi kapalı tutarak derin bir nefes aldım; hıçkırıklarım kesilmiyordu. İçimde hem sıcak bir bağ hem de tarifsiz bir hüzün vardı. Her nefesimde onu hissettim; varlığı içimde yankılandı, ama sözcüklere dökülemeyen bir acıyla birlikte…
Gözlerimi açtığımda Feza’nın yüzüne baktım; endişesi, yorgunluğu ve o derin bakışı hâlâ üzerimdeydi. Gözlerimin içine bakarken söyledim:
“Kimse bilmeyecek, Feza. Mümkünse sen de unut.”
Sesi titrekti, ama kararlıydım. Ona bakarken düşündüğüm tek şey vardı: onu alıp, onun katili olmak istemiyordum. Kimseye, özellikle Kenan’a, onun masumiyetini çiğnetmek istemiyordum.
Kendi içimde bir ant içtim. Elimden geldiğince, gücüm yettiğince… annesi olarak koruyacaktım onu. Ona zarar gelmesine izin vermeyecektim. Her nefesimde, her bakışımda bu kararlılığı hissettim.
Feza hâlâ yanımdaydı, ama gözlerimde tek bir odak vardı: onu korumak. Ve içimde sessiz bir söz vardı: “Bu bebeğin hayatı, benim sorumluluğum.”
İçimdeki korku ve yorgunluk, bu kararlılıkla biraz olsun sarsıldı; hâlâ kırılmıştım, hâlâ yorgundum, ama bir parça umut ve güç, gözlerimi Feza’ya çevirdiğim anda yeniden doğmuştu.
Elimi karnıma götürdüm; hafifçe bastırdım, bebeğin varlığını hissetmeye çalıştım. Küçücük bir kalp atışı… ve o minik varlık, tüm korkularımı, tüm acılarımı bir anda gölgede bırakıyordu. İçimde hem korku hem de tarif edilemez bir sevgi sarmalı vardı.
Feza hâlâ yanımdaydı, sessizce bekliyordu. Onun varlığı bana güç veriyordu; ama aynı zamanda yükün büyüklüğünü de hatırlatıyordu. “Bunu tek başıma taşımam gerekiyor,” diye düşündüm. Kimse bilmeyecek, kimseye yük olmayacak, ama her nefesimde onu koruyacaktım.
Rüzgâr hâlâ sert esiyordu, saçlarımı savuruyor, gözlerimi yaşartıyordu. Ama o anın içinde sadece ben ve içimdeki yeni hayat vardı. Feza’nın sıcak varlığı ve tavsiyesiyle, derin bir nefes aldım.
“Tamam,” dedim kendi kendime. “Taşıyacağım. Onu koruyacağım. Ve kimseye zarar gelmesine izin vermeyeceğim.”
Küçük bir gülümseme yayıldı yüzüme; yorgun, kırgın ama kararlı bir gülümseme. İçimdeki fırtına, en azından o an için biraz durulmuştu. Feza gülümseyerek baktı bana. "Umut’un doktoru bu hastanede gel bir de ona muane ol." Göz yaşlarım dinmiş, hıçkırıklarım terk etmişti bedenimi.
Gözlerimi sildim, derin bir nefes aldım. Feza’nın gülümsemesi içimde sıcak bir yankı bıraktı; yorgunluk ve acı bir anlığına geri çekilmiş gibiydi. “Olur,” dedim sessizce, ama bu kez sesimde kararlılık vardı.
Ayağa kalktım, karnıma hafifçe dokundum, minik varlığın varlığını hissederek. Mucize… küçük bir mucize, korumam gereken bir hazine. Feza yanımda yürürken, adımlarımız sessiz ama emin bir ritimdeydi.
Hastane koridorları, beyaz ve soğuk olsa da, o an içimde bir sıcaklık vardı; hem kendi içimde hem de minik kalpte hissedebildiğim hayatın gücünde. Gözlerimi hastane ışıklarına dikerek, derin bir nefes aldım ve düşündüm: “Ne olursa olsun, onu koruyacağım. Kimseye bırakmayacağım.”
Feza bana bakıyordu, gülümsemesi güven vericiydi. İçimde bir umut kıvılcımı yeniden alevlendi; hem kendi hayatım hem de bu küçük hayat için mücadele etmeye hazırdım.
Ayağımın altındaki soğuk zemini hissettim; her adımda hafif bir titreme, yorgunluğun ve içimdeki endişenin izlerini bırakıyordu. Ama Feza yanımdaydı, adımlarımı destekliyordu, sessiz ama güçlü. Kalbimde hâlâ derin bir boşluk vardı, ama onun yanında bu boşluk biraz olsun hafiflemişti.
Koridorun sonunda, küçük muayene odasının kapısını gördüm. İçeri adım attığımda, steril hava ve beyaz duvarlar arasında minik bir umut ışığı vardı sanki. Umut’un doktoru masasında oturuyordu, sakin ve nazik bir şekilde bana gülümsedi. Gözlerimden akan son birkaç damla yaşımı sildim, derin bir nefes aldım.
Karnıma dokundum; minik kalp hâlâ yavaş ama ritmik atıyordu. Henüz ikinci aya yeni girmiştik; minicik bir hayat, tamamen bana bağlı. Ona zarar gelmemesi için ne gerekiyorsa yapmalıydım. Feza bana bakıyor, gülümsemesiyle destek veriyordu; o gülümseme, içimdeki korkulara karşı bir kalkan gibiydi.
“Hazır mısın?” dedi Feza nazikçe. Başımı hafifçe salladım. “Hazırım.”
Ve o an, tüm yorgunluğuma rağmen, içimde bir kararlılık doğdu: Kimseye bırakmayacağım bu küçük hayatı. Kimseye… Edis bilmeyecek belki, ama ben onu koruyacaktım. Kendi ellerimle, kalbimle, tüm gücümle.
Kalbim hâlâ hızlı çarpıyordu, ama artık korku ve çaresizlikten değil; kararlılıktan. Ve o kararlılıkla, minik muayene odasının içine doğru yürüdüm, umut dolu bir nefes alarak.
Odaya adımımı attığımda doktor ve hemşire beni nazikçe karşıladılar. Doktor elindeki cihazları ve kayıtları gösterirken, minik kalp atışını monitörden izledim.
Kalp atışı monitörde titrek ama net bir şekilde görünüyordu. Henüz 2. aya yeni girmiş minik bir kalp… Minik ama var, atıyordu. Her “tik-tak” sesi, göğsüme hem korku hem umut karışımı bir ağırlık bırakıyordu.
Gözlerim ekrandaki ritmi izlerken, ellerim istemsizce karnıma kaydı. O minik varlık, henüz dünyaya gelmeden bana bağlıydı, ona zarar gelmemesi için bir anne gibi korumak zorundaydım. Hıçkırıklarım ve gözyaşlarım daha yeni dinmişti; ama şimdi sessiz bir korku sardı içimi.
“Var… sen varsan, nefes alıyorsan, ben de var olabilirim,” diye fısıldadım kendi kendime. Sesim titriyordu ama bir nebze de olsa huzur bulmuştum. Bu minik kalp, benimle birlikte atıyordu. Ona dokunurken, Edis aklıma geldi; keşke o da burada olabilseydi. Keşke onun sesi, onun gülümsemesi… ama bunu bilememesi gerekiyordu. Bu sır, tamamen benim sırrımdı.
Derin bir nefes aldım, monitöre baktım, minik kalp ritmi gözlerimin önünde dans ediyordu. Ve ben, her atışıyla biraz daha anne oluyordum, her atışıyla biraz daha ona bağlanıyordum. Henüz dünyaya gelmeden bana ihtiyaç duyuyordu… ve ben, elimden geldiğince, gücüm yettiğince onu koruyacaktım.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |
