
Bölüm 3: Fırtına ve Merhamet
İyileşme sürecim devam ediyordu; bu süreçte Edis bizzat benimle ilgilenmişti. Onun yanından ayrılmak ya da malikaneden çıkmak zor olsa da, şimdi Atlas ile buluşmaya gidiyordum. Buluşma gününe kadar aramamasını, yine aynı yerde buluşmamızı istemiştim.
Motoru durdurup indim. “Arabana ne oldu?” diye sordum kaskımı çıkarırken. Rüzgâr saçlarımın arasına girip dans ediyordu. Havada kuru bir soğuk vardı; kışa girmiştik ama henüz tek bir kar tanesi düşmemişti. Atlas bana baktı, yüzü soğuktan kızarmıştı.
“İyisin… çok korktum Yağmur.” dedi, sonra aniden hareketlenip bana sarıldı.
Bir an duraksadım ama karşılık vermedim. Ellerimi omuzlarına koyup onu kendimden uzaklaştırdım.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen Atlas!?” dedim buz gibi bir sesle.
“Bir anlık şokla oldu… kusura bakma.” diye mırıldandı, bakışlarını kaçırarak.
Motora yaslandım, cebimden sigara paketini çıkardım. Çakmağı ateşlerken gözlerim ondan ayrılmadı.
“Bunun için mi planımdan vazgeçtiğimi sandın?” dedim.
Atlas kaşlarını çattı. “Hâlâ istiyor musun yani?”
Derin bir nefes çekip dumanı soğuğa bıraktım. “Daha çok istiyorum. Ve yılbaşı bunun için en uygun zaman.”
“Yağmur…” dedi tereddütle, “o gece yanlış bir hamle yaparsak—”
“Yapmayacağız.” diye kestim sözünü. “Beni herkesin gözü önünde kaçıracaksın. Tanıklar olacak. Ben ortadan kaybolacağım, Edis peşimden gelecek… ve polis baskını olduğunda ne ben ne de Edis orada olacağız.”
Atlas, dudaklarının kenarına zayıf bir gülümseme yerleştirdi. “Ve malikane bu işin dışında kalacak.”
“Aynen öyle. Hedef başka bir yer: şehir merkezindeki köşk. Onlar düşecek, biz değil.”
Atlas başını yana eğdi. “Tehlikeli bir oyun bu, Yağmur.”
Gözlerimi kısarak gülümsedim. “Ben oyunu kurarken zaten tehlikeyi göze alırım, Atlas. Vazgeçmek bana göre değil.”
Atlas’la buluşma bittiğinde hava daha da soğumuştu. Kaskımı takıp motoru çalıştırdım.
“Yılbaşı gecesi hazır ol.” dedim son kez.
Atlas, dudaklarının kenarına hafif bir gülümseme yerleştirdi. “Merak etme, Yağmur. Sana söz verdiğim gibi olacak.”
Arkamı dönüp gazı verdim. Onun bakışlarını sırtımda hissederek uzaklaştım. Yol boyunca soğuk rüzgâr yüzümü keserken, zihnimde planın adımları dönüp duruyordu.
Malikane kapısından içeri girdiğimde içerisi dışarıya göre sıcaktı ama içimdeki buz çözülmedi. Merdivenleri çıkarken adımlarımı hafif tuttum, ama üst katta beni bekleyen bakışları fark etmemek mümkün değildi.
Edis, koridorun ucunda duruyordu. Elleri cebinde, yüzünde tanıdık o endişeli ifade.
“Neredeydin?” diye sordu, sesi sakin ama altındaki gerginlik kolayca hissediliyordu.
“Biraz hava almak istedim.” dedim umursamaz bir tonla.
“Tek başına mı?”
“Evet.” dedim, gözlerimi kaçırarak. “Sadece… düşünmem gerekiyordu.”
Edis birkaç adım yaklaştı. “İyi misin?”
Gözlerimi kısa bir an onun gözlerinde tuttum, sonra başımı salladım. “İyiyim.”
“Bana doğruyu söyle, Yağmur.” Ses tonu yumuşak ama keskin bir şekilde uyarıcıydı.
Yutkundum. “Sadece biraz yorgunum. Hepsi bu.”
Yalanın dudaklarımdan nasıl bu kadar kolay döküldüğüne kendim bile şaşırdım. Oysa saatler önce Atlas’la kurduğum cümleler hâlâ zihnimde yankılanıyordu.
Edis bakışlarını üzerimden çekmedi. “Senin iyi olman benim için her şeyden önemli.” dedi kısık bir sesle.
Bir an kalbim hızlandı ama bu anı uzatmak istemedim.
“Merak etme.” dedim, yanından geçerken. “Ben kendime bakarım.”
Onun arkamdan atacağı bir adımı bekledim… ama o sadece sessiz kaldı.
Bazen sessizlik, en ağır sorgudan bile daha çok can yakıyordu. Ama biliyordu… ya da en azından hissetmiş olmalıydı, içimdeki karanlığı. Gözlerimi kaçırırken dudaklarımın kenarında ince bir çizgi gerginlik oluşturuyordu.
************
Günler ilerledikçe hazırlıklar arttı. Yılbaşı partisi için şehir merkezindeki eski köşk hazırlandı. Atlas ile gizlice buluşmalarım arttı; her planı birlikte detaylandırıyorduk. Ama Edis’in sezgilerini yok sayamazdım. Her sabah kahvaltıda bana bakışı, “Her şey yolunda mı?” sorusu, planımı sürdürmemi hem zorlaştırıyor hem de içimdeki acıyı katlıyordu.
Bir gece, mutfakta karşılaştık. Edis bana sıcak çikolata uzattı, gözleri hâlâ soruyordu:
“Bana söyle, Yağmur. İçinde neler oluyor?”
Sözlerimi sakladım, hafifçe gülümsedim: “Sadece biraz yorgunum, hepsi bu.”
Ama o, sözlerimin ardındaki ağırlığı gördü. Elleri titredi ama sustu; sessizlik, kelimelerden daha fazla şey söylüyordu.
Yılbaşı Günü
Atlas, kafedeki köşedeki masada oturuyordu. Dışarıdan içeriye süzülen soğuk hava, dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi daha keskin gösteriyordu.
Kapıdan girdiğimde gözleri hemen bana kilitlendi. Üzerimdeki montu çıkarmadan karşısına oturdum.
“Elini çabuk tutmamız lazım.” dedim, sesi fazla yükseltmeden.
Atlas, fincanındaki kahveyi karıştırdı. “Hâlâ kararlı mısın?”
Başımı salladım. “Partide olmayacağım. Ne olursa olsun…”
Kaşlarını hafif kaldırdı. “Beni sevindirdin. Çünkü seni orada yakalarlarsa, bu işten asla temiz çıkamazsın.”
Masaya doğru eğildim. “O yüzden kaçırma numarası yapacağız. Herkesin gözünün önünde. Tanıklar olacak.”
Atlas’ın dudaklarında alaycı bir kıvrım oluştu. “Ve kahramanımız Edis gelip seni kurtaracak. Ne romantik.”
“Romantik falan değil.” dedim soğukça. “Bu sadece strateji.”
Atlas, sandalyesinde geriye yaslandı. “Tamam… Peki ya yer, değişiklik var mı?” Kafamı olumsuz anlamda salladım. “Parti, şehir merkezindeki o eski köşkte yapılacak. Baskın oraya olacak. Malikane bu işin dışında kalacak.”
Atlas fincanını masaya bıraktı, gözleri parladı. “Güzel. Yani hem sen hem de Edis orada olmayacaksınız.”
Omuzlarımı silktim. “Aynen öyle. O baskında yalnızca yanlış kişiler yakalanacak.”
Atlas sessiz kaldı, birkaç saniye boyunca gözlerimin içine baktı. Sonra yavaşça gülümsedi.
“Anladım Yağmur. Sen beni kirli işlerini yapmak için kullanıyorsun.”
Başımı yana eğip hafifçe gülümsedim. “Yanlış. Ben seni, başkalarının kirli işlerini batırmak için kullanıyorum.”
Atlas’ın gülüşü genişledi. “Anlaştık. Ama bil ki… bu tür oyunlarda kazanan her zaman aynı kişi olmaz.”
Sandalyemi geriye çektim, montumun yakasını kaldırdım. “Bu oyunu kimin kazanacağını…gece göreceğiz.”
Ayağa kalktım ve Edis’in benim için ayırdığı kuaförün olduğu yere doğru yürümeye başladım. Benim için bir elbise ayarlattığını ve onu giymemi istediğini söylemişti, aksini söylememiştim elbise nasıl olursa olsun o partide olmayacaktım bile.
Kuaföre geldiğimde güler yüzle karşılanmıştım “Hoş geldiniz Yağmur Hanım” oturmam gereken yeri gösterdiğinde montumu çıkartıp oturmuştum. “Nasıl bir model tercih ederdiniz?” Derin bir nefes verdim kuaföre gitmeyeli uzun zaman olmuştu.
Bir yerde okumuştum tüm anılarımız saçlarımızda toplanırmış, bu yüzden üzgün olan kadınlar acılarını unutmak için saçlarını kestirirmiş. Gerçi değil ben saçımı kestirmek, kazıtsam yaşadıklarımı yine unutamazdım. “Keselim.”
Kuaför kadın saçlarımla oynarken duydukları ile şok olmuş gibiydi. “Ama… saçlarınız çok güzel. Nasıl kıyacaksınız?”
Acı bir tebessüm yerleşti dudaklarıma, ardından göz yaşım beklemeden hemen gelmişti. “Bana kıyanlar nasıl kıydıysa…öyle.”
Makasın ritmik sesiyle birlikte, saçlarım birer birer yere düştü. Her bir tel, geçmişin acısını taşıyan küçük bir ağırlık gibiydi. Kuaför sessizdi; belki de ne söyleyeceğini bilemiyordu. İçimde bir boşluk, bir yandan da hafif bir özgürlük hissi… Anladım ki, bazı yaralar kesilerek değil, kabul ederek iyileşiyor.
O sırada kapı açıldı. Edis sessizce içeri girdi ve gözlerimiz karşılaştı. Sessizce gülümsedi.
“Güzel olmuş,” dedi, basit ama içten. O gülümseme, günlerdir duymadığım bir sakinlik getirdi.
Aynada kendime baktım; tanımadığım bir kadın vardı karşımdaki. Bir parçam hâlâ acıyordu ama artık görünür değildi. Elbisemi giyerken, partinin ışıkları ve gürültüsü aklımın bir köşesinde kaybolmuş gibiydi. Sanki artık sadece görünmem gereken kişi olacaktım; Yağmur değil, başkalarının görmek istediği Yağmur.
Edis elini omzuma koydu, sessizce bana destek oldu. İçimde bir yerde, belki de ilk kez, bu yükü tek başıma taşımak zorunda olmadığımı hissettim.
Kuaförden çıktığımda gece serinliği yüzüme çarptı. Elbisem ışıkta hafifçe parlıyor, saçlarımın yeni şekliyle birlikte kendimi bir şekilde daha güçlü hissettiriyordum. Edis yanımdaydı; sessizliği bana güven veriyordu.
Partinin kapısından içeri adım attığımızda, müzik ve kahkahalar bir anda ruhumu sarmadı. Kalabalığın içinde bir yabancı gibi hissettim kendimi; gözlerim herkese kayıyor ama kimseye odaklanamıyordum. Işıklar dans ederken, yüzlerdeki parıltı bana uzak bir dünyanın sahneleri gibi geldi.
Edis’in eli omuzuma değdiğinde ürpermiştim. “Babamın yanına gidip geleceğim, keyfine bak.” Başımı salladığımda bir anlık gözüme kapıdan içeri giren Atlas çarptı. Plan devreye girmişti.
Gözlerimi anlık kapatıp açtığımda beyaz ışıkların yanıp sönmeye başladığını gördüm. İçim daralmaya, zor nefes almaya başlamıştım. Işığın her açılıp kapanmasında morg odasındaki bozuk ışık aklıma gelmişti.
Buradan hemen çıkmalıydım ama hareket dahi edemiyordum, bedenim buz kesmiş gibiydi. Ölümün soğukluğunu, dudağımın kuruluğunu, çektiğim acıyı tekrar tekrar yaşıyordum sanki.
Sonrasında birisinin beni kucağına aldığını fark ettim, kim olduğunu bilmiyordum ama yapabildiğim tek şey küçük bir kız çocuğu gibi ona sokulmaktı. Soğuk hava tekrar yüzüme çarptığında bir anlık nefesim kesildi, sonrasında kendimi hıçkırıklara teslim ettim. Yorulmuştum.
Yaşadıklarımı çabuk atlatırım sanmıştım ama hayır, her şey daha da yük oluyordu yorgun düşmüş kalbime. En sonunda bir arabaya bindirildiğimde yanağıma dokunan elin sahibine bakmak için gözlerimi açtım. “Geçti…ben yanındayım.” Atlas ne yapacağını şaşırmış gibiydi.
Yaşadığı korkuyu gözbebeklerinin büyüklüğünden anlamıştım, benim için endişelenmişti. “İhbar et.” Sözcükler titrek olsa da keskin bir şekilde çıkmıştı. Bugün Kenan yakalanmasa da o korkuyu yaşamasını istiyordum.
Atlas arabayı sürerken bir yandan da polislerle konuşuyordu. Kelimeleri tam olarak seçemiyordum, yollardaki ışıklar bulanıktı. Gerçeklik algımı kaybetmiş gibiydim, zaman algımda yoktu.
Arabanın freni ile kendime geldim, başımı çevirdiğimde Atlas’ı orada görmemiştim. Kaşımı çattığımda kapım açıldığında irkilmiştim. “Yağmur iyi görünmüyorsun, emin misin plan için?” Başımı sallayıp inmek için hareketlendim.
Depoya girdim ve ortada konumlanmış olan sandalyeye oturdum ve Atlasın ipi getirip beni bağlamasını bekledim. Atlas’ın elindeki halatı gördüğümde boğazım düğümlendi. Elim boğazıma gitti, halattaki anımı anımsadım.
Halatın çıkan kaşındıran iplerin sertliğini. “Atlas bağlamasan?” Atlas anlayışla başını salladı ve halatı göremeyeceğim bir yere savurdu. Önündeki sandalyeyi çekti ve ters bir şekilde oturup, sırt yaslama yerine kollarını yaslayıp beni izlemeye başladı.
Dışardan gelen fren sesi ve ışık yansıması ile Edis’in geldiğini anlamıştık. Atlas sırıttı, Edis’in kızacağını bildiği için yanağımı okşamaya başladı. “Çek lan elini.” Edis koşmaya başladığında Atlas hareket dahi etmedi. İfadesizce olanları izliyordum; Edis, sandalye ile Atlas’ın yere düşmesini sağlamıştı.
Atlas buna gülerek karşılık verdiğinde, Edis biraz daha sinirlenmişti. Onlar boğuşurken yerde atılı olan ceketi telefonun çalması ile fark etmiştim. Hiç düşünmeden ayağa kalktım ve ceketin olduğu yere gittim. Elbiseme dikkat edip eğildim ve telefonu açtım.
“Patron baskın yedik” arkadan müzikle karışan silah sesleri geliyordu “Kenan Bey’i nereye götürelim?” Tatmin olmuşçasına derin bir nefes aldım. “Patron?” Arkama dönüp Edis’e baktım gömleği yırtılmıştı, bunun nasıl olduğunu sorgulamadım.
“Edis cevap ver artık!” Arkadan Kenan’ın endişe dolu bağrışlarını duyduğumda sesi kapatıp kahkaha attım “Ormandaki av köşküne gidin.” Cevabı verdikten sonra telefonu kapattım.
Atlas bana baktığında göz kırptım plan işe yaramıştı. “Edis.” Sesim oldukça sert ve uyarıcı çıkmıştı, Edis’de karşılık almadığı için kalkıp bana baktı. “Baskın yemişiz.” Edis’in sorgulayıcı bakışlarına Atlas’ın kahkahaları eşlik etmişti.
“Parti mi?” onaylamak için başımı salladım “Babam?” telefonu uzatırken göz kontağını kesmedim. “Ormandaki av köşküne gitmelerini söyledim.” Edis derin bir nefes alıp elimi tuttu ve yürümeye başladı. Arkama dönüp baktığımda Atlas beni başı ile selamlamıştı. Dudağımın kenarı ile gülümseyerek yoluma devam ettim.
Bu oyunun kazanı ben olmuştum, amacıma ulaşmıştım.
Edis, adımlarını hızlandırmıştı; neredeyse koşuyordu.
“Dur artık.” dediğimde, arabanın önünde nefes nefeseydik.
Bir an durdu, bakışlarını üzerime kilitledi… ve aniden beni kucaklayıp kaputa oturttu.
“Seni tekrar kaybedeceğim diye… ödüm koptu, Yağmur.”
Sesi çatallıydı. Gözlerinde, canını avuçlarında tutuyormuş gibi bir korku vardı.
Yüzümü avuçladı, parmak uçları sanki tenime kazınıyordu. Beni incelerken bakışları titriyordu; her nefesimde ezberlenmek ister gibi.
Yaklaştı. Dudakları neredeyse değecek kadar yakındı.
“Gözlerini öpsem…” dedi, sesi fısıltıya dönmüştü. “…dudaklarımdan bal damlar.”
Boynuma eğildi. Derin, aç bir nefes aldı. Nefesinin sıcaklığı derimden içime sızdı; kalbim, göğüs kafesimi parçalayacak gibi atıyordu.
Başını kaldırdı. Gözlerimle göz göze kaldı.
“Kokunu solumayı bıraksam… boğulurmuşum gibi geliyor.”
O an, yüreğimdeki çatlaklar genişledi. Kaputtan indim. Yüzüne yaklaşıp göz kapağını hafifçe okşadım.
“Aksine…” dedim, sesimde hem şefkat hem acı vardı. “Senin gözlerini öpsem… toprağında gömülürüm, Edis. Ben… ölmekten yoruldum.”
Sözlerim, gözlerinden düşen tek damla yaşa karıştı. Ve o damla, yıllardır kupkuru kalmış duygularımın toprağına düştü.
Can suyu gibi… hem dirilten hem de öldüren.
Tam arkamı dönüp uzaklaşacakken, Edis’in eli belime değdi. Bir anda beni kendisine çekti.
Önce temkinli, sonra giderek daha kararlı bir buse kondurdu dudaklarıma.
Nefesi dudaklarımda titrerken fısıldadı:
“Bir gün… bu öpücüğü senden alacağım. Ve bunu… bir imza olarak düşün.”
Göğsümün içinde yıllardır kapalı duran kutu, bir anlığına sarsıldı. İçindeki duygular zincirlerinden boşalmaya çalıştı; sıcak, yakıcı, savunmasız.
Ama ben, kilidi daha sıkı çevirdim.
Yüzümü ondan uzaklaştırdım. Bakışlarım yere kaydı, dudaklarım tek bir tepki vermedi.
Ona bir kelime bile etmedim.
Edis, cevabımı beklemedi. Belki de sessizliğimi çoktan tanıyordu.
Aramızda hâlâ havada asılı kalan o öpücük, söylenmemiş binlerce kelimeden daha ağırdı.
Arabaya yürüdük.
Sessizlik, adımlarımızın ritmini bastırıyordu. Kapılar kapanınca, motorun uğultusu bile gerilimi dağıtamadı.
Yol boyunca camdan dışarı baktım; Edis direksiyonda, gözlerini yola kilitlemişti.
İkimiz de konuşmadık.
Ama biliyordum ki, malikaneye varana kadar geçen her kilometre, bu sessizliğin altındaki fırtınayı biraz daha büyütüyordu.
Motorun uğultusu ve tekerleklerin yola değen ritmi dışında hiçbir ses yoktu.
Edis direksiyon başında, gözlerini yoldan ayırmıyor, kaşları hafifçe çatık bir şekilde düşüncelere dalmıştı.
Ben de koltuğa yaslanmış, ellerimi kucağıma sıkıca bastırmıştım. İçimdeki fırtına hâlâ kutusunda, ama kilidi sıkı sıkıya kapalıydı.
Hiç konuşmadık. Aramızdaki sessizlik, kelimelerden çok daha yüksek sesle konuşuyordu.
O, sabırla bekleyen bir kaplan gibiydi. Ben ise buz gibi bir duvar.
Malikaneye vardığımızda, ön kapı hafifçe gıcırdadı. İçeriye adım attığımız an, havadaki elektrik hissi yoğunlaştı.
Kapının hemen arkasında bekleyen kişi, Edis’in gözlerini bir anlığına bana çevirmesine sebep oldu.
Bir bakış… sessizlik… ve sonra başını hafifçe eğdi.
İçimde bir tepki yükseldi, ama yine de yüzüme yansımadı.
Edis, adımlarını sessiz ama kararlı bir şekilde sürdürdü, ben onun peşinden geldim.
Her ikimizin de nefesi düzenliydi, ama aramızdaki havada bir damla bile boşluk bırakılmamıştı.
Ve o anda fark ettim: Bu sessizlik, öpücüğün ardından konuşamadığımız kelimelerden daha ağır, daha tehlikeli bir bağ oluşturmuştu.
Edis yanımdan ayrıldığı an bende odama çekildim. Yorgunluk her kasımı sarmıştı, ama zihnim hâlâ hızla dönüyordu.
Gözlerimi kapattım, ama Edis’in dokunuşu, nefesi, hatta varlığı bile aklımdan çıkmıyordu.
Yavaş yavaş, derin bir nefes alıp verdim. Kaslarım gevşemeye başladı, kalbimdeki fırtına hâlâ uzaktan hırıldıyordu ama artık dizginleniyordu.
Edis sessizce yanımdaki koltukta ya da odanın köşesinde duruyor gibiydi; nefesini duyabiliyordum. Ve bu sessizlik, bir şekilde güven veriyordu.
Göz kapaklarım ağırlaştı. İçimdeki kutu hâlâ kilitliydi, ama kapağına hafifçe dokunulmuş gibiydi; duygularımın bir kısmı hâlâ içimde titriyordu ama artık yerleşmiş bir huzur vardı.
Bir süre sonra nefesim yavaşladı, vücut ağırlığımla yatağa gömüldüm. Edis’in varlığı, kelimelere dönüşmese de zihnimde bir güven duvarı oluşturmuştu.
Ve o gece, bütün karmaşık duygularımı bir kenara bırakarak… yavaş yavaş uykuya daldım.
Uyku ağır ağır üzerime çöktü, göz kapaklarım birbirine yapışır gibi oldu.
Ama rüyalar… rüyalar her zaman olduğu gibi kontrolümde değildi.
Bir anda Edis’in yüzü belirdi zihnimde; dudakları, gözleri, o sessiz kararlılığı…
Kalbim istemsizce hızlandı. Rüyamda elleri belimde, nefesi boynumda… Ama ben hâlâ geri çekiliyordum, hâlâ yüz vermiyordum.
Her dokunuşu, her bakışı beni hem tedirgin ediyor hem de susturulamaz bir sıcaklık yaratıyordu.
Kendime “Bu sadece rüya.” dedim, ama o rüya, gerçekmiş gibi yoğun ve ağırlıklıydı.
Ve ben, kilitli kutumun içinde çırpınan duygularımı hissediyor, onları görünmez bir duvarın arkasına saklıyordum.
Uyandığımda ise odanın sessizliği ve Edis’in varlığının gölgesi hâlâ üzerimdeydi. Hava almak istiyordum; bu sessizlik boğucu geliyordu.
Hızla kalktım, pencereden dışarı baktım ve bahçeye yöneldim. Sabahın puslu ışıkları, etrafı yumuşak bir örtü gibi sarıyordu.
Adımlarımı yavaş ama kararlı attım. Derin bir nefes aldım; havanın serinliği ciğerlerime dolarken, içimdeki karmaşanın bir kısmı hafifledi.
Ama biliyordum… hâlâ içimde bir fırtına vardı. Hissediyor, ama yüzüme yansıtmıyordum.
Adımlarımı yavaş ama kararlı attım. Derin bir nefes aldım; havanın serinliği ciğerlerime dolarken, içimdeki karmaşanın bir kısmı hafifledi.
Ama biliyordum… hâlâ içimde bir fırtına vardı. Hissediyor, ama yüzüme yansıtmıyordum.
O anda Edis’in varlığını hissettim. Yan kapıdan çıkıyordu; spor kıyafetleri hâlâ üstünde, terli ama hâlâ disiplinli ve kontrolündeydi.
Gözleri anında bana kilitlendi. Ama hiçbir şey söylemedi, sadece durdu ve sessizce izledi.
Kalbim istemsizce hızlandı. Bir damla bile sıcaklık hissetmeden duramazdım, ama yüzümü çevirdim, adımlarımı sürdürdüm.
İçimde çarpan hisler kutuda sıkıca kilitliydi; kimse görmesin diye gizlenmişti.
Edis’in sessiz varlığı, o kutuyu sarsacak kadar güçlüydü… ama ben hâlâ dışarıya soğuk bir duvar örüyordum.
Her nefes alışımda, havanın temizliği biraz olsun içime işliyordu. Ama biliyordum ki, onun gözleri hâlâ üzerimdeydi ve sessizlik… sessizlik kelimelerden daha yüksek sesle konuşuyordu. Bahçede derin bir nefes aldıktan sonra içeri döndüm.
Kahvaltımı sessizce yaptım, çayımı yudumlarken pencereden dışarı baktım.
Edis hâlâ evin içinde olmalıydı; ama onun varlığını hissetmek yeterliydi, sessiz ama baskın.
Gün boyunca odama çekildim, kitap okudum, defterime rastgele kelimeler karaladım.
Ama aklım hâlâ sabahki karşılaşmada, Edis’in bakışında, nefesinde takılı kaldı.
Zaman zaman pencereden dışarı bakıyor, bahçedeki hafif rüzgarla oynayan yaprakları izliyordum.
Öğleden sonra ise gökyüzü değişmeye başladı. Bulutlar yoğunlaştı, rüzgâr sertleşti.
Ve sonra ilk kar taneleri düşmeye başladı. Hafif, sessiz ve soğuk.
Kelimelerle ifade edilemeyecek bir huzurla içimi sardı; sessizliği bozan tek şey, tanelerin pencereme vurma sesi.
Kar, bahçeyi beyaza boyarken, içimdeki karmaşa da bir nebze olsun yumuşuyordu.
Ama yine de yüzüm hâlâ soğuk, bakışlarım mesafeli…
Edis yanımda olmasa bile, sabahki karşılaşmanın yankısı hâlâ üzerimdeydi; kar taneleri bile onun sessiz varlığını hatırlatıyordu.
Odağımı gelen kapı tıklatma ile bozmuştum “Selam. Ben geldim.” kafamı çevirdiğimde tüm enerjisi ile Ece’yi gördüm. “Sana kahve getirdim.” Tüm sevecenliği ve tatlı samimiyeti ile kafamdaki kara bulutların uzaklaşmasını sağlamıştı.
Elindeki fincanı aldım; kahvenin kokusunu içime çektikten sonra bir yudum aldım. O sırada Ece yatağıma oturup bağdaş kurmuştu. “İyi geldi Ece, teşekkürler.” Ece gülümseyip öne eğildi. Anlaşılan almak istediği dedikodular vardı.
“Dün gece partide yoktun? Edis Bey de baya endişeli görünüyordu.” Düşüncelerim yine bir anlıkta olsa dün yaşananlara kaydı. Sonrasında bir yudum kahve alıp kendimi toparladım. “Birtakım şeyler yaşandı, o yüzden katılamadım.”
Ece elini ‘boş ver’ dercesine sallayıp güldü çünkü biliyordu kötü bir durum olsa ona söylerdim. “Bizde zaten Edis Bey’den sonra çıktık, sonra baskın olmuş zaten.” İçimin rahatlaması ile derin bir nefes aldım.
“Yeni yıla nasıl girdin?” Ece’nin sorusu ile yutkundum. Bu yüz ifademi bildiği için heyecanlandı ve olduğu yerde sekti. “Bir şey olmuş.”
Dudağımı ısırdım, gözlerimi kapattım ve sessizce itiraf ettim:
“Edis… beni öptü. Ve… bir gün, onun öpücüğünü geri vereceğime dair bir söz verdi.”
Ece gözlerini kocaman açtı, hafifçe kahkaha attı ve kolumu sıktı.
“Ah, Yağmur… demek ki sabahki sessizliği ve bakışları boşa değildi!”
Kalbim istemsizce hızlandı ama yüzüme tek bir tepki vermedim.
“Bilmiyorum… garip hissettim, ama… işte böyle.”
Ece gülümsedi ve fincanını yudumladı. “Anladım. Ama biliyorum, bir gün sen de hazır olacaksın.”
Ve o an fark ettim ki, Ece ile konuşmak hem hafifleten hem de karmaşayı daha dayanılır kılan bir nefes gibiydi.
“Bu gece alemlere akalım diyoruz, hem Kenan Bey de yok.”
Gözlerim istemsizce kıvrıldı, dudaklarım hafifçe yukarı kalktı. Aylarca, onlar bana adım attıkça ben duvar örmüştüm. Davetleri reddettikçe bıkmadan geri gelmişlerdi. Belki de bu ısrarın ödülünü verme vaktiydi.
“Gidelim.”
Ece, ağzına şeker konmuş çocuk gibi parladı. Ayağa kalktı, elini uzattı.
“Nereye?”
Soruma cevap vermedi; ısrarla uzattığı elini tuttum ve peşinden yürüdüm.
Malikanenin asansörüne bindik. Üçüncü kat düğmesine bastığında içimde, sanki açılmak üzere olan gizli bir kapı hissi oluştu. Katlar ağır ağır geçerken, metal kabinin duvarına yansıyan yüzlerimiz dikkatimi çekti; benim ifadem temkinliydi, onunkisi ise sır saklayan bir neşe.
Kapı açıldığında bizi dar ve uzun bir koridor karşıladı. Alt katın ihtişamı yoktu burada, bu yüzden adımlarımız yankı gibi uzuyordu. Tavandaki loş ışık, koridoru sanki zaman durmuş gibi gösteriyordu.
Sağdan üçüncü odaya girdiğimizde… durdum.
Bir gardırobun içine girmiş gibiydik. Duvardan duvara uzanan raflar, renklerine göre muntazam dizilmiş yüzlerce kıyafet. İpek elbiselerin yumuşak dokusu, yeni ütülenmiş kumaşın keskin kokusuna karışmıştı.
Ece, çeneme hafifçe dokundu.
“Ağzını kapat.” dedi. Gözlerimiz buluşunca ikimiz de kahkaha attık.
Kahkahamızın arasında kulağıma eğildi; sesi bu kez çok daha yavaştı.
“Gideceğimiz yerde…”
Bir an sustu, nefesinin sıcaklığı boynuma değdi.
“…yer altı mafyaları da var.”
Elini havaya kaldırıp gülümsedi.
“Çok yakışıklı erkekler var.”
Güldüm, elbiselerin arasında gezinirken pul payetli straplez mini bir elbise takıldı gözüme "Edis'e olan hislerim bu kadar karmaşıkken, bana yakışıklı erkeklerden bahsetmen doğru mu?"
Ece üzerine tuttuğu elbiseden gözlerini çekti ve kahkaha attı "Şu an sevgili değilsiniz bu hayat yalnız geçmez." bir eli elbiseyi tutarken diğeri ile saçını oynuyordu. "Bak bana mesela, herkesle flört etme potansiyeline sahibim" Bir çanta aldı ve bana doğru uzattı "eğer böyle devam edersen eril olacaksın, dişil enerjiyi kaybetmemek lazım şekerim." onun bu enerjisi güldürmüştü beni.
Gözlerimi devirdim ama dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme vardı.
“Elbise seçerken bile felsefe yapmayı başarıyorsun.” dedim.
Ece omuz silkti, sanki söyledikleri hayatın değişmez gerçeğiymiş gibi.
“Bunlar felsefe değil tatlım, hayatta kalma rehberi.”
Şifonyerin üzerine bıraktığı çantayı toparladı, sonra dolabı işaret etti.
“Şimdi, kendine güvenen bir kadın bu gece ne giyer? Sorunun cevabı…” Elini göğsüne koydu, dramatik bir şekilde bana doğru yaklaştı. “…kesinlikle siyah ve iddialı bir şey.”
Ben daha cevap veremeden, tül detaylı siyah bir elbiseyi omuzlarımdan yukarı kaydırmaya başladı. Kumaş soğuk ve yumuşaktı, boynumda hafif bir ürperti bıraktı.
“Bu sana ‘ben buradayım’ dedirtir.” dedi göz kırparak.
“Ya bu kadar dikkat çekmek istemiyorsam?”
Ece gülerek geriye çekildi.
“O zaman yanlış kadının dolabındasın tatlım.”
Aynada kendi yansımama baktım; henüz elbiseyi giymemiştim ama yüzümde tuhaf bir karışım vardı — Ece’nin enerjisiyle yükselen bir özgüven, içimdeki çekingenliğin ince çatlaklarından sızıyordu.
O sırada Ece dolabın derinliklerinden kırmızı topukluları çıkardı ve masanın üzerine bıraktı.
“Bunları da giy. İddia seviyeni iki katına çıkarır. Hem…” dudaklarının kenarı kıvrıldı, “…oradaki yakışıklılar boy farkına bayılır.”
Kıyafetlerimizi tamamladıktan sonra Ece beni odadan çıkardı. Asansör bu kez bizi doğrudan malikanenin alt katına indirdi.
Zemin kata ayak basar basmaz loş sarı ışıklar, mermer zeminde uzun gölgeler oluşturdu. Kapıda, üzerinde siyah takım elbise olan iri yapılı iki adam duruyordu. Gözleri kısa bir an bana kaydı, sonra Ece’ye gülümsediler.
“Araba hazır mı?” diye sordu Ece, sesinde ciddiyet vardı.
Adamlardan biri başını salladı, ağır adımlarla önümüzden yürüdü.
Dışarı çıktığımızda gece, şehir ışıklarıyla parlayan koyu bir kadife gibiydi. Önümüzdeki siyah araba parlak gövdesiyle neredeyse bir ayna gibi yansıtıyordu. Kapı bizim için açıldığında Ece bana dönüp göz kırptı.
“Hazır mısın, tatlım?”
Arabaya oturduğumuzda içerideki deri koltuk kokusu burnuma doldu. Motorun derinden gelen uğultusu, şehirden uzaklaştıkça daha da belirginleşti. Camdan dışarı bakarken binalar seyrekleşiyor, yerlerini paslı tabelalara, terk edilmiş depolara bırakıyordu.
Yaklaşık yirmi dakika sonra araba, sokağın sonunda neon ışıklarla süslenmiş eski bir binanın önünde durdu. Kapının üzerinde kırmızı harflerle yazılmış bir isim vardı; harflerin bazıları yanıp sönüyordu.
Kapı açıldı. İçeriden yükselen müzik, boğuk bir bas sesiyle göğsümde titreşim yarattı.
Ece, koluma girerek bana doğru eğildi.
“Unutma…” dedi dudaklarının kenarında o tanıdık gülümsemesiyle. “…burada herkesin gözü üzerinde olacak.”
Kapıdan içeri adım attığımız anda ağır bir puro kokusu ve baharatlı parfümler burnumuza doldu. Ortam loştu; altın rengi avizeler, masaların üzerine dağılmış kırmızı kadife örtüleri hafifçe aydınlatıyordu. Kenarlarda sessizce dolaşan garsonlar, gümüş tepsilerde içkiler taşıyor, masalarda oturan adamların bakışlarını yakalamamaya özen gösteriyorlardı.
Ece kolumda, adımlarını ritme uydurmuş ilerliyordu. Ama bir noktada, kalabalığın arasından geçen üç siluet dikkatimi çekti. Siyah takım elbiseleri, kusursuz duruşları ve soğuk bakışlarıyla kalabalığı yara yara geliyorlardı.
Önce Oğuz’u gördüm — çenesinde hafif bir sakal, gözleri keskin bir şekilde ortamı tarıyordu. Ardından Özgür, her zamanki rahat ama tetikte yürüyüşüyle ona eşlik ediyordu. Ve…
Edis.
Göz göze gelmedik, ama baktığını hissediyordum. Adımlarımı yavaşlattım, kalbim göğsümde hafifçe hızlandı. Edis’in yüzünde belli belirsiz bir ifade vardı; sanki beni gördüğüne seviniyor ama bunu belli etmek istemiyordu. Çenesini hafifçe kaldırdı, bakışlarını benden çekmeden yanındaki adamlara bir şey fısıldadı.
Ece, hafif bir gülümsemeyle kulağıma eğildi.
“Sanırım bu gece düşündüğünden daha ilginç geçecek.”
Edis, tek kelime etmedi. Sadece gözleriyle beni izledi, bakışlarında tanıdık bir ısrar vardı. Ama yaklaşmadı. Belki de… bana zaman tanıyordu.
Kapıdan içeri adım attığımız anda ağır bir puro kokusu ve baharatlı parfümler burnumuza doldu. Ortam loştu; altın rengi avizeler, masaların üzerine dağılmış kırmızı kadife örtüleri hafifçe aydınlatıyordu. Kenarlarda sessizce dolaşan garsonlar, gümüş tepsilerde içkiler taşıyor, masalarda oturan adamların bakışlarını yakalamamaya özen gösteriyorlardı.
Ece kolumda, adımlarını ritme uydurmuş ilerliyordu. Ama bir noktada, kalabalığın arasından geçen üç siluet dikkatimi çekti. Siyah takım elbiseleri, kusursuz duruşları ve soğuk bakışlarıyla kalabalığı yara yara geliyorlardı.
Önce Oğuz’u gördüm — çenesinde hafif bir sakal, gözleri keskin bir şekilde ortamı tarıyordu. Ardından Özgür, her zamanki rahat ama tetikte yürüyüşüyle ona eşlik ediyordu. Ve…
Edis.
Göz göze gelmedik, ama baktığını hissediyordum. Adımlarımı yavaşlattım, kalbim göğsümde hafifçe hızlandı. Edis’in yüzünde belli belirsiz bir ifade vardı; sanki beni gördüğüne seviniyor ama bunu belli etmek istemiyordu. Çenesini hafifçe kaldırdı, bakışlarını benden çekmeden yanındaki adamlara bir şey fısıldadı.
Ece, hafif bir gülümsemeyle kulağıma eğildi.
“Sanırım bu gece düşündüğünden daha ilginç geçecek.”
Edis, tek kelime etmedi. Sadece gözleriyle beni izledi, bakışlarında tanıdık bir ısrar vardı. Ama yaklaşmadı. Belki de… bana zaman tanıyordu.
Kalabalığın arasından ilerlerken Ece, kolumu sıkıca tutuyordu. “Bak bak… sağdaki masadakiler, bizim saygıdeğer yer altı ağabeylerimizden.” diye fısıldadı. Onun hafif alaycı tonu bana güven vermek yerine, dikkatli olmam gerektiğini hatırlattı.
Mekânın içi, kadife perdelerle bölünmüş yarı özel alanlardan oluşuyordu. Ortadaki geniş salonda yuvarlak masalar vardı ve her masada en az iki iri yapılı adam oturuyordu. Masaların üstünde kristal kadehler, gümüş tabaklar, altın detaylı çatal bıçaklar… dışarıdan bakıldığında lüks bir restoran gibi görünüyordu ama buradaki bakışlar, yemekle ilgilenmiyordu.
Garson, bizi arka tarafa doğru yönlendirdi. Yürürken, sol yanımdan sert bakışlı biri geçti. Üzerinde koyu lacivert takım vardı, bileğinde pırlanta taşlı bir saat. Sanki her hareketimi tartıyor, zihninde ölçüp biçiyordu.
O sırada Ece hafifçe durdu ve başıyla sağ tarafı işaret etti.
Bakışlarımı çevirdiğimde onları gördüm.
Oğuz, masanın kenarında oturmuştu. Bir elini kadehin ayağına yaslamış, diğer eliyle masaya ritim tutuyordu. Gözleri, çevrede olan biteni soğukkanlı bir dikkatle takip ediyordu. Yanında Özgür vardı, her zamanki rahat ama tetikte tavrıyla hafifçe geriye yaslanmış, bir sigara yakmakla meşguldü.
Ve en son… Edis.
Edis’i gördüğüm an, içimdeki bütün sesler sustu. Kalabalığın uğultusu, fondaki bas sesli müzik, garsonların hızlı adımları… her şey bir perde arkasına çekilmiş gibiydi. Sadece o vardı.
Koyu renk gömleğinin ilk iki düğmesi açıktı, bileğindeki saat ışığı yakalıyordu. Saçları özenle taranmış, yüzündeki sert hatlar mekandaki bütün yumuşak ışıkları kırıyordu. Gözleri doğrudan bana çevriliydi ama yüzünde tek bir kas bile oynamıyordu. Ne gülümsedi ne kaşlarını çattı. Sadece… izledi.
Adımlarım istemsizce yavaşladı. Ece hafifçe dirseğini bana vurdu. “Hey… yürümeye devam et. Yoksa burada heykel gibi kalacaksın.” dedi gülerek. Ama onun gülüşü bile beni bulunduğum yerden koparamadı.
Edis, bakışlarını bir an bile benden ayırmadan Özgür’e doğru hafifçe eğildi, ona kısa bir şey fısıldadı. Özgür, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle başını salladı.
Masamıza oturduğumuzda Ece hemen çantasını sandalyenin arkasına astı ve garsona şarap siparişi verdi.
“Burası seni biraz gerer ama alışırsın. Hem…” gözlerini Edis’in olduğu masaya kaydırıp bana baktı, “…bu gece kim bilir kimlerin ilgisini çekeceksin.”
Ben, bardaktaki suya bakar gibi yapıp başımı hafifçe eğdim. Ama içimde fırtınalar kopuyordu. Edis’in yan masadan gelen varlığı bile tenimde bir ağırlık gibi hissediliyordu. Konuşmuyordu, yaklaşmıyordu… ama bakışları üzerimdeydi.
Garsonlar masaya tabaklar bırakırken Ece neşeli bir şekilde çevresini inceliyor, masadaki her detayı bana fısıldıyordu: “Bak şu köşedeki adamın yüzüne iyi bak. Bu işte on yılını harcamış, hiç yakalanmamış… şu arkadaki de bir keresinde üç polisi tek başına alt etmiş.”
Ben onun anlattıklarını yarım kulak dinliyordum. Çünkü Edis’in yan masadan bana doğru kayıtsız gibi görünen ama her hareketimi takip eden gözlerini hissediyordum. Bardağıma uzandığımda, onun da kendi bardağına uzandığını fark ettim. Parmaklarının kadeh ayağını kavrayışında bile bir tür sükûnet vardı.
Bir an bakışlarımız çakıştı. Nefesim kesildi. O, tek kelime etmeden başını hafifçe yana eğdi. Anlamını çözemedim ama gözlerinde belli belirsiz bir yumuşama vardı. Sanki “Buradayım. Ama acele etme.” diyordu.
Ece, bana bir şey sormuştu ama fark etmedim. “Ne oldu, dalıp gittin?”
Başımı salladım. “Yok bir şey… sadece etrafa bakıyordum.” dedim ama gözlerim istemsizce yine Edis’e kaydı.
O, çoktan masasında başka birine dönmüş, konuşuyormuş gibi görünüyordu. Ama biliyordum… bu gece boyunca beni bir an bile gözden kaçırmayacaktı.
Masamızda oturmuş, Ece’nin anlattıklarını yarım kulak dinlerken gözümün ucuyla Edis’i görmeye devam ediyordum. Onun bakışlarını üzerimde hissediyordum ama o, sanki hiçbir şey yokmuş gibi yanındaki adamlarla konuşmaya devam ediyordu.
Tam o sırada, kapıdan üç kadın girdi. Yüksek topuklarının zemine vurduğu tıkırtı, ortamın uğultusuna karışsa da dikkat çekiyordu. Saçları özenle dalgalandırılmış, makyajları kusursuzdu. Elbiseleri… iddialıydı.
Kalabalığın arasından süzülerek ilerlediler. Ve şaşmaz bir hedef gibi… doğruca Özgür’lerin masasına yöneldiler.
Önce biri Özgür’ün yanına oturdu, saçını hafifçe savurarak gülümsedi. Diğeri Oğuz’la konuşmaya başladı. Üçüncüsü ise —en dikkat çekici olanı— doğrudan Edis’in yanına geçti. Elini Edis’in omzuna koydu, dudaklarını onun kulağına fazla yaklaşacak şekilde eğdi.
Edis’in ifadesi değişmedi. Kaşlarını çatmadı, kadını itmedi… ama onunla ilgilenmediği de belliydi. Yine de o yakınlık görüntüsü… göğsümde bir yerleri hafifçe sıkıştırdı.
Ece, gözlerini devirdi. “Tipik.” dedi alaycı bir gülüşle. Sonra bana döndü. “Bence o sahneyi izleyip sinirlenmek yerine…” elini havaya kaldırdı, “…dans pistine gidiyoruz.”
Ayağa kalktık, Ece kolumdan tutup beni pistin ortasına çekti. Müzik, bas seslerle yerleri titretiyordu. Ritim hızlıydı; Ece hemen hareketlenip saçlarını savurmaya başladı. Ben de ona uydum, yüzüme hafif bir gülümseme kondurarak.
Ece kulağıma eğildi, sesi müziğin içinde zor duyuldu. “Böyle yapacaksın işte… umrunda değilmiş gibi davranacaksın.”
Ben başımı salladım. Omuzlarımı ritme göre hareket ettirirken gözlerim bir anlık Edis’e kaydı. O, masasında oturuyordu ama bakışları dans pistine, doğrudan bana kilitlenmişti. Yanındaki kadın hâlâ onunla konuşuyor, gülüyordu… fakat Edis’in gözleri bir an bile benden ayrılmıyordu.
Ben ise… sanki hiçbir şeyin farkında değilmişim gibi dans etmeye devam ettim. Dudaklarımda, biraz meydan okuyan bir gülüş vardı.
Müzik tempo kazandıkça kalabalık pistin ortasında daha sıkışık dans etmeye başladı. Ece, yanımda kendi dünyasında eğleniyor, saçlarını omzunun üzerinden savuruyordu. Ben ise adımlarımı ritme uydurmuş, bedenimi müziğin akışına bırakmıştım.
Hızlı ritim, yerdeki ahşap zeminden ayaklarıma titreşim olarak yayılıyordu. Hafifçe başımı geriye atıp gülümsedim; yüzümdeki ifadeden, umursamaz bir keyif okunuyordu.
Tam o sırada, uzun boylu bir adam yanımdan geçti. Lacivert gömleği, göğsüne kadar açılmış; parfümü keskin ve kalıcıydı. Adımlarımı fark etmiş olmalı ki, bana doğru dönüp kibarca elini uzattı.
“Eşlik etmemde sakınca var mı?”
Gözlerim hafifçe kısıldı, dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Omuz silktim. “Olmaz.”
Adam ritmi yakalayıp önümde dans etmeye başladı, birkaç adım sonra aramızdaki mesafe azaldı. Elini belime değil ama bel hizamda, hafifçe yönlendirecek şekilde tuttu. Bu, tamamen pistteki dansın gerektirdiği bir yakınlıktı ama… farkındaydım.
Ece, karşımdan bana bakıp kısık sesle “Aferin sana…” diye mırıldandı.
Ama kalabalığın biraz ilerisinde… Edis vardı.
Yanındaki kadın hâlâ konuşuyor, gülüyor, omzuna hafif dokunuşlar yapıyordu. Ama Edis’in bakışları ona ait değildi. Gözleri benim üzerimdeydi. Adamın elinin belime yakın oluşunu gördüğünde, dudaklarının kenarı sertçe gerildi.
Ben ise yüzümü dans partnerime dönmüş, arada bir gülümseyerek ritmi koruyordum. Umursamaz görünüyordum… ama kalbim göğsümde sert atıyordu.
Bir sonraki şarkının introsu başladığında, Edis masadan kalktı. Adımlarını ağır ama kararlı atıyordu. Kalabalığın arasından geçtiğinde omuzları hafifçe insanlara çarpıyor, kimse ona itiraz edemiyordu.
Adam, Edis’in yaklaşmakta olduğunu fark etmemişti. Ben fark etmiştim. Ve bu… nefesimi hızlandırdı.
Edis tam yanımıza geldiğinde, gözleri önce adama, sonra bana kaydı. Sesini alçaltarak ama net bir tonda konuştu:
“Bu dans burada bitiyor.”
Adam, bakışını Edis’ten çekemedi. Birkaç saniyelik gerginlik… sonra adam hafifçe başını salladı ve geriye çekildi.
Edis, bana bir adım yaklaştı. Elini belime koydu; bu, pistteki her dokunuştan farklıydı. Sıcak, net, sahiplenici.
“Şimdi sıra bende.” dedi.
Müzik devam ediyordu ama artık tek duyduğum şey, kalbimin ritmiydi.
Edis’in eli belimdeydi. Ne fazla sıkıyordu ne de hafifti; sadece orada olduğunu, beni bırakmayacağını hissettiriyordu. Müzik ritmini artırdıkça, o beni yavaşça kendine çekti. Aramızdaki mesafe yok denecek kadar azalmıştı.
Bir an, göz göze geldik. Gözleri karanlık ama sakindi. Sanki “Beni gör” diyordu.
Ben, dudaklarımı hafifçe ısırarak yüzümü çevirdim; sanki ilgilenmiyormuşum gibi… ama o, çenemin altına hafifçe dokunup bakışlarımı yeniden kendine çevirdi.
Ritim hızlandıkça Edis adımlarını müziğe göre ayarladı, beni kendi temposuna uydurdu. Her dönüşte elini belimden çekmedi, sadece yönümü değiştirdi. O an, kalabalık bizim etrafımızda akıyor ama biz kendi küçük alanımızda dönüyorduk.
Fısıltı kadar düşük bir sesle konuştu:
“Beni görmezden gelmeye devam mı edeceksin?”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. “Ben sadece dans ediyorum.”
Gözlerinde kısa bir an gülümseme belirdi ama hemen kayboldu. “Öyle mi?” dedi, sesinde belli belirsiz bir meydan okuma vardı.
Müziğin bası göğsümde atarken, o bir adım daha yaklaştı. Nefesi, saçlarımın arasından boynuma dokundu. Sanki ortamda yüzlerce insan yokmuş, sadece ikimiz varmışız gibiydi.
Kalabalığın uğultusu, müziğin sesi, garsonların tepsilerle dolaşması… her şey arka planda bulanıklaştı. Gözlerimi kapatmamla, onun beni yavaşça kendi etrafında döndürmesi bir oldu. Döndüğümde elim, istemsizce göğsüne değdi. Gömleğinin altındaki sıcaklık… beni bir saniyeliğine susturdu.
Edis, başını hafifçe yana eğip dudaklarının kenarıyla belli belirsiz bir gülümseme çizdi. “Umursamıyormuş gibi davranıyorsun ama kalbinin hızını hissedebiliyorum.”
Bir anlık sessizlik… Sonra müzik, ritmi düşürüp yavaşladı. O, beni bu yavaş tempoya uygun şekilde kendine çekti, sanki hiçbir yere bırakmayacakmış gibi.
“Bana zaman tanıyorsun, farkındayım.” dedim, sesim neredeyse fısıltıydı.
Edis’in bakışları derinleşti. “Sana verebileceğim en değerli şey bu.” Edis’in bakışlarından sıyrılıp bir adım geri çekildim. Kalabalık, ter kokusu ve parfüm karışımı havada müzikle birlikte titreşiyordu. Garsonun tepsisinden bir kadeh aldım, kırmızı şarap dudaklarımı ıslattığında içimde yanan bir şey hafifçe sönüyor gibiydi.
Ama o bakış… Edis’in o bakışı hâlâ sırtımda bir ağırlık gibi duruyordu.
O yüzden, tam tersini yaptım. Boşverdim.
Müziğin ritmi hızlandığında başımı geriye atıp gözlerimi kapadım. Elimdeki kadeh sallanıyor, birkaç damla elime dökülüyordu ama umursamadım. Artık kimin baktığını, kimin ne düşündüğünü umursamıyordum.
Bir an, pistin diğer ucunda az önce bana eşlik eden beyefendiyi gördüm. Siyah gömleği terden hafifçe yapışmış, gülümsemesi sıcak ve davetkârdı. Bana doğru birkaç adım attığında kadehimi kaldırıp selam verdim. O da gülerek yaklaştı.
“Elinizdeki kadeh tehlikeli görünüyor.” dedi.
“Belki de…” dedim, dudaklarımı bardağın kenarına dokundurarak.
Sonra ritme uyduk. O, elimi tuttu, beni kendi temposuna çekti. Dans ederken etrafımızdaki kalabalık bulanıklaşıyor, sadece ikimizin hareketi netleşiyordu. Arada belime dokunuyor, ben de kadehi başımın üzerinde sallayıp kahkaha atıyordum.
Edis’in beni uzaktan izlediğini biliyordum. Hissediyordum. Ama bu, daha da devam etme isteği uyandırıyordu içimde.
Kendimi, kadeh ve müziğin içine bıraktım.
Adam kulağıma eğilip bir şeyler söyledi, kelimeler müziğin arasında kayboldu ama nefesinin sıcaklığı boynumdan aşağı indi. Ben de gülerek başımı yana eğdim, sanki ona bir sır veriyormuşum gibi.
Artık sarhoş kafamda tek bir şey vardı: Bu geceyi hissetmek… düşünmeden, sorgulamadan. Adamın elini bırakmadan, birkaç adım geri çekildim. Göz göze geldik. O an, dünyanın geri kalanı tamamen silinmişti—müzik hâlâ çalıyor, insanlar etrafımızda dönüp duruyordu ama biz, başka bir yerde gibiydik. Gözlerinde bir şey vardı… adını koyamadığım bir karanlık ya da belki sadece geceye ait bir samimiyet.
“Elinizi bırakmamı istemiyorsunuz, değil mi?” dedi.
Gülümsedim. “Bilmiyorum… Ama şu an hoşuma gidiyor.”
Bardağım neredeyse boşalmıştı ama umursamıyordum. Şarabın dudağımda bıraktığı tat, onun nefesiyle karışıyor, her şey yavaş yavaş çözülüyordu içimde.
Derken, kalabalığın içinde bir anlık boşluk oldu. Işıklar soldu, müzik biraz yavaşladı. Belki DJ bir geçiş yapıyordu, belki de sadece evren bizim için bir ara veriyordu. Adam başını eğdi, alnını benim alnıma yasladı. Gözlerimizi kapattık.
Hiçbir şey söylemeden, sadece nefeslerimizi dinleyerek birkaç saniye durduk.
Sonra gözlerimi açtım…
Ve onu gördüm.
Edis.
Barın kenarındaydı. Elinde bir içki, bakışları doğrudan benim üzerimde. Kaşları çatık değildi, kızgın gibi de durmuyordu. Ama gözlerinde garip bir yorgunluk vardı. Sanki orada olmaktan vazgeçmiş gibiydi ama hâlâ oradaydı.
Adam fark etti. “Tanıyor musunuz onu?”
Omuz silktim. “Eskiden.”
“Peki şimdi?”
Kadehimi havaya kaldırdım, “Şimdi sadece buradayım.” dedim.
Adam gülümsedi. “O zaman dansa devam, sadece şu kadehi biraz uzak tutalım. Gerçekten tehlikeli görünmeye başladı.”
Kadehi yüksekçe bir masaya bıraktım. Artık ellerim boştu, ama içim daha hafif değildi. Müzik yeniden hızlanırken, adımlarımız yeniden ritmi yakaladı.
Edis bakmayı bıraktığında fark ettim… Ben de onu düşünmeyi bırakmıştım.
Belki de gece böyleydi. Düşünmeden yaşanması gereken bir boşluk, sabaha yer açmak için…
Müziğin ritmi bir kez daha değişti. Bas daha derinden vuruyor, sanki kalbimin attığı yerde yankılanıyordu. Adam beni döndürdü, kollarımı havaya kaldırıp etrafımda bir tur attı. Kahkaham havada asılı kaldı ama o an… bir şey değişti.
Gözüm yeniden Edis’e kaydı.
Ve oradaydı.
Az önce yalnız olan adam gitmişti. Şimdi yanındaki kadınla dans ediyordu—o klasik, pürüzsüz Edis tavırlarıyla. Kadının beline parmaklarını hafifçe yerleştirmiş, ona bir şeyler fısıldıyordu. Kadın da gülüyor, başını geriye atarak saçlarını savuruyordu.
Kalbimde bir şey kasıldı.
Ne gerek vardı şimdi buna? Neden bu kadar... hesaplı?
Adam, yani dans ettiğim kişi, bakışımı fark etti.
“Eski sevgili değil mi?” diye sordu, sesi hâlâ eğlenceliydi ama dikkatliydi artık.
“Eskiden.” dedim yine. Ama bu sefer dudaklarımda o güven yoktu.
Edis’in gözleri bir anlığına benimkilerle buluştu. Gülümsedi. Soğuk, kontrollü bir gülümsemeydi bu—hiçbir şeyin umrunda olmadığını iddia eden ama aslında içten içe hesap soran bir gülümseme.
Kadın, Edis'in boynuna kolunu doladı, bedenini ona iyice yaklaştırdı. Edis başını hafifçe yana eğdi, kadının saçlarının arasına bir şeyler fısıldadı. Kadın kıkırdadı.
İşte o anda, içimdeki o "boşvermişlik" duygusu çatladı.
Kadehimi masadan aldım, son bir yudum daha.
“Dans için teşekkür ederim.” dedim adamın kulağına.
“Ona mı gidiyorsun?”
“Hayır. Gitmiyorum. Ama burada da kalmıyorum.”
Arkamı dönüp kalabalığın arasına karıştım. Yağmur başlamıştı dışarıda, camlara vuruyordu usulca.
Kapıya yöneldim. Müzik, Edis’in kahkahası, kadının yapmacık dokunuşları arkamda kaldı. Ama içimde… içimde bir şey kabarıyordu.
Kapının önüne çıktığımda gece serinliği yüzüme çarptı. Yağmurun ilk damlaları saçlarıma düştü. Derin bir nefes aldım.
Tam arkamdan bir ses geldi:
“Yağmurda kaçmak senin numaran mı hâlâ?”
Derin bir nefes alıp yavaşça döndüm. Edis. Üstü hafifçe ıslanmış, gömleği açık yakalı, ama hâlâ... sinir bozucu şekilde kendinden emin.
“Kaçmıyorum,” dedim. “Sadece nefes almaya çıktım.”
“Boğulacak kadar içeri giren bendim sanmıştım.”
Bir an sustum. Gözlerim gözlerine takıldı. Şaka yapıyor gibi ama sesindeki o ince ciddiyet… beni her seferinde hazırlıksız yakalıyor.
“Senin yanında biri vardı,” dedim. “Eğleniyor gibiydin.”
Omuz silkti. “Senin de vardı. Hatta sen daha çok eğleniyor gibiydin.”
Kısa bir gülümseme. “Seninle yarışmıyorum, Edis.”
“Ben seninle yarışmıyorum Yağmur,” dedi, bir adım atarak. “Ben seni anlamaya çalışıyorum. Ama sen sürekli duvar örüyorsun.”
Bir şey içimde kıpırdadı. Gözlerimi kaçırdım.
“Ben... sadece neyin ne olduğunu bilmiyorum. Bilmiyormuşum gibi yapmak daha kolay.”
Edis, sesini yumuşattı.
“Bak, o kadın... sadece biri. Ama sen, Yağmur… sen bir süredir aklımda olan, kafamda dönüp duran bir ihtimal gibisin.”
Gözlerimi tekrar ona çevirdim. O an, yüzümdeki tüm duygularla savaşıyordum.
“Ben ihtimal olmak istemiyorum, Edis. Kafanda bir ‘belki’ olarak yaşamak istemiyorum. Ben gerçek olunca insanlar genelde geri adım atıyor.”
Sessizlik oldu.
Edis yaklaştı. Elini uzattı ama dokunmadı.
“Ben geri adım atmam.” dedi. “Ama sen, kendine bile yaklaşmıyorsun.”
Bu cümle, beni olduğu yerden vurdu. Onun gözlerinde ne yalan vardı ne oyun. Gerçekti.
Ama işte bu yüzden tehlikeliydi.
Gülümsedim hem buruk hem güçlü bir gülümsemeyle.
“Beni böyle sev Edis. Uzak, ulaşılmaz ve karmaşık. Çünkü yakınlaşırsan, büyü bozulur.”
Arkamı döndüm. Adımlarımı yavaşça uzaklaştırdım.
Ve içimden geçen tek cümle şu oldu:
“Keşke ilk adımı atmaktan bu kadar korkmasaydım.”
Ama bunu ona söylemedim.
Yağmurun damlaları ile etrafı görmem güçleşiyordu, yoldan geçen taksiyi fark etmemle durması için elimi kaldırdım.
Taksi durduğunda kendimden emin bir şekilde arka kapıyı açıp, araca bindim. Edis’in gözleri hâlâ üzerimde olsa da dönüp ona bakmadım. Telefonu elime aldım; ilk Ece’ye özür mesajı yolladım, sonrasında Atlas’ı aradım.
Açılma sesini duymamla “Konum at.” deyip telefonu kapatmam sadece birkaç saniyemi almıştı. Çok beklemeden konum geldiğinde taksiciyi oraya yönlendirdim, adres yakın olduğu için takside çok kalmamıştım. Çantamdaki paraları taksiciye verip arabadan indim.
Kaldırımda biriken sular yüzünden ayakkabılarım ıslanmıştı ama bu durum umurumda olmamıştı. Bahçeden içeri girdim ve evin zilini çaldım.
Kapıyı Atlas açmadı.
Zaten bu gece hiçbir şey "normal" şekilde ilerlemiyor.
Sokak kapısını kapatırken geride bıraktığım gece, kulaklarımda hâlâ uğuldayan müzik gibi sürünüyordu. Merdivenlerden çıkarken bir an durup derin nefes aldım. Ne yaptığımı bilmiyordum. Sadece bu geceyi susturmak istiyordum.
Atlas’ın attığı konumun karşısında durdum. Kapı açıktı. İçeriden bastırılmış bir kahkaha sesi geldi. Karışık sesler. Erkek sesleri. Televizyon mu açık? Belki biri gitar çalıyor? Belki de sadece içiyorlar.
Adımımı içeri attığımda evin havası yüzüme çarptı.
Loş bir ışık, ağır bir sıcaklık, çorapla yere basılmış halının üzerinde enerji kalmış gibi…
Gözlerim alışırken ilk duyduğum ses:
“Atlas!”
Sonra biri daha:
“Lan sen kimsin?”
Kapının orada kalakaldım.
Üç kişi kanepede dağılmış, biri mutfaktan başını uzatmış.
Kafaları biraz güzel gibiydi. Biri elinde cips paketiyle ayağa kalktı, kaşlarını çattı, bana bakarken dudağını bükerek sordu:
“Sen... şey değil misin? Ölmemiş miydin sen?”
Gözlerimi devirdim ama istemsizce bir gülümseme de kondurdum yüzüme.
“Hortladım.” dedim.
Bir anlık sessizlik, sonra hepsi aynı anda kahkahayı bastı.
Öndeki kanepeye düşen adam gülmekten cipsi yere döktü. Diğeri kafasını duvara yaslayıp kahkaha attı, birisi beni göstererek “delirmiş bu!” dedi.
Atlas o an arkamdan geldi, “İçeri geç, özür dilerim, haber vermemiştim,” dedi hafif gülerek.
Ben ise tam ortada dikiliyordum.
Yabancı ama garip şekilde davet edilmiş gibiydim.
“İsim neydi?” diye sordu mutfaktan seslenen.
“Yağmur.”
“İyiymiş, mekâna da yakıştı.”
Ayakkabılarımı çıkardım. Etrafımda buğulu bardaklar, konsol koltuklarına atılmış battaniyeler, yarım kalmış kutu pizzalar...
Temiz sayılmazdı ama dürüst bir yerdi.
Ve garip olan şu:
Bu gürültünün içinde Edis’in sessizliği yoktu.
Sorgulayan bakışlar yoktu.
Sadece anlık gülmeler, bitmemiş cümleler ve rahat bırakılmışlık vardı.
Bir kanepeye oturdum. Üzerime bir tişört fırlattılar.
“Üşüme, bizde böyle.”
Atlas başını salladı. “Kusura bakma, burada kurallar yok.”
İlk defa o an, biraz... nefes aldım.
Ama sonra içimde bir cümle dolandı:
“Burası kaçış değil Yağmur. Bu sadece başka bir karışıklık.”
Ve ben... o karışıklığın içine, sırıtarak daldım. Bluz, kimin bilmiyorum. Belki mutfaktaki çocuğun, belki yerde kıvrılmış halde uyuklayan uzun saçlının. Ama önemli değildi.
Islak elbisem vücuduma yapışmıştı, artık iç çamaşırı bile saydamlaşmıştı neredeyse. Banyoyu tarif ettiklerinde hiç tereddüt etmedim.
Kapıyı kapatıp aynaya baktım.
Makyajım göz altlarıma doğru dağılmış. Saçlarım karışık.
Ama garip bir şekilde... umurumda değildi.
Sadece o ıslak elbiseden çıkmak istiyordum.
Bluzu çektim üzerime.
Bir beden büyük, omuzdan hafif düşüyor, eteği ise neredeyse kalçama kadar iniyordu.
Aynada kendime baktım ve ilk defa gülümsedim.
Birkaç dakika önce “ölen kız”tım, şimdi... “hortlayan” bendim. Ve bu yeni hâlim, biraz daha hafif geliyordu.
Salona döndüğümde ortam hâlâ hareketliydi.
Biri gitarı almış, rastgele tıngırdatıyor, diğeri yere yayılmış kartları topluyordu.
Atlas mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu. Beni fark ettiğinde hafifçe gülümsedi.
“İyi misin?” diye sordu.
Omuz silktim. “Henüz değil. Ama olmak için bluz çaldım.”
O gülümsedi, fincanı doldururken “İyi hırsızlık,” dedi.
Sonra yanıma geldi. Kahveyi uzattı.
“Bununla başlıyoruz.”
Kanepeye uzandım, bacaklarımı kaldırıp dizlerimi hafif büktüm. Bluz üstümde kayıyor gibi ama artık bunu düzeltmekle uğraşmadım.
Kahve sıcaktı.
Sonunda, içimi değil de ellerimi yakıyordu bir şeyler.
Atlas yere, benim oturduğum kanepeye yakın bir yere oturdu. Elinde kendi kupası. Dizlerini kendine çekmişti, o da yorgundu belli ki.
“Burası biraz fazla mı geldi sana?” diye sordu, göz ucuyla etrafı işaret ederek.
Gülümsedim. “Hayır. Aksine. İnsan bazen kendini kaybetmek için böyle yerlere gelir. Ama bu gece... kendimi bulmuş gibi hissettim. Saçma değil mi?”
“Hiç değil,” dedi. “Kaybolmak genelde bulunduğun yerin içindedir. Dışarıda değil.”
Bir yudum aldım kahvemden. Gözlerim pencereden dışarıya kaydı.
“Sen hep böyle misin?”
“Nasıl?”
“Beni hiç tanımıyorsun ama hiçbir şey sormuyorsun.”
Atlas başını yana eğdi, hafifçe gülümsedi.
“Sorularla insanlar sıkışır. Cevap vermek zorunda hisseder. Ama anlatmak istersen… dinlerim.”
Kelimeleri duydum. Yavaş ama net.
O an içimde bir şey gevşedi.
Henüz konuşmak istemedim. Ama sessizliğe izin verilmesi... iyileştirici bir şeydi.
Kahveyi avuçlarımda tutarken başımı kanepeye yasladım.
Bluzumun kenarı yana kaymıştı ama umursamadım.
Atlas başka tarafa bakıyordu zaten.
Saygı... ilginç bir şey. Beklemediğin yerden çıkınca daha çok çarpıyor.
Birkaç dakika sadece kahve içtik.
Sohbetsiz. Plansız.
Ve ilk defa... bu gece gerçekten oradaydım.
Kahvem hâlâ sıcaktı ama yudumlamak aklıma gelmiyordu artık.
Atlas sessizce yanı başımda oturuyordu. Odanın geri kalanıysa… başka bir frekansta.
Koltukta iki kişi FIFA tartışmasına girmişti.
“Abi ama o gol sayılmaz ya, replay’de bariz foul!”
“Replay’de mi yaşıyoruz oğlum artık? VAR mıyız biz?”
“Senin ruhun VAR’a karşı, o ayrı mesele!”
Kahkaha atıyorlardı, biri diğerine yastık fırlattı ama isabet edemedi. Yastık yerde kaldı, kimse de geri almadı.
Bir köşede oturan uzun saçlı çocuk, gitarı çalıp çalıp yanlış nota basıyordu, kendi kendine gülüyor, “ya of ya! bu akor bende yok bugün!” diye söyleniyordu.
Mutfaktaki çocuk—galiba az önce “sen ölmemiş miydin” diyen—bu kez kapı eşiğinden bağırdı:
“Yağmur! Sen şu anda hepimizin en temiz hâlini görüyorsun, farkındasın değil mi?”
Ona döndüm.
“Bundan daha mı kötü oluyorsunuz?”
“Yok canım,” dedi. “Daha samimi!”
Hepsi aynı anda gülmeye başladı.
Ben de.
İçimden değil.
Gerçekten. Yük almadan, hesap yapmadan.
Sadece… gülümsedim ve ardından kahkaha attım.
Kanepeye biraz daha yayıldım.
Bacaklarımı uzattım. Bluz üstümde genişçe duruyordu, halının sıcaklığı ayaklarıma geçti.
O sırada gitarcı çocuk döndü:
“Yağmur, senin için yeni beste yazıyorum bak!”
Telleri rastgele çekti, yüksek sesle söyledi:
🎵 “Yağmur geldi, sessizlik gitti... O gülümsedi, biz de dirildik...” 🎵
“Oha!” dedi biri. “Çok kötüydü.”
