
Edis’le loş koridorda karşı karşıyaydık. Göz göze geldiğimiz o an… hafif bir gülümseme, hafif bir dokunuş… sanki ikimiz de birbirimizi test ediyorduk.
Ama sonra Edis, işleri olduğunu hatırladı. Başını hafifçe salladı:
“Beni affet, ama biraz iş var. Burada kalamam.”
İçimde bir anlık hayal kırıklığı belirdi ama hemen bastırdım. Göz kırptım:
“Tamam… ama iş bitince görüşeceğiz, unutma.”
Kapı kapandığında telefonumu çıkardım ve Kaan’a hızlıca mesaj attım:
“Ben geliyorum. Ekibi topla.”
Bir süre sonra kendimi Atlas, Kaan, Baran ve Mert’in evinde buldum. İçeri girer girmez tepkilerini gördüm ve istemsizce gülümsedim.
“AAA! Ölü gelin geldi!” diye bağırdı Kaan, kahkahasını boğmaya çalışarak.
“Her gelişinde ayrı bir olay bu kız,” diye ekledi Baran.
Mert gülerek, “Baksana, hortlak gibi giriş yaptı yine!” dedi.
Ben de hafifçe gülümseyerek onlara baktım:
“Dalga geçebilirsiniz ama ciddi bir işimiz var. Oturun, dinleyin…”
Kendimi kanepeden bir koltuğa bıraktım, gözlerimi ekipte gezdirdim. Bu dağınık, gürültülü, ama bir o kadar da samimi ortam… işte burası, planımı anlatmak için doğru yerdi.
Gözlerimi Atlas’a, Kaan’a, Baran’a ve Mert’e diktim. Ortam hâlâ o kaotik enerjiyle doluydu, ama ben işin ciddi kısmına geçmek zorundaydım. Bir an sessizlik oluştu; herkes hazır gibi bakıyordu.
“Dinleyin,” dedim, sesi biraz alçak ama keskin. “Bu gece yapılacak şey… büyük, tehlikeli ve geri dönüşsüz. Babam Ferdi’yi öldüreceğim. Ama bunu yaparken Kenan’ın da kuyusunu kazacağım.”
Atlas göz ucuyla bana baktı; sessiz bir onay. Kaan kaşlarını kaldırdı. Baran ve Mert gözlerini kocaman açtı ama kimse sözünü kesmedi.
“Plan şöyle,” diye devam ettim. “Oğuz babamı fabrikadan getirecek, Özgür deterjan kutularını etrafa saçacak ve delil yolları oluşturacak. Fabrikanın etrafına benzin dökülecek. Ben isimsiz bir ihbar verip yangını başlatacağım ve babamla yüzleşeceğim. Sonra Kenan’ı çağıracağım ve…” Burada kısa bir duraksadım, gözlerimi hepsine diktim. “Babam… artık yok olacak.”
Telefon ekranına baktım ve hızlıca bir mesaj yazdım:
“Ece, Oğuz, Özgür, Edis… Acil buluşmamız gerekiyor. Bu gece çok önemli. Lütfen gelin. Konumu paylaşıyorum.”
Konumu ekledim ve gönder tuşuna bastım. Parmaklarım titriyordu, ama mesajın ciddiyetini taşımasını istiyordum.
Birkaç saniye sonra bildirimler gelmeye başladı. Ece’den: “Cesur yürek, bakalım bu sefer hangi felaketle karşılaşacağız.”
Oğuz’dan: “Oradayım.”
Özgür’den: “Geliyorum.
Ve Edis… sadece bir onay işareti. Hiçbir kelime yok, ama o bakış kadar etkiliydi.
Mesajları tekrar okuyup derin bir nefes aldım. Hepsi geliyordu. Artık zamanı gelmişti; planımı anlatacağım ve bu geceyi başlatacaktık.
Kapı çalınca derin bir nefes aldım. Mesajımı alıp gelmişlerdi: Ece, Oğuz, Özgür ve en önemlisi Edis. Salonun ortasında dururken onları süzdüm; Ece kaşlarını kaldırıp meraklı bir şekilde baktı, Özgür sessizce bekliyordu, Oğuz da kendi halinde, ama dikkat kesilmişti.
Kaan ve Baran hemen espiriyi patlattı.
“Vay canına… Yağmur yine sahnede!” Baran kahkahayla ekledi: “İzleyelim bakalım bu gece ki manzarayı!”
Kaan da gülerek, “Hazır olun, herkes eğlenceye davetli!” dedi.
Edis sessizce yanıma yaklaştı, bakışları derin ve sorgulayıcıydı: “Ne oluyor, Yağmur?”
Onu alıp müsait bir odaya yönlendirdim. Kapıyı kapattım ve sessizliği sağladım. Derin bir nefes aldım.
“Edis… bunu bilmeni istiyorum,” dedim, sesi titrek ama kararlı. “Senin arkandan bir iş çevirmek istemiyorum. Ama bunu yapacağım. Durdurmak istesen de başaramazsın. Yanımda ol diyemem… ama bana engel olma, sakın.”
Edis sadece baktı. Hiçbir şey söylemedi. Hiçbir tepki yoktu, ama gözlerinde bir kabullenme vardı, hatta biraz da hayranlık. Fabrikayı yakacak olmam onu rahatsız etmiyor gibiydi.
Sonra diğerlerine döndüm; Ece, Özgür ve Oğuz’u topladım. Planımı anlatmaya başladım; her detayı…
“Tamam… peki… Yağmur, sen bunu ciddi mi söylüyorsun?” Ece kaşlarını çattı ama meraklıydı.
Özgür sessizce başını salladı, Oğuz da sakin bir şekilde “Anladım,” dedi.
Kaan ve Baran yine espiriyi yaptılar. “Show must go on’” Kaan fısıldadı, göz kırparak.
Baran ekledi: “Bu kız her geldiğinde ayrı bir aksiyon. Aradığım eğlence buydu.”
Ben hafifçe gülümsedim; içimdeki gerginlik biraz olsun hafifledi. “Evet… ve bu sefer biraz daha ciddi. Ama merak etmeyin… eğlenceyi de ihmal etmeyeceğiz.”
Herkes sessizce başını salladı. Küçük kahkahalar yükseldi; ama hepsi biliyordu ki, bu gece hafif olmayacak.
Kapıdan geçer geçmez Ece, çantasında ne var ne yoksa çıkarmaya başladı. “Makyajsız mı sahneye çıkacaksın, Yağmur? Bunu kabul edemem!” dedi ve önüme bir fırça, ruj ve biraz pudra koydu. Gözlerimi devirdim ama içten içe minik bir gülümseme yayıldı yüzüme.
Ece bir yandan da Özgür’e döndü, göz kırparak: “Bagajdan valizi getirir misin şekerim?”
“Valiz mi?” dedim şaşkınlıkla, kaşlarımı kaldırarak.
“‘Acil durum valizi’,” dedi Ece, tam ciddiyetle. Gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Kaan arkadan izleyip sırıttı: “Ece, her zaman hazır olmayı seviyor. Gördün mü?”
Valizi açtım, içinde siyah bir sweet, kalın bir mont ve şapka vardı. Her şeyi üstüme geçirdim, kıyafetler üzerime tam oturdu. Gardıroptaki hazır kostüm gibi… Son olarak keskin bir eyeliner çizdim, kırmızı ruj sürüp aynaya baktım. Sanki tamamen başka biri olmuştum; tehlikeli ve çekici, ama hâlâ ben.
Oğuz, Özgür, Ece, Kaan, Baran, Atlas ve Mert aynı arabada gideceklerdi. Ben ve Edis ise ayrı, kendi aracımızla ilerleyecektik. Arabanın motoru çalışırken Edis yanımda sessizce oturuyordu. Sadece gözleri konuşuyordu; her bakışında kalbim bir kez daha hızlanıyordu.
Yola çıkarken sessizlik çöktü; sadece motor sesi ve lastiklerin asfaltla buluşması vardı. Aramızdaki gerilim nefes aldırmıyordu.
“Bu… ciddi bir iş, Yağmur,” dedi Edis sessizce, elini direksiyonun yanında hafifçe oynatarak.
“Biliyorum,” dedim, sesi titrek ama kararlı. “Ama yanımda olmanı istemiyorum… sadece engel olma sakın.”
Edis hiçbir şey söylemedi. Gözlerimiz bazen buluşuyor, bazen yola kayıyordu. Kalbim sıkıştı; hem gerilim hem… o şey… o yasak çekim vardı.
Fabrikaya yaklaşırken yağmur başlamıştı. Camlara düşen damlalar, kırmızı ve sarı ışıklarla karışıyor, arabanın içini titrek bir ışık seliyle dolduruyordu. Her dönemeç, her ışık patlaması kalbimi daha hızlı attırıyordu.
“Burası… tehlikeli,” dedi Edis, sesi düşük ama keskin.
“Ve tam olarak bu yüzden buradayım,” dedim, gözlerimi yoldan ayırmadan.
Arabayı park ettik; sessizlik bir anda yoğunlaştı. Edis elini tutmak için uzandı ama hemen geri çekildi. Sanki o küçük temas bile tehlikeliymiş gibi bir hava vardı.
Fabrika kapısına yaklaşırken her adımda kalbim daha da hızlandı. Atlas ve diğerlerinin rolünü, Özgür’ün ve Oğuz’un ne yapacağını, Ece’nin durumu yönetmesini düşünüyordum. Ama şu an sadece Edis vardı yanımda. Sadece gözlerimiz ve nefeslerimiz vardı.
Kapının yanına geldiğimizde Edis hafifçe gülümsedi: “Beni izliyor musun yoksa?”
“İzlemek değil… takip etmek diyelim,” dedim, sesi neredeyse bir fısıltı gibi.
“İyi. Ama dikkatli ol,” dedi, elleri hafif titreyerek direksiyon simidine kenetlenmiş gibi duruyordu.
Fabrikanın kapısından içeri girdiğimizde içerideki kimyasal kokusu, metal ve betonun birleşimi, gerilimi daha da artırdı. Atlas’ın ve ekibin stratejilerini kafamda tekrar gözden geçirirken, Edis bir adım geri durdu. Ama gözlerindeki yoğun dikkat ve kayıtsızlık arasında bir çelişki vardı; hem endişeliydi hem… bana olan çekimi gizleyemiyordu.
İlk koridora girdiğimizde Edis bana hafifçe dokundu. “Sıcaklık…” dedi.
“Evet,” dedim, nefesimi tutarak. “Ama buna alışacağız.”
Ve işte tam o an, hem gerilim hem aksiyon hem de o yasak, çekici his… İçim titredi. Edis’in nefesi yüzüme hafifçe değdi. Her adımda kalbim hem korku hem heyecanla doluyordu. Fabrika içinde ilerlerken, gölgeler bize eşlik ediyordu; her ses, her damla sanki bir tehlike işaretiydi.
Gece karanlıktı, fabrika civarında her şey sessizleşmişti. Sadece uzaktan duyulan bir motor sesi ve rüzgârın ağaç dallarını hışırdattığı ses vardı. Atlas arabayı durdurdu, Edis ve ben yanında indik. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi atıyordu; her an bir alarm çalacak, her an bir şeyler ters gidecekmiş gibi hissettim.
Atlas sessizce elini omzuma koydu, gözleriyle “Hazırsan başlıyoruz” der gibi bakıyordu. Edis yanımda duruyor, gözlerini dört açmış, sessiz bir şekilde etrafı tarıyordu. Onun yanında olmak… tedirginliğimi biraz olsun azalttı, ama heyecanım ve öfkemle karışık bir şekilde kalbimi hızlandırıyordu.
“Ferdiyi nereye saklamış olabileceklerini düşünüyorsun?” dedim, nefesimi kontrol ederek.
Edis cevap vermedi, sadece elimi sıktı. O temas, sessiz bir güven vermişti. Atlas hafifçe başını salladı, sonra ormanın kenarına doğru işaret etti. “O tarafa gitmiş olmalı,” dedi alçak sesle.
Yavaşça ilerledik. Ay ışığı ağaçların arasından süzülüyor, gölgeler derinleşiyordu. Adımlarımız sessiz ama her biri gerginlikle doluydu. Etraf sessizdi ama kalbimin attığı ses, bütün sessizliği bastırıyordu.
Birden uzaktan hafif bir hareket gördüm. Atlas işaret parmağıyla durmamızı söyledi. Edis, benimle göz göze geldi ve elimi sıkıp sessizce “Tamam, buradayız” dedi.
Ferdinin gövdesi, eski bir depo kapısının yanında, iki kişi tarafından tutuluyordu. Korku ve şaşkınlıkla bakıyordu. Atlas bir adım öne geçti, Edis diğer taraftan yaklaşırken ben önden ilerledim. Her adımda gerilim tırmanıyor, kalbim ve nefesim birbirine karışıyordu.
“Ferdii!” diye bağırdım, sesi karanlıkta yankılandı.
O, başını kaldırıp bana baktığında, gözlerinde hem şaşkınlık hem de korku vardı. Atlas sıkıca kolunu sardı, Edis ise sessizce yanımda durarak desteğini hissettirdi.
Ferdinin baktığı o an… her şeyi durdurmuş gibiydi. Orada sadece biz üçümüz ve o vardı. Gerilim, adımlarımız, nefeslerimiz… her şey tüylerimi diken diken ediyordu. Edis’in elimi tutması, kalbimin hem korku hem de heyecanla çarpmasını sağlıyordu.
Atlas ve Edis onu iki yandan tutarken ben önüne geçtim. “Hazır mısınız?” dedim sessizce ama kararlı bir şekilde.
Atlas ve Edis başlarını salladı. Bu sessizlik, bir tür anlaşmaydı; artık geri dönüş yoktu.
Ferdiyi güvenli şekilde kontrol altına almak için Atlas ve Edis’in yaptığı hareketler hızlı ama dikkatliydi. Ben önünde duruyordum, nefesimi kontrol ederek, içimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak. Gözlerimiz bir an için birbirine kilitlendi ve orada… zaman yavaşladı.
Ferdiyi kontrol altına aldıktan sonra, Atlas ve Edis onun iki yanından tuttular. Ben önden yürüyordum, adımlarım sessiz ama kararlıydı. Ormanın içine girerken rüzgâr dalları hışırdatıyor, ay ışığı karanlık gölgeler oluşturuyordu. Her adımda nefesim kesiliyor, kalbim göğsümden fırlayacak gibi atıyordu.
“Dikkat et, ağaç dallarına takılma,” diye fısıldadım, kendi kendime ve onlara. Ama sessizliğin içinde her fısıltı, gerilimi daha da yükseltiyordu. Atlas kolunu sıktı, Edis elimi tuttu; bu dokunuş… bir yandan güven veriyor, bir yandan içimdeki heyecanı tetikliyordu.
Orman derinleştikçe, ay ışığı azalıyor, karanlık gölgeler daha yoğun bir hâl alıyordu. Her an bir ses duymaya, her an bir hareket beklemeye başladım. Ferdinin nefes alış verişi hızlanmış, gözleri etrafa panikle bakıyordu.
Atlas sessizce fısıldadı: “Sadece adımlarımızı sessiz tutalım. Geriye dönüş yok.”
Edis başını salladı, gözlerini bana çevirdi. O bakış… her şeyi anlatıyordu. Benim öfkem, kararlılığım ve onun sessiz desteği… bir araya gelmişti.
Kısa bir açıklıkta durduk. Ferdinin iki kolunu sıkıca tuttukları için yürüyemiyordu rahatça. Ben önden adım attım, “Biraz daha ileride, düzgün bir yer bulacağım,” dedim.
Atlas ve Edis arkadan destek olurken, ben her adımı dikkatle attım. Toprak nemli, yapraklar çürük… her adımda hafif bir çıtırtı geliyor, kalbim anlık duracak gibi oluyordu. Ama duramadım. İçimdeki öfke ve kararlılık, korkuyu bastırıyordu.
“Atlas, Edis… buraya kadar iyi gidiyoruz,” dedim sessizce. Edis’in elini sıkıp onayımı gösterdim. O da sessizce başını salladı. O an… hem gerilim hem de içimde bir sıcaklık hissettim. Sanki o el, yalnızca destek değil, aynı zamanda bir bağ anlamına geliyordu.
Sonra ağaçların arasında biraz daha açık bir alan bulduk. Ferdiyi yere düşürmeden durduk, etraf sessiz, sadece rüzgârın hışırtısı vardı.
“Tam burası,” dedim. “Burada yüzleşeceğiz.”
Atlas ve Edis yanından çekildi, ama ellerini hâlâ birbirlerine yakın tuttular. Ben önden yürüdüm, Ferdiyi gözlerimle kilitledim. Kalbim göğsümde deli gibi atıyor, nefesim kesiliyordu.
“Artık hesap zamanı,” dedim, sesim kararlı ve hafif titrek.
Ferdinin gözleri korku ve şaşkınlıkla bana kilitlenmişti. Arkasında ağaçlar, önünde ben… ve yanımda sessiz destekçilerim. Edis’in elini tutmam, Atlas’ın varlığı… her şey gerilimi daha da artırıyordu, ama aynı zamanda içimdeki kontrolü sağlıyordu.
Bir adım öne attım, o da geriye çekildi. “Burası senin son duruşun, Ferdii,” dedim.
Atlas hafifçe geriye çekildi, Edis ise sıkıca elimi tuttu. Bu temas… bir yandan aşkı, bir yandan kararlılığı hatırlatıyordu. Göz göze geldiğimiz o an, zamanın yavaşladığını hissettim.
Gerilim doruktaydı. Her an bir hamle, her an bir patlama olabilirdi. Ama ben hazırdım. Hazır olduğum kadar kararlıydım… ve artık geri dönüş yoktu.
Ormanlık alanda durduk. Ferdinin elleri Atlas ve Edis tarafından sıkıca tutuluyordu. Ben önde, ay ışığının altında titreyen bir kararlılıkla ona bakıyordum.
“Anlat bakalım…” dedim, sesi titrek ama keskin. “Neden… neden hayatımı sikip attın?”
Ferdinin gözleri bana dikildi. Sanki tüm dünya sessizleşmişti. Derin bir nefes aldı, ardından ağır ağır konuştu:
“Çıkarlarım için kullandım, Yağmur. Baştan beri planlı bir bebektin benin için. Seninle eğlendiğim zamanlar, birlikte kahve içtiğimiz o anlar… hepsi… her şey doğumundan beri planlıydı.”
Gözlerim doldu. İçimdeki öfke ile birlikte acı bir boşluk hissettim. “Yani… yaşadıklarım, duygularım… her şey… senin planının altındaydı?”
Ferdinin bakışları soğuk ama tatmin olmuş gibiydi. “Evet. Satranç oyununda sen benim sadece bir piyonum oldun. Seni iyi yerlere geçirdim, yönlendirdim… her adımın benim için bir taş gibiydi.”
Kalbim sıkıştı. Bütün geçmişim bir anda gözlerimin önünden geçti; masum anlar, gülen gözler, kahkahalar… ve hepsi bir oyunmuş gibi.
İçimde bir kıvılcım parladı. İlk defa, tam olarak kontrol bende olduğunu hissettim. Sesim titrek ama kararlı:
“Şah… ve mat. Oyun bitti. Kazanan benim.”
O anda hem silahı alnına doğrulttum hem de aklımda fabrikanın planı vardı. Atlas ve Edis arkada hazır, içimde ise adrenalin patlıyordu.
Tetiğe bastım. Kurşun alnına çarptı ve Ferdinin bedeni gerildi, devrildi.
Tam aynı anda, uzakta fabrikanın siluetinde kırmızı alevler yükselmeye başladı. Benzin ve deterjan kutularının birleşimiyle patlama şiddetiyle havaya fırladı, cam kırıkları ve duman gökyüzüne karıştı. Patlamanın sesi ormanı inletti, rüzgâr saçlarımızı savurdu.
Atlas Ferdiyi sıkıca tuttu, Edis arkamda elimi kavradı. Patlama ışığı alnıma yansıdı; kurşun sonrası sessizlikle birleşen ateş, etrafı adeta cehenneme çevirdi.
O an, hem zafer hem de yıkım hissettim; içimde bir boşluk ve aynı zamanda özgürlük vardı.
Fabrika uzakta yanarken, sessizlik ve yanmış plastik kokusu arasında sadece nefeslerimiz vardı. Edis gözlerime bakarken hiçbir şey demedi. Atlas sessizce Ferdiyi sabit tutuyordu. Ben ise, tek başıma hem hayatımı hem de geçmişimi bir kurşunla bitirmiş olmanın ağırlığını hissettim.
Sirenlerin ışıkları gözlerimi kamaştırıyordu ama içimde hâlâ patlamanın uğultusu vardı. Polislerin gölgeleri uzaktan beliriyordu; koşuşturuyorlardı, bağırıyorlardı… Ama hiçbirinin bakışları bize değmiyordu. Onlar fabrikanın alevlerine, çevredeki yıkıntılara odaklanmıştı.
Ve tam o an, kalabalığın içinden bir siluet ayrıldı. Kenan.
Adımlarını ağır ve emin atıyordu. Ne Atlas’a, ne Edis’e, ne de yere yığılan Ferdinin bedenine bakıyordu. Sadece bana.
Boğazım düğümlendi. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı, sıcak sıcak yanaklarımdan aktılar. Ama yüzüm ifadesizdi. Ne öfke, ne pişmanlık, ne de korku… İçimdeki her şey donmuş gibiydi.
Kenan birkaç adım kala durdu. Alevlerin kızıllığı gözlerine vuruyordu; bakışları buz gibi, sesi ise beklenmedik şekilde sakindi:
“Bitiriyorsun kendini, Yağmur…”
Yutkundum. Dudaklarım titredi ama sesim çıkmadı. Sadece nefes alıyordum; o da zorlanarak. Gözyaşlarım akmaya devam etti, ama yüzüm hâlâ maskelenmiş gibiydi.
Kenan başını hafifçe yana eğdi, sanki beni anlamaya çalışıyor gibiydi. Ama gözlerinde aynı zamanda tanıdığım o keskin soğukluk vardı. Polisler hâlâ etrafta koşturuyor, bizi görmüyorlardı.
Ama o, sadece beni görüyordu.
Kenan birkaç adım daha attı. Polislerin sesleri uzaktan yankılanıyor ama bu an sanki sadece ikimize aitti. Gözyaşlarım hâlâ yanaklarımdan süzülüyordu fakat içimde bir kıvılcım yandı. Gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan, dudaklarımı sıktım ve beklenmedik bir kararlılıkla konuştum:
“Yanılıyorsun, Kenan…” dedim, sesim titremedi. “Ben kendimi değil; üzerime kurulan oyunları yerle bir ediyorum.”
Kenan’ın yüzündeki sakinlik aniden çatladı. Kaşları gerildi, gözlerinde öfkenin ilk kıvılcımları belirdi. Bir adım daha yaklaştı. Elini sert bir şekilde arkasına attı, sanki silahına gidecekmiş gibi.
“Sen hâlâ anlamıyorsun, Yağmur.” dedi, sesi bu defa buz gibi. “Kimi korumaya çalıştığını sanıyorsun? Arkandaki Edis mi?”
Bakışlarını bir anda Edis’e kaydırdı. O an içimdeki tüm kaslar gerildi. Kenan, Edis’in üstüne yürümek için hamle yapıyordu.
Refleksle önüme geçtim. Gözlerimdeki yaşları hiçe sayarak, sert bir tonla bağırdım:
“Ona dokunmayacaksın!”
Kenan’ın adımları durdu. Kaşlarını çatarak bana baktı. Ben ise geri adım atmadım. Nefesim hızlanmıştı ama gözlerim kararlıydı.
“Edis’in bu işlerle bir ilgisi yok.” dedim dişlerimin arasından. “Onu da senin gibi telefonla arayıp çağırdım buraya. Hiçbir şeyden haberi yoktu.”
Kenan’ın bakışları keskinleşti, gözbebekleri daraldı. “Yani…” dedi, dudaklarının kenarı alaycı bir gülümsemeyle kıvrılırken. “Bir tuzağa hepimizi çektin?”
“Hayır.” dedim, başımı kaldırıp dimdik durarak. “Ben sadece gerçeği açığa çıkarmak için hamlemi yaptım. Sen de farkındasın… Edis’in hiçbir suçu yok. Onun üzerine gitmene izin vermem.”
Kenan, öfkesini gizlemek ister gibi birkaç saniye sessiz kaldı. Bakışları benim üzerimdeydi, ama ben hissediyordum… Bu sessizliğin ardından ya bir fırtına kopacak, ya da hesaplaşma daha da derinleşecekti.
Atlas uzaktan hâlâ sessizce bizi izliyordu, Edis ise nefesini tutmuş gibiydi.
Ama o an, orada sadece ben ve Kenan vardık.
Kenan sırıttı. Dudaklarının kenarı sinsice kıvrıldı, bakışları alevlerin kızıllığında daha da tehlikeli görünüyordu.
“Beni mi bitireceksin sen, Yağmur?” dedi alayla.
Arkasını yarı dönerek yanan fabrikaya baktı. Alevlerin çatırdaması, kırmızı kıvılcımlar gözlerine yansıyordu.
“Benimle ilgili tüm kanıtların olduğu fabrikayı yakarak mı?”
Kalbim hızla atsa da yüzümde sahte bir endişe ifadesi belirdi. Kaşlarımı hafifçe kaldırıp dudaklarımı titrettim, sanki paniklemişim gibi… Oysa içimden soğuk bir kahkaha kopuyordu.
“Kara kutun bu fabrikada mıydı?” dedim, sahte şaşkınlığımla.
Kenan tekrar sırıttı, bu kez dişleri görünecek kadar. Başını yana eğip beni süzdü.
“Tüm bilgiler…” diye fısıldadı, sesi rüzgârın uğultusuna karıştı.
Tam o an, gözlerim ciddileşti. Yavaşça elimi cebime götürdüm. Kenan’ın gözleri hareketimi yakaladı; bir an için bakışları sertleşti. Ama ben yavaşça telefonu çıkardım. Elimde parlayan ekranı ona çevirdim. Dudaklarımda ince bir gülümseme belirdi.
“Bu kutudan mı bahsediyorsun?” dedim. Sesim meydan okuyan bir tondaydı.
Kenan’ın gülümsemesi dondu. Gözleri telefona kilitlendi. Ben ise telefonu kaldırıp tam ona gösterdim, ardından başımı yana eğerek sinsice güldüm:
“Tüm sırlarının olduğu o ucuz kutu…”
Telefonun ekranında parlayan dosya isimleri bir anlığına Kenan’ın gözlerinde yankılandı. Sesi çıkmadı, ama çenesindeki kaslar gerildi.
Ben kahkahamı bastıramadım; kısa, ama zehir gibi bir gülüş yankılandı dudaklarımdan. “Sen gerçekten hâlâ her şeyin kontrolünde olduğunu mu sanıyorsun, Kenan?”
Arkamdan Edis’in nefesi duyuldu; gerilmişti, şaşkındı. Atlas ise gözlerini kısmış, tetikte bekliyordu. Polisler hâlâ fabrikanın etrafında oyalanıyor, kimse bize yaklaşmıyordu.
Kenan birkaç adım attı. Yüzünde öfke ve merakın karmakarışık hali vardı.
“Ne yaptın, Yağmur?!” diye kükredi. “Ne var o telefonda!”
Telefonu kaldırdım, ekran ışığı yüzümü aydınlatıyordu. Sırıtarak bir adım geri çekildim.
“Her şey.” dedim net bir şekilde. “Bütün kayıtlar, konuşmalar, transferler… Senin maskeni indirecek her şey burada. Sen fabrikanı yakıp delilleri yok ettim sandın, ama ben sandığından daha hızlıydım.”
Kenan’ın eli istemsizce silahına gitti. O an kalbim deli gibi atıyordu ama gülüşümü bozmadım. Gözlerimden süzülen yaşları silmeden, buz gibi bir ifade takındım.
“Ve biliyor musun, Kenan…” dedim telefonu kaldırarak. “Artık bu sırlar sadece bende değil.”
Arkamdan ayak sesleri duyuldu. Karanlığın içinden Kaan belirdi; elinde siyah bir telsiz vardı. Üzerindeki çamur lekeleri ve yüzündeki gerginlik, haftalardır bu an için hazırlandığını gösteriyordu.
Telsizden çatırdayarak bir ses yankılandı:
“Fabrikanın sahibini bulduk!” dedi Dedektif Asya’nın kararlı tonu. “Baktığım tüm cinayetlerde parmağı da var; Kenan Karabay.”
Kenan’ın yüzü aniden taş kesildi. O sert, her şeye hâkim bakışlarının yerini şokla karışık öfke aldı. Çenesindeki damarlar belirginleşti.
Ben ise, gözyaşlarımın arasından alaycı bir sırıtış kondurdum yüzüme. Başımı Atlas’a çevirdim.
“Güzel bir ekip olduk gibi değil mi, Atlas?” dedim. Sesimde hem gurur hem de meydan okuma vardı.
Çünkü plan basitti ama ölümcül etkiliydi: Fabrika yanmadan haftalar önce, Kaan içeriye gizlice sızmış; kayıtları, belgeleri, kameraları kendi ağına çekmişti. Kenan’ın en güvenli sandığı kara kutusu çoktan bizim elimizdeydi.
Atlas, gözlerini kısıp hafifçe başını salladı. O kısacık hareket bile “Artık senin değil, bizim oyunumuz oynanıyor” demeye yetiyordu.
Ben yeniden Kenan’a döndüm. Telefonu sıkıca tutuyordum, yüzümdeki sırıtış yerini bu kez ölümcül bir ciddiyete bıraktı. Gözlerim buz gibi parladı.
“Tek bir saçımın teline zarar verirsen, Kenan…” dedim, kelimelerim bıçak gibi keskin çıktı. “Bu kanıtlar medyada dolaşır. Adım atacak yerin kalmaz. Yurt dışına dahi çıkamazsın.”
Kenan’ın dudakları aralandı. Öfkesini saklamaya çalışmadı. Dişlerinin arasından hırladı, dudaklarından tek bir kelime döküldü:
“Siktir.”
O anda içimde garip bir huzur belirdi. Çevremde alevler yükseliyor, sirenler çığlık çığlığa bağırıyordu. Ama ben kendimi bir satranç tahtasının ortasında hissettim. Ve hamlemi başarıyla yapmıştım.
Düşüncelerim kendi içimde yankılandı:
Satranç turnuvası iyi gidiyor… Şahları köşeye sıkıştı. Sıradaki hamle benim elimde.
Telefonun ışığı yüzümü aydınlatırken, Kenan’la göz göze geldim. Artık onun gülüşü solmuş, benim hamlemin gölgesinde ezilmişti.
Birden, ağaçların arasından ağır adımlar duyuldu. Karanlığın gölgelerinden Mert çıktı. Elinde büyük bir benzin bidonu vardı; kaslarının gerginliği, yüzündeki taş kesilmiş ifade, bu anı haftalardır beklediğini anlatıyordu.
Polislerin sirenleri hâlâ uzakta yanıp sönüyor, kimse bizim bulunduğumuz noktayı fark etmiyordu. Ama burada, ormanın tam ortasında, sahne sadece bize aitti.
Mert, tek kelime etmeden bidonu önüme bıraktı. Metal kapağın açılmasıyla keskin benzin kokusu havaya yayıldı. O an kalbim daha da hızlandı ama bakışlarım sabit kaldı: doğrudan Kenan’ın üzerinde.
Ellerimi hiç titretmeden bidonu kaldırdım. Yavaşça, yere devrilmiş babamın üzerine benzin dökmeye başladım. Sıvı, toprağa ve kumaşlara sinerken çıkan ses bütün ormana uğursuz bir yankı bıraktı.
Kenan’ın yüzü bembeyaz kesildi. Çenesindeki kaslar gerildi, gözleri büyüdü.
“Yağmur…!” diye kükredi, ama sesi çaresizlikle karışık bir çığlık gibiydi.
Ben, hiçbir şey olmamış gibi cebimden bir Zippo çıkardım. Şak diye kapağını açtım. Çakmaktaşının kıvılcımı parladı, küçük ama ölümcül bir alev ortaya çıktı. Alevin turuncu ışığı yüzümü aydınlatırken, bakışlarımı Kenan’dan hiç ayırmadım.
“Babasına bunu yapan…” dedim, sesim soğuk, kelimelerim bıçak gibiydi. Birkaç saniye duraksadım, sonra alaycı bir tebessümle ekledim:
“…sana neler yapmaz, Kenan.”
Gözleriyle Zippo’yu takip ediyordu. Benim elimdeki küçücük ateş, onun bütün evrenini tehdit ediyordu. Dizlerinin titrediğini görür gibiydim.
Derin bir nefes aldım. Dudaklarımı kıvırarak son cümlemi fısıldadım:
“Yerinde olsam… gece uyumaya korkardım.”
Ve hiçbir tereddüt göstermeden, yanan Zippo’yu babamın üzerine fırlattım.
Alev bir anda benzini kavradı, önce cılız bir parıltı, ardından vahşi bir patlama gibi ateş göğe yükseldi. Orman dumanla dolarken, Kenan’ın çığlığı siren seslerinin bile önüne geçti.
Ben arkamı döndüm. Yavaş ve kararlı adımlarla yürümeye başladım. Arkamda Atlas, Edis, Kaan ve Mert… Ekip sessizce beni takip etti. Hiçbirimiz geriye bakmadık. Her adımımız, ormanın içinde yankılanan soğuk bir meydan okumaydı.
Kenan’ın çığlıkları, fabrikanın çatırtıları ve yanan bedenin kokusu geride kalıyordu. Ama ben biliyordum… O anla birlikte artık bütün dengeler değişmişti.
Ve adımlarımı hızlandırırken tek düşündüğüm şuydu:
Satranç tahtasında şah artık köşeye sıkıştı.
Dedektifin Gözünden
Sirenler kesildiğinde kulaklarımda sadece alevlerin çatırdayan sesi vardı. Ormanın içine doğru ağır adımlarla yürüdüm. Fabrikanın patlamasıyla etrafa saçılan parçalar hâlâ duman tütüyordu.
El fenerimi kaldırdım. Çimenlerin üzerine devrilmiş onlarca temizlik bidonu gördüm; deterjan ve benzin kokusu havaya keskin bir şekilde sinmişti. Eğildim, kapağı hafif aralanmış bir bidonu eldivenlerimle kavradım.
“Bunu incelemeye götürün.” dedim arkadan gelen ekibe. Bir polis koşarak yanımda belirdi, bidonu dikkatle aldı. Burası sadece bir yangın değil… planlı bir tuzak.
Tam o sırada, kulaklarımı delen bir çığlık ormanı inletti. Ses, yakından gelmişti. Kalbim göğsümde sertçe çarptı, fenerimi kaldırıp koşmaya başladım.
Ağaçların arasından süzülen gri dumanı gördüm. Zeminde çamurlar kayganlaşmış, dallar kırılmıştı. Koşarken bir silüet seçtim: Karanlığın içinde, dumanların arasından beliren uzun boylu bir adam… Koşuyordu.
Bir anlığına sadece gölgesini yakalayabildim. Fener ışığı ona değdiği anda, yüzünü göreceğimi sandım ama… hayır. Yalnızca kaçışını izleyebildim.
“Dur!” diye bağırdım, ama orman uğultusunun içinde sesim kayboldu. Adam hızla kayboldu. Peşinden koşan polislerden biri bana yetişemeden, o çoktan yok olmuştu.
Arkamdan bir ses geldi, telaşlı ve kalın bir ses:
“Komiserim! Ceset yanıyor!”
Koşup geriye döndüğümde, alevlerin ortasında bir bedenin kıvranışını gördüm. Polislerden biri yangın tüpünü kaptı, köpükle ateşe müdahale etmeye başladı. Köpüğün keskin kokusu, benzin ve yanmış etin kokusuna karıştı. O an mideme bir yumruk oturdu.
Ben birkaç adım geri çekildim, gözlerim hâlâ az önce kaybolan silüeti arıyordu. Kimin olduğunu bilmiyordum. Ama içimde bir his vardı… Bu yangının gölgesinde çok daha büyük bir karanlık saklıydı.
Dudaklarımı sıktım, not defterimi çıkardım. Soğukkanlı olmaya çalışıyordum ama içimde bir şeyler fısıldıyordu:
Bu, sıradan bir cinayet değil. Bu işin kökleri derinlerde…
Ve kendime, kimseye duymayacak kadar kısık bir sesle söyledim:
“Ben bu mezarlığın içine çoktan girdim…”
Polisler cesedin üzerindeki alevleri köpükle bastırmaya uğraşırken ben geri çekildim. Fener ışığım hâlâ dumanın içinde kaybolan silüeti arıyordu ama nafile. İçimdeki öfkeyi bastıramadım.
“Toplanın!” diye sertçe seslendim. Sesim ormanın içinde yankılandı. Ekip telaşla etrafımda toplandı, gözlerinde hem merak hem de endişe vardı.
Ellerimi belime dayadım, alnımdaki teri sildim. Sinirliydim. Nefesimi toparlamaya çalışırken sesimi yükselttim:
“Baktığımız tüm cinayet dosyalarındaki delillerin tek tek toplanmasını istiyorum!” dedim. “En ufak ayrıntı bile atlanmayacak.”
Yanımdaki memurlar bakıştı, ama ben hız kesmedim.
“Tüm otopsilerin raporlarını önüme istiyorum. Hepsini. Bugüne kadar çözümsüz kalan, örtbas edilen her şey masama gelecek.”
Kelimeler ağzımdan çıkarken sesim titremiyordu, ama içimdeki tedirginlik damarlarımı sıkıyordu. Gözlerimi tekrar ormana diktim, derin bir nefes aldım.
“Büyük bir düğümün içindeyiz…” dedim kısık sesle, ama yanımda duran herkesin duyacağı şekilde. Çenem kilitlendi, yumruğumu sıktım. “Ve bu düğümü kim attıysa, saklandığını sanıyorsa yanılıyor.”
Bir anlık sessizlik oldu. Polislerin bakışlarında bana güven vardı, ama ben kendi içimde kaynayan şüpheyi bastıramıyordum. Bir şeylerin çoktan kontrolümüzden çıktığını hissediyordum.
Nefesimi verdim, gözlerimi kapattım. Sonra kendi kendime fısıldadım:
Beni daha büyük bir karanlık bekliyor. Ve ben, bu karanlığı tek başıma çözmek zorundayım.
Gece yarısına yaklaşırken, ormanın uğultusu ve sirenlerin kaosu çoktan arkamda kalmıştı. Arabamı sert bir frenle emniyet binasının önünde durdurdum. Farların ışığı binanın gri duvarlarına vurduğunda göğsümdeki öfke daha da arttı.
Ofise adımımı attım. Koridorda hâlâ çalışan birkaç polis vardı, yüzleri yorgun ama bana dikkatle bakıyorlardı. Hiç kimseye selam vermedim, vaktim yoktu.
Kapımı sertçe kapattım, montumu sandalyeye fırlattım. Önümdeki cam masanın üzerine eğildim. Saçımı sinirle arkaya doğru toplayıp topuz yaptım. Bu hareket bana odaklanma gücü verirdi; yüzüm açığa çıkınca bakışlarımın sertliği daha da belirginleşti.
Ardından kahve makinesine gittim. Filtreden süzülen kahvenin kokusu tüm odayı sardı. Karton bardağı elime aldım, uzun bir yudum çektim. Acı, boğazımı yakarken gözlerim kısıldı. Tam ihtiyacım olan şey buydu: Uyanık kalmak.
Masama oturdum. Önümdeki dosyaları hızla açmaya başladım.
Cinayet dosyaları… otopsi raporları… geçmişte çözülemeyen her vaka…
Parmaklarım sayfalarda gezinirken zihnimde aynı düşünce yankılandı:
Bu iş basit bir patlama değil. Bu, yıllardır kurulan bir ağın parçası. Her şey birbirine bağlı.
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi bilgisayar ekranına diktim, parmaklarım klavyeye sertçe bastı. Kayıtlar, raporlar, isimler… Hepsini tek tek taramaya başladım.
Kendi kendime fısıldadım, sesim neredeyse boğuk bir hırıltıya dönmüştü:
“Vakit kaybedemem. Her saniye yeni bir cana mal olabilir.”
O anda kahvemden bir yudum daha aldım. Gözlerimin altındaki morlukları hissetmiyordum bile.
Sadece odaklandığım şey vardı: Bu karanlık düğümü çözmek.
Masamın üzerindeki dosyaları tek tek açtım. Parmak izleri, isim listeleri, eski davaların kayıtları… Hepsi önümdeydi. Her sayfa beni biraz daha yordu ama bırakacak gibi değildim.
Edis’e dair bir iz aradım. Ama yoktu. Tek bir parmak izi, tek bir iletişim kaydı… Hiçbiri görünürde değildi. İçimde hafif bir sıkıntı belirdi, tedirginlik artıyordu.
Dosyaları karıştırırken bir ayrıntı gözümden kaçmadı: küçük, siyah bir kalem. Üzerinde ince yazıyla yazılmıştı: Kenan Karabay “ya intikam ya düşmanlık”
Kalemi elime aldım. Parmaklarımı yavaşça üstünde gezdirdim. Ne anlama geliyordu bu? Kim bırakmıştı? Ve neden bu kadar açık bir mesaj bırakmıştı?
Derin bir nefes aldım. Dosyaların içine gömüldüm yeniden. Gözlerim sayfalarda dolaşırken kendi kendime fısıldadım:
“Ya da hain…”
Kafamda sorular birbirine karıştı. Kenan Karabay’ın çevresi, geçmişteki cinayetler, aile bağları… Her şeyi taradım, ama ipucu sadece o kalemdeydi.
Bir an duraksadım, ofisimin duvarındaki ipucu panosuna baktım. Tüm fotoğraflar, notlar, haritalar, ilişkiler… Kağıtlar, raporlar ve eski dava dosyaları birbirine karışmıştı. Ve bir mesaj çok netti, sanki tüm karmaşanın içinden fısıldıyordu:
“Birisi Kenan’ın sonunu istiyor.”
Kalbim bir anlığına hızlandı. Bu sadece bir tehdit değil, bir planın başlangıcıydı. Kim olabilirdi? Ve Kenan Karabay bundan haberdar mıydı?
Parmaklarımı masanın kenarına bastım, gözlerim panodan ayrılmadı. Sessizlik ofisi dolduruyordu; sadece uzaklardan kahve makinesinin tıkırtısı ve klavyenin hafif tıkırtısı duyuluyordu.
Kendi kendime fısıldadım, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısık:
“Her hamleyi görebilmeliyim… Her adımı takip etmeliyim… Yoksa birileri Kenan’ı düşürürken ben burada boş duracağım.”
Ve o anda, kalemi tekrar masaya bıraktım. Gözlerim panodan bir saniye bile ayrılmadı. İçimde hem korku hem de bir kararlılık belirdi. Bu düğümün çözülmesi gerekiyordu.
Saatler geçti, ışık değişti, ama ben hâlâ dosyaların ve panonun arasında, Kenan Karabay’ın çevresinde dolaşan ipuçlarını tek tek işaretliyordum. Her satır, her not, her isim… Hepsi bir şekilde birbirine bağlıydı. Ve bir tek şey kesindi: Bu oyunda zaman aleyhime işliyordu.
Masamın üzerindeki dosyalara tekrar göz gezdirdim. Kenan Karabay’a dair her kayıt, her isim, her bağlantı… Hepsi birbirine bağlıydı ama bir şey rahatsız ediyordu beni. Parmak izleri, tehdit mesajları, geçmişteki cinayetler… Tüm bunları birleştirdiğimde ortaya çıkan tablo tek bir gerçeği fısıldıyordu:
Her kimse… asıl amacı Kenan’ı öldürmek değil.
Nefesimi derin bir şekilde aldım. Gözlerim panoya takılı kaldı; her fotoğraf, her nota baktıkça içimde soğuk bir his yayıldı. Ve o his, bir kelimeyle şekillendi:
Acı çektirmek.
Kendi kendime fısıldadım, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısık:
“Bu sadece bir oyun değil… bir işkence planı.”
Masamın üzerine eğildim, kalemleri, dosyaları, notları tekrar karıştırdım. Gözlerim yorgundu, ama zihnim keskinleşmişti. Her adımı, her hamleyi görebilmek için hazır olmalıydım.
Ve o anda bir düşünce kafamda yankılandı; sessiz ama keskin bir cümle:
“Birinin planı, sadece Kenan’ın değil… onun çevresindekilerin de kaderini çizecek.”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |
