5. Bölüm

Bölüm 4: Gölgelerle Yüzleşme

Buse Akay
buseninopucugu

Yılın ilk karı, önümü kaplayan uzun yolda ağır ağır düşüyordu. Direksiyonun başında ellerim biraz daha sıkı kavrandı, silecekler ritmik bir şekilde karı kenara iterken önümdeki beyaz örtü sessizliği bastırıyordu. Av köşküne gidiyordum, Kenan’ın yanına.

Baskından sonra ne onu aradım ne de yüzünü gördüm. Malikanedekiler için onun yokluğu, beklenmedik bir huzur getirmişti. Ama ben biliyordum; Kenan sessiz kaldığında, bu bir fırtınanın habercisiydi.

Kafamın içinde onlarca düşünce dönüp duruyordu. Şimdi karşısına çıkınca ne diyecektim? Ona kızmalı mıydım, yoksa sakin kalmalı mıydım? Bir yandan, etrafın fazlasıyla karıştığını düşünüyor, diğer yandan onun da işlerini kendi yöntemiyle halledeceğini biliyordum.

Köşkün loş ışıkları nihayet göründüğünde derin bir nefes aldım. Arabayı kenara çektim, motoru susturdum. Camın dışında kar taneleri düşmeye devam ediyordu; bir an hepsini izledim, sanki zaman durmuştu.

Sonra kapıyı açtım. Soğuk hava yüzüme vurdu, ama içimdeki gerilim çok daha yakıcıydı. Kenan’la aramızdaki ilk konuşmanın nasıl geçeceğini bilmiyordum.

Ağır ahşap kapıyı itip içeri girdiğimde köşkün sıcaklığı yüzüme vurdu. İçeride şöminenin çıtırtısı hakimdi, odun kokusu bütün salonu sarmıştı. Kenan, koltuğa yayılmış bir şekilde oturuyordu; elinde yarısına kadar boşalmış bir kadeh vardı.

Gözleri bana kaydı. Hafif bir gülümsemeyle başını kaldırdı.
“Sonunda geldin.” dedi, sesi her zamanki gibi ağır ve umursamazdı.

Üzerimdeki montu çıkarmadan karşısındaki koltuğa oturdum.
“Biraz kafa dinlemek gerekiyordu.” dedim. “Ort ortalık çok karışık.”

Kenan kadehini masaya bıraktı, bana iyice yaklaştı bakışlarıyla.
“Tam da bu yüzden, senin bir süre ortalarda olmaman daha doğru olur.” dedi. “Bir hafta içinde toparlan, bir aylığına yurt dışına çıkmanı istiyorum.”

Sözleri boğazımda düğümlendi. Kaşlarım çatıldı, hafifçe geriye yaslandım.
“Ne demek bu?” dedim, sesime sertlik kaçmıştı. “Ben ortadan kaybolursam burada işler kimin elinde kalacak sanıyorsun?”

Kenan dudaklarının kenarında küçümseyen bir tebessümle bana baktı.
“Benim elimde. Senin varlığın dikkat çekiyor, Edis. Ne kadar az göz önünde olursan o kadar iyi.”

Kısa bir sessizlik oldu. Dışarıda kar taneleri camlara vurmaya devam ediyordu. İçimde öfke ve şaşkınlık birbirine karıştı. Bir yandan onun mantığını kabul edebiliyordum, diğer yandan kontrolü ona bırakmak istemiyordum.

“Ne değişti?” dedim dişlerimi sıkarak. Gözlerim kısılmıştı, öfkem dudaklarımdan sızmaya hazırdı. “O it istemiyor mu yoksa kızına yaklaşmamı?”

Kenan, geriye yaslandı ve en pis sırıtışını sergiledi. Gözlerindeki keyif, damarlarıma zehir gibi işledi.
“Ferdi’nin başka planları var.” dedi.

Ferdi… O adamı düşündüğümde içimde nefretin soğuk bıçağı daha da derine saplandı. Bu dünyada gördüğüm en bencil, en canavar babaydı. Kendi kanını bile çıkarı için harcamaktan çekinmeyen bir mahluk.

Kenan ise bunu söylerken keyif alıyor gibiydi. Onun dudaklarından dökülen her kelime, Yağmur’un hayatının bir satranç taşına indirildiğini hatırlatıyordu bana.

Kenan’ın sözleri kulaklarımda yankılanırken yumruklarımı sıkmaktan eklemlerim beyazlamıştı. Ona bağırmak, suratındaki o sırıtışı silmek istedim ama nefesimi derin alıp tuttum. Şimdi patlarsam onun keyfine varacağı bir oyun daha olurdu.

Başımı hafifçe yana çevirdim, bakışlarımı ateşin dans eden alevlerine diktim. Sanki o alevler içimdeki öfkeyi yansıtıyordu.

Yurt dışına çıkmak, ha? İçimden geçirdim. Ben kırmızı bültenle aranırken pasaport kontrolünden mi geçeceğim sanıyor? Böyle bir şey hem saçma hem de imkânsız. Bu plan bana değil, bana engel olmak isteyenlere yarar.

Yüzümde en ufak mimik oynamadı. Sessizliğimi, sanki söylediklerini tartıyormuşum gibi kullandım. Onun bilmediği, benimse çok iyi bildiğim şey şuydu: Ben hiçbir yere gitmeyecektim. Hele Yağmur’u burada onlara bırakıp hiç değil.

Bir an daha oturursam kendime hâkim olamayacağımı hissettim. Sandalyenin kolunu kavrayıp hızla kalktım. Ahşap zemin, ayağımdan çıkan sert sesle yankılandı.

Kenan başını kaldırdı, kaşları hafif çatılmıştı ama dudaklarındaki alaycı kıvrım hâlâ duruyordu.
“Nereye böyle aceleyle?” dedi, kelimelerinin içine sinsice gizlenmiş alayla. Ses tonu o kadar rahatsız ediciydi ki, insanın damarlarına işleyen bir zehir gibiydi.

Onun bakışlarından neyi kastettiğini anlamak zor değildi. Biliyordu. Benim nereye gideceğimi, kimi arayacağımı çok iyi biliyordu.

Gözlerimi dik bir şekilde ona çevirdim. Dudaklarımda küçümseyici bir gülümseme belirdi.
“Sen burada kadeh kaldırıp hesap kitap yapmaya devam et, baba.” dedim. “Benim yolum belli. Ben, senin satranç tahtana taş olmayacağım. O kız, sizin planlarınıza kurban edilecek bir piyon değil. Benim için… çok daha fazlası.”

Sözlerimden sonra sessizlik çöktü. Şöminenin çıtırtısı, kalbimin gürültüsüne karıştı. Kenan’ın alaycı tavrı bozulmadı ama gözlerinin derinliklerinde anlık bir gölge kaydı. Belki de ona meydan okuyan bakışım, belki de dudaklarımdan dökülen netlik, onu kısa süreliğine susturmuştu.

Montumu kaptığım gibi kapıya yöneldim. İçimden geçen tek şey vardı: Beni göndermeye çalışsalar da ben hiçbir yere gitmeyeceğim. Özellikle de Yağmur buradayken.

Arabayı sürdükçe yollar beyazlaştı, zaman yavaşladı sanki. Malikanenin kapısına vardığımda, taş duvarların üzerinde kar tabakası çoktan yerini almıştı. Arabayı durdurdum, montumu sıkıca kapatıp ağır adımlarla içeri girdim.

Malikanenin geniş salonuna girdiğimde içerisi sıcacıktı. Büyük pencerelerin kenarındaki perdeler aralanmış, dışarıdaki kar manzarası salona düşmüştü. Ve orada, pencerenin önünde, gözleri ışıl ışıl parlayan Yağmur vardı.

O an beni fark etti. Gözlerindeki mutluluk beni olduğum yere mıhladı. Çocuksu bir heyecanla dönüp yanıma geldiğinde yüzünde taşıdığı neşeyi görmemek imkânsızdı.

“Bu neşeyi neye borçluyuz, küçük hanım?” dedim, dudaklarımda hafif bir tebessümle.

Yağmur kahkaha attı, sonra hızla pencereye yöneldi. Avuçlarını cama bastırıp dışarıyı işaret etti.
“Kar tutmuş!” dedi, büyük bir hevesle. Ardından bana döndü, gözlerindeki parıltı daha da arttı. “Savaşalım mı?”

Onun bu heyecanı karşısında içimdeki bütün kasvet dağıldı. Dudaklarımda tatlı bir gülümseme belirdi.
“Olur.” dedim.

Ama o an Yağmur’un yüzü birden düştü. Kaşları hafifçe çatıldı, dudakları büzüldü.
“Ama iki kişiyken tadı çıkmaz…” dedi hayal kırıklığıyla.

Dayanamadım, kısa bir kahkaha attım. Ona yaklaşıp omzuna dokundum.
“Sen o işi bana bırak.” dedim göz kırparak.

Telefonumu çıkarıp hızlıca birkaç numara çevirdim. Birkaç dakika içinde Sarp, Oğuz, Özgür ve Ece salonun kapısında belirdi.

Sarp elini cebine atıp gülerek, “Bizi çocukça bir şey için çağırdığını söyleme, Edis.” dedi.
Ece daha kapıdan içeri girerken heyecanla, “Kar mı yağdı?! Aman Tanrım, çoktan birikenler var!” diye bağırdı.
Özgür kaşlarını kaldırıp, “Bu saatte buraya toplamanın sebebi buysa…” diye söylenmeye başladı ama dudaklarının kenarındaki sırıtış onu ele veriyordu.
Oğuz ise hiç sesini çıkarmadan Yağmur’un sevincine bakıp gülümsedi.

Yağmur’un gözleri ışıldıyordu. Bize döndü, kollarını iki yana açtı.
“Hazır olun, hayatınızın en büyük kartopu savaşını başlatıyorum!”

Ben ise hepsini izlerken, içimde tarifsiz bir huzur vardı. Kenan’ın karanlık sözleri, Ferdi’nin gölgesi, bütün dertler… Birkaç dakika için bile olsa, bu karın beyazlığında silinmişti.

Yağmur’un Gözünden

Soğuğun alnımıza vurduğu anda hepimiz dışarı fırladık. Bahçenin her yeri karla kaplanmıştı. Ayağımızın altındaki karlar çıtırdıyordu. Bir anda eller havaya kalktı, kartopları uçuşmaya başladı.

Ece kahkahalar atarak Sarp’ın kafasına isabet ettirdi. Sarp bağırarak ona doğru koştu. Özgür, “İşte bu benim alanım!” diye bağırıp iki eliyle birden kartopu fırlatıyordu. Oğuz ise gülümseyerek ortalıkta koşturuyor ama herkesin gizli hedefi oluyordu.

Ben de karın içinden büyükçe bir top yaptım, gözlerimle Edis’i aradım. Onu kalabalığın içinde yakaladığımda kısacık bir kahkaha bıraktım ve bütün gücümle fırlattım. Kartopum tam yüzüne çarptı.

Edis şaşkın bir anlık duraksadı, sonra yüzündeki karları silerken bana baktı. Gözlerindeki gülümseme kalbimi hoplattı.
“Demek öyle küçük hanım…” dedi.

Ben çoktan kahkahalar atarak kaçmaya başlamıştım. Arkama bile bakmadan koşuyordum. Ama kar ağırdı, adımlarım yavaşladı. Derin bir nefes alırken Edis’in ayak seslerini duydum. Çok yaklaşıyordu.

“Yakala-yacak!” dedim kendi kendime nefes nefese.

Tam o sırada arkamdan güçlü eller belimden kavradı. Bir an dengemi kaybettim, ayağım kara saplandı. “Aah!” diye bir ses çıktı benden ve yere düştüm. Ama yalnız değildim—Edis hızını alamamış, benim üzerime düşmüştü.

İkimiz de karda kaldık. Yüzüm onunla burun burunaydı. Gözlerim donmuş havada bile yanıyormuş gibi hissetti. Kalbim deli gibi atıyordu. Dudaklarım istemsizce titredi, ama bu sefer soğuktan değildi. O an etraf sessizleşmiş gibiydi.

Tam birbirimize kilitlenmişken Sarp’ın sesi havayı yardı:
“Lan aile var burada, yavaaaş!”

Herkes kahkaha atmaya başladı. Benim yüzüm kızarırken Edis hafifçe gülümsedi ama geri çekilmedi.

Bu sefer Özgür devreye girdi, gözlüğünü eliyle düzeltmeye çalışıyordu.
“Ya ben gözlükten bir şey göremiyorum ki… Noluyooo orada?!” diye bağırdı.

Ece kahkahadan yerlere yattı, Oğuz bile başını iki yana sallayıp gülmekten kendini alamadı.

Ben ise karda hâlâ Edis’in altında, utançla ama içten içe tarifsiz bir mutlulukla gülüyordum. O an, hayatımda ilk kez böyle samimi ve sıcacık bir anın ortasında olduğumu hissettim.

Edis’in üzerinden güçlükle doğrulup ayağa kalktım. Üzerimizdeki karları silkerken hâlâ gülüyordum. Sarp kollarını kavuşturmuş, “Bak bak, daha az önce ‘kartopu savaşı yapalım’ diyordu, şimdi romantik film sahneleri çekiliyor,” diye dalga geçti.

Ben gözlerimi devirirken Edis sadece alaycı bir gülümseme bıraktı. Sanki onun bu tavrı, bütün okların bana dönmesini sağlıyordu.

Özgür bir kartopu fırlattı, yanlışlıkla Oğuz’un ensesine denk geldi. Oğuz donakaldı, sonra yavaşça arkasını döndü. Özgür anında geri adım attı.
“Şaka şaka, kaza oldu vallahi!” diye bağırırken kaçmaya başladı.

Bu sefer kahkahalar daha da büyüdü. Havanın soğuğu ellerimizi uyuşturmuştu ama içimiz ısınmıştı. Birkaç dakika sonra Ece ellerini ovuşturarak bağırdı:
“Ben donuyorum, içeri girelim artık!”

Hepimiz aynı anda kabul ettik. Malikaneye döndüğümüzde şöminenin başında oturduk. Alevler çıtırdıyor, odun kokusu etrafı sarıyordu. Isı yüzüme vurdukça yanaklarımda kızıllık hissettim.

O sırada hizmetçi tepsiyle geldi. İncecik dumanı tüten fincanlarda sıcak çikolatalar… Hepimizin önüne bıraktığında kahkahalar arasında teşekkür ettik. İlk yudumu aldığımda dudaklarımın kenarına çikolata bulaştı. Ece hemen fark edip kıkırdadı:
“Yağmur, bıyık yapmışsın kendine!”

Ben kaşlarımı çatarak peçeteyi alırken Sarp atıldı:
“Dur dur silme! Tam mafya babasının kızı gibi olmuşsun.”

Herkes kahkahadan kırılırken ben suratımı asmaya çalıştım ama beceremedim, sonunda ben de gülmeye başladım.

Sonra sohbet döndü dolaştı, Sarp’ın üzerine kaldı. Oğuz, ona imalı bir bakış fırlattı.
“Sarp, sen var ya, her ortamda konuşmayı kendine çekiyorsun.”

Sarp dudak büküp geriye yaslandı.
“Ne yapayım abi, doğuştan yıldızım işte. Ben girdiğim yerde spot ışıkları kendiliğinden yanıyor.”

Özgür kahkaha attı.
“Spot ışığı değil de, bence yangın alarmı çalıyordur sen girince.”

Ece ellerini çırptı.
“Hayır ya, bence Sarp tam ‘karizma yapacağım’ derken hep komik oluyor.”

Ben başımı sallayıp gülümseyerek dinledim. Şöminenin sıcaklığıyla birlikte bu an, hayatımda uzun zamandır hissetmediğim bir huzur bırakmıştı. Sanki hepsi gerçek ailemmiş gibi, yan yana oturuyor, dalga geçiyor, gülüyorduk.

Ve gözüm istemsizce yine Edis’e kaydı. O sessizce gülümsüyor, ama bakışları hep üzerimdeydi.

Şöminenin karşısında oturmuş, fincanımdaki sıcak çikolatadan minik yudumlar alırken etrafımızdaki sohbet devam ediyordu. Kahkahalar birbirine karışıyor, dışarıdaki kar sessizliğini salona bırakmıştı. Herkesin sesi, birbirine karışmış ama bir o kadar da sıcak bir melodi gibiydi.

Sarp, alaycı sözleriyle Ece ve Özgür’ü sürekli kızdırıyor, Oğuz ise sessiz sessiz gözlemleyip zaman zaman alaycı yorumlar yapıyordu. Ben ise hepsine gülüyor, arada kendi kahkahamın yankısını dinliyordum. Ama gözlerim istemsizce Edis’e kayıyordu. Onun duruşu, sessizliği, hafif gülümsemesi… Her şeyde bir denge vardı ve ben bunu çok iyi hissedebiliyordum.

Sıcacık odanın içinde, fincan elimdeyken hafif bir mayışma geldi üzerime. Şöminenin sıcaklığı sadece ellerimi değil, bütün vücudumu sarıyordu. Oturmuş olduğum sandalyede biraz daha gevşedim, sırtımı dayadım ve gözlerim hafifçe kapanmaya başladı.

O an fark ettim ki, Edis hâlâ yanımda oturuyordu. Sessizce, ama bana yeterince yakın. İçimden bir heyecan kıpırtısı geçti; yavaşça kafam onun omzuna kaydı. Edis, bunu fark etmiş olmalıydı ama herhangi bir tepki göstermedi. Sadece orada oturuyor, hafifçe yanımda yerini almış gibi duruyordu.

Omzum onun omzuna değdiğinde istemsizce bir rahatlama hissettim. Kar taneleriyle başlayan soğuk gün, şöminenin sıcaklığı, kahkahalar, ve şimdi Edis’in yanında olmanın verdiği güven… Hepsi içimde bir huzur dalgası yarattı.

Gözlerimi kapattım, başımı hafifçe eğdim ve nefesimi yavaşlattım. Edis’in omzu, tıpkı bana güvenli bir sığınak sunar gibi sabit, güçlü ve güven vericiydi. İçimdeki tüm karmaşa, dışarıdaki soğuk, hatta Kenan’ın sözleri… Hepsi, bu küçük anın içinde kaybolmuş gibiydi.

Sıcaklık o kadar yoğundu ki, kalbim yavaşlayıp ağır ağır atıyor, aklımdan geçen her düşünce bulanıklaşıyordu. Edis’in kokusu, hafifçe giysisine sinmiş odun ve deri kokusu, bir anda tüm dikkatimi çekti. Kaşlarımı hafifçe çattım ama bu kez kızgınlık değil, şaşkınlık ve merak karışımı bir histi.

Şöminenin çıtırtısı, Edis’in nefesinin ritmi ve uzaklardan gelen Sarp’ın saçma esprileri… Her şey bulanık ama bir o kadar güvenli bir arka plan oluşturuyordu. Kendimi onun omzuna yaslamış bir şekilde, bu anın tadını çıkarıyordum. Gözlerim yavaş yavaş kapanırken, içimde bir gülümseme belirdi.

Dışarıdaki kar ne kadar soğuksa, içerideki sıcaklık o kadar yoğun ve gerçekti. Herkes kendi köşesinde, kendi gülüşlerini yaratırken, ben ve Edis sadece yan yana oturuyor, sessiz bir bağla birbirimize yakınlığımızı hissettiriyorduk. İçimden geçen tek şey vardı: bir dakika bile bozulmadan, bu anın sürmesini istemek.

Saatler geçmiş gibi geliyordu ama aslında sadece birkaç dakika olmuştu. Sıcaklık ve güven, kalbimin her atışında yankılanıyor, gözlerimi kapattığımda Edis’in yanında olmanın verdiği huzur içimi dolduruyordu. Hafifçe başımı onun omzuna gömüp, nefesimin ritmini onun varlığıyla senkronize ettim.

O an, hayatımda belki de ilk kez, tam anlamıyla “buradayım, güvenliyim” diyebildim. Edis sessizdi ama varlığı her şeyi anlatıyordu. İçimdeki karmaşa ve heyecan, onun yanındayken bir anlamda dinginleşiyordu.

Ve ben orada, sıcak çikolatanın kokusuyla, şöminenin çıtırtısıyla ve Edis’in omzunun güveniyle, kendimi tamamen o anın içinde bıraktım; gülüşlerin, kahkahaların ve karın beyazlığıyla çevrili, sonsuz bir huzur anıydı…

Sıcacık şöminenin karşısında, kahkahaların ve konuşmaların ardından yavaş yavaş gözlerim kapanmaya başladı. Edis hâlâ yanımda oturuyordu; omzunun güven veren sıcaklığı, uykunun ağırlaşan etkisiyle beni tamamen sarıyordu.

Sonunda tamamen uyuyakaldım. Fincandaki sıcak çikolata soğumuş, kahkahalar uzaklaşmış, etraf sessizleşmişti.

Edis sessizce bana dokundu, kollarıyla dikkatlice kaldırdı. Uykuda olsam da bir anlık bilinçle hissettim; onun elleri güçlü ama nazikti. Sessizce kucağına alındım, hafifçe doğruldum ve kendimi ona bırakmanın verdiği güvenle rahatladım.

Malikanenin ahşap merdivenlerinden birinci kata doğru ağır ama dikkatli adımlarla çıktı. Her adımı sessiz ve emin, beni sanki dünyanın en değerli şeyiymişim gibi taşıyordu. Koridorun sonundaki kapının önüne geldiklerinde, içimde hafif bir huzursuzluk belirdi; uykunun verdiği saflıkla, onu bırakmak istemiyordum.

Edis tam eğilip beni yatağa bırakacağı sırada, bilinçaltım ve uykunun verdiği karışık hislerle kolumu sıkıca onun omzuna doladım.

“Bırakma…” diye mırıldandım sessizce, uykunun saflığıyla ve kendi içten isteğimle.

Edis o an hiçbir şey demedi. Sadece gözlerimi, yüzümü izledi. O bakış… tüm sessizliğiyle, kelimeler olmadan bana bir şeyler anlatıyordu. Sanki onun varlığı her şeyi yeterli kılıyordu.

Ben yatağa yatırıldığımda gözlerimi kapadım, ama uykunun verdiği masumiyetle bir an duraksadım. İçimden sessizce geçti: Keşke onunla uyuyabilme şansım olsaydı. Keşke bunu yapabilseydim…

Ama hemen aklıma geldi gerçekler, zor ve acı: O Kenan’ın oğlu… Eğer böyle bir şey olursa, ben hiçbir zaman intikamımı alamayacağım. O yüzden yapamam. Yapmamalıyım.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Edis hâlâ yanımda duruyor, sessiz ve dikkatli. Onun varlığı bile bana güven veriyor, ama bilincimin derinliklerinde, yapılması gerekenleri unutmamak için uyanık kalmam gerekiyordu.

Ve o an, karanlığın ve uykunun ortasında, Edis’in sessiz bakışlarıyla sarılmış şekilde, hem huzurlu hem de uyanık olmanın çelişkisini yaşadım.

 

Gözlerimi açtığımda, odadaki ışık hafifçe perdelerden süzülüyordu. Şöminenin sıcaklığı hâlâ odada hafifçe hissediliyordu; ama şimdi her şey sabahın yumuşak aydınlığıyla daha berraktı. Yavaşça başımı yastıktan kaldırıp derin bir nefes aldım. Gece boyunca yaşananlar, karın beyazlığı, Edis’in omzunun verdiği güven… Hepsi aklımdan geçerken hafif bir gülümseme dudaklarımı kıvrılttı.

Kendimi toparlayıp ayağa kalktım ve mutfağa yöneldim. Bir fincan kahveye ihtiyacım vardı; gecenin uykusuzluğu ve soğuğun getirdiği yorgunlukla uyanmak için sıcak bir başlangıç. Kahvemi hazırlarken mutfağın sessizliği, geceyle sabah arasında tuhaf ama huzurlu bir köprü gibiydi.

Tam kahvemi alıp pencerenin kenarına doğru yürürken, bir ses duydum.

“Sabahlar, küçük hanım.”

Başımı kaldırdığımda Sarp’ı gördüm. Gözleri hâlâ hafif uykulu ama yüzünde tipik alaycı gülümseme vardı. Kahvemi tuttuğum elim istemsizce hafifçe titredi; sabahın uykusu, sıcak kahve ve Sarp’ın varlığı karışmıştı içimde.

“Ah… Sarp,” dedim gülümseyerek, “sen de kahveni almış gibi görünüyorsun.”

Sarp omuz silkerek yaklaştı. “Kahve tabii ki lazım. Ama itiraf edeyim, seni burada görmek, kahvemi daha da lezzetli kılıyor.”

Gözlerimi devirdim ama dudaklarımın kenarında bir tebessüm vardı. “Lezzetini artıran şey ben değilim herhalde…” diye mırıldandım, ama sesi kendime bile inandırıcı gelmedi.

Sarp bir adım daha yaklaştı ve göz ucuyla kahvemi işaret etti. “Şöyle söyleyeyim, sabah kahvesi ve sen bir aradaysa, gün başlıyor demektir. Ama dikkat et, ben hep böyle enerji doluyum.”

Ben hafifçe kahkaha attım. “Enerjin biraz fazla, uyanmak için kahveye bile gerek yok.”

Sarp omuz silkti, sonra sinsi bir ifadeyle göz kırptı. “Bak senin gibi konuşunca insan kendini bir filme girmiş gibi hissediyor. Kahve içiyorum ama bir anda seninle sohbet etmek… Aman Tanrım, bu çok tehlikeli.”

Ben dudaklarımı ısırdım ve gülmemek için kendimi zor tuttum. “Tehlikeli mi? Bence sadece senin kafan karışık.”

Sarp hafifçe başını salladı ve kahvesini alıp bana doğru yürürken, “Belki de haklısın. Ama kabul et, bu sabah biraz eğlenceli olacak gibi hissediyorum,” dedi.

O an, içimde sıcak bir his yayıldı. Geceyi ve Edis’in omzunun güvenini düşünerek, sabahın ilk kahvesinde Sarp’ın alaycı ama samimi tavrıyla yüzleşmek… Garip bir şekilde keyifliydi.

Kahvemi yudumlarken, yanımda Sarp’ı fark ettim. Hafif gülümseyerek ona baktım ve sordum:
“Sen Londra’daymışsın… Hangi rüzgar attı seni buralara?”

Sarp duraksadı, gözlerini bana dikti ve alaycı bir gülümsemeyle cevapladı:
“Ya beni Kenan Abi çağırdı. Edis’le birlikte İtalya’da birkaç işimiz vardı, o yüzden geldim işte.”

Birden içim ufak bir korkuyla titredi, gözlerim istemsizce büyüdü ve hafif bir hüzün yerleşti. Dudaklarım birbirine değdi, kelimelerim çıkmakta zorlandı.
“Edis… gidiyor mu? Yani… bir daha göremeyecek miyim onu?”

Sarp hafifçe öksürdü, gülümsemesi bir an olsun soluklanmadı.
“Bir süreliğine işleri var, ama geri dönecek. Yani merak etmene gerek yok, küçük hanım.”

Ben, kalbimde hafif bir rahatlama ve hala gizli bir kaygıyla başımı salladım.
“Ama… neden ki?” diye mırıldandım, sesi uykulu ve hüzünlüydü.

Sarp tekrar güldü, omuzlarını silkerek bana doğru yaklaştı.
“Kenan Bey uygun görmüş öyle. Ama merak etme, Özgür, Oğuz ve Ece hep senin yanında olacak. Yalnız kalmayacaksın.”

Ben içimden, “Ama ben anlamadım, anlamlandıramadım…” diye geçirdim. Gözlerimi Sarp’a dikip ağzından laf almaya çalışıyordum, bir yandan da Edis’in yokluğunu düşündüm.

Sarp, bunu fark etmiş olmalıydı; hafifçe başını salladı ve gözlerimin içine bakarken yine gülümseyerek ekledi:
“Her şey yolunda olacak, seni yalnız bırakmayacaklar. Sadece biraz sabırlı ol, küçük hanım.”

Ben derin bir nefes aldım, kahvemi tekrar dudaklarıma götürdüm. İçimde hem rahatlama hem de Edis’i bir süre göremeyecek olmanın hafif bir sızısı vardı. Ama Sarp’ın sözleri, onun varlığı… Bir nebze güven veriyordu.

Kahvemi bitirir bitirmez fincanı tezgâha bıraktım ve Edis’in yanına koşar gibi gittim. Kalbim hızlı hızlı çarpıyordu; bir an önce onu görmeliydim. Koridordan dönerken nefesimi tutmaya çalıştım, ama bir anda karşıma çıkan manzara yüzünden adeta donakaldım.

Edis’in belinde havlu asılıydı; duştan çıkmıştı. Gözlerimi hemen kapattım, ellerimle yüzümü sardım ve derin bir nefes aldım.
“Yağmur?” dedi o sessiz, alaycı ve hafif şaşkın bir tonda.

Zaten gözlerimi sıkıca kapatmıştım. “Ayy… özür dilerim! Öyle daldım hemen odaya…” diye mırıldandım, sesi hem utanç hem de hafif bir panik karışımıydı.

Edis hafifçe gülümsedi, sessizliğini koruyarak bir adım geri çekildi. Ben hâlâ ellerimle yüzümü kapatmış, sessizce nefesimi toplamaya çalışıyordum. Kalbim göğsümde deli gibi atıyor, utanç sıcaklığı yanaklarımı yakıyordu.

Bir süre sonra yavaşça ellerimi indirdim, gözlerimi açtım ama hâlâ Edis’e doğrudan bakamadım. O sadece duruyordu; gözlerindeki sessiz gülümseme, alaycılık ve sabır bir aradaydı.

“Tamam, tamam… özür dilemeye gerek yok,” dedi sessizce ama tonunda hafif bir gülümseme vardı. “Sadece… biraz dikkatli ol, küçük hanım.”

Ben hâlâ hafifçe kıpkırmızıydım, ama bir yandan içimde tarifsiz bir sıcaklık hissediyordum. Utançla karışık bu an, garip bir şekilde kalbimi hızla çarptırıyor, onun yanında olmanın verdiği yakınlığı hissettiriyordu.

O anda içimden geçirdiğim tek şey: Neden böyle bir anda hep kalbim bu kadar hızlı atıyor?

Kahvemi hızla bitirip fincanı tezgâha bıraktım ve odasına yöneldim. Kalbim deli gibi atıyordu; bir an önce Edis’in yanına gitmek istiyordum. Kapıyı hafifçe araladım ve içeriye baktığımda karşılaştığım manzara karşısında adeta donakaldım.

Edis’in belinde havlu asılıydı; duştan yeni çıkmıştı. Bir an gözlerimi kapatıp ellerimle yüzümü sardım, nefesimi tutmaya çalıştım.
“Yağmur?” dedi o, hafif şaşkın ama sessiz ve alaycı bir tonda.

Ben ellerimle yüzümü kapamış, gözlerimi sıkıca kapatmıştım. “Ayy… özür dilerim! Öyle daldım, hemen odaya…” diye mırıldandım, sesim utanç ve hafif panik karışımıydı.

Edis hafifçe gülümsedi, sessiz bir şekilde bekledi. Ben hâlâ ellerimi yüzümden indirmeye cesaret edemiyordum. Kalbim göğsümde deli gibi atıyor, yanaklarımın ateşi ellerime kadar yayılıyordu.

Bir süre sessizce bekledik; sonra Edis hafifçe, neredeyse fısıldar gibi dedi:
“Tamam, tamam… Özür dilemeye gerek yok. Sadece… biraz dikkatli ol, küçük hanım.”

Ben yavaşça ellerimi indirdim ve hâlâ yüzüme bakmaya cesaret edemiyordum. O sadece duruyordu, gözlerindeki alaycı ama sabırlı bakış, utancımı hafifçe yatıştırıyordu.

İçimden geçirdiğim tek şey, uykunun ve sabahın verdiği hafif yorgunlukla karışmış bir şaşkınlıkla: Neden kalbim bu kadar hızlı atıyor ve bir an olsun sakin olamıyorum?

“Sorun ne?.. Böyle daldığına göre önemli bir şey vardır diye düşünüyorum,” dedi Edis, sesi sakin ama dikkat çekici bir ciddiyetle.

Başımı kaldırıp göz teması kurdum, kalbim hızlı hızlı atıyordu.
“Gidiyor musun… gerçekten?”

Edis yavaş ama emin adımlarla bana yaklaştı, ardından kapıyı sessizce kapattı. Her hareketi, sanki bana hem açıklama yapmak hem de bir sınır çizmek ister gibiydi.
“1 aylığına gideceğim, Yağmur,” dedi.

Merakım daha da arttı, nefesim hafif hızlandı.
“İyi… ama neden?” diye sordum, sesi istemsizce titriyordu.

Edis derin bir nefes aldı, gözleri hafifçe uzaklara kaydı, sanki söylerken içindeki bir yükü de paylaşıyordu.
“Babamın zoruyla,” dedi, sesi sessiz ama netti.

Kaşlarımı çattım, içimde garip bir sıkışma hissettim. Sanki kötü bir şey olacakmış gibi bir önsezi vardı içimde. Kalbim ağırlaşıyor, göğsümde sıkışan bir his büyüyordu.
“Babamın zoruyla…” diye mırıldandım kendi kendime, tekrar tekrar. Sözler aklımda dönüp duruyordu.

Edis bir adım daha yaklaştı, gözleri hâlâ benim üzerimdeydi. Sesi bu sefer daha yumuşaktı:
“Biliyorum, ani ve tatsız görünüyor. Ama işler böyle… ve geri döneceğim. Söz veriyorum.”

Ben hâlâ içten içe huzursuzdum. Nedenini tam olarak anlayamıyor ama bir kaygı dalgası kalbimi sıkıştırıyordu.
“Edis… tamam… ama…” diye başladım, kelimelerim boğazımda düğümlendi.

O sadece bana baktı, sessizliğiyle hem rahatlatıyor hem de sorularımı cevapsız bırakıyordu. İçimde hem merak hem de hafif bir korku dalgası vardı; bir yandan gitmesini istemiyor, bir yandan anlamaya çalışıyordum.

Korkuyordum… O geldiğinde benim burada olmamamdan. Kalbim göğsümde deli gibi atıyor, aklımda sadece bir düşünce vardı: Ya bir şey olursa? Ya gitmek zorunda kalırsa ve ben… ben burada yalnız kalırsam?

Edis bir adım daha yaklaştı, gözleri hâlâ benim üzerimdeydi, sessiz ama bütün varlığıyla oradaydı. Onun bakışı güven veriyor ama aynı zamanda korkularımı büyütüyordu; gitmesi uzak bir gölge gibi üzerime düşüyordu.

“Yağmur…” dedi hafifçe, sesi yumuşak ama ciddi. “Biliyorum, zor bir durum. Ama… gitmem gerek. Babam öyle istedi.”

İçim sıkıştı, nefesim kesildi. Bir anlığına her şey durdu gibi hissettim; odadaki ışık, sessizlik, hatta kalbimin atışı… Sanki sadece biz ikimiz kalmıştık.
“Gitmek… gerçekten gitmek zorunda mısın?” diye fısıldadım, sesi neredeyse kendi kulaklarımda kayboldu.

Edis gözlerimi aradı, derin bir nefes aldı ve sessizliğin içinde bir an durdu. O an, göz göze geldiğimizde, korkularımı ve endişelerimi anlatacak kelimeleri bulamadım; sadece içten bir bakışla dile getirmeye çalıştım.

O, bir an tereddüt etti, sonra hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme hüzünle karışıktı.
“Evet… bir süreliğine gitmem gerekiyor. Ama geri döneceğim, Yağmur. Söz veriyorum,” dedi, sesi hem güven veriyor hem de ayrılığın ağırlığını taşıyordu.

Kalbim hâlâ sıkışıyor, gözlerimde hafif bir ıslaklık belirmeye başlıyordu. Korkuyordum, evet… ama bir yandan da onun yanında olduğum için güven hissediyordum. Bu çelişkili his, içimi hem ürkütüyor hem de garip bir şekilde sakinleştiriyordu.

Ve o anda içimden geçen tek düşünce şuydu: Gitme… Ama gitmek zorundaysa, ben bunu nasıl kaldıracağım?

Edis’in sözleri hâlâ kulaklarımda çınlarken, nefesimi kontrol edemeden odadan fırladım. Kapıya doğru koşarken kalbim deli gibi atıyor, aklımda sadece bir düşünce vardı: Gitmesini istemiyorum…

Kapının önünde durdum ve dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerimi dizlerime dayayıp başımı öne eğdim. İçimde karışık bir fırtına vardı: korku, özlem, çaresizlik… Bir yandan zaman durmuş gibi hissettiriyordu, bir yandan da her saniye onun gidişi biraz daha yaklaşıyordu.

Bir süre öyle kaldım, nefesimi toparlamaya çalıştım. Sonra yavaş yavaş dizlerimden kalktım, gözlerimi sildim ve kendimi toparladım. Artık zaman hızla ilerliyordu; günler, saatler ve ardından Edis’in gitme günü…

Kapının önünde bekledim. Edis’le aramızda mesafe vardı, mesafeyi korumaya çalıştım ama kalbim paramparçaydı. Onu bir süre daha izledim, her adımında içimde bir sızı hissediyordum.

Ve o an Kenan’ın sesi yankılandı:
“Yağmur, buraya gel.”

Başımı kaldırdım ve biraz şaşkın, biraz da dirençli adımlarla Kenan’a doğru yürüdüm. Gözlerim hâlâ Edis’e dönük olsa da, Kenan’ın çağrısı, gitmek zorunda olduğum o kısa mesafeyi zorunlu kılıyordu.

Kalbim hızlı hızlı atıyordu; Edis’le aramızdaki mesafe, sadece birkaç adım gibi görünse de, hissettiğim boşluk devasa bir uçurum gibiydi. Bu mesafeli veda, ikimizin arasında sessiz bir acı bırakmıştı.

Kenan beni odasına yönlendirirken, göz ucumla Edis’e son bir bakış attım. O bakış, kelimelerden daha fazlasını anlatıyordu: özlem, korku ve belki de gizli bir umut…

Ve ben, mesafeli bir şekilde ama içimde bir fırtına ile Kenan’ın odasına doğru yürüdüm.

Kapıyı araladım ve derin bir nefes aldım. Adımlarım odanın içine doğru ilerlerken kalbim deli gibi atıyordu. Karşısına durdum, gözlerimi ona dikerek sordum:
“Ne istiyorsun benden?”

Kenan hafifçe bana baktı, sessizce birkaç saniye bekledi, sonra o soğuk ve keskin sesiyle konuştu:
“Senin evlenmeni istiyorum.”

Dudaklarım aralandı, gözlerim şaşkınlıkla büyüdü.
“Ne? Kiminle?” diye sorarken, sesi titremeye başladı.

Kenan kaşlarını kaldırdı, ufak bir sırıtmayla yanıtladı:
“Bir aile dostumun oğlu ile. Bu senin için en uygun olanı.”

Bir adım geri attım, öfke ve şaşkınlık karışımı bir his içimi sardı.
“Bunu… yapamazsın! Bana bunu yaptıramazsın!”

Kenan alnını kaşıdı, gözlerinde acımasız bir parıltı vardı. “Öyle bir yaparım ki… aklın şaşar, Yağmur. Şaşırmaya hazır ol.”

Dudaklarımı ısırdım, gözlerim dolmaya başladı. “Bu mümkün değil… Edis izin vermez buna!” diye fısıldadım.

Kenan bir adım ileriye geldi, sesi daha soğuk ve tehditkârdı.
“Eğer Edis’in ölmesini istemiyorsan… bunu yapmak zorundasın.”

Başımı hızla salladım, istemediğimi belirtmek için gözlerimi kapattım; birkaç damla yaş yanaklarımı ıslattı. İçimde bir fırtına koptu.

Kenan hafifçe gülümsedi, sessizliği bozdu:
“Edis’in uçağının düşmesi… iki lafıma bakar. Dudaklarından ne çıkarsa çıksın, seni buna mecbur bırakırım.”

İçimdeki öfke doruk noktasına ulaştı. Sesim titreyerek ama keskin çıktı:
“İlk önce ailemle beni tehdit ettin! Şimdi de kendi öz oğlunla mı tehdit ediyorsun? Sen… sen bu kadar cani misin?”

Kenan kahkaha attı; sesi odada yankılandı.
“Yapabileceklerim aklına sığmaz, düşünemezsin bile. Bu işin boyutu senin hayal gücünü aşar, Yağmur. Ama merak etme… öğrenirsin zamanla.”

İçim titredi, gözlerim doldu ama bir düşünce birden netleşti: Edis’i kaybetmek istemiyordum. Onun yaşaması için, istemediğim bir şeyi kabul etmek zorundaydım. Sessizce, ama kararlılıkla fısıldadım:
“Edis’i…bunun için gönderdin değil mi? Engel olmasın diye…Kabul sadece… Edis için.”

Kenan bir an durdu, gözlerini kısarak bana baktı. Ardından alaycı bir gülümsemeyle konuştu:
“Akıllı kızsın, Yağmur.”

İçimde fırtınalar kopuyor, öfke ve çaresizlik birbirine karışıyordu. Ama bir şey kesindi: Edis’in yaşaması için, kendi gönlümün istemediği bir yola mecbur kalmıştım. Kalbim paramparça olmuştu, ama gözlerimdeki kararlılık onu her şeye rağmen alt ediyordu.

Yavaş adımlarla odadan çıktım. Her adımım, kalbimdeki ağırlığı biraz olsun taşıyamıyordu; nefesim kesik, aklım karmakarışıktı. Koridor sessizdi, tek duyduğum kendi ayak seslerimdi. Odanın kapısını ardıma kadar açtım ve ışık, karanlık odanın içine sızdı.

Bir an durdum, derin bir nefes aldım. İçimde kopan fırtınayı, öfkeyi, çaresizliği ve korkuyu hissettim. Ardından adımlarımı hızlandırdım, malikaneden çıkmak için neredeyse koşuyordum. Kapıyı ardıma kadar açtım ve kendimi dışarı attım; yılın ilk karları yavaşça düşüyordu, ama benim gözümde her şey bembeyaz ve bulanık bir kar fırtınasına dönüşmüştü.

Kalbim göğsümde deli gibi atıyor, nefesim kesiliyordu. Karlar ayaklarımın altında ezilirken, hızla yürümek yetmedi; artık koşuyordum. İçimdeki tüm öfke, korku ve çaresizlik adımlarımı besliyordu. Ama bir yandan da gözlerim bulanıyor, başım dönüyordu.

Bir süre sonra nefesim yetmemeye başladı, vücudumun ağırlığı sanki iki katına çıkmış gibiydi. Dizlerim titredi, kalbim sanki göğsümden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Bir anda karların üzerinde sendeleyip yere kapaklandım. Başımı kaldırmaya çalıştım ama gözlerim karardı; nefesim düzensizleşti.

Karın soğukluğu tenime vuruyor, vücudumun her bir hücresi üşüyordu. Dizlerim karla kaplanmış, ellerim buz gibi olmuştu. Bayılacak gibi hissettim, zaman ve mekan bir anda kayboldu. İçimde sadece bir düşünce vardı: Edis… onu kaybetmek istemiyorum…

Karların üzerinde yattığım o an, dünyadaki tüm sesler silinmiş gibiydi. İçimde kopan fırtına, bedenimi esir almış, nefesimi kesmişti. Gözlerimi açmaya çalıştım ama karın beyazlığı gözlerimi kamaştırıyordu. Tam o sırada hızlı adımların sesiyle irkildim.

Özgür koşarak bana yaklaştı, yüzündeki endişe her şeyden daha belirgindi. Dizlerinin üzerine çöktü ve elleriyle beni dikkatlice kavrayarak kaldırmaya başladı.
“Yağmur! Hadi, seni revire götüreceğim, sakin ol!” dedi.

Bedenim hâlâ zayıftı, titriyordum, ama onun gücüyle bir nebze toparlandım. Özgür beni destekleyerek, dikkatle revire doğru yürüdü. Adımlarımızın altında karlar eziliyor, sessizliğim ve içimdeki fırtına birleşiyordu.

Revirin kapısından içeri alındığımda, Özgür beni bir sedyeye yatırdı. Sıcaklık ve güven hissi biraz olsun içimi yatıştırdı. Fakat gözyaşlarım hâlâ akıyordu; dizlerim titriyor, nefesim düzensizdi. Özgür beni muayene ederken, hiçbir şey söylemedim. Sadece ağlıyordum, sessiz ama derin bir şekilde… İçimdeki öfke ve çaresizlik, gözyaşlarımla dışarı vuruyordu.

Bir süre sonra Ece ve Oğuz odaya girdiler. Endişeli bakışları, sorularıyla dolu sözleri vardı.
“Yağmur… ne oldu? Bayıldın mı?!”
Ama ben sadece başımı hafifçe salladım, kelimeler çıkmıyordu. İçimdeki karmaşa öylesine yoğundu ki kimseye anlatamazdım. Sadece sessizce, titreyerek, kendi fırtınamın içinde kaldım.

O sırada malikanede Kenan harekete geçmişti. Telefonlarıyla talimatlar veriyor, gelinlikçi ve organizatörleri çağırıyordu. Odalar, salonlar, her köşe hazırlık için elden geçiriliyordu. Masalar, süslemeler, çiçekler… Her şey büyük bir düğün için hazır hale getiriliyordu. Kenan, her hareketiyle planını ve amacını bir kez daha gözler önüne seriyordu.

Gelinlikçi geldiğinde, beyaz ve parlak kumaşlar, dantel detaylar, inci işlemeler getirildi. Bana uygun modeller masanın üzerine seriliyordu; her biri, sanki istemediğim bir geleceği dayatıyordu. Organizasyoncular mekânın düzenini planlıyor, düğün için her ayrıntıyı not alıyordu. Ben sessizce oturuyor, içimde kabaran öfke ve nefretle onları izliyordum.

Ve o çocuk… Gelinlikçilerin ve Kenan’ın telaşıyla, benim evleneceğim çocuk malikaneye geldi. Her bakışında içimde bir soğukluk hissettim. Sözler, gülümsemeler, hiçbir şey… bana sıcaklık vermiyordu. Onun varlığı, sadece nefretimi körüklüyordu. Her hareketi, her bakışı bana karşı bir tehdit gibiydi. Kalbimdeki öfke her geçen saniye büyüyor, nefretim her detayıyla canlanıyordu.

İçimdeki his, zamanla ağır bir yük gibi birikiyordu. Onun varlığı, Kenan’ın planları, düğün hazırlıkları… hepsi birleşiyor ve benim için dayanılmaz bir gerçeklik oluşturuyordu. Her adımda nefretim büyüyordu; bu çocukla bir bağ kurmak… asla mümkün değildi. Kalbim onun varlığını reddediyor, her gülümsemesi ve yaklaşımı beni rahatsız ediyordu.

Zaman uzadıkça, hazırlıklar ilerledikçe ve herkes görevini yerine getirirken, ben sessizce, kendi nefretimle baş başa kaldım. Kimse bilmiyordu, kimse anlayamazdı; bu çocuk bana sadece zorunluluğu, Kenan’ın acımasız planını ve Edis’i kaybetme korkusunu hatırlatıyordu. İçimdeki fırtına her geçen dakika daha da büyüyordu.

Ne Oğuz, ne Özgür, ne de Ece tek bir kelime edebiliyordu. Her biri sessizce, tıpkı benim gibi, olanları izliyordu; ne Edis’e olanları anlatacak cesarete sahiplerdi, ne de Kenan Bey’e karşı çıkabilecek güçleri vardı. İçlerinden biri bile tek kelime etseydi, belki biraz olsun hafiflerdi bu baskı… ama sessizlik, derin ve boğucu bir hüzünle odanın havasını dolduruyordu.

Bir de Burak vardı. Her geldiğinde, yüzünde sahte bir gülücük açıyor, bana anlamsız iltifatlar savuruyor, gerçek duygularını saklayarak kendini göstermeye çalışıyordu. Oyunbaz ve yapay tavırları içimdeki öfkeyi biraz daha kabartıyordu; gözlerimi ondan kaçırıyor, nefesimi tutuyordum.

Gelinlik denemeleri başladı. Beyaz, dantel ve inci işlemelerle süslü kumaşlar, masanın üzerinde parlıyordu. Gelinlikçilerin elleri titizlikle her modeli bana gösteriyor, organizasyoncular gözlerini ayırmadan her detayı inceliyordu. Ama benim için hepsi birer zincirdi. Her prova, Kenan’ın planlarını, Edis’in yokluğunu ve Burak’ın sahte iltifatlarını hatırlatıyor, içimdeki fırtınayı daha da büyütüyordu.

Hafta boyunca her gün gelinlik denedim, gözlerim kırmızı ve şişmişti. Her prova sonrası odama çekilip ağlıyor, sessizce nefesimi topluyordum. Bazen gözyaşlarımın yerini kanın alacağını, öfke ve çaresizliğin bedene dönüşeceğini düşündüm. Edis’in yokluğu, Kenan’ın acımasız planları ve Burak’ın sahte gülücükleri… hepsi üst üste binmişti.

Ve o büyük gün geldiğinde, malikanenin salonları en görkemli hâliyle hazırlanmıştı. Çiçekler, süslemeler, altın ve beyaz detaylar göz kamaştırıyordu. Ama ben, tüm bu ihtişamın içinde derbeder haldeydim. Gözlerimin altı kıpkırmızı, şişmiş ve ağlamaktan yorulmuştu. Artık sadece yaş değil, sanki gözlerimden kan akıyordu; içimdeki acı ve öfke, tüm bedene sirayet etmişti.

Salona adımımı attığımda, herkesin bakışları üzerimdeydi. Gelinlik, benim için bir zırh gibi duruyor, ama kalbimdeki fırtına hâlâ dinmemişti. Her adımda, Kenan’ın planları, Edis’in yokluğu ve Burak’ın sahte tavırları gözümün önünden geçiyordu. Nefesimi tutarak ilerledim, içimde sadece bir düşünce vardı: Edis’i kaybetmemek… ama Kenan’ın oyununa teslim olmamak.

Her şey hazırdı; ama benim içimde fırtına hâlâ kopuyordu. Büyük düğün, ihtişam ve kalabalığın ortasında ben, gözlerim kan çanağı gibi, sessiz ve kararlı bir şekilde duruyordum.

Burak yanımda belirdiğinde, yüzünde o sahte gülümseme hâlâ vardı. İçimde öfke kıvılcımları çakıyor, nefesim sıklaşıyordu. Onun koluna istemeyerek, ama zar zor girdim; bedenim titriyor, kalbim her adımda daha da hızlı çarpıyordu.

Salondaki ışıklar, parlayan çiçekler, altın işlemeler… hepsi bir anlığına bulanıklaştı; gözlerim sadece önümüzde uzanan yolu, ve her adımda içimde büyüyen öfkeyi görüyordu. Burak’ın adımlarına uyarak yavaşça ilerliyordum, ama her adımda nefretim daha da keskinleşiyor, kalbimde bir ağırlık gibi büyüyordu.

Nikah masasına yaklaştıkça, içimdeki karmaşa ve öfke daha yoğun bir hâl aldı. Buradaki her şey, Kenan’ın oyunları, Edis’in yokluğu, Burak’ın sahte tavırları… hepsi bir araya gelmiş, beynimde ve kalbimde kaotik bir fırtına yaratıyordu.

Ve o an… gözlerim davetlilerin arasında birini yakaladı: babam.

Kalbim duracak gibi oldu. Nefesim kesildi, adımlarım bir an durdu. Son olaylardan sonra içimde ona karşı büyüyen nefret, şaşkınlık ve kırgınlık… hepsi üst üste bindi. Babamın burada ne işi vardı? Sosyal medyada annemin yıllar boyunca biriktirdiği yaş dolu videoların yanında, babamın tek bir kare fotoğrafı bile yoktu. Ölü olarak gösterilmiştim; peki şimdi… şimdi nasıl burada olabilirdi?

Zihnim karmaşık, mantığım altüst olmuştu. Her şeyi sorguluyordum; her anım, her hatıram, her öfkem bir kaos haline gelmişti. Buradaki varlığı… bu anın gerçekliği… her şey mantıklı bir açıklama sunmuyordu. Bu, daha önce yaşadığım her şeyi daha da saçma ve karmaşık bir hâle getiriyordu.

Nikah masasına vardığımızda, gözlerim hala babamdaydı. Burak’ın soğuk gülümsemesine, organizasyonun parlak ihtişamına rağmen, ben sadece içimdeki öfkeyi ve karmaşayı hissediyordum. Her adımda öfkem bir kat daha büyüyor, nefretim daha da keskinleşiyordu.

Bu sırada aklıma, sosyal medyada annemin yaş dolu videoları geldi; onun sevgi dolu bakışları, gülen yüzü… ama babamın hiçbir izi yoktu. Bu gerçeklik, yaşadığım her şeyin üzerine bir ağırlık gibi çöktü. İçimde bir fırtına kopuyor, gözlerim kanlanmış, kalbim acıyla doluyordu.

Ve ben, nikah masasının önünde dururken, sadece bir düşünceye kilitlendim: Bu saçma karmaşanın ortasında, Edis’i ve kendi hayatımı korumak için ne yapabilirim?

Salonun kapıları açıldığında, nikah memuru ağır adımlarla geldi. Elinde belgeler, resmi ve ciddi bakışlarıyla salondaki herkese göz gezdirdi. Sesi net ve ciddi bir tonla salonu doldurdu:
“Bugün, bu iki gencin evliliklerini resmî olarak kıymak için buradayız. Lütfen belgeleri hazırlayın.”

Burak hemen yanımda durdu, gülümsemesi o yapay sıcaklığa rağmen hala varlığını hissettiriyordu. Ben belgeleri imzalamak için eğildiğimde, elim titredi. Kağıt neredeyse kayacak gibiydi; kalbim hızla çarpıyor, nefesim düzensizdi. Her harf, her satır sanki içimdeki öfkeyi ve baskıyı yansıtıyordu.

“Hazır mısınız?” diye sordu nikah memuru. Burak cesurca gülümsedi ve başını salladı. Benim titreyen elimle imzayı atmamı bekledi. Mürekkep parmaklarımda iz bıraktığında, bir an her şeyin gerçek olduğuna inanmak istemedim.

Tam o sırada, Burak öne eğilip dudaklarımı öpmek istedi. İçimdeki öfke, tiksinti ve direniş anında patladı; geri çekildim. Gözlerimi dik bir şekilde ona diktim, kalbimdeki nefretin ve öfkenin doruk noktasında olduğumu hissettim. Burak duraksadı, sonra yüzünde biraz hayal kırıklığı ve sahte şaşkınlık belirdi.

O sırada salonda alkışlar yükseldi, davetliler coşkuyla ellerini çırpıyor, mutluluğu paylaşıyorlardı. Ardından müzik başladı; zengin orkestranın tınıları salonu doldurdu. Herkes dans etmeye başladı, gülüşler, dönen elbiseler, parlayan yüzler… Her şey büyük ve görkemliydi.

Ama ben… sadece oturup izliyordum. Her adımda, her dönüşte kalbimdeki boşluğu daha da derin hissettim. İnsanlar eğleniyor, seviniyor, ama içimde hâlâ fırtınalar kopuyordu. Dans eden kalabalığın arasında yalnız ve izoleydim; gülüşlerin arasındaki sessizliğim, içimdeki öfke ve çaresizliği daha da büyütüyordu.

Düğün böyle devam ederken, salondaki enerji doruğa ulaşmıştı; ama ben hâlâ kenarda, gözlerimle olan biteni izliyor, Burak’ın her hareketini, Kenan’ın her planını, Edis’in yokluğunu düşünüyordum. Her adım, her bakış, içimde karmaşık bir öfke ve nefret yaratıyordu.

Ve tam müzik yavaşlamaya, konukların rahatlamaya başladığı anda, Kenan ağır ve ihtişamlı adımlarla salona girdi. Gözleri tüm salonu taradıktan sonra, yavaşça Burak ve benim yanımıza geldi. Sessiz bir tehdit ve üstünlük havası vardı hâlâ üzerinde; fakat sesi, salonun coşkusunu bastıracak kadar etkileyiciydi:
“Tebrik ederim, Yağmur… Burak. Hayatınızın bu yeni bölümüne adım atıyorsunuz. Umarım her şey… beklentilerime uygun olur.”

Ben sessizce Kenan’a baktım, gözlerimde hâlâ öfke, nefret ve yorgunluk vardı. Burak ise Kenan’a hafifçe başını eğerek tebessüm etti; ben ise kendimi zor tutuyordum, gözlerim hâlâ kan çanağı gibi kırmızıydı. Kenan’ın sözleri ve varlığı, içimdeki karmaşayı ve öfkeyi daha da pekiştiriyordu.

Salonda yankılanan müzik, dans eden kalabalık ve Kenan’ın soğuk bakışı arasında, ben sessiz ve izole bir şekilde oturuyordum. Düğünün ihtişamı, gözlerimdeki kan kırmızılığı ve kalbimdeki fırtına… hepsi birleşmiş, bir dramın içinde beni tamamen hapsolmuş hâle getiriyordu.

Salonda otururken, Burak yanımda duruyordu; sahte gülümsemesi, parlayan gözleri ve kendinden emin tavırları içimdeki öfkeyi körüklüyordu. Her hareketi, her kelimesi bana bir tehdit gibi geliyordu. Nefretim, her adımda, her bakışta daha da büyüyordu. Kalbimde bir ağırlık, ciğerlerimde bir basınç hissediyordum; her nefes, sanki öfkemin ve çaresizliğimin ağırlığını taşımaya yetmiyordu.

Gözlerimi Burak’tan ayırmadan, içimde bir direniş yükselmeye başladı. Bu düğün, onun oyunları ve Kenan’ın planlarıyla dolu olsa da, ben pes etmeyecektim. Nefretimden beslenen öfke ve kararlılıkla, zihnimde kendime bir tutunacak dal arıyordum; ve o dal, Edis’ti. Onu düşündükçe, kalbimdeki fırtına yavaş yavaş sakinleşiyor, öfkemin yönü daha belirgin bir hâle geliyordu.

Her müzik parçasında, dans eden insanların neşesi gözümün önünden akıp gidiyordu; ama ben hâlâ kenarda oturuyor, Burak’a karşı hissettiğim nefret ve öfkeyi kontrol etmeye çalışıyordum. Onun bana yaklaşma isteği, gülüşleri, her kelimesi… içimde bir isyan yarattı. Ama Edis’i düşündüğümde, öfkem bir tür güç ve savunma mekanizmasına dönüştü.

Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım. İçimdeki fırtına hâlâ vardı, ama Edis’in yüzünü düşündüğümde, öfkenin en keskin ucunu biraz olsun törpüleyebiliyordum. Onun yokluğu, Kenan’ın planları ve Burak’ın varlığı… hepsi hâlâ acı veriyordu; ama düşüncelerimi toparlamak, kendimi kontrol etmek zorundaydım.

Bir yandan nefretim doruk noktasına ulaşırken, diğer yandan Edis’in yokluğu bana bir sorumluluk yükledi: İçimdeki öfkeyi ve çaresizliği kontrol etmeliydim. O, bu düğünden habersizdi; onun yokluğunu bir avantaja çeviremezdim, ama kendimi savunabilirdim.

Gözlerimi tekrar açtım. Burak hâlâ yanımda duruyordu; bana yaklaşmaya çalışıyordu ama ben geri çekildim. İçimde bir direnç, bir sınır koyma isteği vardı. Nefretim, Edis’i düşündükçe bir araç hâline gelmişti; yalnızca ona zarar gelmemesi için değil, aynı zamanda kendi varlığımı, kendi irademi korumak için.

Müziğin ritmi değişti, dans eden kalabalık enerjik bir şekilde hareket ediyordu; ben ise sessizce oturup izliyordum. İçimdeki karmaşa, öfke ve nefret bir yandan büyürken, Edis’in varlığı ve hatırası bir güven, bir odak noktası olmuştu. Böylece, düğünün ihtişamı ve Burak’ın varlığı arasında, kendi içimde bir denge kurmaya çalışıyordum.

Ve Kenan geldiğinde, Burak’ı tebrik ederken, gözlerimi kaçırdım; içimdeki öfke hâlâ dinmemişti ama Edis’i düşündüğümde nefesimi biraz olsun toplayabiliyordum. İçimde bir kararlılık belirmişti: bu düğün, Burak’ın oyunları ve Kenan’ın planları ne kadar büyük olursa olsun, ben kendi yolumu, kendi direnişimi sürdürecektim.

Düğün, gün batımının sıcak tonlarıyla sona ererken, salonun ihtişamı yavaş yavaş sessizliğe teslim oluyordu. Konuklar tek tek ayrılıyor, çiçekler, süslemeler ve altın işlemeler günün enerjisini kaybediyordu. Ben, gözlerim hâlâ kırmızı ve yorgun, Burak’ın yanında yürüyordum. Onun sahte gülümsemesi, bana karşı gösterdiği kendinden emin tavrı… her şey hâlâ içimde bir öfke ve tiksinti yaratıyordu.

Yalıya vardığımızda, gece sessizliği ve denizin hafif dalgaları arasında, içimdeki karmaşa biraz daha yoğunlaştı. Burak yanımda yürürken, ellerini hafifçe üzerime uzattı; gözlerinde o bilindik oyunbaz ve sahiplenici bakış vardı.

“Biraz yalnız kalalım, değil mi?” dedi.

Ama ben adımlarımı sıkıca sabitledim, kalbim hızla çarpıyor, öfkem dorukta hissediliyordu. Burak bir adım daha yaklaştığında, ben gelinliğimle sert bir şekilde durdum ve ellerini geri ittim.

“Dur!” dedim, sesi titrek ama kararlı. “Bunu yapmana izin vermeyeceğim.”

Burak bir an şaşırdı, sonra sırıttı; ama ben geri çekilmedim. Gelinliğim, o ihtişamlı beyaz kumaş, bedenimi sarmıştı; ama o kumaşın içinde kırılmış, yorgun ve çaresiz bir şekilde duruyordum.

“Yağmur…” dedi, sesi alçak ama baskın. “Sadece bir dakika, lütfen. Konuşmamı dinle.”

Kalbim hızla çarpıyor, nefesim kesiliyordu; ama adımlarımı geri atmadım. “Hayır. Git. Şimdi!” dedim, sesi titrek ama kararlı.

O bir an duraksadı, sonra gülümsedi. “Bunu hak ettiğini biliyorum. Ama sana bunu yapmak istiyorum,” diyerek ellerini hafifçe uzattı.

Geri çekildim, gelinliğin ağırlığı ve bedenimi saran kumaşla birlikte titreyerek durdum. “Bunu yapmana izin vermeyeceğim, Burak!” dedim, öfkem ve çaresizliğimle karışık bir tonla.

O, benim geri çekilişime rağmen adım adım yaklaştı. Ellerini omuzlarıma doğru uzattı, ben ise onu iterek engellemeye çalıştım. “Git!” dedim, sesim daha sert, gözlerim öfkeyle parlıyordu.

Ama Burak hemen vazgeçmedi. “Bak, seni incitmek istemiyorum. Ama bunun bir oyun olmadığını anlamalısın. Biraz izin ver…” dedi, ellerini yavaşça benim ellerimle karşılaştırarak.

Direniyordum, bedenim titriyordu ama kararlıydım. “Hayır! Bu imkânsız!” dedim, gözlerim dolu, nefesim kesik. İçimdeki öfke ve nefret bir duvar gibi yükseliyordu; onun istediği hiçbir şeyi kabul etmeyecektim.

Burak bir an durdu, gözlerindeki kararlılık ve hayal kırıklığı bir araya geldi. “Sana zarar vermek istemiyorum, Yağmur… Ama seni korumak da istiyorum,” dedi, ama sesi artık biraz daha yumuşamıştı.

Ben gözlerimi kaçırdım, gelinliğimle oturmuş, dizlerimi karnıma çekmiştim. “Kendi sınırlarımı koruyacağım. Senin oyunlarına, sahte sahiplenmene izin vermeyeceğim,” diye düşündüm. İçimdeki öfke ve kararlılık, Burak’ın ısrarına karşı koymamı sağlıyordu.

Haftalar boyunca odada, gelinlikle oturmuş, gözyaşlarıyla direnmeyi öğrendim. Her adım, her nefes, içimde hem bir öfke fırtınası hem de Edis’i düşünerek bulduğum bir güç merkezi haline gelmişti. Burak’ın varlığı hâlâ bir tehditti, ama ben artık pes etmiyordum; onun ısrarı ve kendi direncim arasındaki bu mücadele, benim için hem bir sınav hem de bir savunma mekanizması olmuştu.

Gelinliğin ağırlığı omuzlarımı eziyor, uzun ve beyaz kumaş bedenimi sarmıştı. Oturduğum köşeye kıvrıldım, dizlerimi karnıma çekip başımı üzerlerine koydum. Gözlerim dolmuş, yanaklarım ıslak, nefesim düzensizdi. İçimdeki öfke, çaresizlik ve yalnızlık birbirine karışmıştı; Burak’ın varlığı, Kenan’ın oyunları ve Edis’in uzaklığı… hepsi bir ağırlık gibi çökmüştü üzerime.

Sessizliği yırtan tek ses, kendi boğuk mırıltım oldu:
“Edis… duy artık beni…”

Sanki kelimelerim, uzun haftaların acısını ve sıkışmış öfkeyi taşıyor, boş odada yankılanıyordu. “Edis… lütfen… yanımda ol…”

Gözlerim kapalıydı; ama zihnimde onun yüzü, bakışları, yokluğu… her şey içimde yeniden canlanıyordu. Bu mırıldanış, hem bir çağrı hem de bir itiraf gibiydi. İçimde bir umut kırıntısı, bir teselli arayışı… ama yanında büyük bir çaresizlik de vardı.

Ve o an, nefesim bir anlığına durdu; bakış açım değişti. Artık Edis’in gözlerinden dünyayı görüyordum.

Edis, uzaklardaki sessizliği duyuyor gibi hissetti. Yağmur’un mırıldanışını, sessiz çağrısını ve içinde fırtına kopan duygularını hissedebiliyordu. Onun yalnızlığı, korkusu ve öfkesi… hepsi, Edis’in kalbine dokundu.

Artık bakışlar onun gözlerinden yansıyor; her adımı, her nefesi, Yağmur’un içsel mücadelesini ve kırılmış ruhunu daha net görebiliyordu. Gelinlikle kıvrılmış, gözyaşları içinde oturan Yağmur… Edis’in dünyasında artık sadece bir görüntü değil, aynı zamanda bir ağırlık, bir sorumluluk ve bir davet haline gelmişti.

“Yağmur…” dedi kendi kendine Edis, sessizce ve kararlı bir tonla. “Seni bulacağım. Ne olursa olsun… seni bırakmayacağım.”

Gözleri, odadaki gelinlikle kıvrılmış Yağmur’u arıyor, kalbindeki korku ve çaresizliği hissediyordu. Artık zaman durmuş gibiydi; sadece ikisinin sessiz ve gizli iletişimi vardı.

 

Edis’in Gözünden

İtalya’daki işimiz bitmişti. Türkiye’ye dönüp Yağmur’a kavuşmama az kalmıştı. Onun gözlerine bakmayı, kokusunu, her zerresini… özlemiştim. Yatağımda yatarken, çocukların çektiği Yağmur’la olan fotoğraflara bakıyordum. Her kare, bir anıyı, bir tebessümü, bir kavuşamamanın acısını taşımaktaydı. Gözlerim fotoğraflarda dolaşırken, kalbim hem buruk hem de heyecanlı bir şekilde çarpıyordu.

Tam o sırada Sarp’ın sesiyle irkildim:
“Siktir!”

O kadar ani bir bağırıştı ki, korkuyla yataktan doğruldum. Gözlerim karışıklık ve panikle Sarp’a çevrildi. “Ne oldu?” diye sordum, sesi sert ama şaşkındı.

Sarp, donuk bir ifadeyle televizyonun olduğu yöne baktı. Hızla adımlarımı attım, yüreğim sıkışarak. Ekranda gördüğüm manzara… nefesimi kesmişti. Yağmur… gelinlik içinde, yanında Burak. Her ikisi de bir magazin programının spot ışıkları altında, sanki mutluluklarını sergiler gibi görünüyordu.

“Bu… şaka mı?” diye mırıldandım, ama kalbimde bir sızı yükseldi. Kanalın alt yazısı hızla değişiyordu:
“Burak Olcay’ın açtığı yeni yelken, sert kayaya çarptı!!!”
“Burak Olcay, Yağmur Hanım’a ne zaman tutuldu?”

Kanal, yer altı mafyalarına aitti. Haberler, magazin niteliği taşıyordu; ama benim için bu, şaka değil, bir işkenceydi. Her kare, her başlık… Yağmur’un yaşadıklarını gözümde canlandırıyor, kalbimi bıçak gibi kesiyordu.

Gözlerimi ekrandan ayıramadım; her detay, Burak’ın Yağmur’a yaklaşımı, Yağmur’un yüzündeki ifade… her şey, içimde patlayan bir öfke ve çaresizlik fırtınasını büyütüyordu. Kendimi tutmak, bir şey yapamamanın ağırlığı… her nefesim, yüreğimdeki acıyı daha da derinleştiriyordu.

Ve o anda, düşündüm: bir hafta, bir ay… zamanın önemi yoktu. Ne olursa olsun, Yağmur’u buradan, bu durumdan kurtarmak zorundaydım. Her şeyden önce, onu geri almalıydım. Ekranda görünen her kare, bana bir yemin gibi çarpıyordu: “Artık susmayacağım. Artık beklemeyeceğim.”

Ekranda gördüğüm kareler gözlerimin önünde dönüp duruyordu. Gelinlik içindeki Yağmur, Burak’ın yanında… kalbim bir anda paramparça oldu. Öfke damarlarımda patlamaya hazır bir volkan gibi yükseldi.

“Siktir! Siktir!” diye bağırdım, sesim odayı doldurdu. Yumruklarımı masaya vururken, etrafımdaki eşyalar birer birer devrildi, kırıldı. Bardaklar, fotoğraf çerçeveleri, kitaplar… hepsi öfkemin yıkıcı gücüne kurban gitti.

Sonra duvara yöneldim. Yumruklarımı duvara savurdum, eklem yerlerimden kanlar süzülmeye başladı ama hissetmiyordum. Öfkem, acımın ve çaresizliğimin önüne geçmişti. Duvar çatladı, boyası döküldü, ama ben hâlâ durmuyordum.

“Sakin ol! Edis!” Sarp’ın sesi, kaosun ortasında yankılandı. Hızlı adımlarla yanıma geldi, ama beni durdurmak kolay değildi. Onun elini yakalamaya çalıştığını hissettim; ama öfkem hâlâ kontrol edilemez bir şekilde patlıyordu.

“Bırak!” diye bağırdım, sesi titrek ama öfkeyle dolu. Sarp duraksadı ama geri çekilmedi. “Sana zarar gelmesini istemiyorum… ama anlaman için yanındayım!” dedi.

Derin bir nefes almaya çalıştım, yıkılmış oda ve acımasız haberin etkisi altında kalbim hâlâ hızlı çarpıyordu. Zorla sakinleşmeye çalışıyordum ama gözlerim dolmuştu, nefesim düzensizdi.

Sonunda dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerim hâlâ titriyordu, duvarın çatlaklarından süzülen kan ellerimdeydi. Sarp yanımda durdu, ama hâlâ temkinliydi; onu bile gördüğümde bile içimdeki öfke dalgaları dinmiyordu.

Bir süre sessizce oturdum, gözyaşlarımı tutamadım. Her damla, bir haftalık özlem, öfke, çaresizlik ve sevgi karmaşını taşıyordu. Her nefes, Yağmur’un orada, gelinlik içinde Burak’la birlikte olmasının yarattığı acıyı yeniden hissettiriyordu.

Sarp sessizce dizlerimin yanına oturdu, omzuma hafifçe dokundu ama ben gözyaşlarımı tutamıyordum. “Edis… sakin ol… her şey yoluna girecek…” dedi, sesi güven verici ama hâlâ temkinliydi.

Ve o an, dizlerimin üzerinde, ellerim kanlı, gözlerim dolu, titreyerek otururken… kendimi bırakıp ağladım. İçimdeki öfke, çaresizlik ve özlem bir anda sular gibi taştı. Sessizlik, odayı doldurdu; sadece ben, gözyaşlarım ve kalbimdeki kırık parçalar vardı.

“Evlenmiş lan!” diye bağırdım, sesi odada yankılanıyordu. “Bana hislerini gösteremezken… hiç tanımadığı herifle evlendirmiş Kenan onu!”

Kendi bedenime yumruklar savurmaya başladım. Her darbe, içimdeki öfke ve çaresizliğin bir yansımasıydı. “Burak… incitir onu… Yağmur!” diye bağırdım, gözlerim dolmuş, nefesim düzensizdi.

Sarp hızla yanımdaydı, ellerimden tutarak beni durdurmaya çalıştı. “Edis… dur! Kendine zarar veriyorsun!” dedi, sesi telaşlı ama temkinliydi. Ama öfkem, acım ve korkum hâlâ kontrolümde değildi.

Acı dolu gözlerle Sarp’a döndüm. “Ya… Yağmur bana seslendiyse ve… ve ben bunu duymuyorsam?” Nefesim kesiliyor, kalbim göğsümden fırlayacak gibi çarpıyordu.

Ayağa kalktım, ellerim hâlâ titriyordu. “Dedim… fısıldaman yeter dedim!” diye bağırdım, sesi hem çaresizlik hem de öfkeyle doluydu.

Sarp hâlâ beni tutmaya çalışıyordu, ama ben tekrar gözlerini ona diktim, sesi titrek ama keskin: “Ya fısıltısı dünyanın en acı dolu çığlığıysa? Sarp… ona bir şey olursa, sıkarım kafama!”

Gözlerimdeki acı, öfke ve korku birleşmiş, tüm bedenimi sarmıştı. İçimdeki çaresizlik, Yağmur’un o anki yalnızlığı ve benim uzak oluşumun verdiği suçluluk… hepsi bir noktada patlamıştı.

Sarp ellerimi sıkıca tuttu, gözlerime bakmaya çalıştı: “Edis… sakin ol… ne olursa olsun, onu bulacağız. Ona bir şey olmayacak!”

Ama ben hâlâ içimdeki fırtınayla mücadele ediyordum; gözlerim dolu, nefesim hızlı ve düzensiz, ellerim hâlâ titriyordu. “Bunu yapamazsam… Yağmur… Sarp… anlamıyorsun!” diye bağırdım.

O an, odadaki sessizlik bile nefesimi kesiyor, kalbimdeki acıyı daha da büyütüyordu. Ve ben, ellerim hâlâ Sarp’ın ellerinde, içimdeki öfke ve çaresizliği bastırmaya çalışarak, Yağmur’un fısıltısını tekrar tekrar aklımdan geçiriyordum.

Öfke ve panik içimde birbirine karışmıştı. Telefonumu hızla açtım, ellerim titriyordu. Ekranda Ece’nin adı görünür görünmez tuşa bastım ve sesi kulağıma gelince derin bir nefes aldım.

“Bana söylemediniz… bunun hesabını sonra vereceksiniz,” dedim, sesi keskin ve kararlı, öfkemin her zerresiyle doluydu. Ellerim hâlâ titriyordu ama durmam, beklemem mümkün değildi. “Ece… Yağmur’un yerini bul, hemen.”

Ece telaşlıydı ama sözlerim ona motivasyon vermişti. “Edis… anladım. Bulacağım,” dedi.

Derin bir nefes daha aldım, telefonu kapattım ve Sarp’a döndüm: “Hazır ol… özel jete gidiyoruz, İstanbul’a.”

Sarp, başıyla onayladı ve saniyeler içinde uçağa bindik. Motorların sesi adrenalini yükseltiyordu. Her saniye, Yağmur’un kırık ve çaresiz halini düşündüğümde öfkem büyüyordu.

Uçak havada, İstanbul’a doğru ilerlerken telefonumu kontrol etmeye çalışmadım; bu süre boyunca tek düşündüğüm, Yağmur’u kurtarmaktı. Zaman uzadıkça öfkem ve kararlılığım daha da yoğunlaştı.

Nihayet uçak indi. İstanbul Havalimanı’nda yere sağlam basar basmaz Sarp ve ben hızlı adımlarla uçağın merdivenlerinden indik. Hemen bizi bekleyen arabaya bindik; motorun sesiyle birlikte kalbim ritmini hızlandırıyordu.

Ece, arabadan aradı ve sesini titreterek söyledi: “Edis… Yağmur’u buldum. Burak’la yalıda… hemen gidin.”

“Anladım,” dedim, sesi titremeden, kararlı bir şekilde. “Sarp… direksiyon sende, yola çıkıyoruz. Hiçbir şey bizi durduramayacak.”

Arabanın hızıyla birlikte içimde hem öfke hem de koruma isteği büyüyordu. Yağmur’u bulana kadar durmak yoktu; her saniye, her kilometre, onun güvenliği ve özgürlüğü için bir savaş gibiydi.

Sarp arabayı yalının önüne park eder etmez, derin bir nefes aldım ve Özgür ile Oğuz’u hızlıca aradım: “Hemen buraya gelin. Yardıma ihtiyacım var.”

Dakikalar içinde ikisi de geldi. Sarp zaten hazırdı; gözleri kararlı, nefesi kontrollüydü. “Ne yapıyoruz?” diye sordular, ama gözlerimdeki öfkeyi ve kararlılığı görünce sözlerine gerek kalmadı.

“Önce korumaları indiriyoruz. Sonra Yağmur’u bulacağım,” dedim, sesi soğuk ve keskin. Her kelime, içimdeki öfkenin ve çaresizliğin bir yansımasıydı.

Hızla hareket ettik. Sarp ve ben, korumaların olduğu noktaya yöneldik. Özgür ve Oğuz da bizimle birlikteydiler; sessiz adımlarımız, gecenin sessizliğini delen tek şeydi. Birbirimize bakmadan, sözsüz bir planla hareket ettik.

Kısa sürede korumaları etkisiz hâle getirdik; kimse zarar görmedi ama hepsi artık etkisizdi. Her şey kontrol altındaydı. İçimdeki öfke ve telaş biraz olsun hafifledi, ama tek düşüncem Yağmur’du.

Yalının içinde, kat kat odaları aramaya başladım. Her kapıya baktım, her pencereyi kontrol ettim. Adımlarım hızlı ve sessiz, kalbim yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu. İçimdeki panik ve endişe, Yağmur’u bir an önce bulma isteğimle birleşiyordu.

“Burada olmalı…” diye mırıldandım, gözlerim her odayı tararken. Sarp, Özgür ve Oğuz da sessizce beni takip ediyor, her adımımda hazır bekliyorlardı. Her odada, her köşede Yağmur’un izini arıyordum; gelinliğiyle odaya kapanmış olabileceğini, ya da herhangi bir pencereden kaçmayı denemiş olabileceğini düşünüyordum.

Kalbimde bir sıkışma hissettim; her saniye gecikme, her adım bir ömür gibi geliyordu. Nihayet, üst katlarda bir odanın kapısına yaklaştım. İçimde bir his, Yağmur’un orada olduğunu söylüyordu. Nefesimi tutarak kapıya yöneldim.

“Yağmur…” diye fısıldadım kendi kendime, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısık ama içimdeki kararlılığı ve korkuyu yansıtan bir tonla. “Seni buldum… ve bir saniye bile kaybetmeyeceğim.”

Ama hemen ardından kapıdan gelen fısıltılar ve ayak sesleri içimi buz gibi yaptı. Hızla kapıyı açtım, odanın içini taradım ve gördüm… Burak, elinde silahıyla önümde duruyordu. Ama dikkatimi çeken asıl şey Yağmur’du; elinde bir bıçak, bıçağı kendi boynuna dayamıştı.

“Git buradan, Edis… lütfen. Ölmeni istemiyorum!” dedi, sesi titrek ama keskin ve kararlıydı. Gözleri korku ve kararlılıkla doluydu. Bıçağı hâlâ boynuna dayalıydı, ama bakışlarındaki ifade bana hem korkusunu hem de çaresizliğini anlatıyordu.

Burak sinsi bir gülümsemeyle konuştu: “Benimle gelmezsen… Edis’i vururum.”

Öfkem bir anda patladı. “Sen benim sevdiğim kadına nasıl dokunmaya çalışırsın?” diye bağırdım, adımlarım odada yankılanıyordu.

Yağmur, bıçağı biraz daha bastırdı. Gözlerindeki kararlılık ve korku beni derinden sarstı. “Git… buradan, Edis!” diye tekrarladı, sesi neredeyse yutulacak kadar güçsüz ama içindeki çaresizlik ve sevgiyle kuvvetliydi.

Ben, ellerimi onun ellerine doğru uzattım, fısıldadım: “Yağmur… lütfen, bırak o bıçağı.”

İkimizin de tek isteği bir zarar gelmemesiydi; o bana, bende ona zarar gelsin istemiyordum.

Ellerimle ona dokundukça, elleri titremeye başladı. Bıçağı yavaş yavaş indirdi; gözlerindeki korku ve endişeyi hissettim.

O anda içimde öfke ve koruma hissi patladı. Burak’a doğru yürüdüm: “Sen… nasıl dokunursun ona? Nasıl zarar vermeye çalışırsın?”

Ama birden silah patladı. Kurşun omzuma isabet etti. Acı tüm bedenimi sardı. Yağmur çığlık attı, korkusunu hissettim.

Burak kaçmaya çalıştı ama Özgür, Oğuz ve Sarp onu tutarak durdurdu. Patlayan yumruklar ve çığlıklar odada yankılandı; Burak sonunda etkisiz hâle geldi.

Yağmur hemen yanıma koştu, başımı dizine koydu ve elleriyle kanımı kapatmaya çalıştı. Ellerinin sıcaklığı, gözlerindeki endişe ve sevgi… hepsi bana güç verdi. Gülümsedim, gözlerim yavaş yavaş kapanırken, “İyisin… buradasın…” diye fısıldadım.

Yağmur’un yaşı ıslattı yüzümü: “Buradayım.”

Acımı hissetmesin diye gülümsedim, elim yüzünü bulduğunda derin bir huzur kapladı içimi. “Ağlama.” Derken artık kendime engel olamıyordum, gözlerim kapanıyordu.

Sarp’ın çabalamasını, Özgür’ün telefon konuşmalarını ve en önemlisi Yağmur’un söylediklerini anlamıyordum artık. Bilincim kapanıyordu.

Yağmur’un Gözünden

Dizimin hemen ucunda Edis’in yaralı bedeni yatıyordu. Kan… sıcak ve gerçekti, ama onun yanında olmanın verdiği güçle ellerimi onun üzerindeki yarasına bastırdım, kanın akmasını durdurmaya çalıştım.

Gözleri yavaşça kapanıyordu, yüzünde zoraki bir gülümseme… ama biliyordum, acıyı hissetmemesi için yapıyordu bunu. İçimde bir sıkışma, bir korku… kalbim deli gibi atıyordu. “Edis… lütfen… uyan… beni bırakma,” diye fısıldadım, sesi titrek, gözlerim yaşlı.

O kadar yorgundu ki, nefes alışı zorlaşmıştı. Ellerim hâlâ onun üzerindeydi; sıcaklığı ve gücü bana güven veriyordu ama aynı zamanda ne kadar kırılgan olduğunu da hatırlatıyordu.

“Buradayım…” dedi, sesi ıslak ve zor duyuluyordu. O ses… benim için dünyadaki en değerli melodiydi. Dizlerim titriyordu, ellerim hâlâ onun kanını tutmaya çalışıyor, ama gözlerimden yaşlar akıp düşüyordu.

Etrafta Özgür, Oğuz ve Sarp Burak’ı kontrol altına almış, odada hâlâ gergin bir sessizlik vardı. Ama tek odak noktam Edis’ti; onun varlığı, nefesi, gözlerindeki son bakış… hepsi önümdeydi.

“Korkma… ben buradayım, Edis. Artık hiçbir şey olmayacak,” diye fısıldadım, ellerim hâlâ onun sıcak ellerini kavramıştı. Ama kalbim hâlâ bir orman yangını gibiydi hem korku hem öfke hem çaresizlik… hepsi iç içe geçmişti.

Onun gözleri yavaşça kapandı, ama ben oradaydım. “Durma… uyan… sakın gitme,” diye kendi kendime söyleniyordum. Acıyı, korkuyu, öfkeyi ve sevgiyi tek bir nefeste hissettim.

Ellerim titreyerek, gözyaşlarım yüzünü ıslatırken, onun sıcaklığını kaybetmemek için daha da sıktım. Bu an… sonsuz bir an gibi geliyordu; zaman durmuş, dünya sadece ikimiz için nefes alıyordu.

Ve o an… anladım. Ne olursa olsun, Edis’in yanında olacağım. Ne kadar kırık ne kadar yara dolu olursa olsun… artık yalnız değil.

Oğuz ve Özgür Burak’ı etkisiz hâle getirip götürürken, Sarp yanıma geldi, sesi hem sakin hem de endişeliydi: “Özel ambulans geliyor… iyi olacak.” Ama Edis… artık ondan bir ses çıkmıyordu. Gözlerimle onu taradım; solgun yüzü, düzensiz nefesi… her bir çizgisi bana derin bir acı verdi. Kalbim sıkıştı, ellerim titredi.

Onun bu hâlini izlerken gözlerimin önünde bütün anılarımız canlandı. Yılbaşı gecesi… o gece… dudaklarımdaki sıcaklık, gözlerindeki kararlılık… Edis’in bana fısıldadığı o söz: “Bir gün… beni öpen sen olacaksın” hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. “Ve ben o günü bekleyeceğim” demişti… Ve o, beklemişti. Ama şimdi… şimdi burada, kanı ellerim arasında, nefesini duymadan öyle yatarken… o günü beklemenin ağırlığı omuzlarımı ezdi.

Gözyaşlarım dudaklarımın kenarına kadar geldi ama eğildim, dudaklarımı onun dudaklarına bastırdım. Acı dolu, sessiz bir öpücük… hem vedaydı, hem umut… hem de güçlü olmasını istemenin bir yoluydu. “Güçlü ol, Edis… dayan… bırakma beni… beni bırakma,” dedim sessizce, sadece kalbimle fısıldayarak.

Ellerim hâlâ onun kanını tutuyordu; parmaklarım titriyordu ama onu kaybetmek istemiyordum. Onun sıcaklığını hissetmek, varlığını kaybetmediğimi bilmek… her şeyin anlamını yeniden kuruyordu. Gözlerimden düşen yaşlar dudaklarına değdi, ama hissetmemesi için zorla gülümsedim.

“Buradayım, Edis… seni bırakmayacağım,” fısıldadım, sesi titrek ama kararlıydı. O an bütün dünya sustu; sadece biz vardık ve ben onun yanında olmalıydım, her ne olursa olsun.

Ambulansın uzaklardan gelen sesi umut getirdi. Ama o hâlâ baygın, hâlâ acı içindeydi. Kalbim parçalanıyordu, ama yanında olmanın verdiği güçle, ellerimi daha sıkı tuttum. Acı dolu o öpücük, hem vedaydı hem de söz… söz verdim ona: “Dayan… dayan, Edis. Ben buradayım.”

Ve o an anladım; ne kadar korku, ne kadar acı olursa olsun, onu kaybetmeyecektim. Yanında olacaktım. Her nefesimde, her titreyen parmağımda… her gözyaşımda.

Ekipler geldiğinde, ilk muayeneyi benim gözümün önünde yaptılar. Her hareketini izledim, her nefesini… bir an olsun elini bırakmadım. Parmaklarım onun ellerini sıkıca kavramıştı, kalbim her atışında daha hızlı çarpıyordu. Gözlerimi kapattım, dudaklarımı onun eline bastırdım, sessizce öptüm; saçlarını okşadım, teninin sıcaklığını hissettim.

Ambulansa bindiğimizde hâlâ elini bırakmıyordum. Ellerimiz birbirine kenetlenmişti; o an gelinliğim üzerinde kan lekeleri vardı, ama umurumda değildi. Gelinlik… benim kefenim olacaktı belki de, ama Edis’in kanıyla birlikte renklenmişti. O acı ve sıcaklık karışımı, içimde tarifsiz bir his uyandırıyordu; hem korku, hem öfke, hem de dayanılmaz bir sevgi.

Ellerimi hâlâ onun ellerinden ayırmadan, dudaklarımı birkaç kez bastırdım. “Dayan… dayan, Edis… ben buradayım,” diye fısıldadım, sesi titrek ama kararlıydı. Saçlarını okşarken, gözlerimden yaşlar aktı ama onun bunu hissetmesini istemedim. Güçlü olmalıydım, çünkü onun yanında olmalıydım, her ne olursa olsun.

Kalbim parçalanıyordu, ama onu bırakmayacaktım. Ambulansın motor sesi uzaklardan geldiğinde bile, ellerimiz hâlâ birbirine kenetlenmişti. Onun sıcaklığı ve varlığı, bütün acımı bir nebze olsun hafifletiyordu. Gözlerim onun yüzüne, dudaklarına takılı kaldı; kanla lekelenmiş ama hâlâ benim Edis’imdi.

Ve o an anladım… ne kadar acı, ne kadar ölüm ve kaos olursa olsun, onu kaybetmeyecektim. Her nefesimde, her titreyen parmağımda, her gözyaşımda onun yanında olacaktım. Gelinliğim belki kanla renklenmişti, ama içinde taşıdığım sevgi ve umut, her şeyi aşacak kadar güçlüydü.

Ambulansın motor sesiyle etraf sarsılırken, ellerim hâlâ Edis’in ellerindeydi. Onun sıcaklığı hâlâ bana dokunuyordu ama bir şey… yanlış gitmişti.

Nefesini kontrol etmek için boynuna eğildim ve hissettim… kalp atışı durmuştu. İçimde bir çığlık yükseldi ama sesim çıkmadı; parmaklarım hâlâ ellerini sıkıyordu, ama artık titreyen bir umut yerine derin bir korku vardı. “Hayır… Edis… dayan… gitme…” fısıldadım, sesi titrek ve neredeyse duyulmaz.

Ambulanstaki herkes hareketlenmiş, ekipler panik içinde müdahale ediyordu. Ama gözlerim sadece ona kilitlenmişti. Yavaşça, öylesine güçlü ve çaresiz bir şekilde, yüzünü avuçlarıma aldım, dudaklarımı ona bastırdım. “Lütfen… uyan… gitme… bırakma beni…” diye tekrar ettim, gözyaşlarım yüzünü ıslatıyordu.

Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor, ciğerlerim yanıyor, ama nefesimi onun için tutuyordum. Gelinliğim kanla lekelenmişti, ama onu hissetmek, onu bırakmamak için hiçbir şey umurumda değildi.

Her saniye sonsuz bir acıya dönüşüyordu; onun yanında olmak, ellerini bırakmamak, ama kalbinin durduğunu bilmek… dayanılmaz bir korkuydu. Ellerim hâlâ onun ellerindeydi, gözlerim onun gözlerinde umudu arıyordu, ama göremiyordum.

“Edis… lütfen… dayan… gitme…” fısıldarken, gözlerimden akan yaşlar onun yüzüne düşüyor, acımı ve sevgimi aktarıyordu. İçimde bir yıkım, ama bir o kadar da kararlılık vardı: ne olursa olsun yanında olacaktım, onun için savaşacaktım.

“Edis!” diye bağırdım, sesi neredeyse ambulansın motorunun gürültüsünde kayboluyordu. Ellerim hâlâ onun ellerini sıkıca kavrıyordu ama kalbinin durduğunu bilmek… her bir hücremi donduruyordu. Parmaklarım titriyordu, dudaklarımı onun dudaklarına bastırdım, nefesini aramaya çalıştım. “Lütfen… uyan… dayan…” fısıldadım, gözyaşlarım yanağına düşüyordu.

Ekipler hızla etrafımı sardı, ellerimi nazikçe ama kararlı bir şekilde ayırmaya çalıştılar. “Kalp masajına başlıyoruz!” dediler, ama ben hâlâ onun yanında olmayı istiyordum. Ellerim onun göğsünde, nefesini hissetmeye çalışırken kalbimde bir panik kasırgası vardı. “Dayan… dayan, Edis… bırakma beni… seni bırakmayacağım…” diye fısıldadım.

Ekipten bir doktor hızlıca kalp masajına başladı, başka biri oksijen maskesini hazırladı. Ben ise başucundan ayrılmıyor, gözlerimi onun gözlerinden ayırmıyordum. Her kalp atışı için dua ediyordum; her saniye sonsuz bir bekleyişe dönüşüyordu.

Bir an… bir mucize gibi, göğsüne bastırdığım ellerimle birlikte kalp atışını hissettim. Minik, ama var… var ve güçlü! Gözlerimi dolduran yaşlar, hem korku hem sevinç hem de rahatlama karışımıydı. “Edis… işte buradasın… buradayım…,” fısıldadım, ellerim hâlâ onun ellerindeydi, dudaklarımdan düşen sıcak öpücüklerle.

Kalp atışı giderek düzene girdi, nefesi yavaş yavaş geri gelmeye başladı. Gözlerini araladı, ilk bakışı banaydı… ve o anda bütün yıkımın, bütün acının, bütün korkunun içinde bir umut doğdu. Gözlerimden akan yaşlarla birlikte içimde bir huzur hissettim; onu kaybetmemiştim.

Ambulansın içinde, gelinliğim kanla lekelenmiş, ellerim hâlâ onun ellerinde… ama artık bir nefes vardı, bir varlık vardı… ve ben, onun yanında olmanın verdiği gücü hissettim. “Seni bırakmayacağım, Edis… seni asla bırakmayacağım,” dedim kendi kendime, sessiz ama kararlı.

Doktor panik içinde bağırdı: “Acil kana ihtiyacımız var! 0Rh negatif…”

O an bir soğukluk hissettim, ama sonra fark ettim… benim kan grubum tam olarak buna uyuyordu. Kalbim hızla çarpıyor, korku ve kararlılık arasında gidip geliyordu. “Ben… ben verebilirim!” diye seslendim, ellerim titriyordu ama kararlılığımı kaybetmedim.

Ekip hemen hazırlıklara başladı, beni ambulansın dar koridorunda, Edis’in yanına doğru yönlendirdiler. Doktor bana sakin olmamı söyledi ama sakin olamıyordum; gözlerim sadece Edis’in solgun yüzünde, dudaklarındaki hâlâ titrek nefeste takılıydı. “Dayan… dayan, Edis… ben buradayım,” fısıldadım, dudaklarımı onun yanağına bastırarak.

İğne hazırlandı, kanım yavaşça Edis’e akmaya başladı. Ellerim hâlâ onun ellerindeydi, gözlerim onun gözlerine kilitlenmişti. Her saniye nefesini arıyor, her kalp atışı için dua ediyordum. İçim korku, endişe ve tarifsiz bir sevgiyle doluydu.

Bir kaç saniye sonra kalp atışı daha güçlü hissedilmeye başladı. Göğsüne ellerimi bastırarak, nefesini hissetmeye çalıştım. Minik, ama var… güçlü! Gözlerim doldu, dudaklarımı tekrar onun eline bastırdım, saçlarını okşadım. “Edis… işte buradasın… dayan… dayan, gitme… bırakma beni…”

Kan transferi devam ederken, gözlerimden yaşlar akıyor, parmaklarım titriyordu ama artık bir umut vardı. Ambulansın içinde gelinliğim kanla lekelenmişti, ellerim hâlâ onun ellerindeydi… ama artık Edis’in nefesi geri geliyordu. “Seni bırakmayacağım… seni asla bırakmayacağım,” dedim sessizce, kalbim onun kalbiyle eş zamanlı atarken.

Kalp atışı giderek düzenlendi, nefesi derinleşti ve gözlerini araladı. İlk bakışı bana oldu; gözlerindeki karışık ifade… korku, acı, ama en çok da güven ve sevgi… her şeyi anlatıyordu. Ellerim hâlâ onun ellerindeydi, dudaklarım onun ellerini öpüyor, saçlarını okşuyordu. Ve o an anladım: ne kadar acı, ne kadar ölüm, ne kadar korku olursa olsun… onun yanında olmanın gücü her şeyi aşacak kadar büyüktü.

Ambulans hastaneye doğru ilerlerken, her saniye daha da uzun geliyordu. Edis hâlâ benim ellerimin arasındaydı, nefesi yavaş yavaş geri geliyordu ama gözlerindeki acı ve yorgunluk hâlâ belli oluyordu. Elleri hâlâ benim ellerimdeydi, parmaklarımız birbirine kenetlenmişti; onu bırakmak… imkansızdı.

Hastaneye vardığımızda, ambulansın kapıları açıldığında bile hâlâ onun elini bırakmadım. Ama ekipler hızlı ve kararlı bir şekilde onu sedyeye aldılar. “Onu ameliyathaneye götürmemiz lazım,” dedi bir doktor.

“Seni bırakmayacağım,” fısıldadım, parmaklarım hâlâ onun ellerini kavramıştı. Ama yavaşça ellerimizi ayırmaya başladılar. O an içimde bir boşluk, sanki bir parçam kopmuş gibiydi. “Hayır… Edis…” dedim, sesi titrek ve yutulmuş bir çığlık gibi. Ellerimiz zorla ayrıldığında, soğuk metal sedyenin üzerindeki ellerini bırakmak zorunda kaldım.

Edis’in gözleri beni aradı, o da ellerimizin ayrılmasını hissetmişti. Ufak bir titreme ile parmaklarını benim ellerime doğru uzattı ama ulaşamadı… Kalbim parçalanıyordu. Gözlerim dolu dolu, dudaklarımı ısırarak sessizce “Geri geleceğim… seni bırakmayacağım…” dedim.

Ameliyathaneye doğru götürülürken, onun varlığını bir an bile hissetmeden ilerlemek… dayanılmazdı. Ama biliyordum ki bu ameliyat, onun hayatta kalması için tek şanstı. Sedye hızla kayarken, gözlerim hâlâ onun yüzünde, ellerimde hissettiğim sıcaklığını kaybetmek istemezcesine, her anı içime kazımaya çalışıyordum.

Ve o an anladım… ellerimiz ayrı düşse de kalplerimiz hâlâ birbirine bağlıydı. Ne olursa olsun, yanında olacağımı, onu bırakmayacağımı biliyordu. Ben de artık bu acıyı, bu korkuyu bir kenara itip güçlü olmak zorundaydım; çünkü onun hayatta kalması… her şeyden önemliydi.

Koridorun soğuk, beyaz ışıkları altında, ben hâlâ ambulansın gidişine takılıydım. Ellerim boşta, kalbim hâlâ Edis’in ellerini arıyordu. Her adım, her nefes… acıyı daha da derinleştiriyordu. Bir süre dayanabildim, güçlü görünmeye çalıştım… ama sonra dizlerim boşaldı ve kendimi yere bıraktım.

Soğuk zemin, yorgun bedenime acımasızca dokunuyordu. Hıçkırıklarımı tutamıyor, gözyaşlarım yanaklarımı ıslatıyordu. Neredeyse nefes almak bile zor geliyordu. “Nerede… neden yanımda değil…?” diye fısıldadım, kimseye değil, sadece kendime.

O sırada Ece belirdi, sessiz adımlarla yanımda durdu. Elinde bir çanta vardı; içinden kıyafetleri çıkardı. “Yağmur… gel, bunu giy. Güçlü olman gerek,” dedi, sesi hem sakinleştirici hem de destekleyiciydi.

Ama güçlü hissetmiyordum, olamazdım da… onun yanında olamadığım için, ellerimizin ayrılması için, Edis’in acı çekiyor olma ihtimali için… dizlerimin üzerindeki ağırlık hâlâ devam ediyordu. Ece sessizce yanımda oturdu, kıyafeti uzattı ve gözleriyle bana cesaret vermeye çalıştı.

“Giy bakalım… belki biraz daha iyi hissedersin,” dedi hafifçe gülümseyerek, ama gözlerinde endişe vardı. Elleri titriyordu ama beni yargılamıyordu, sadece yanımdaydı. Derin bir nefes aldım, ellerimi sıktım ve kıyafeti aldım. O anda, zayıf ama kararlı bir sesle kendi kendime söyledim: “Edis… dayan… ben buradayım. Seni bırakmayacağım. Sen de dayanacaksın…”

Bir süre koridorda çöküşümden sonra, Ece’nin yardımıyla müsait bir odaya geçtim. Gelinliğin ağırlığı, üzerimdeki kan lekeleri… hepsi artık omuzlarımı eziyordu. Kıyafeti yavaşça çıkardım ve yerine daha rahat bir şey giydim. Derin bir nefes aldım; ilk kez o andan sonra biraz hafifledim, biraz… özgür hissettim.

Ama içimde hâlâ bir boşluk, bir korku vardı. Ellerim hâlâ titriyordu, gözlerim hâlâ Edis’i arıyordu. Kalbim, her saniye onun nefesini arıyor, her an gözlerimin önüne onun solgun yüzünü getiriyordu.

Tam o sırada ameliyathanenin kapısı açıldı. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Gözlerim hemen ona takıldı… Edis. Yavaşça, hâlâ biraz solgun ama hayatta… önümde duruyordu. Gözlerimizi buluşturduk; o an dünyadaki her şey sustu, sadece ikimizin nefesi ve kalp atışlarımız vardı.

Hızla yanına koştum, ellerimi onun ellerine uzattım ve sıkıca tuttum. “Edis… gerçekten sen…” dudaklarım titreyerek fısıldadı. Gözlerinde hâlâ acı, hâlâ yorgunluk vardı ama bakışı… bakışı her şeyi anlatıyordu. Ben de gözyaşlarımı tutamadım ve dizlerimin üzerindeki ağırlık artık tamamen yok olmuştu; sadece onu kaybetmeme korkusu kalmıştı.

Edis de ellerini bana doğru uzattı, parmaklarımız birbirine kenetlendi. “Yağmur… buradayım… seni bırakmayacağım,” dedi, sesi hâlâ zayıf ama kararlıydı. O an, gelinliğin ağırlığı, korkularım, endişelerim… hepsi yok oldu. Sadece var olan tek şey vardı: Edis ve ben, tekrar birbirimizin yanında… ve bu an, her acıyı, her korkuyu aşacak kadar güçlüydü.

Edis hâlâ biraz solgun, yorgun ve vücudu aldığı ilaçların etkisiyle ağırlaşmıştı. Gözleri neredeyse kapanıyordu, nefesi düzensiz, her hareketi titrekti. Onu izlerken içimde hem endişe hem de şefkat dalgaları yükseldi. Ben de o kadar bitkin, yorgun ve hâlâ kalbimdeki korkuyla sarsılmıştım ki, kendimi ayakta tutmakta zorlanıyordum.

Edis, gözlerini açmaya çalışarak bana bakıp hafif bir sesle dedi: “Yağmur… gel yanıma… biraz dinlen…”
İçim bir an durdu. “Ama Edis… yarana bir şey olur, ben… ben buradayım.” dedim titrek bir sesle, ellerim hâlâ onun ellerini arıyordu.

Ama Edis’in bakışı, o kadar naif ama bir o kadar da kararlıydı ki, kıramadım. “Yağmur… lütfen… sadece biraz… yanıma gel. Sadece… yanında olmanı istiyorum,” dedi, sesi neredeyse fısıltıydı ama içimde yankılanıyordu.

Gözlerimi kapadım ve derin bir nefes aldım. Sonra yavaşça yanına geçtim, odaya yayılan sessizliğin içinde Edis’in yanına uzandım. Elleriyle beni hafifçe kendine çekti; yaralı ama güven veren bir şekilde. Kalbim onun kalbine temas ederken, nefesimizi birbirimize eşledik.

Başımı onun omzuna yasladım, onun sıcaklığını hissettim; Edis de başını hafifçe bana yasladı. Sessizlik, yorgunluğun ve acının ortasında huzurlu bir boşluk yaratıyordu. Gözlerim kapanmaya başladı, bedenim Edis’in yanında tamamen gevşemişti. O da uyuya daldı, nefesi yavaş ve düzenli bir ritme oturdu.

Edis’in nefesini dinlerken gözlerimi yavaşça kapamıştım. Her nefesi, her hafif titremesi… bana hem huzur hem de derin bir korku veriyordu. Biliyorum, onu kaybetme ihtimali hâlâ vardı, ama o an, sadece yanında olmanın sıcaklığına sarılmıştım. Elleri hâlâ birbirine kenetlenmişti, vücudumun tüm ağırlığı onun yanında eriyordu.

Tam o sırada kapı yavaşça açıldı. Gözlerimi araladım ve içeriye Kenan’ın girdiğini fark ettim. O an içimdeki huzur bir anda parçalandı. Kalbim hızla çarpmaya başladı, nefesim düzensizleşti. Edis hâlâ yarı uykuda, etkisi altındaki ilaçlarla kendini toparlamaya çalışıyordu; Kenan’ın varlığı ise odadaki sessizliği tamamen değiştirdi.

“Yağmur…” Kenan’ın sesi soğuk ve kararlıydı. Adımlarını sessizce ama emin şekilde attı, sanki odadaki her şey onun kontrolü altındaymış gibi bir hava yayıyordu. Göz göze geldiğimizde, içimde hem öfke hem korku dalgaları çarptı. Edis’in yanında duramamak… onu koruyamamak… tahmin edilemez bir ağırlık hissettirdi.

Kenan bir an durdu, etrafı süzdü ve sonra bakışlarını direkt bana çevirdi. “Demek buradasın,” dedi. Sesindeki tehdit ve soğukluk, vücudumda ürperti yarattı. Ama ben hâlâ Edis’in yanında, onun nefesini dinleyerek ve ellerini tutarak dimdik durmaya çalışıyordum.

Kalbim, hem Edis’e hem de Kenan’a karşı ikiye bölünmüş gibiydi. Bir yanda sevdiğim, yaralı ve savunmasız Edis… bir yanda ise tüm hayatımı değiştirecek, kontrolü elinde tutan Kenan. O an anladım ki, ne kadar güçlü görünmeye çalışsam da… gerçek savaş şimdi başlıyordu.

O an anladım ki, tüm korkular, acılar, kaygılar… hepsi bir süreliğine durmuştu. Sadece biz vardık; birbirimize sarılmış, birbirimizi hayatta tutan iki ruh… ve sonunda, birkaç saatliğine de olsa, huzuru bulmuştuk.

Kalktım ve Kenan ile birlikte hastane koridoruna çıktım. Soğuk, beyaz ışıklar altında dururken nefesim hâlâ düzensizdi. Gözlerimi ona diktim ve sert bir sesle sordum:
“Eserinle gurur duyuyor musun, Kenan?”

Kenan hafifçe gülümsedi, ama o gülüşün ardında alaycı bir soğukluk vardı. “Bu cümleyi ikinizden de duymaktan sıkıldım,” dedi.

Kollarımı bağdaştırdım, durdum, kendimden emin bir şekilde ve net bir tonla sordum:
“Düğünde babam da vardı… Aranızda nasıl bir ilişki var?”

Kenan yavaş adımlarla koridorun ortasında bulunan sandalyeye oturdu, bacak bacak üstüne attı ve soğukkanlı bir şekilde cevap verdi:
“Fabrikamda kimyager… O kullandığın sabunları, baban üretiyor.”

Duyduklarım, yer ayağımın altından kaymış gibi hissettirdi. Bütün dengem bozuldu; öfke ve hayal kırıklığı bir anda içimi sardı.

Kenan devam etti, sesi sakin ama tehditkar:
“Burak ile evlenmeni, bizim ile çalışmanı o istedi… bu yüzden buradasın.”

O an zihnim karmakarışık oldu. Tüm yaşadıklarımın sorumlusu babam mıydı? Intikam almam gereken ilk kişi gerçekten babam mıydı? İçimde hem öfke hem de ihanete uğramış olmanın verdiği ağırlıkla sessizce durdum.

Gözlerimi kenana dikerek düşündüm, içimde kopan fırtınayı bastırmaya çalışarak: babam… her şeyin merkezi, her karanlık planın mimarı… Edis’e yapılanlar, Burak’ın düğün sahnesi, yaşadığım tüm acılar… hepsi onun gölgesinde mi şekillenmişti?

O an fark ettim ki, sadece Kenan’a değil, hayatımda bir zamanlar güvenmiş olduğum insanlara karşı da bir savaş başlatmam gerekiyordu. Ama önce… önce kendi kalbimdeki karmaşayı çözmek zorundaydım.

Bölüm : 16.08.2025 23:11 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...