“Bence gayet ruhluydu,” dedim.
“Hortlak ruhu!” diye atıldı mutfaktaki.
Yine güldük. Bu evde hiçbir espri tek kalmıyordu.
Atlas bana dönüp fısıldadı:
“Çok mu kaotik?”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır. Beklediğimden daha... insanca.”
Sonra gözlerimi diğerlerine çevirdim.
“Ve komik. Çok komik.”
Kendi cümlemle bir kez daha güldüm.
Bu gece başta neye ihtiyacım olduğunu bilmiyordum.
Ama artık biliyorum:
Gerçekliğe.
Yarı boş bardaklara, kırık şarkılara, içi dolu kahkahalara. Gitarcının söylediği o uydurma şarkıdan sonra herkesin gülmesi biraz dindiğinde, salonda birkaç saniyelik güzel bir sessizlik oluştu.
O an kahvemi kaldırdım, ciddi bir suratla, hafif ukala bir tonla:
“Yani şarkı tam bir çöp, ama ben varım diye size ilham gelmesi... anlaşılır.”
“Yakarız seni!” dedi biri.
“Azıcık kendine pay biçmesen olmuyor değil mi?”
“Yok,” dedim, sırıtarak. “Ben mütevazı olamıyorum, bu konuda ciddi bir eksikliğim var.”
Gitarcı başını salladı. “Bize yeni diva lazım zaten. Mevcut vokalistimiz geçen ay evlendi, indie hayallerimizi sattı.”
“İndie hayalleri mi?” dedim. “Üç akorla acı çekmek değil miydi onun tanımı?”
Kahkahalar yine patladı. Atlas, kahvesini yudumlarken göz ucuyla bana baktı—gülümsüyordu ama biraz da şaşkın. Bu kadar hızlı karışmamı beklemiyordu muhtemelen.
“Peki,” dedim, kanepeye biraz daha yayılırken, “şimdi herkes bir sır versin. Oyun oynayalım: en utandığınız çocukluk anınız.”
“Of, Yağmur başlattı! Yandı buralar!”
“Benimkini söyleyemem, hâlâ dava süreci var,” dedi biri.
Herkes güldü.
Atlas, “Sen başlattın, o zaman ilk sen anlatacaksın,” dedi.
“Adil!” diye onayladı diğerleri.
Gözlerimi devirdim, başımı geriye yasladım.
“Tamam... Hazır mısınız? Sekiz yaşındayım. Aşık olduğum çocuğun annesinin doğum gününe davetliyim. Kek dilimini yere düşürdüm ama kimse görmedi sandım. Eğilip geri aldım, üfledim... ve tam ağzıma götürecekken... annesi arkamdan ‘Afiyet olsuuuun’ dedi.”
Odayı yine kahkaha bastı.
“Sen nasıl bir insansın ya?”
“Beş saniye kuralı geçerliydi!”
“Sen o çocuğu hâlâ stalklıyor musun dürüst ol,” dedi mutfaktan biri.
“Yok,” dedim göz kırparak. “Artık keki başka yerlerde yiyorum.”
Birkaç kişi yere yatmıştı artık, kahkahadan nefes alamıyorlardı.
Gitarcı eliyle kalp yaptı. “Yağmur’un olduğu her eve bereket geldi!”
Atlas kahvesini bıraktı, bana dönüp alçak sesle sordu:
“Bu seni dinlendiriyor mu?”
Gözlerimi hafif kısıp baktım ona.
“Bu... beni hatırlatıyor. Kim olduğumu. Kim olabileceğimi. O keki yerden alacak kadar umursamaz, ama aynı zamanda şu an burada kahkaha atacak kadar hayatta biri olduğumu.”
Atlas bir şey demedi. Ama bakışı değişti. Gözleri ciddileşti.
Ben başka tarafa döndüm. Şakalaşmalar yeniden başladı.
O anda fark ettim ki, bu insanlar birbirini tamamlamıyor. Sadece yan yana geliyorlar.
Ve ben... uzun zamandır ilk kez bir şeyin parçası gibi hissettim.
Ben kek hikâyemi anlattıktan sonra, bir iki saniyelik sessizlik oldu.
Herkes kahkahalarla gülüp nefesini toparlamaya çalışırken biri ellerini havaya kaldırdı:
“Tamam, tamam! Beni geçemezsin. Sıra bende.”
İtiraf #1 — Gitarcı (Kaan):
“İlkokulda kız kardeşimle aynı okula gidiyorduk. Bir gün sınıfa annemin rujunu sürerek geldim. Kız kardeşimin günlüğünde ‘erkekler ruj da sürebilir, abim gibi’ yazdığını okudum. Onu desteklemek istedim.
Ama çocuklar bana ‘pembe prens’ demeye başladılar… ve bu, liseye kadar sürdü.”
Herkes bir an sessiz kaldı.
Söze başlamak için elimi kaldırdım:
“Affedersin ama... pembe prens hâlâ bence sahne adı olarak kullanılmalı.”
“Yani kız kardeşim sayesinde bir ikonum resmen,” dedi Kaan gururla.
İtiraf #2 — Mutfaktaki (Baran):
“Ben bir ara kendime sihirli güçlerim olduğuna inandırmıştım. Gerçekten. O derece yalnız çocuktum.
Bir sabah sinirlenip defterimi duvara fırlattım, o da kitaplıktan bir kitabı düşürdü.
İkna oldum: Telekinezim vardı. Haftalarca herkesin arkasından ‘şimdi seni uçuruyorum’ diye fısıldadım.”
Salon kahkahaya boğuldu.
“Baran! SEN MİYDİN O GİZEMLİ GÜÇ?”
“Senin yüzünden okulun prizlerine sürekli kalem sokuyorduk belki de!”
Kelimenin tam anlamıyla gülmekten yere yatmıştım. “Sana bir gözlük verelim, Profesör X olursun.”
Baran göz kırptı: “O benim planımdı zaten.”
İtiraf #3 — Koltukta yatan (Mert):
“Ben bir kere evin balkonundan süper kahraman gibi atlamaya çalıştım.
Ama önce aşağı battaniye attım çünkü düşerken canım yanmasın istedim.”
“VE?”
“Ve... düştüm. Battaniyenin yanına.”
Gözlerim kocaman açldı: “Senin kemiklerin kırılmamış mı?”
“Yok ama annem bana battaniyeyi neden kirlettiğimi sordu.”
“Travma üzerine temizlik... Türk evi klasiği,” dedi Atlas, kahkaha atarak.
Sıra Atlas’a geldi.
Bir sessizlik oldu.
Herkes ona döndü.
“Yani... benimki çok utanç verici değil ama... ben ilkokulda her gece uyanıp odamdaki oyuncak ayıya ‘iyi misin’ diye soruyordum.
Cevap vermediği her gece için üzülüp, bir tane daha yanına koyuyordum.
Beni mutlu eden şeyleri... yalnız bırakmaktan korkardım.”
Bir an sessizlik oldu.
Atlas’a bakıp gözümü kırptım:
“Bu... çok tatlıydı. Ve aynı zamanda biraz... psikolojik bir roman başlangıcı gibi.”
“Yani evet. Başka çocuklar koleksiyon yapardı, ben arkadaş üretmeye çalışıyordum.”
“İyi ki şimdi canlılarla konuşabiliyorsun,” dedi Baran, bir cips atarak.
“Kesin mi o?” dedi Mert. “Bence Atlas hâlâ ara sıra bitkilere dert anlatıyor.”
Kendimi o kadar kaptırmıştım ki, kahkahadan kupayı döküyordum neredeyse.
“Ya siz... bu kadar mı absürt olur insan ya?”
Baran göz kırptı. “Henüz seninle karaoke yapmadık, o zaman görürsün.”
Yorulduğumu hissettiğimde başımı kanepeye yasladım.
Gülüşler hâlâ sürüyordu ama yavaşlamıştı.
Sanki gülmenin yanında hafif bir özlem, içten bir paylaşım kalmıştı havada.
Ve o an, fark ettim:
Bu insanlar hâlâ çocukken sevdikleri hâlleriyle yaşıyorlardı.
Ve ben de... uzun zamandır bunu özlemiştim.
Gözlerim yavaş yavaş kapanırken düşündüm:
Burası planlı değildi. Ama galiba biraz… gerekiyordu.
Sabah
Gözlerimi araladığımda ilk fark ettiğim şey: Sessizlik.
Garipti.
Kanepe hâlâ altımda. Battaniye hâlâ üzerimde. Ama...
Etraf?
Başımı hafif kaldırdım.
Salon... temizdi.
Evet, gerçek olamayacak kadar temiz!
Pizza kutuları yok.
Boş bardaklar toplanmış.
Yastıklar yerine konmuş.
Yerler silinmiş gibi.
Koltukların üzeri bile düzgün.
Gitar bile yerine asılmış.
Gözlerimi ovuşturdum.
“Rüya mı bu?”
O sırada mutfaktan bir ses:
“Yağmur uyandııı, çocuklar saklanın!”
Bir kahkaha daha—ama bu sefer sabah tonunda, daha yumuşak.
Atlas başını uzattı mutfaktan.
“Günaydın. Sürpriz temizlik operasyonu, versiyon 5. Herkes işe gitmeden önce kahramanlık yaptı.”
“Şaka yapıyorsun...”
“Ciddi söylüyorum. Tüm evi topladık. Biraz da seni şok etmek istedik.”
Tam o sırada biri banyodan bağırdı:
“Yağmur hâlâ hortlak mı? Yoksa artık yaşayanlar arasına döndü mü?”
“Bilemedim,” dedim, esneyerek. “Salona bakınca... galiba ben ölmüşüm.”
Herkes yeniden kahkahaya boğuldu.
Atlas bana bir fincan uzattı:
“Kahve. Ama bu sefer sabah kahvesi. Gerçek bir başlangıç gibi.”
Kahveyi aldım. İlk yudumu içtim.
Yüzümde uykudan kalan bir gülümseme vardı.
İçim hâlâ dağınıktı belki… ama etraf ilk kez bu kadar derli topluydu.
Masada toplanmışlardı.
Hiçbir şey olmamış gibi.
Sanki dün gece birbirimizin utanç verici sırlarını ortaya dökmemişiz gibi.
Sanki yıllardır aynı evde yaşıyormuşuz gibi.
Kendime bir sandalye çektim, Atlas bana kahve uzattı.
“Sabah kahvesi,” dedi.
Gülümsedim. “Bu sefer uyandırmak için mi?”
“Yok,” dedi. “Bu sefer… devam etmek için.”
Masaya baktım: ekmek, zeytin, peynir, reçel... ve saçmalık.
Bolca saçmalık.
Kaan çayını karıştırırken birden suratını buruşturdu:
“Gece bir rüya gördüm. Konserdeydim. Ama sesim... Helium gazı yutmuş gibiydi. TIIIIZZZ diye bağırdım sahnede. İnsanlar ağlıyordu. Ama acıdan.”
Birkaç saniye sessizlik oldu, sonra Baran patladı:
“Abi o rüya değil ya! Dün gece de öyle söyledin. ‘Tavuklar da sever seni’ diye bağırdın, gözümle duydum!”
Kahkahamı tutamadım.
Kaan pişkin pişkin sırıttı.
Sonra şarkıyı yeniden söylemeye başladı—evet, tam da kahvaltı masasının ortasında:
🎵 “Tavuklaaar da seeever seeeniii...” 🎵
Masaya eğildim, başımı ellerimin arasına aldım.
“Beni buradan almayın. Gerçekten.”
Ama içimden geçen şey şuydu:
Beni buradan almayın. Hiç.
Baran yumurta tabağını uzattı.
“Bak, bu kahvaltıda sanat da var. Ruh da var. Kabuk biraz fazla ama olsun.”
Mert homurdanarak ekledi:
“Beni az önce dişledin gibi hissettim. Crunch yaptı.”
Bunlar konuşulurken ben o yumurtayı ekmeğe sürdüm.
Ve fark ettim ki gülümsüyorum.
Kahkaha atıyorum.
Ve hiçbir şey düşünmüyorum.
Ne Edis’i, ne o geceyi, ne o üzerime yapışan duyguları.
Sadece... bu saçmalığın içindeyim.
Birinin “çocukken oyuncak ayısına arkadaş aradığını” itiraf ettiği, diğerinin “telekinezisi olduğuna” inandığı bu sofrada...
Bir anlığına bile olsa, gerçekten kendimim.
Atlas sessizdi yine. Ama göz ucuyla beni izliyordu.
Ben ise kahvemi yudumladım, ona bakmadan söyledim:
“Ben burayı biraz sevdim galiba.”
Ve bunu derken gerçekten... kastetmiştim.
Kahvaltı masasında kahkahalar hâlâ sürüyordu.
Atlas, “Yeter artık, Kaan, ses tellerin kâbusu abartıyorsun!” deyince, Kaan gururla:
“Bu sesle dünya starı olurum ben, inanın.”
Baran hemen atıldı:
“Dün gece de star oldun tabii, ‘tavuklar da sever seni’ diye bağırdın ya. O an herkes feci uyandı.”
Mert gülerek:
“Baran, senin telekinezin biraz işe yaramadı dün gece, masayı devirdin, hala toparlanmadı.”
Kahvemden bir yudum aldım, gülerek:
“Ya, ben bu evde olmaya başlamışım ya, resmen terapi gibi. Bu kadar saçmalığı ne zamandır görmemiştim.”
Atlas hafifçe gülümsedi:
“Burası kaosun huzurlu hali.”
Tam o sırada Baran ayağa kalktı:
“Bugün ne yapıyoruz? Bu kadar eğlence ve saçmalık sonrası dışarı çıkıp biraz hava alalım mı?
Karaoke bar?”
Gözlerimi kapattım:
“İleriki zamanın dünya starı ile... Evet. Kulağa iyi geliyor.
Ama önce toparlayalım şurayı, ‘Baran’ın devirdiği masa’ hâlâ savaş alanı gibi.”
Mert kaşlarını çattı:
“Toparlamak? Bu evde toplamak ne demek?”
Herkes birbirine baktı ve kahkahalar yükseldi.
Bu kalabalık, bu gürültü... belki de ihtiyacım olan tam da buydu.
Gün ilerledikçe evdeki işler uzamıştı, şahsen şikâyette etmemiştim. Buradaki karışıklık kafamın toparlanmasını sağlamıştı.
Güneşin ışıkları şehri terk etmişti, gecenin soğu her geçen dakika daha da artıyor gibiydi. Ama umursamadık. Mert’ten aldığım eşofman ve sweet ile oldukça rahattım. Böyle özensiz dışarı çıkmayı özlemiştim.
Kışın soğukluğu yüzüme vuruyordu, ama içimde farklı bir sıcaklık vardı. Bir karaoke barın kapısından içeri girdiğimde hissettim bunu.
Bar, neon ışıklarla parlıyordu, içerideki kalabalık bir enerjiydi sanki; herkes kendini müziğe kaptırmış, sesi biraz fazla açmıştı.
Birkaç masada kahkahalar yükseliyor, bir yandan da mikrofonu eline alanlar en sevdikleri şarkıları söylerken cesaretlerini sergiliyordu.
Atlas yanımda durdu, gözlerinde o sakin bakışıyla:
“Buraya gelmek iyi oldu, değil mi?” dedi.
“Kesinlikle,” dedim, “burası tam ihtiyacım olan yer.”
Kaan sahneye çıktı, elinde mikrofonla “Ben şarkı söyleyemem” diye mızmızlanırken, bir anda gözlerindeki enerji patladı ve efsane bir ‘90lar pop şarkısı söylemeye başladı.
Baran ve Mert de ona katıldı, hep birlikte kahkahalar ve alkışlar arasında sahnede üçlü performans sergilediler.
Ben de en sonunda cesaretimi topladım. Sahneye çıktım, mikrofonu elime aldım.
Seçtiğim şarkı... biraz melankolik, ama güçlüydü.
Ve söylediğim her kelime, içimde biriktiği halde söyleyemediğim duygularımı biraz daha hafifletti.
Kalabalıktan gelen alkışlar, beni şaşırttı ama en çok da içten geldi.
Arkadaşlarım yanımdaydı ve o an, burada, karanlık kış akşamında, gerçek bir an yaşıyordum.
Gece ilerledikçe, herkes biraz daha coştu.
Şarkılar, kahkahalar, küçük dalgalanmalar...
Ve ben, o karmaşanın içinde, biraz daha kendime yakın hissettim.
Kış geceleri böyle olmalıydı; sıcak, samimi ve hafif çılgın.
İşte o gece, hayatın küçük, parlak anlarından biriydi.
Eğlenmeye devam ederken cebimde titreşim hissetmemle bir anlık bulunduğum yerden koptum. Telefonu elime alıp arayan kişiye baktığımda ‘Edis’ yazıyordu.
Atlas derin bir nefes aldığında masadakilerde ciddileşmişti. “Yağmur aç artık.” Sanki evren benim için çalışıyormuş gibiydi; sahnedekiler ara vermişti, böylelikle müziğin sesi de kısık bir hale gelmişti.
Telefonu açtım ve Edis’le konuşmaya başladım.
“Alo-alo Yağmur sen misin?”
“Başka kim olabilir Edis?”
“Dün geceden beri yoksun… merak ettik. Taksiden sonrası yok.”
“İyiyim, merak edilecek bir şey yok.” Telefonun ucunda derin bir sessizlik oluştu.
“Bir saate kadar gelirim, rahat ol.” Cevap gelmeyince tekrar konuşmuştum. Son sözlerimden sonra telefon kapanmıştı. Ne hissetmem ya da düşünmem gerektiğini bilmiyordum.
Masadakilerin odağında olduğumu fark ettiğimde gülümsedim. “Kaan araba ile beni bir yere bırakabilir misin?”
Kaan anahtarı cebinden çıkarıp başıyla kapıyı işaret etti. “Hadi, soğuk daha da bastırmadan gidelim.”
Montumu omuzlarıma alırken Atlas’la göz göze geldim. Anlamını çözemediğim bir bakışla selamladı beni. Hafifçe başımı sallayıp kalabalıktan sıyrıldım.
Dışarısı, içerinin aksine sessiz ve serindi. Arabanın içine oturduğumda Kaan kaloriferi açtı, sonra kemerini takarken yana döndü.
“İyi misin?”
Kısa ama samimi bir soruydu.
“Bilmem. Ne çok iyiyim… ne kötü.”
Gülümsedi. “Arası hep en tehlikeli yer.”
Yola çıktık. Camdan dışarıya bakarken, şehrin ışıkları gecenin karanlığını deliyordu. Bir süre sessizlik oldu, ama rahatsız edici değildi. Sonra Kaan tekrar konuştu.
“Atlas’la eskiden beri tanışıyor musunuz?”
Başımı çevirdim, ses tonunu ölçmeye çalıştım. Merakla mı soruyor, yoksa sadece sohbet mi başlatıyor?
“Sayılır. İş diyelim… karmaşık bir tanışıklık,” dedim.
Gülümsedi, ama gözlerini yoldan ayırmadı. “Sana iyi geliyor mu peki bu ‘karmaşık’ şey?”
“Henüz anlamadım. Belki de sorun bu.”
Kaan kısa bir kahkaha attı. “Anlamamak en doğal şey Yağmur. Bazen insanlar çözmeye çalışırken kendilerini kaybediyor.”
“Peki ya sen? Kendini kaybettin mi hiç?”
Bir an sessizlik oldu. Sonra, yan yan baktı. “İki yıl önce. Ama şimdi bulmuş gibiyim. Kendimi değil de… en azından nereye ait olmadığımı.”
Cevap ilginçti. Bir süre düşündüm.
“Seni tanımayı isterim Kaan. Dürüst konuşan insanlara pek rastlamıyorum son zamanlarda.”
“Ben hep böyleydim,” dedi omuz silkerek. “Ama insanlar genelde duymak istediklerini tercih ediyor. Ben de arka koltukta kalmaya alıştım.”
Arabayı büyük, demir kapılı malikanenin önünde durdurdu. Motoru kapattı ama inmedim hemen. O da sessizdi bir süre.
Cebinden küçük, sade bir kart çıkardı. Üzerinde sadece bir isim ve bir numara vardı.
Uzattı.
“Bir gün... sadece konuşmak istersen. Hiçbir şeyi çözmek zorunda olmadığımız bir sohbet gibi düşün. Kahve olur, yürüyüş olur...”
Kartı aldım. Parmaklarımın arasında çevirdim.
“Sadece konuşmak mı?”
“Evet. Belki susmak da,” dedi gülerek.
Gülümsedim.
“Teşekkür ederim. Gerçekten.”
Kapıyı açarken rüzgâr saçlarımı uçurdu. Arabanın sıcaklığından çıkmak istemedim ama o an dönme zamanıydı. Geriye dönüp son bir kez baktım.
Kaan camı indirip, hafifçe başını eğdi.
“İyi geceler, Yağmur.”
İçeri yürürken elimde tuttuğum kart, cebimde değil de hâlâ avucumdaydı.
Malikanenin demir kapısından içeri girerken kapının otomatik kapanış sesi arkamdan yankılandı. Karanlık koridordan geçerken evin sessizliği garip bir şekilde üstüme çöktü. Ayak seslerim bile yankılanıyordu.
Işıklar kapalıydı ama holün ucundaki mutfak tarafında hafif bir ışık sızıyordu. Tam merdivenlere yönelmiştim ki o ışığın önünden bir silüet belirdi.
Edis.
Elinde bir bardak vardı, su ya da belki de çay. Beni görünce olduğu yerde durdu. Gözleri üzerime kitlenmişti. Birkaç saniye konuşmadı, sadece baktı.
“Geldin,” dedi sessizce. İçinde hem rahatlama hem kırılgan bir öfke vardı.
Başımı eğdim, ayakkabımı çıkarmaya yeltenmeden.
“Geldim,” dedim sadece.
Adımlarını ağır ağır attı, birkaç adım ötemde durdu. Göz göze gelmemeye çalışıyordum ama yine de bakışlarını üzerimde hissediyordum.
“Hiçbir şey söylemeden çekip gitmek... alışkanlık mı oldu artık?”
Cevap vermek istedim ama kelimeler sıraya girmiyordu.
Edis biraz daha yaklaştı, sesi bu sefer daha yumuşaktı ama kırgınlık barizdi.
“Yağmur, ne oldu? Dün gece seni bekledim, sonra birden yok oldun. En azından nedenini söyleyebilirdin.”
Bir an gözlerime baktı, ardından başımı önümü eğerek salladım.
“Kusura bakma, şimdi müsaadenle…uyumak istiyorum.” Edis sessizce önümden çekildiğinde içimde bir şeylerin parçalandığını hissettim.
Özür dilerim Edis, sana bunu yapmak zorundayım. Umarım bir gün bana olan hislerin nefrete dönüşür. Adımlarım merdivenlere doğru ağırlaştı, her basamakta kalbim biraz daha sıkışıyordu. Odanın kapısını araladığımda, içeri girip sessizce kapıyı kapattım. Karanlıkta bir an durdum, duvarlara yansıyan gölgeler gibi düşüncelerim de karmaşıktı.
Yastığa başımı koyduğumda, Edis’in o kırgın ama umut dolu bakışları gözlerimin önünde dönüp duruyordu. İçimde hem bir suçluluk hem de çaresizlik vardı. Ona zarar vermek istemiyordum ama kendi içimdeki savaş daha büyük bir sessizlik gerektiriyordu.
“Özür dilerim, Edis...” fısıldadım karanlığa.
Dışarıdan, malikanenin sessizliği beni sararken, içimdeki fırtına dinmiyordu. Gece uzun ve soğuk olacaktı.
Edis’in Gözünden
Malikaneden çıktıktan sonra kamp ateşine doğru yürüdüm. Elimde bir bira kasası vardı; yol boyunca aklım hâlâ Yağmur’un merdivenlerden çıkış anındaki duruşunda, gözlerindeki mesafede takılı kaldı. Kalbim sıkışıyordu. Neden böyleydi? Neden bana dönüp hiçbir şey söylemeden çekip gitmişti?
Ateşe vardım, odunları dizdim, kibritle ateşi yaktım. Kırmızı turuncu alevler titreyerek yükselirken bir nebze olsun rahatladım. Ama içimdeki öfke ve kaygı kaybolmamıştı; tam tersine, alevlerle birlikte büyüyordu. Biranın kapağını açıp ilk yudumu aldım, ama soğuk bira boğazımdan geçerken bile içimdeki boşluğu dolduramadı.
“Ne bu halin?”
Arkamdan Sarp’ın sesi geldi. Başımı çevirdim, çocukluk arkadaşımdı, uzun zamandır Londra’da olan. Bir gülümseme ve merak karışımıyla bana bakıyordu.
“Bira, ateş… düşündüm biraz,” dedim. Ama kelimeler yetmiyordu. İçimdeki tüm karmaşayı, öfkeyi, özlemi ve çaresizliği bir anda ifade etmek zordu. Sarp hâlâ bakıyordu, sessizce, bekleyerek.
“Bir kız var…” diye başladım, sesi biraz kırık çıktı. Sarp kaşlarını kaldırdı. “Adı Yağmur,” dedim, kendimi zorlayarak. Gözlerim ateşteydi ama kalbim ağlıyordu. “O… onu anlamaya çalışıyorum ama… bazen kendimi kaybolmuş hissediyorum. Dün gece… onun tavırları… anlam veremedim. Sanki bir duvar örmüş aramızda ve ben… ben o duvarı yıkamıyorum.”
Alkolün etkisiyle boğazım düğümlendi. “Ve bir şey bilmediğim hâlde… onun başka insanlarla ne yaptığını bile düşünmeden… kıskanıyorum, Sarp. Kıskanıyorum ve… ve çaresizim.”
Gözlerim doldu, bir damla yanağımdan süzüldü. Ateşi izlerken kendimi toplamak istedim ama başaramadım. Sarp hafifçe omzuma dokundu, dostane bir hareketle.
“Bazen böyle oluyor, Edis. Kontrol edemediğimiz bir şeyin karşısında… kendimizi küçük hissediyoruz. Ama önemli olan yanında olmaya devam etmek, sabretmek.”
Bir yudum daha aldım, ateşe baktım ve kendime dedim: “Evet… yanında olacağım. Ama bu… çok zor, Sarp. Çok…”
Alevler dans ederken, kalbim hem ağlıyordu hem de umutla yanıyordu; Yağmur’un uzak tavrı, Atlas’la ne yaptığı konusunda hiçbir fikrim yoktu ama içimdeki sevgi ve öfke öylesine yoğundu ki, gözlerim ateşin kırmızı turuncusunda kayboldu.
Bir an gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım ama hiçbir şey hafiflemedi. İçimdeki fırtına hâlâ kopuyordu; bir yandan onu anlamak, bir yandan da içimde büyüyen kıskançlık ve öfke… Hepsi bir aradaydı. Onu düşündükçe kalbim sıkışıyor, ellerim istemsizce kasaya daha da sıkı sarılıyordu.
“Ve en kötüsü…” diye fısıldadım kendi kendime, sesi sadece rüzgâr tarafından taşındı. “O… bir adım yaklaşırken ben… o on adım koşarak uzaklaşıyor. Ama gözleri… gözleri hep bana dönüyor, Sarp. Kendi ağzıyla git dese bile, o bakışlar… o bakışlar bırakmamam için yalvarıyor. Bazen düşünüyorum, neden böyle yapıyor? Neden kendini uzak tutuyor ama aynı anda bana bağlı kalmamı istiyor?”
Alkolün verdiği cesaretle ellerimi yüzüme götürdüm. Birkaç damla gözyaşım, soğuk havada hemen kurudu. Ama hislerim hâlâ aynı sıcaklıkta, aynı yoğunlukta yanıyordu. İçimdeki sevgi ve öfke öylesine birbirine karışmıştı ki, neredeyse nefes almakta zorlanıyordum.
Sarp hâlâ sessizce yanımda duruyordu. “Bazen, Edis… sadece tutunmamız gereken tek şey var: biz ve hislerimiz. Ne olursa olsun, yanında kalırsan, belki de her şey yoluna girer,” dedi.
Başımı kaldırdım, gözlerim hâlâ alevlere takılıydı. “Ama Sarp… anlamıyor, anlamıyor ki… Onu sevmek öyle kolay değil. Her bakışı, her mesafesi… beni hem delirtiyor hem de büyülüyor. Gitmesini istiyorum, uzak durmasını istiyorum ama aynı anda bırakmak istemiyorum. İçimde öyle bir fırtına var ki… kimse anlamaz, belki ben bile.”
Bir yudum daha aldım, ateşe bakarken ellerim hâlâ titriyordu. İçimdeki karmaşa, gözlerimden akan yaşlar ve nefesimin hızlanmasıyla birlikte ateşin kırmızı turuncusuna karışıyor, geceyi daha da alevli bir hâle getiriyordu. Ve ben… ben hâlâ onun gözlerindeki çağrı ile kendi fırtınam arasında sıkışıp kalmıştım.
Bir yudum daha aldım, ateşe baktım. İçimdeki karmaşa hâlâ dinmemişti; Yağmur’un gözlerindeki o çağrı ile kendi fırtınam arasında sıkışıp kalmıştım. Derin bir nefes aldım ve içimden geçirdiğim düşünceler, alevlerin üzerinde yükselen duman gibi göğe karıştı.
Ve o an fark ettim ki… bu ateş sadece Yağmur’dan, içimdeki duygulardan kaynaklanmıyordu. Kenan… Kenan’ın yarattığı cehennemin ateşleri… benimle birlikte o da kor ateşlerinde yanmaya başladı. Hayatımı her zaman zorlaştıran, nefes almamı engelleyen bu gölge… şimdi Yağmur’la olan karmaşamın içinde, sessiz ama acımasız bir şekilde varlığını hissettiriyordu.
Bilmiyordu Kenan; benim gerçekleri bildiğimi, onun oyunlarının farkında olduğumu. Ve bu bilinmezlik, hayatımı daha da ağır bir yük hâline getiriyordu. Her adımımda, her nefesimde… onun gölgesiyle, kendi fırtınamla ve Yağmur’a olan hislerimle baş başa kalıyordum.
Bir an gözlerimi kapattım. Kendimi, ateşin karşısında dururken, hem öfke hem çaresizlik hem de sevgi ile yanarken buldum. Her bakışta Yağmur’un bana yaklaşmak istemediği ama gözleriyle tutunmamı istediği o anları düşündüm. Ve düşündüm ki… belki de hayat, Kenan’ın yarattığı bu cehennem ateşiyle daha da zorlu, daha da yakıcı hale geliyordu.
Ama yine de… bırakmayacaktım. O gözlere, o bakışlara ve içimdeki fırtınaya rağmen… bırakmayacaktım.
Sarp sessizce ateşe bakarken, sonunda sordu:
“Kenan… o nerede?”
Başımı kaldırdım, gözlerim hâlâ alevlerdeydi ama kalbim Sarp’ın bakışlarıyla sarsıldı. “Sarp… bilmiyorsun. O… işte… Kenan, evet… babam gibi görünüyor ama… aslında öyle değil,” dedim, sesi boğuk ve kırılmıştı. “Hayatımı zorlaştıran, yarattığı cehennemle beni sürekli yakan… ve şimdi… şimdi Yağmur’la olan her şeyin içinde de yanıyor.”
Sarp bir adım öne geldi, omzuma hafifçe dokundu ama bunu anlamlı bir sessizlikle yaptı. “Ne demek istiyorsun? Ne oluyor?”
Derin bir nefes aldım, ellerimi yüzüme götürüp gözlerimi ovuşturdum. “Bilmiyor… Kenan, benim gerçekleri bildiğimi bilmiyor. Ama hayatım… Sarp, hayatım onun yarattığı bu ateşle her zaman zor oldu. Ve şimdi… şimdi Yağmur da bu ateşlerin içinde benimle birlikte yanıyor. Bir adım yaklaşmak istiyor, ama on adım uzaklaşıyor… ve ben… ben her seferinde içimdeki fırtınayla savaşıyorum.”
Gözlerim doldu, bir damla yanağımdan süzüldü. Ateşe bakarken, Sarp’ı gördüm; onun sessizliği ve yanında durması biraz olsun rahatlatıyordu ama içimdeki fırtına hâlâ dinmemişti. “Sarp… onu sevmek… bu kadar zor olmamalıydı. Ama öyle… her bakışında hem deliriyorum hem tutunmak istiyorum. Gitmesini istiyorum, ama aynı anda bırakmak istemiyorum.”
Sarp bana daha da yaklaştı ve omzuma tekrar dokundu. “Edis… bunu anlamam için her şeyi anlatmaktan korkma. Ben buradayım, yanında.”
Bir yudum bira aldım, alevleri izledim. İçimdeki sevgi, öfke, kıskançlık ve çaresizlik hepsi bir aradaydı. Ama artık Sarp yanımdaydı ve onun varlığı, en azından bu fırtınanın bir kısmını sessizce sakinleştiriyordu.
Sarp hâlâ yanımda sessizce duruyordu. Ateşe bakarken, ellerim hâlâ titriyordu; içimdeki fırtına azalmamıştı, sadece varlığı biraz olsun fark edilmişti. Derin bir nefes aldım ve kelimeleri dökmeye başladım, istemsiz, içimden gelen bir çığlık gibi:
“Bilmiyorsun Sarp… Yağmur… Onunla ne yapacağımı, ne hissettiğimi… anlamaya çalışıyorum ama kendimi kaybolmuş hissediyorum. Dün gece… her şey… Onun tavırları… sanki bana bir duvar ördü ve ben… ben o duvarı yıkamıyorum. Bir adım yaklaşmak istiyorum, o on adım uzaklaşıyor. Ama gözleri… gözleri hep bana dönüyor, beni bırakmamam için yalvarıyor. Kendi ağzıyla git dese bile, gözleri bana bağırıyor: ‘Burada kal.’”
Boğazım düğümlendi. Biranın soğukluğu bile içimdeki sıcaklığı dindiremiyordu. “Ve Sarp… en zor olanı, kenarda durup izlemek. İzlemek ama hiçbir şeyi kontrol edememek… Onun başka insanlarla ne yaptığını bilmiyorum. Atlas ile… bilmiyorum! Ama her seferinde… kıskanıyorum. Hem deliriyorum hem tutunmak istiyorum. İçimde öyle bir fırtına var ki… kimse, belki ben bile anlayamaz.”
Sarp hâlâ sessizdi ama gözlerindeki merak ve endişe bana biraz cesaret verdi. “Ve Kenan… Sarp, Kenan’ın yarattığı cehennem var ya… hayatım boyunca beni yakıp kavurdu. Ama şimdi… şimdi Yağmur da o ateşlerin içinde benimle birlikte yanıyor. Her adımında, her bakışında… hem kendimi kaybetmiş hem de tutunmak isteyen bir yanım var. Kenan… gerçekleri bildiğimi bilmiyor. Ama onun gölgesi her yerde, her an, nefesim kadar yakıcı.”
Gözlerim doldu, bir damla yanağımdan süzüldü. “Sarp… onu sevmek… bu kadar zor olmamalıydı. Ama öyle… onun gözleriyle savaşıyorum. Uzak durmasını istiyorum, ama aynı anda bırakmak istemiyorum. Her seferinde içimde bir fırtına kopuyor. Öfke, sevgi, kıskançlık… hepsi bir arada, içimde bir yangın gibi. Ama gitmesine de izin veremem. Onu kaybetmek… düşünmek bile istemiyorum.”
Sarp hafifçe omzuma dokundu. “Edis… biliyorum, hislerin ağır. Ama bana her şeyi anlatabilirsin. Sadece sessiz kalmana gerek yok. Ben buradayım, yanında.”
Alevlere bakarken tekrar derin bir nefes aldım. İçimdeki her şey: öfke, çaresizlik, sevgi, kıskançlık ve korku… hepsi birbirine karışmıştı. Ama artık yalnız değildim. Sarp vardı; yanında duruyordu ve ben, o gözlerin, o sessiz desteğin yanında, içimdeki fırtınayı biraz olsun paylaşabiliyordum.
Ve düşündüm… her ne kadar Kenan’ın yarattığı bu ateşler ve Yağmur’un kendi mesafesi beni yaksa da, bırakmayacaktım. O gözlerin yalvarışını, o uzak adımlara rağmen beni çağırışını asla görmezden gelmeyecektim. İçimdeki fırtına, her bakışta, her sessiz çığlıkta daha da büyüyordu. Ama artık biliyordum: ne kadar zor olursa olsun… tutunacaktım.
Sarp duraksadı, kaşları çatılmıştı.
“Atlas ve Yağmur’un nasıl bir işi olabilir ki?”
Acı bir tebessüm kondu dudaklarıma. Gözlerimi ateşten ayırmadan, sesi biraz boğuk bir tonda söyledim:
“Malikaneden her çıktığında onunla buluşuyor… Ve sanıyor ki, araştırıp bulamayacağımı düşünecek kadar safım.”
Sarp bana baktı, gözlerindeki merak ve endişe karışımı daha da belirginleşti. Ama ben duramıyordum; içimdeki öfke ve çaresizlik, artık sessiz kalmamı imkânsız kılıyordu.
“Ama anlamıyor, Sarp… Yağmur sadece bir kız değil. O… amacını biliyor, her hareketi planlı. Atlas ile iş birliği içinde ve amacı… intikam almak. Onun gözlerindeki kararlılığı gördün mü? O bakışların ardında sadece bana karşı bir bağ değil, aynı zamanda bir hesap var. Hesaplaşmak istediği bir dünya…”
Boğazım düğümlendi. Ellerimi kasaya daha sıkı sardım, bira kapağından bir yudum aldım ama içimdeki boşluğu dindirmeye yetmedi.
“Ve işte bu… bu yüzden öfke ve sevgi, kıskançlık ve çaresizlik hepsi bir arada. Bir yandan onu korumak, bir yandan hesapları karşısında çaresiz kalmak… Hepsi benim içimde aynı anda yanıyor.”
Sarp sessizce omzuma dokundu. “Edis… anlamıyorum… ama yanındayım. Bunu paylaşabilirsin.”
Gözlerim ateşe takılıydı, ama aklım ve kalbim Yağmur’un her hamlesinde, Atlas’la olan planında kayboluyordu. İçimdeki fırtına, her yeni gerçeği öğrendikçe büyüyordu. Ama artık biliyordum… ne olursa olsun, Yağmur’a, kendi gözlerindeki o yalvarışa ve içimdeki fırtınaya tutunacaktım.
“Geçen gece partide polis baskını olmuş.”
Sarp bana dönüp baktı, kaşları hâlâ çatılmış ama gözlerindeki merak artmıştı.
“Yağmur’du, değil mi?”
Başımı salladım ve hafifçe gülümsedim. “Evet… benim yakalanmamam için de uzaklaştırdı beni.”
O anda içimde bir şey çözüldü, gözlerimden süzülen yaşlar daha yoğun, daha sıcak bir hal aldı. “Bu dünyada bile merhameti var, Sarp… merhameti…”
Sarp sessizce yanımda duruyordu. Ona bakarken, içimdeki öfke, sevgi, kıskançlık, hayranlık… hepsi birbirine karıştı. “Ama anlamıyorlar… kimse anlamıyor Sarp. Onun yaptıklarının arkasında sadece hesaplaşma yok. Aynı zamanda… birini koruma, birini düşünme var. Benim için, beni düşünmesi var.”
Bir adım ateşe yaklaştım, ellerim hâlâ titriyordu. “Bazen öfke kaplıyor beni… sinirleniyorum, kızıyorum. Ama sonra bakışlarını hatırlıyorum. O bakışlarda, kaçmaya çalışırken bile… bana bağlılığını, güvenini, merhametini görüyorum. Ve işte o an… her şey değişiyor. İçimdeki fırtına durmak bilmiyor ama bir parça umut da var. Sadece Yağmur’un varlığıyla…”
Sarp omzuma hafifçe dokundu. “Edis… onu anlamaya çalışıyorsun, değil mi? Ve hâlâ yanında olmayı seçiyorsun.”
Başımı salladım, gözlerim hâlâ ateşe takılıydı. “Evet… yanında olacağım, Sarp. Her ne olursa olsun, bu karmaşanın, bu ateşin, Kenan’ın yarattığı gölgelerin ve Atlas’ın varlığının içinde bile… bırakmayacağım. Çünkü onu seviyorum. Ve bazen, sevgi… öfke ve fırtınadan bile güçlüdür.”
Gözlerimden süzülen yaşlar, ateşin kırmızı turuncusuna karıştı; içimdeki karmaşa ve merhamet, öfke ve sevgi… hepsi aynı anda yanıyordu. Ve ben, bütün bu fırtınanın ortasında, Yağmur’a, gözlerindeki yalvarışa ve kendi kalbime tutunuyordum.
Gözlerimi ateşten ayırdım ve derin bir nefes aldım. Sarp hâlâ yanımda sessizce duruyordu, ama varlığı bile içimdeki fırtınayı bir nebze olsun sakinleştiriyordu.
“Bunu anlatmak… içimi biraz olsun hafifletti,” dedim fısıldar gibi. “Ama fırtına hâlâ içimde. Sadece… onun gözlerine, o bakışlarına tutunmak istiyorum. Ne olursa olsun, yanında olacağım. Bu ateşin, bu karmaşanın içinde bile.”
Sarp başını hafifçe salladı. “Bazen en güçlü olanlar, en çaresiz görünüyor.”
Gülümsemeye çalıştım. İçimdeki acı ve sevgi, öfke ve merhamet… hepsi bir aradaydı. Ama bir şey kesinti: Yağmur’a, gözlerindeki yalvarışa ve kalbime tutunacaktım. Ateş yavaşça sönerken, içimdeki karmaşa biraz olsun sakinleşmiş, ama hâlâ canlı bir alev gibi yanıyordu.
Ve o an anladım… her şey ne kadar karmaşık olursa olsun, duygularımız, bağlantılarımız ve inandığımız şeyler bizi yolumuza götüren ışık olmaya devam ederdi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |
