8. Bölüm

Bölüm 7:Gölgedeki Melodi

Buse Akay
buseninopucugu

Minibüs sessizce şehri arkamızda bırakıyordu. Camdan dışarı baktım; yağmur damlaları gece ışıklarında parlıyordu, ama içimdeki karmaşa bir türlü azalmıyordu. Edis, Atlas, Baran, Kaan, Mert, Ece, Oğuz ve Özgür… hepsi yan yanaydık ama aramızdaki sessizlik ağırlığını koruyordu.

Bir süre sessiz kaldım, ellerimi karnımda kenetledim. Sonra derin bir nefes alıp söyledim:
“Malikaneye gidemem. Şu an… sadece gidip olayları toparlayacak durumda değilim.”

Atlas kolunu hafifçe kaldırdı, bakışları anlam doluydu. Edis arkamda sessiz ama keskin bir sesle konuştu:
“Peki ya Kaan?”

Kaan gözlerini camdan ayırmadan cevap verdi:
“Durumu zaten biliyorsunuz, Yağmur. Buradaki her adım tehlikeli. Önce planı sağlamlaştırmalıyız.”

O sırada Baran telefonunu çıkardı. Bir süre sessiz kaldı, sonra cebine soktu ve kendi babasını aradı. Telefonda kısa bir konuşma geçti. Bitiminde yüzü solgundu, elleri istemsizce titriyordu.

Telefon kapandıktan sonra Baran arabanın ortasına doğru döndü.
“Babam… yaptıklarımızı duymuş.” dedi, sesi tedirgin ve ağır. “Yarın hepimizi yanına çağırıyor.”

Özgür, Mert ve Oğuz birbirine baktı; sessizlik içinde sorular birikti. Ece dudaklarını ısırarak öne eğildi:
“Ne söyleyecek peki?”

Ben başımı salladım, sesi titrek ama kararlı:
“Bilmiyorum… ama hazırlıklı olmalıyız. Bu sıradan bir konuşma olmayacak.”

Atlas gözlerini bana dikti:
“Yağmur, sen kendini suçlama. Ama gerçek şu ki, Baran’ın babasıyla yüzleşmek zorunda kalacağız.”

Baran ellerini cebinden çıkardı, parmakları istemsizce oynuyordu.
“Yani… yarın… hepimiz hesap vereceğiz.” dedi, sesi tedirgin ama içinde hafif bir merak da vardı.

Edis araya girdi:
“Peki, herkes hazır mı? Sorular soracaklar, detay isteyecekler. Hiçbirimiz boş cevap veremeyiz.”

Minibüsün motoru hafif bir uğultu çıkarıyordu. Camdan dışarı bakarken içimde hem gerilim hem kararlılık hissi vardı. Herkes bir şeyler düşünüyor ama sessizlik hâlâ ağır geliyordu.

O an içimden geçirdiğim tek şey:
Yarın ne olacağını bilemem ama hazırlıklı olmalıyım. Ve geri dönüş yok.

Kaan’ın evine adım attığımızda, minibüs yolculuğunun ağırlığı hâlâ omuzlarımızdaydı. İçeri girdiğimizde, herkes bir an için nefes aldı; uzun bir yolculuk ve yorgunluk, gerginliğin biraz da olsa çözülmesine izin verdi. Baran’ın babasının telefonu hâlâ aklımızdaydı, ama şimdi biraz rahatlamaya ihtiyaç vardı.

Edis tekli koltuğa oturmuş, sakin bir şekilde etrafı izliyordu. Ben yanına yaklaşıp, sessizce kucağına oturdum. Bu küçük yakınlık, hem rahatlamamı sağladı hem de aramızdaki sessiz iletişimi güçlendirdi.

Ece kendini evin armut koltuklarından birine bıraktı, hafifçe yığılarak oturdu. Özgür ve Oğuz da onun yanına yere oturdular; sanki bu düzen, Kenan’a alışmışların rahatlığıyla uyumluydu.

Atlas, Baran ve Mert ise kendilerini yerlere veya boş köşelere yığmıştı; dikkatleri hâlâ yoğun, ama artık gözlerindeki gerilim biraz hafiflemişti. Kaan mutfağa yönelip çaydanlığı eline aldı, bardakları dağıtırken evin dağınıklığı ve kaosu hiçbir şekilde azalmıyordu.

Bir süre sessizlik sürdü. Herkes kendi düşüncelerine gömülmüştü, ama bilincimizin hepsi aynı yerdeydi: gerçekler masaya yatacaktı. Bu sessizlik, bir yandan rahatlamaya izin verirken, diğer yandan yarın başlayacak hesaplaşmanın gölgesini hâlâ taşımamıza sebep oluyordu.

Ben Edis’in kucağında hafifçe gerindim, nefesimi düzenlemeye çalıştım. Göz ucumla diğerlerini izledim; herkes kendi alanına çekilmiş, küçük bir güven alanı yaratmıştı kendine. Ama hepimiz biliyorduk ki, rahatlama anı kısa sürecekti. Çünkü çok yakında tüm gerçekler açığa çıkacaktı.

Sessizlik uzun sürdü, herkes kendi düşüncelerine gömülmüştü. Ta ki Mert birden konuşana kadar:
“Edis… sen çocukluğuna dair ne hatırlıyorsun?”

Soru odayı aniden doldurdu. Atlas, Kaan ve Baran birbirlerine baktı; gözlerinde hem merak hem de hafif bir şaşkınlık vardı.

Baran kaşlarını çattı:
“Mert… ciddi misin?”

Mert cebinden sarılı bir OT çıkardı, gözlerini kimseye kaçırmadan:
“Ya şimdi ya hiç,” dedi. “Bir gün bu konuşma yapılacaktı.”

Ben Edis’e baktım. Elimi beline hafifçe dayadım; Edis düşüncelere dalmıştı ama farkında olmadan bir eli de benim belimdeydi, varlığımı hissediyordu. Sessizliğin içinde bu küçük temas, başka bir iletişim yaratmıştı.

Özgür, Oğuz ve Ece birbirlerine baktılar, dikkat kesilmişlerdi. Ece dudaklarını ısırdı, sessizce gerilimi hissetmişti.

Edis derin bir nefes aldı, yüzünde sert bir ifade vardı. Gözleri uzaklara dalmıştı ama sesi odada yankılanıyordu:
“Geçmişin puslarında saklı bazı anılarım olsa da… can alıcı kısımları hatırlıyorum.”

O an, odada kısa bir sessizlik oldu. Herkes Mert’in ve Edis’in gözlerinde bir şeyler okumaya çalışıyordu. Ama sözler, sadece geçmişi hatırlamakla kalmıyor, gelecekteki hesaplaşmanın da ipuçlarını veriyordu.

Atlas, Kaan ve Baran hâlâ birbirlerine bakıyor, gerilimli ama kontrol altında bir bekleyiş içindeydiler.
Ben Edis’in elini hissediyor, ama aynı zamanda odadaki gerilimi ve herkesin birbirine yansıyan bakışlarını kaydediyordum. Bu sessizlik, artık sadece rahatlama anı değildi. Bu, yarının gerilimine hazırlık, ilk ipucuydu.

Odada sessizlik ağırdı, nefeslerimizi duyabiliyordun. Ta ki Atlas birden öne atıldı ve dişlerini sıkarak sordu:
“Neden hâlâ o adama baba diyorsun o zaman… miden nasıl alıyor?”

Edis’in boşta kalan eli istemsizce yumruk olmuştu, parmakları sıkıca birbirine kenetlenmişti. Omzunda ve kucağımda hissettiğim gerginlik, odadaki hava kadar yoğun, ağır ve keskin bir hal almıştı. Edis derin bir nefes aldı, gözleri Atlas’a sabitlendi:
“Almıyor… ama yapmak zorundaydım.”

Ona baktım; yüzünde sert ama kırılgan bir ifade vardı. Gözleri bir an bana kaydı ve küçük bir gülümseme yerine sessiz bir onayla cevap verdi:
“Benim yapmaya cesaret edemediğim bir şeyi, Yağmur… sen başlattın.”

Ellerim belinde onun varlığını hissettiğimde, bu sessiz temasın hem bir destek hem de küçük bir güç kaynağı olduğunu fark ettim. O bir yumruk sıkıyor, ben oradaydım; ve sessizlik içindeki bu küçük temas, odadaki tüm gerilimi bir nebze dengeleyebiliyordu.

Tam o anda Kaan elinde içki kasasıyla odaya girdi. Her adımı sessiz, ama kasadaki bardakların sesiyle dikkatleri üzerine çekti. Masaya içkileri bıraktı, gözleri odadaki herkesi taradı ve soğukkanlı ama ciddi bir sesle konuştu:
“Konun derinliği kahveyle veya çayla hallolacak gibi değildi.”

Baran hâlâ sessizdi, ama gözleri Edis’in bakışlarıyla buluştu. Hafifçe başını salladı ve düşük bir sesle söyledi:
“Sana yardım edeceğimizi söyledik.”

Edis başını onun bakışlarına çevirdi, bakışları hem güçlü hem kırılgandı. “Gelemezdim…” Bu oda, geçmişin ve geleceğin gerilimiyle doluydu; her nefes, her bakış ve her küçük hareket, bir sessiz savaş gibi hissettiriyordu.

Ben Edis’in gözlerindeki kararlılığı ve hafif çaresizliği izledim. Yumruğu hâlâ sıkıydı ama varlığımı hissedebilmek, ona sessiz bir destek oluyordu. Odanın her köşesindeki sessizlik, Atlas ve Baran’ın gerilimli bekleyişi, Kaan’ın kararlı bakışları ve benim sessiz rolüm… hepsi birleşmiş, havayı neredeyse dayanılmaz bir yoğunlukla dolduruyordu.

Ben hafifçe başımı Edis’in omzuna yasladım, içimden düşündüm:
Plan başlatıldı… ve artık geri dönüş yok. Kimse, hiçbirimiz rahat edemeyecek.

Her kelime, her bakış ve her sessizlik, odadaki gerilimi daha da katmanlı hale getiriyordu. Bu anın ağırlığını hissedebiliyordum; nefes almak bile zorlaşmıştı. Ama aynı zamanda, Edis’in gücünü ve bizim sessiz dayanışmamızı da hissedebiliyordum.

Edis’in sesi odada yankılandı, keskin ve acımasız:
“O sırada yaşadıklarımı unutturacak hapları içtiğimi sanıyordu… İçmedim. Her bir an beynimin içinde aynı anda dönüyor.”

Edis’in gözlerinden yaşlar süzüldü. Birdenbire odadaki tüm sessizlik daha da yoğunlaştı; nefeslerimiz boğuk, zaman yavaşlamış gibi hissediliyordu. Ben Edis’in yanındaydım, kucağında oturuyor, elimi beline hafifçe dayamıştım. Ama hissettiğim sadece fiziki bir temas değildi; Edis’in acısı, öfkesi, çaresizliği bana da geçiyordu.

Edis derin bir nefes aldı, sesi titrek ve keskin bir karışımla çıktı:
“Babamın bağırışları, annemin yakarışları, kardeşimin… ağlayışları… aldığım her nefesten nefret ediyorum.”

O an, odadaki herkes sustu. Atlas ve Baran birbirlerine bakıyor, Mert biraz geri çekilmişti; Kaan içki kasasını masaya bırakmış, gözleri odadaki her detayı tarıyordu. Özgür, Oğuz ve Ece ise sessizce kenarda oturuyor, Edis’in acısını ve odayı kaplayan gerilimi izliyordu.

Ben Edis’in saçlarına hafifçe dokundum, gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan fısıldadım:
“Bilmiyordum… ama artık yalnız değilsin.”

Ama sessizliği ve derin acıyı bozmak kolay değildi. Edis’in her kelimesi, geçmişin yaralarını ve hâlâ içindeki öfkeyi odanın içine boşaltıyordu. Ben onun gözlerindeki çaresizliği hissediyor, kalbimde hem bir acı hem de koruma isteği uyanıyordu.

Atlas derin bir nefes aldı, sesi hâlâ sertti ama biraz yumuşamıştı:
“Her an, her nefes… seni böyle şekillendirdi Edis. Ama artık geçmişi değiştiremeyiz, sadece nasıl ilerleyeceğimizi seçebiliriz.”

Ben Edis’in kucağında otururken, odadaki gerginlik ve acı birleşmişti; ama aynı zamanda bu an, onunla paylaştığım sessiz bağın da en yoğun haliydi. Ve içimden geçirdim:
Ne olursa olsun, bu odadaki herkesin gerilimi ve geçmişiyle baş etmesine yardım etmeliyim. Ama önümüzde daha uzun bir gece var.

Edis’in; gözlerinden süzülen yaşlar onun içindeki fırtınayı saklayamıyordu. Derin bir nefes aldım, sesi odada yankılanacak kadar netti:
“Bundan sonra, Edis yalnız değil. Sizden bir söz istiyorum.”

Ellerim hâlâ Edis’in belinde, varlığını hissettirmeye devam ediyordu. Gözlerimi tek tek odadaki herkese çevirdim. Atlas ve Mert hâlâ hafifçe gerilmiş, ama bakışlarında artık biraz yumuşama vardı. Baran hâlâ sessizdi, ama gözlerinde kırılgan bir kararlılık belirmişti. Kaan sessizce kasadaki içkiyi alıp masaya bırakmıştı. Özgür, Oğuz ve Ece kenarda birbirlerine bakıyor, dikkatle durumu izliyorlardı.

Kasanın üstünden bir bira aldım ve hafifçe yukarı kaldırdım; odadaki tüm bakışlar bana çevrildi. Edis’in varlığını hissetmek, içimde hem güç hem sorumluluk hissi uyandırıyordu. Sesim bir komut değil, bir davet gibiydi:
“Sonu ne olursa olsun… Benimle misiniz?”

Bir an sessizlik oldu. Ama bu sessizlik, kararlılığın sessiz yankısı gibiydi. Atlas ve Mert başlarını hafifçe salladılar. Baran yavaşça bakışlarını yukarı çevirdi. Edis, gözleri dolu ama kararlı, bana hafifçe başını yasladı. Kaan kasanın yanına yürüdü, gözlerinde dikkatli bir gerginlik vardı ama sessizce kabul etti.

Bu küçük hareket, odadaki havayı tamamen değiştirdi. Gerilim hâlâ vardı, ama artık bir birlik ve güç hissi hâkim olmuştu. Bu ekip, geçmişin yaralarına rağmen yan yana durabileceklerini ve zorlukların üstesinden gelebileceklerini anlamıştı.
Evet… birlikteyiz. Kim ne yaparsa yapsın, artık yalnız değiliz.

O an, o gergin odada, küçük bir bira ile yükselen bu söz, herkesin içinde sessiz ama güçlü bir kararlılık bıraktı. Gelecek ne olursa olsun, bu ekip artık bir bütün olarak duruyordu.

Telefonum çaldığında, ekranında bilinmeyen bir numara yazıyordu. Elimi hafifçe titreyerek aldım, sesi açtım.
“Yağmur Hanım.”

O an odadaki herkes gerildi. Herkes biliyordu; hayatta olduğumu sayılı kişiler dışında kimse bilmiyordu. Sessizlik, odadaki gerilimi daha da ağırlaştırdı.

“Kim… kimsiniz?” diye sordum, sesim stres ve şaşkınlıkla karışmıştı. Ayağa kalktım, elim hâlâ Edis’in omuzunda.

Telefondaki ses soğuk ve netti:
“Ben, babanızın sağ kolu Samet. Babanızın ölümünden sonra Doğan’ların başı siz oldunuz. En kısa zamanda size atacağım adrese gelmenizi rica ederim.”

Ve telefon aniden suratıma kapandı.

Elimdeki birayı açtım, sert bir yudum aldım. Kavrulmuş içki tadı, boğazımı yakarken zihnimde alarm çanları çalmaya başladı.
“Bu ne demek oluyor?” diye fısıldadım.

Edis derin bir nefes aldı, sesi sakin ama ağırdı:
“Mafyanın başını kim öldürürse… bundan sonra emir komuta ona geçiyor.”

Dudaklarımdan istemsiz bir küfür süzüldü. Başım anlık bir dönme hissetti, odadaki tüm havayı bir anda ağırlaştıran bir gerçekle karşılaşmıştım.
“Biri bizi gördü.”

Baran hemen araya girdi, sesi hem kararlı hem rahatlatıcıydı:
“Bu önemli değil artık. Seni korumak için ellerinden ne geliyorsa yapmak zorundalar.”

O an, odada bir sessizlik çöktü. Ama bu sessizlik, artık yalnızca geçmişin gölgesini değil, geleceğin tehditlerini ve olası savaşın ağırlığını da taşıyordu. Gözlerimi Edis’in yüzüne çevirdim; derin bakışlarında hem korku hem kararlılık vardı. Ve ben fark ettim ki, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Oda hâlâ sessizliğini koruyordu ama ben Edis’in yanında daha fazla sıkışmak istemiyordum. Derin bir nefes aldım ve kucaklandığımız bu durumu biraz kırmak için sessizce fısıldadım:
“Edis… hadi biraz dışarı çıkalım. Havanın değişmesine ihtiyacımız var.”

Edis gözlerini bana çevirdi, küçük bir gülümseme belirdi ama gözlerindeki o yoğun düşünce hâlâ oradaydı. Başını hafifçe salladı. “Tamam,” dedi sessizce.

Dışarıya adım attığımızda, serin gece rüzgârı yüzümüze vurdu. Odadaki gerilim bir nebze olsun dağılıyordu; şehir ışıkları uzaklarda titrek bir şekilde parlıyordu. Edis yanımda yürürken, elim istemsizce onun koluna değdi, hafif bir temas, sessiz bir güven ve sıcaklık yayıyordu.

Bir süre sessizce yürüdük; ikimiz de kelimeleri kullanmak yerine nefeslerimizle ve bakışlarımızla iletişim kuruyorduk. Edis, elini hafifçe omzuma koydu, ben de onu karşılık vererek tuttum. Küçük bir temassal oyun gibi, ama ikimiz için bir rahatlama ve yakınlık anıydı.

“Bazen, her şeyi düşünmeyi bırakıp sadece burada olabilmek lazım,” dedim fısıldayarak.

Edis başını hafifçe yana eğdi, gözlerimiz buluştu ve o sessizlik içinde anlaşılmış bir bağ oluştu. Kısa bir süre için geçmişin yaraları ve geleceğin tehditleri uzaklaşmış, sadece biz kalmıştık.

Rüzgâr saçlarımızı savururken, ben onun varlığını hissetmekten, o da benim sessiz desteğimden güç alıyordu. Bu küçük an, hem gerilimi dağıtıyor hem de aramızdaki bağın ne kadar derin olduğunu hatırlatıyordu.

Ve o an, hiçbir söze gerek kalmadan, birbirimize sessiz bir güven ve yakınlık sağlamıştık.

Bir süre sessizce yürüdükten sonra, Edis’in arabasına doğru yöneldik. Gece serinliğinde, şehir ışıkları uzaktan titrek bir şekilde parlıyordu. Kapıyı açtım ve Edis’in yanına oturdum; motor çalıştı ve araç sessizce yola koyuldu.

“Nereye gidiyoruz?” diye sordum, sesi biraz meraklı, biraz da dikkatliydi.

“Seçili bir otel var,” dedi Edis, gözlerini yoldan ayırmadan. “Burası güvenli ve sessiz. Biraz düşünmek ve rahatlamak için ideal.”

Yol boyunca kelimeler çoğunlukla gereksizdi. Edis’in yanındayken, sessizlik bile rahatlatıcıydı; bazen göz göze geldiğimizde küçük gülümsemeler ve hafif temassal dokunuşlar, gerilimi ve tüm günü unutturuyordu.

Otelin önüne geldiğimizde, bina sessiz ve gözlerden uzak duruyordu. Kapıdan girerken, görevli bizi tanımış gibi sessizce yol verdi. Asansöre binip odaya çıktık; kapıyı kilitledik ve bir an için yalnız kaldık.

Edis yanımda duruyordu, ben hâlâ biraz gerilimi üzerimden atmak için derin nefesler alıyordum. Hafif bir gülümseme ile göz göze geldik; bir an için kelimelere gerek yoktu. Sadece burada, bu sessizlikte, birbirimizin varlığını hissediyorduk.

Ve o an, odada dışarıdaki dünyanın karmaşasından uzak, sadece ikimiz vardık; gerilim, geçmişin gölgeleri ve geleceğin tehditleri bir nebze olsun geride kalmıştı.

Odada sessizlik vardı ama artık önceki gerilim gibi boğucu değildi. Edis hafifçe pencereye yöneldi, ben de onun yanına geçtim. Şehrin ışıkları uzaktan titrek bir şekilde parlıyordu, rüzgâr pencereden hafifçe içeri giriyordu. Nefeslerimiz senkronize olmuştu; sessizlik, kelimelerden daha fazla şey söylüyordu.

“Bazen her şeyi bir kenara bırakıp sadece seninle olmak istiyorum” dedim fısıldayarak, sesim odada yankılanacak kadar netti.

Edis başını hafifçe yana eğdi, gözlerimiz buluştu. Ufak bir gülümseme belirdi dudaklarında; bu gülümseme, bütün gerilimi ve acıyı kısa bir anlığına unutturuyordu. Parmaklarımız istemsizce birbirine değdi; bu küçük temas, hem yakınlık hem de sessiz bir güven mesajı taşıyordu.

Bir süre sessizce odada yürüdük, pencerenin önünde durup dışarı baktık. Şehir ışıkları, gece rüzgârı ve birbirimizin varlığını hissetmek, geçmişin yaralarını ve günün karmaşasını bir nebze olsun uzaklaştırıyordu.

Edis’in yanımda olması, sadece güven değil, aynı zamanda güç veriyordu. Ben de ona hafifçe yaslanarak sessizce destek oldum. O an, kelimeler olmadan, sadece nefeslerimiz ve hafif temasımız ile birbirimize güç vermiştik.

Edis beni duvara yasladı; dudakları hafifçe benim dudaklarıma değdi. “Düşüncelerden sıyrılmama izin ver, Yağmur,” dedi, sesi titrek ve kesik çıkmıştı.

Gülümsedim. Kollarımı boynunda birleştirdim ve öpücüğüne karşılık verdim. Bu, sessiz bir kabuldü; içimdeki gerilim ve duygular bir anda patlamış gibiydi. Edis’in elleri belimde, parmakları hafifçe sıkılmış, varlığını hissettiriyordu. Her nefes alışında, birbirimize olan yakınlığımızı daha da yoğun hissettik.

Öpücük kısa bir an için durdu; göz göze geldik. Gözlerindeki kararlılık ve arzu, içimdeki fırtınayı daha da alevlendirdi. Ellerim boynunda, onun elleri belimde… aramızdaki mesafe tamamen kaybolmuştu. Her dokunuş, her bakış, bizi birbirimize daha da bağlıyordu.

“Yağmur…” dedi, sesi kısılmış, nefesi kesik kesikti. “Bazen her şeyi unutup sadece burada olabilmek istiyorum. Seninle.”

Kalbim hızlı hızlı atıyordu. Hafifçe başımı eğdim, dudaklarımı tekrar onun dudaklarına değdirdim. Bu öpücük, yalnızca bir yakınlık değil, aynı zamanda sessiz bir güven, bir teslimiyet ve tutkuydu.

Ellerimiz hâlâ birbirimizi kavrarken, nefeslerimiz senkronize oldu. Oda, gece ışıkları ve hafif rüzgârla birlikte, sadece bizim dünyamız hâline gelmişti. Dışarıdaki karmaşa ve geçmişin yaraları bir an için tamamen silinmişti; sadece biz vardık, yan yana, tutkuyla bağlı.

Ve o an, içimdeki tüm engeller bir kenara itildi. Edis’in varlığı, dokunuşu ve bakışıyla tamamen kayboldum; her düşünce bir anda silindi, geriye yalnızca aramızdaki yoğun, sessiz ve tutkulu bağ kaldı.

Montlarımızın düğmelerini çözdük, ağır giysilerimizi yere bıraktık. Gece serinliği odada hâlâ hissediliyordu ama aramızdaki yakınlık, bütün soğukluğu silip süpürüyordu.

Edis, yavaşça elini saçımın yanına götürdü, şapkamı nazikçe çıkardı ve bir kenara attı. Parmağının ucuyla saçlarımı düzeltirken gözlerimi ona çevirdim. Gözlerindeki bakış, hâlâ hem tutku hem de koruma arzusuyla doluydu.

Bir an için durduk; nefeslerimiz birbirine karıştı. Ellerimiz hâlâ birbirimizi kavrıyor, küçük dokunuşlar bile kalbimizi hızlıca çarptırıyordu. Dudaklarımız tekrar buluştu; öpücüğümüz kısa bir süre için duraksadıktan sonra, daha derin ve yoğun bir hâle büründü.

“Yağmur…” dedi Edis, sesi titrek ama kararlı. “Her şeyi unutmak… sadece seninle olmak istiyorum.”

Başımı hafifçe eğdim, dudaklarımı onun dudaklarına tekrar değdirdim. Saçını, boynunu, omzunu nazikçe okşarken, onun ellerinin sıcaklığı belimde adeta iz bırakıyordu. Montları çıkarmış, şapkayı kenara atmıştık; artık yalnızca biz, bu küçük odada ve birbirimize tamamen yakın olarak vardık.

O an, sessizlik ve hafif rüzgâr dışında hiçbir şey yoktu. Sadece nefeslerimiz, dokunuşlarımız ve bakışlarımız vardı. İçimdeki tüm engeller kaybolmuştu; Edis’in varlığı ve yakınlığı, geceyi tamamen bize ait kılmıştı.

Kısa bir süre göz göze geldik; kelimelere gerek yoktu. Sadece bakışlarımız, kalbimizin ritmi ve hafif temassal dokunuşlarımız, odadaki gerilimi ve tutkuyu doruğa çıkarıyordu. Elleriyle hafifçe beni kendine çekti, ben de onun kollarına daha da sarıldım.

Yavaşça yatağa doğru yöneldik; yan yana oturmak yerine birlikte uzandık. Sıcak nefesleri ve dokunuşları, odadaki serin havayı tamamen unutturuyordu. Montlarımızı çıkarmıştık, şapkayı kenara atmıştık; artık sadece birbirimizi hissetmek, nefeslerimizin ve kalp atışlarımızın ritmi vardı.

Her temas, her hafif titreme ve küçük öpücük, tutkuyu artırıyordu. Başımı hafifçe yana eğip dudaklarımı onun dudaklarına değdirdim; Edis ellerini belimde daha sıkı tuttu, ben de boynuna doladım kollarımı. Gözlerimiz kapalı, nefeslerimiz kesik ve yoğun, sadece birbirimizi hissediyorduk.

Odadaki gece ışıkları, rüzgâr ve sessizlik, bu yakınlığı daha da büyütüyordu. Zaman durmuş gibiydi; dışarıdaki dünya ve tüm tehlikeler bir kenara itilmiş, geriye yalnızca biz ve aramızdaki tutku kalmıştı.

Ve o an, kelimelere gerek yoktu. Sadece hislerimiz vardı: güven, tutku, yakınlık ve birbirimize tamamen teslimiyet. Sessizlikte nefeslerimiz birbirine karışıyor, kalplerimiz birlikte atıyordu.

Bir süre birbirimizi hissettikten sonra, ikimiz de yavaşça durduk. Göz göze geldik, sessizlik içinde sadece nefeslerimiz ve kalp atışlarımız vardı. Edis ellerini belimden hafifçe çekti, ben de boynumdan ellerimi indirdim; ama hâlâ birbirimizin varlığını hissetmeye devam ettik.

“Yarın…” diye fısıldadım, sesim titrek ama yumuşaktı. “Görüşmemiz var, biraz dinlenmeliyiz.”

Edis başını hafifçe salladı, dudaklarında hâlâ o sessiz gülümseme vardı. Yatağa uzandık, yan yana, omuzlarımız birbirine değiyordu. Gözlerimizi kapattık; ama hâlâ birbirimizi hissetmek mümkündü.

Odada gece lambasının hafif ışığı, yatak örtüsünün yumuşak dokusu ve birbirimize yakın olmanın verdiği güvenle, ikimiz de kısa sürede derin bir uykuya daldık. Dışarıdaki dünya ve tüm karmaşa bir kenara itilmiş, yalnızca bu odada ve bu anda, sessizlik ve huzur hâkim olmuştu.

Ve o an, bir günün yorgunluğu, gerilim ve tutkuyla geçen saatlerin ardından, ikimiz için kısa ama değerli bir mola olmuştu. Yarın için hazır ve birbirine bağlı bir şekilde uykuya teslim olduk.

Sabahın ilk ışıkları odanın penceresinden süzülüyordu. Hafif bir rüzgâr perdeleri sallıyor, odada serin ama taze bir hava vardı. Edis hâlâ yanımda duruyordu; elleri saçlarımın arasında nazikçe dolaşıyor, parmak uçlarımla saç tellerimi hissediyordu.

Gözlerimi yavaşça açtığımda, Edis’in gülümseyen yüzüyle karşılaştım. Dudaklarında o sessiz ama içten gülümseme vardı; gözleri uykulu ama sıcak ve güven doluydu.

“Günaydın, güzel kadın.” diye fısıldadı, sesi yumuşak ve hafif titrek.

Ben de hafifçe gülümsedim ve istemsizce yanaklarını hafifçe okşadım. Dudaklarına minik, tatlı bir buse kondurdum; bir an için sessiz bir mutluluk ve yakınlık odağı oluştu.

Edis bana baktı, gözlerinde hâlâ sıcak bir parıltı vardı. Sonra sessizce yatağın kenarına yürüdü, getirdiği kıyafetleri yere bıraktı. Ben de yavaşça kalktım, onun hareketlerini izledim. Bir süre birbirimize bakarak sessiz bir anlaşma yaptık; birlikte giyinip hazırlanacaktık.

Edis kıyafetlerini giyerken ben de kendime uygun olanı aldım. Her hareketimiz sakin, ama hâlâ birbirimizin varlığını hissettiriyordu. Hazırlanıp hazır olduğumuzda, sessizce odadan çıktık; dışarıda bekleyen yeni bir gün ve yapılacak görüşmeler vardı.

Ve o an, sadece tatlı bir yakınlık ve sessiz bir bağla, yeni güne başlamaya hazırdık.

Sabahın ilk ışıkları şehri yavaşça aydınlatıyordu. Araba sessizce ilerlerken, hafif serin hava camdan içeri giriyor, uyanan şehirden gelen sesler sessiz bir fon oluşturuyordu. Edis direksiyondaydı, ben yan koltukta oturuyordum; yol boyunca birbirimize bakmadan ama varlığımızı hissederek sessizce oturduk.

“Baran’ı ara,” dedi Edis kısa bir sessizlikten sonra. Telefonumu çıkardım ve numarayı çevirdim. Kısa bir bekleyişin ardından Baran’ın sesi geldi, hâlâ sabah uykusundan tam uyanmamış ama dikkatliydi.

“Yağmur, sabah sabah ne oluyor?” diye sordu Baran.

“Babanla nerede buluşmamız gerekiyor?” dedim. Sesi ciddi ama kararlıydı.

Telefon kapandıktan sonra Baran kısa bir süre sessiz kaldı ve sonra, “Babamın ofisine gidiyoruz. Orada görüşürüz,” dedi.

Araba sessizce ilerlerken, sabah ışıkları yol boyunca uzanan binaların camlarına yansıyor, yeni güne uyanan şehir bizlere eşlik ediyordu. Gerginlik hâlâ vardı ama birlikte hareket etmenin verdiği güven de hissediliyordu.

Kısa süre sonra Edis arabayı Baran’ın babasının ofisinin bulunduğu binaya yönlendirdi. Sabahın ferahlığı ve sessizliği, yaklaşan toplantının ciddiyetini daha da belirgin hale getiriyordu. Artık tüm gerçekler ve stratejiler masaya yatırılacak, ekip olarak bir sonraki hamlemizi planlayacaktık.

Sabahın ilk ışıkları, Hüseyin Demirtaş’ın ofisinin geniş camlarından içeri süzülüyordu. Gözlerimi açtığımda, ekibin yavaş yavaş odada toplandığını gördüm: Baran, Edis, Mert, Atlas, Kaan, Oğuz, Özgür ve Ece. Her biri kendi duruşu ve bakışlarıyla sessiz bir gerginlik yayıyordu.

Edis yanımda duruyordu; nefesini hissetmek, bile isteye sakinleşmeme yardım ediyordu. Göz göze gelmeden, sadece varlığını hissetmek bile güven vericiydi. Baran babasının yanına yönelmiş, Atlas ve Mert birbirlerine gizli bir bakış attı; Kaan sessiz, ama her hareketi dikkat çekiyordu. Oğuz, Özgür ve Ece daha geride, sanki her an müdahale etmeye hazır bekliyorlardı.

Hüseyin Demirtaş masanın başında oturuyordu; bakışları keskin, duruşu sert. Derin bir nefes aldı ve sessizliği bozdu: “Günümüzün konusu ciddi. Kenan ve yaptıkları… artık masaya yatırılmalı. Her birinizin katkısı önemli. Sözleriniz, gözlemleriniz ve planlarınızla bu işi bitireceğiz.”

O an, odadaki sessizliği, kendi kalp atışımı ve etrafımdaki nefesleri hissettim. Sanki herkes birer hamle bekliyordu, satranç tahtasında duruyor gibiydik. Edis hafifçe omuzuma dokundu; o küçük temas bile cesaret veriyordu.

Baran babasına odaklanmış, ciddi ve kararlıydı. Edis’in bakışları bana gelmişti; gözlerinde hâlâ o sessiz destek ve anlayış vardı. Mert ve Atlas arasındaki bakışlar bir tür sessiz anlaşmayı fısıldıyordu. Kaan’ın dikkatli bakışlarını hissettim; Oğuz, Özgür ve Ece ise kenarda, sessiz ama tetikteydi.

Hüseyin Demirtaş masanın üzerinde ellerini birleştirip hafifçe öne eğildi: “Hedefimiz net: Kenan ve planları. Kim neyi gözlemledi, hangi delil elimizde ve sonraki adımlarımız neler?”

Gözlerimi odadaki herkese gezdirdim. Herkesin yüzünde bir kararlılık vardı, ama aynı zamanda gerilimi de hissediyordum. İçimde bir kıvılcım yanıyordu; artık sadece strateji değil, güven ve bağlılık da test ediliyordu. Edis’in varlığı yanımda, kalbimde bir güven sağlıyordu; ama yine de sessizlik, hafif bir baskı ve yaklaşan kararların ağırlığı vardı.

Ve o anda fark ettim ki; bu odadaki herkes, bir sonraki hamleyi dikkatle bekliyordu ve biz artık Kenan’a karşı birlikte hareket edecek, stratejimizi ortaya koyacaktık. Sabahın taze ışığı, odadaki ciddiyeti ve gerilimi yumuşatmaya yetmiyordu; her şey hazırdı, sadece ilk hamle yapılmayı bekliyordu.

Hüseyin Demirtaş’ın odasındaki havayı solumak bile başlı başına bir yük gibiydi. Sigara dumanı ağırlaşıyor, her nefes alışımız gerilimi biraz daha derinleştiriyordu. Kalbim göğsümde hızlıca çarpıyordu; Edis’in varlığı yanımda olmasa belki kendimi bu kadar güçlü hissedemezdim.

Öksürdükten sonra söylediklerimi duymak için herkesin gözleri üzerimdeydi. “Kenan bence eski gücünde değil. Adam öldürmek ve karı kızla gününü gün etmekten başka bir şey yaptığını görmedim. Amacım intikam,” dedim. Sesim titrek ama kararlıydı.

Hüseyin Demirtaş başını salladı, gözleri sigarasından çıkan dumanın arasında bulutlu gibi görünüyordu. “Babana yaptıkların cesaret isteyen şeylerdi, Yağmur… Takdir mi etsem, baş sağlığı mı dilesem pek bilemedim.”

Gözleri odada gezinirken tekrar Edis’e takıldı ve lafa devam etti. “Edis, Kenan ile ilgili hatırladığın her şeyi anlatmanı istiyorum. Eğer buradaysan sadece aşkından değil, bir şeylere dur demek istediğindendir.”

Edis ellerini uzatıp ellerimi tuttuğunda, kalbim hızla atmaya başladı. Gözlerimiz buluştu ve bir kelimeye gerek olmadan birbirimizin niyetini anladık. “Yağmur olduğu sürece her şeye varım ben,” dedi. Duruşunu dikleştirerek devam etti: “Ailem ile yaptığımız trafik kazasını, ailemin Kenan ile dost değil düşman olduğunu ve Kenan’ın beni varisi olmam için kaçırdığının farkındayım.”

Duyduklarım kalbimi sıkıştırdı, içimde bir boşluk ve bir ateş yanıyordu aynı anda. Derin bir nefes aldım; gözlerimi kırpmadan Hüseyin Bey’e baktım. “Bu işin sonunda öleceksem bile… Kenan’dan intikam alıp öleceğim, Hüseyin Bey.”

Edis ellerimi daha sıkı tuttu, o bakışlarıyla bana hem güven veriyor hem de uyarıyordu. “Ölmek yok, Yağmur,” dedi. Sözleri basit ama güçlüydü; içimde hem rahatlama hem de kararlılık yarattı.

O an, tüm odadaki sessizliği ve gerginliği hissettim. Herkes kendi yerinde bekliyordu, ama benim için tek gerçek vardı: Edis yanımdaydı ve ne olursa olsun birlikteyiz. Kalbim hızlı çarpıyor, ellerim onun ellerinde güven buluyordu; tek düşündüğüm, bu planı başarıyla tamamlamak ve Kenan’dan intikamımı almaktı.

Hüseyin Demirtaş’ın ofisinde sessizlik uzunca sürdü. Ben Edis’in elini sıkıca tutarken, gözlerim etrafı tarıyordu; herkesin yüzünde ciddi bir kararlılık vardı. Sıranın kime geleceğini bekleyen bir gerilim vardı.

Önce Mert konuştu. Sesindeki gerginliği gizlemeye çalışıyor, ama kelimelerinin ağırlığı odada yankılanıyordu. “Kenan eski gücünde değil, ama hâlâ tehlikeli. Planlarımızı gizli ve hızlı yapmalıyız.”

Atlas başını hafifçe salladı, bakışlarıyla Mert’i onayladı. “Gözlemlediğim kadarıyla Kenan, kendine sadık insanları kullanıyor. Yanlış bir adım bizi açıkta bırakır.”

Kaan, gözlerini Hüseyin Bey’den ayırmadan konuştu. “Güç gösterilerini abartıyor, ama onun kurnazlığı hâlâ mevcut. Dikkatli olmalıyız.”

Sonra Özgür, Oğuz ve Ece sessizce birbirine baktı; üçünün de yüzlerinde hafif bir gerginlik vardı ama kararlılık belli oluyordu. Özgür hafifçe öne eğildi, sesi sakin ama netti: “Kenan’ın mantığını tahmin etmek zor değil. Ama bizim beklemediği bir yerden geleceğiz.”

Oğuz ekledi: “Ekip olarak hareket etmezsek, planlarımız çökebilir. Ama birlikteyiz; her hareketimizi koordine edersek Kenan’ı köşeye sıkıştırabiliriz.”

Ece ise yere oturduğu yerden gözlerini kırpmadan ekledi: “Ben Kenan’ın yanında çalışmaya alışmış biriyim. Onun zaaflarını biliyorum; biz bunları lehimize çevirebiliriz. Ama tek tek değil, birlikte olmalıyız.”

Her cümlenin ardından odada bir sessizlik oldu; herkes söylediklerini düşündü, planın bir sonraki adımını tarttı. Edis hala yanımda duruyor, gözleriyle bana güven veriyordu; o bakış, tüm gerginliği biraz olsun hafifletti.

Baran sessizce başını salladı, babasına baktı. “Evet, hepimiz kendi bilgimizle katkı sunabiliriz. Ama iş birliği şart.”

Hüseyin Demirtaş derin bir nefes aldı, sigarasından çıkan dumanı hafifçe üfledi. “İyi. Her birinizin söyledikleri kıymetli. Kenan’ı köşeye sıkıştıracak planlarınızı uygulamak için birlikte hareket edeceksiniz. Şimdi harekete geçme zamanı.”

Ve o an, odadaki tüm gerginlik bir tür enerjiye dönüştü. Ekip olarak hepimiz hazırdık; strateji netti, hedef belliydi ve artık Kenan’la yüzleşmeye az bir zaman kalmıştı.

Hüseyin Demirtaş derin bir nefes aldı, sigarasından çıkan dumanı hafifçe üfledi. Gözleri masanın üzerindeki herkesin üzerinde gezindi, bakışları keskin ve kesin bir otoriteyle doluydu.

“Bu akşam bir parti olacak,” dedi, sesi odada yankılandı. “Sayılı kişiler davetli; sizde geliyorsunuz. Listede Kenan yok.”

Odada sessizlik çöktü. Ben Edis’e bakarken, gözlerimden sessiz bir mesaj geçti: bu iş, sadece strateji değil, aynı zamanda dikkat ve soğukkanlılık gerektiriyordu.

Baran hafifçe kaşlarını çattı, babasına baktı. “Baba, peki bizim rolümüz ne?”

Hüseyin Demirtaş, ellerini masanın üzerinde birleştirip hafifçe öne eğildi. “Gözlem yapacaksınız. Her hareket kaydedilecek, her detay raporlanacak. Kenan’ı bu partide görmeyeceksiniz; ama onun çevresinde olanları, ittifaklarını ve zaaflarını gözlemleyeceksiniz. Bu sizin avantajınız olacak.”

Edis, ellerimden sıkıca tutarak gözlerimi buldu. İçimde hem güven hem de kararlılık yükseldi. Biliyorum ki, Edis yanımda olduğu sürece bu işin üstesinden gelebileceğiz.

Hüseyin Demirtaş devam etti: “Bu akşam herkes hazırlıklı olmalı. Strateji planınızı uygulayacak, Kenan’ı ve çevresini köşeye sıkıştıracak adımlarınızı atacaksınız. Listenin dışında olanlar, sizin gözünüzün önünde hareket ediyor olacak; bunu fırsata çevireceksiniz.”

Bir kez daha odadaki sessizlik çöktü. Herkes kendi düşüncelerine gömülmüş, planlarını kafasında tekrar ediyordu. Ama bir gerçek vardı: bu parti, sadece bir davet değil; Kenan’a karşı atılacak en stratejik adımın başlangıcıydı.

Ve o an, içimde bir kıvılcım yandı; Edis’in bakışı, odadaki gerilim ve Hüseyin Demirtaş’ın kesin talimatlarıyla birleşince, bu akşamın sıradan bir gece olmayacağını biliyordum.

Oda, sabahki gerilimin yerini hazırlık telaşına bırakmıştı. Herkes kendi köşesinde, gidecekleri partinin ciddiyetini ve stratejik önemini düşünerek hazırlanıyordu. Ben de odamdaki büyük aynanın önünde durdum; elime kırmızı saten elbisemi aldım ve nazikçe vücuduma geçirdim. Kumaşın tenime değişi bile beni biraz daha güçlü hissettirmişti.

Ece, yanımdaki küçük koltukta mini elbisesini giymeye hazırlanıyordu. Siyah ve zarif bir seçim yapmıştı; kısa boyuna rağmen kararlı duruşuyla dikkat çekiyordu. Aramızda kısa bir gülümseme paylaştık; ikimiz de bilerek ya da bilmeyerek birbirimize moral vermiştik.

Beyler zaten smokinlerini giymişti. Edis, göğsünde hafifçe düğmeli ceketini düzelterek yanımda durdu. Onun varlığı, tüm gerginliğin arasında içimdeki güven duygusunu besliyordu. Atlas ve Mert, her zamanki gibi dikkatli ve ciddi; Kaan, tipik kendine has sakinliğiyle hazırlanıyordu. Oğuz ve Özgür ise stratejilerini düşünürken kravatlarını son kez düzelttiler.

Ben saçımı nazikçe dalgalar halinde taradım ve hafifçe omuzlarıma düşmesini sağladım. Edis, yanımdaki aynaya bakarken gözleriyle bana onay verdi; bir bakışla her şey söylendi. “Hazırsın,” dedi sessizce.

Odadaki enerji değişmişti. Hazırlık süreci, gerilimi az da olsa yumuşatmış, ama herkesin içinde planın ciddiyeti ve stratejinin ağırlığı hâlâ hissediliyordu. Hepimiz biliyorduk ki, parti sadece bir davet değil; Kenan’ı ve çevresini ölçmek, zaaflarını görmek ve doğru hamleyi yapmak için bir fırsattı.

Ben derin bir nefes aldım, kırmızı saten elbisemin üzerimdeki ağırlığını hissettim. Edis yanımda, gözlerimiz birbirine değdi; sessiz bir şekilde, “Beraberiz” mesajını aldık. Ve artık hazırdık; akşamın hem tehlikeli hem de kritik olacağını bilerek, birer adım atmak için bekliyorduk.

Partiye doğru hareket ederken, biz kızlar ayrı bir limuzine bindik. Arabaya oturur oturmaz, Ece hemen çantasından küçük bir makyaj çantasını çıkardı. Işık yavaşça içeri süzülüyordu; camlardan şehri izlerken bir yandan da yüzümüzü tazeledik.

“Biraz daha koyu kırmızı ruju sürmem lazım,” dedi Ece, aynasına bakarken dudaklarını hafifçe renklendiriyordu. Ben de kendi makyajımı kontrol ettim, rimeli ve hafif ışıltıyı gözlerime uyguladım; kırmızı saten elbisemin parıltısına uygun bir ton yakalamaya çalıştım.

Edis, diğer limuzinde olmasına rağmen telefonla kısa bir mesaj attı: “Hazırsan, yanındayım.” Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım; onun varlığı yanımda olmasa bu kadar sakin olamazdım.

Ece, küçük bir fırça ile hafifçe allık sürdü ve saçını yeniden düzeltti. “Hazırız,” dedi kısa bir gülümseme ile. Ben de ona karşılık verdim; birbirimize sessiz bir moral vermiştik.

Dışarıdaki sabah ışığı, arabada yansıyan yumuşak lamba ışığıyla karışıyordu; bir yandan gerilim, bir yandan da hazırlığın verdiği adrenalin vardı. Limuzin sessizce ilerlerken, her kırmızı ışık ve her dönemeç, akşamın getireceği riskleri hatırlatıyordu.

Ben Edis’in mesajını tekrar okurken dudaklarımda hafif bir gülümseme belirdi. Arabadaki makyaj telaşı ve küçük sohbetler, önümüzdeki tehlikeli akşamın ağırlığını biraz olsun hafifletiyordu. Ama bilincimde tek bir gerçek vardı: parti, sadece bir davet değil; Kenan’ı ve çevresini ölçmek, zaaflarını görmek ve doğru hamleyi yapmak için bir fırsattı.

Araba yavaşça durdu, motorun sesi kesildiğinde etrafın sessizliği daha da belirginleşti. Atlas ve Edis hemen harekete geçti; Atlas Ece’nin elini nazikçe tuttu, ben de Edis’in elini kavradım. İki çift önden yürüyorduk, adımlarımız uyumlu ve kendinden emin. Arkadan Beyler — Mert, Baran, Kaan ve Atlas’ın arkada kalanlar — cool bir şekilde ilerliyordu; gölgeleri, ışığın altında daha da etkileyici görünüyordu.

Partideki insanlar dönüp bize baktı, fısıltılar yükseldi; gözlerimiz üzerindeydi. Birkaç kişi birbirine hafifçe omuz attı, konuşmalar başladı ama biz görmezden geliyorduk, sanki kendi dünyamızdaymışız gibi yürüyorduk.

Birkaç dakika sonra, ekip birbirine yakın bir bistroya yöneldi; içkilerimizi aldık ve masaya oturduk. Sanki ortam sakin, sıradan bir akşam yemeği havasındaydı. Ama gözlerimiz etrafı, özellikle Kenan’ın çevresini tarıyordu; her bir hareketi analiz ediyorduk.

Edis yanımda dururken, hafifçe omzuma dokundu ve gülümseyerek gözlerime baktı. Ben de dudaklarıma hafif bir gülümseme kondurdum ve cilve dolu bir bakışla karşılık verdim; ellerimiz masanın altına gizlice buluştu. Bu küçük temas, tüm gerilimi ve stratejiyi bir an için unutturuyordu.

Ece yanımızda hafifçe gülerek Özgür ve Oğuz’la havadan sudan sohbet ediyordu; kahkahaları masaya yayıldı. Hepimiz dışarıya sakin, rahat gibi görünmeye çalışıyorduk ama gözlerimiz hâlâ etrafı tarıyordu.

İçkilerimizi yudumlarken, ben Edis’in gözlerine bakıyor ve küçük bir cilveyle kafasını hafifçe yana eğiyordum. O da bana karşılık veriyor, ama bir yandan planlarımızı ve etrafımızdaki insanları gözden kaçırmıyordu. Partinin atmosferi, sıradan bir davet gibi görünse de bizim için bir strateji sahnesiydi; her adım, her bakış ve her konuşma dikkatle hesaplanıyordu.

O an fark ettim ki; ekip olarak birlikteyken hem sakin görünebilir hem de tüm hamleleri planlayabilirdik. Ve ben Edis’in yanında, hem güven hem de kararlılık hissediyordum; bu gece, planlarımızın kritik başlangıcıydı.

Edis’in yanına yaslanmış, masadaki içkimi yudumluyordum. Hafif bir gülümsemeyle ona baktım ve sessizliği bozmak için konu açtım: “Konuşacak bir konu yok mu sende be adam?”

Edis küçük, minik bir kahkaha attı; sesi kulağıma hafifçe dokundu. “Gelirken düğün salonu gördüm, içeri girip halay çekseydik keşke,” dedi, sırıtarak.

İlk başta durdum, gözlerimi kısarak onu süzdüm, sonra kendimi tutamayarak kahkaha attım. O da bana eşlik etti; gülüşlerimiz masadaki sessizliği bir anda dağıttı. “Sen ne fenasın,” dedim, hafifçe başımı yana eğerek.

Tam o anda Oğuz ve Özgür, masanın diğer ucundan saçma ve salakça bir şekilde dalga geçmeye başladılar. “Aaa bakın, aşk kokusu geliyor!” “Dikkat edin, bir flört fırtınası kopuyor!”
Ben ve Edis göz göze geldik, birlikte gülümseyip onların şakalarına cevap verdik; ama gözlerimiz hâlâ birbirine odaklıydı.

Masadaki hafif cilve ve şakalaşma, o an için partinin ciddi atmosferini unutturuyordu. İçimizdeki gerilim hâlâ vardı ama bir nebze olsun nefes alabiliyorduk. Ben Edis’in bakışlarına takıldıkça, onun yanımda olmasının verdiği güveni ve sıcaklığı hissettim.

Ve fark ettim ki, işin ciddiyeti ne olursa olsun, bu anlar bizim ekip olarak bir arada olmanın, hem strateji hem de dayanışmanın küçük ama güçlü bir göstergesiydi.

Kaan’ların olduğu masaya yöneldim. Elimi havaya kaldırıp hafifçe göz kırptım: “Bakın, bu sefer olayla yanınıza gelmek yerine sizi olaya dahil ettim,” dedim. Masadakiler gülüşlerini tutamadı; küçük bir kahkaha yükseldi.

Tam o sırada biri espiri yaptı, kim olduğunu bile fark etmeden herkes gülmeye başladı. Atlas, elindeki içkiden bir yudum aldı ve hafifçe kaşlarını kaldırarak dedi ki: “O yumruğu yediğimde, senden korkmam lazımdı.”

Herkes bir kahkaha daha attı; bense yüzümün sıcaklığıyla hafifçe utandım. “YAĞMUR, SEN ATLAS’A YUMRUK MU ATTIN?” diye bağırdı bir ses. Kaan da biraz daha gülmeye başladı; gözlerinde hafif bir alaycılık vardı.

Mert ise hafifçe kafasını yana eğip, hafif sırıtarak ekledi: “Fight Club izlemek istediğinde belliydi bir bokluk olduğu.”

Ben dudaklarımı ısırdım, hafifçe başımı öne eğdim; utancım ve gülümsemem birbirine karıştı. Masadaki gülüşmeler ve hafif alaycılık, partinin ciddi havasını bir anlık olsun unutturmuştu. Ama gözlerim yine Edis’e takıldı; onun gülümsemesi ve gözlerindeki sıcaklık, hem güven hem de küçük bir yaramazlık hissi veriyordu.

Hüseyin Bey’in bakışlarını hissetmemle, masadaki gülüşmelerin ve hafif eğlencenin ardında gerçek bir ciddiyet olduğunu anladım. Sessizce Kaan’ların olduğu bistrodan kalktım ve Hüseyin Bey’in yanına doğru yürüdüm. “Bir sorun mu var, Hüseyin Bey?” diye sordum, sesimde hafif bir endişe ve merak karışımı vardı.

Hüseyin Bey gülümsemesini sürdürüyordu, ama bu gülümseme bir stratejiydi; hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını biliyordum. “Kenan’ın işbirlikçileri yok. Sorun var,” dedi. Sözleri kısa ama ağırdı; derin bir nefes aldı ve ardından yanımdan ayrıldı.

Hızla Kaan’ların yanına döndüm; olayın detaylarını kısa ve net bir şekilde anlattım. Ardından Edis’in yanına yöneldim, kalbim hızlı çarpıyordu. “Sanırım bir tuzağın içindeyiz,” dedim, sesi düşük ama kararlıydı.

Tam o anda pencerelerden yansıyan mavi ve kırmızı ışıklar dikkatimi çekti. Polis sirenlerinin sesi yükselirken, içimde ani bir sıçrama hissettim; tüm vücut kaslarım gerildi. Gözlerim Edis’e takıldı; o da beni anladı, gözlerinde aynı kararlılık ve dikkat vardı.

O an fark ettim ki, partinin eğlenceli görüntüsü, arkasında tehlikeli bir planın gölgesini taşıyordu. Hepimiz farkında olmadan, bir tuzağın tam ortasına adım atmıştık. Ve artık tek bir hedef vardı: dikkatli olmak, birlikte hareket etmek ve Kenan’ın planını bozmak.

“Siktir!” diye bağırdım içimden, Edis’in endişesi benimkisiyle birleşmişti. Salondaki kaos her saniye daha da yoğunlaşıyordu; polisler içeri dolarken, mavi ve kırmızı ışıklar duvarlara yansıyor, sirenlerin uğultusu kulaklarımı dolduruyordu. Edis elimi sımsıkı tuttu, gözlerinde kararlılık ve aynı zamanda tedirginlik vardı. Birlikte koşmaya başladığımızda, ayaklarımın altındaki halı ve mermer zemin, elbisemin uzunluğu yüzünden neredeyse ayağıma dolanıyordu.

Masadaki ekip çatışmaya girmişti. Atlas, Ece’yi korumaya çalışıyor, Mert ve Kaan Kenan’ın adamlarını engellemeye uğraşıyordu. Oğuz ve Özgür ise masaların arkasından taktiksel bir şekilde engellemeye çalışıyorlardı. Her adım, her hamle tehlikeyle doluydu; nefesler kesilmiş, kalpler hızlıca çarpıyordu. O an, hayatımda gördüğüm en kötü hamleyi yapmıştılar, ama geri dönmek de imkansızdı.

Salondan hızla çıkıp ara koridorlardan birine saptık. Duvarlar dar ve karanlıktı, tek ışık aradan sızan zayıf neonlardan geliyordu. Nefes nefeseydim; elbisemin uzunluğu koşmamı zorlaştırıyordu. “Elbise çok uzun… Koşmam çok zor. Beni bırak, git!” diye fısıldadım, sesim titrek ama kararlıydı.

Edis, hafif bir sırıtmayla önümde diz çöktü. Gözlerim ona kilitlenmişti; ne yapacağını bilemez haldeyken eli elbisemin kumaşına uzandı. Parmaklarının sert ama kontrollü hareketiyle kumaşı yırttı, derin bir yırtmacın açılmasını sağladı. “Artık koşabilirsin,” dedi, sesi titrek ama emin. O an kalbim hızlı atıyordu, hem korku hem de güven karışımı bir hisle dolmuştum.

Tekrar elimi tuttu; gözlerimiz birbirine kilitlendi. O an fark ettim ki, ne olursa olsun birbirimizi arkada bırakmayacaktık. Kaosun, sirenlerin, polisin baskısının ortasında, tek gerçek vardı: birlikteydik ve birlikte çıkacaktık.

Koşmaya devam ettik; ara koridorlar ve merdivenler arasında hızlı adımlarla ilerlerken, Edis arkamdan bir an olsun ayrılmadı. Kendi nefesimle birlikte onun nefesini de hissetmek, panik anında bile içimde küçük bir güven duygusu yarattı. Elimi bırakmadan, bazen hafifçe sıkıyor, bazen de küçük dokunuşlarla beni koruduğunu hissettiriyordu.

Koridorun sonunda, zayıf bir ışığın altında durdum ve bir an nefeslendik. Edis’in gözlerine baktım; gözlerinde hem endişe hem de sessiz bir gülümseme vardı. “Tamam, devam ediyoruz,” dedi, sessiz bir kararlılıkla. Ben de karşılık verdim; derin bir nefes aldım ve elini sımsıkı tuttum. Kaosun ortasında bile, yanımızdaki kişinin güveniyle adımlarımızı biraz olsun sağlamlaştırabiliyorduk.

O an, ne olursa olsun birbirimizi arkada bırakmayacağımızı bir kez daha hissettim. Ve biliyordum ki, gecenin geri kalanında neyle karşılaşırsak karşılaşalım, birlikte ayakta kalacaktık.

Müziğin ritmi salonu doldururken, aniden “Duman – Seni Kendime Sakladım” çalmaya başladı. Kalbim bir anlığına hızlandı; tanıdık melodiyi duyunca Edis’in gözlerine baktım ve oradaki anlamı hissettim. O an, dışarıdaki kaos ve kovalamacanın tüm ağırlığı bir kenara çekilmiş gibiydi.

Edis hafifçe gülümsedi ve bana uzandı: “Dans edelim mi?” dedi, sesi hem kararlı hem de hafif bir oyunbazlık taşıyordu. Tereddüt etmeden elimi tuttu, bedenimi hafifçe ona yasladım ve salonun ortasına doğru yönlendik.

Dans ederken, gözlerimiz birbirine kilitlenmişti. Ellerimiz, küçük ama güven dolu temaslarla birbirimizi hissediyor, nefeslerimiz müzikle uyum sağlıyordu. Edis’in kolları belimdeydi; bana yakın duruyor, her adımında beni yönlendiriyordu ama aynı zamanda temkinliydi, dikkat çekmemeye çalışıyordu.

Salondaki davetliler arasında, kimse bizi fark etmemiş gibi görünüyordu; müzik ve kalabalık, bizim için bir perde oluşturmuştu. Edis hafifçe başımı yana eğdi, dudaklarımla dudaklarıma yakın bir mesafede durdu ve gülümseyerek bana baktı. Ben de karşılık verdim, kalbim hızla çarpıyor, ama o an yalnızca birbirimizi hissediyorduk.

Her adımımız, her dönüşümüz hem ritimle hem de gizlilikle uyum içindeydi. Dans ederken, çevremizdeki güvenlik ve davetlilerin farkında olmamamız gereken varlığına rağmen, kendi küçük dünyamızda gibiydik. Bu kısa an, hem gerilimi hem de aramızdaki bağı yoğun bir şekilde hissettirdi.

Edis’in bakışları, bir yandan uyarı veriyor, bir yandan da güven ve yakınlık yayıyordu. Ben de gözlerimi ondan ayırmadan, ritme kapılarak onun hareketlerine uyum sağladım. Bu dans, sadece müzikle değil, aramızdaki sessiz iletişimle, dokunuşlarla ve bakışlarla bir strateji gibi de işliyordu.

O an fark ettim ki, ne kadar tehlike olursa olsun, birbirimize tutunmak, hem güven hem de gizli bir güç veriyordu. Dansın ritmiyle birlikte, bir nebze olsun nefes alabildik ve planlarımızı daha sakin bir zihinle düşünebildik.

“Kim derdi ki ilk dansımızı polisten kaçarken edeceğimizi,” diye fısıldadım, nefesim hâlâ hızlıydı ama kalbimde tuhaf bir huzur vardı. Edis, hafifçe gülümsedi; o gülümseme, hem sakinleştirici hem de içten bir sıcaklık yayıyordu.

Bir anda beni etrafımda döndürdü, yavaş ama emin bir hareketle. Ritme uyumlu şekilde, salonun ışıkları üzerimizde dans ederken, dünya sanki bizim için durmuş gibiydi. “Unutulmaz bir an oldu işte,” dedi, sesi hem kararlı hem de yumuşak.

Ben de ellerimi boynunda birleştirdim; onun varlığı, dokunuşu ve sıcaklığı içimde bir güven ve heyecan dalgası yaratıyordu. Göz göze geldiğimizde, tüm gerilimi, kovalamacayı ve kaosu bir an için unuttum; sadece Edis ve ben vardık.

Edis, bana daha da yaklaştı, başını hafifçe yana eğdi ve kulağıma eğilerek şarkıya eşlik etti: “Seni kendime sakladım…” Sesi titrek, derin ve neredeyse fısıldıyordu, ama aynı zamanda kararlıydı. Ritmin içinde kaybolurken, o anın büyüsü bütün bedenimi sardı.

Her adımımız, her dönüşümüz, her dokunuşumuz hem müzikle hem de birbirimizin nefesiyle uyum içindeydi. Onun elleri belimde güçlü ama nazik, benim ellerim boynunda sıkı ama güven doluydu. Edis’in bakışlarındaki sıcaklık ve kararlılık, polisin ve dış dünyanın getirdiği tehlikeyi unutturuyordu.

Ben de gözlerimi kapattım bir an; tüm gerilim ve korku, sadece bu dansın içinde eriyip gidiyordu. Ritme kendimizi bıraktıkça, birbirimizin kalp atışlarını, nefeslerini, varlığını daha derinden hissettik. Bu dans, sadece müzikle değil, bakışlar, dokunuşlar ve sessiz iletişimle de ilerliyordu; her an, hem tutku hem güven hem de bağlılık hissiyle doluydu.

Edis’in kulağına yaslanmışken, nefesini hissediyor, sesini içimde yankılandırıyordum. Şarkının sözleri ve onun dokunuşu birleşince, o an bir yandan romantik, bir yandan da korku ve gerilimle yoğrulmuş bir zaman dilimine dönüşmüştü. Ama en önemlisi, ne olursa olsun birbirimize tutunduğumuzdu; kaosun ve tehlikenin ortasında bile.

O an fark ettim ki, polisten kaçıyor olsak da, kaçışımızın ortasında bile aşkımız ve bağlılığımız güçleniyordu. Her dönüş, her ritim, her bakış, birbirimize olan güvenimizi daha da pekiştiriyordu. Ve ben, o an sadece onun yanında olmanın verdiği huzuru ve tutkuyu hissettim; dünya ne kadar tehlikeli olursa olsun, birlikteydik ve bu an sonsuza kadar aklımda kalacaktı.

Dansın son notaları yavaşça kesilirken, gözlerimizi birbirimizden ayırmak zor oldu. Edis’in bakışları hâlâ kararlı ve sıcak, elleri hâlâ belimdeydi. Ama biliyorduk ki bu salonda daha fazla kalamayız; polis ve Kenan’ın adamları hâlâ dışarıda, ve planımızı ilerletmek için hareket etmemiz gerekiyordu.

Edis’in sesi titrek ama ciddi çıktı: “Hazır mısın?” Gülümsedim, başımı salladım ve onun elini sımsıkı tuttum. Salonun kalabalığından sessizce çıkarken, ritmimizin ve kalbimizin hızı hâlâ yüksek, adımlarımız hâlâ dikkatli ama hızlıydı.

Dışarı çıktığımızda gece havası yüzüme çarptı, şehrin ışıkları uzaktan parlıyordu. “Beni oraya götürecek misin?” diye sordum, Edis bir an bana baktı, sonra gözlerindeki gülümsemeyle başını salladı. Gizli motorumun olduğu yere yürüdük; park edilmiş karanlık bir arka sokakta sessizce durdu. Edis motoru görünce gözlerini kısıp hafifçe sırıttı. “Burası senin gizli cennet gibi,” dedi.

Motorun üzerinde otururken, ben seleye atladım ve Edis beni arkadan sıkıca sardı. Soğuk rüzgar yüzüme çarptığında, kalbim hem heyecan hem de özgürlükle doldu. Şehrin ışıkları önümde bir nehir gibi uzanıyordu; altımızdan kayarken, tüm gerilim ve kovalamacanın yükünü bir an için geride bırakmış gibiydim.

Edis’in nefesi ensemdeydi, elleri belimde sıkı ama nazik. Motorun titremesiyle birlikte, elim de onun elinde sıkıca tuttuğu sıcaklığı hissediyordu. Sessizce birbirimize bakıyor, sadece şehir manzarasını ve bu anın verdiği adrenalini paylaşıyorduk.

Motoru bir tepede durdurduğumuzda, şehrin ışıkları ayaklarımızın önünde bir deniz gibi parlıyordu. Rüzgar saçlarımı savuruyor, gözlerimi hafifçe kısmama sebep oluyordu. Edis motoru durdurdu, ellerini hâlâ belimde bırakmıştı, ben de ellerimi onun kollarına sararak dengeyi korudum.

O an düşündüm; tüm kaos, tehlike ve kovalamacaya rağmen, bu gece sadece ikimiz vardık. Şehrin ışıkları, bizim küçük ve sessiz dünyamızı aydınlatıyordu. Ve biliyordum ki, ne olursa olsun Edis yanımda oldukça, bu tehlikeli dünyada bile bir anlık huzur bulabilirdim.

Derin bir nefes aldım, rüzgârın kokusunu içime çektim ve Edis’in gözlerine baktım. O da bana baktı, gülümseyerek, sanki hiçbir tehlike yokmuş gibi. O an, şehrin tüm karmaşası ve tehlikesi, sadece bizim hikayemizi arka planda bekleyen bir sessizlik haline gelmişti.

Şehrin ışıkları ayaklarımızın önünde bir deniz gibi uzanıyordu; motoru hafifçe durdurmuş, rüzgârın yüzümü okşamasını hissediyordum. Edis hâlâ arkamda, elleri belimde sıkıca tutuyor, her hareketimi hissediyordu. Sessizlik içinde, tek ses rüzgar ve motorun hafif titremesiydi. Ama bu sessizlik, düşüncelerimizi toplamamız için mükemmel bir fırsat yaratıyordu.

“Ekiple iletişim kurmalı mıyız?” diye sordum, sesi zar zor çıkan bir fısıltıydı. Edis başını hafifçe salladı, yüzünde kararlı bir ifade vardı. Telefonunu çıkardı, bana vermeden ekranı açtı ve kısa bir mesaj attı; birkaç saniye içinde cevap geldi. Mesajda, Atlas, Mert, Baran, Kaan, Oğuz, Özgür ve Ece’nin durumu ve konumları hakkında hızlı bir özet vardı. Hepsi hâlâ bistro ve salondaki karışıklığın içinde, ama yarım saat içinde bizim buluşmamız için güvenli bir rota belirlemişlerdi.

Derin bir nefes aldım, rüzgarın getirdiği şehrin kokusunu içime çektim ve Edis’e baktım. “Planlamamız gereken çok şey var,” dedim sessizce. Edis gözlerini kısıp bana bakarken, gülümsemesi hâlâ kararlıydı: “Her adımı düşünmeliyiz. Kenan’ın adamları hâlâ peşimizde. Ama buradan hareket edip ekiple birleşebiliriz.”

Motoru yeniden çalıştırdık ve yavaşça şehri yukarıdan görebileceğimiz bir tepeye doğru ilerledik. Yol boyunca, şehir ışıkları altında sessiz bir koordinasyon yaptık; parmak işaretleri, kısa bakışlar, ufak el hareketleriyle birbirimizi anlıyor, bir sonraki hamlemizi planlıyorduk.

Tepede durduğumuzda, geniş bir panorama önümüzdeydi. Şehrin tüm ışıkları, geceyi adeta bizim strateji alanımız haline getirmişti. Edis motoru durdurdu, elleri hâlâ belimdeydi. Ben de ellerimi onun kollarına sararak dengeyi korudum. O an, sessizce birbirimize baktık; gözlerimiz, birbirimizin aklındaki planları anlamaya çalışıyordu.

Bir süre sadece manzarayı izledik. Ama biliyorduk ki durmak lüksümüz yoktu. Edis, telefonunu tekrar çıkarıp kısa bir mesaj daha attı; ekibin konumları ve Kenan’ın adamlarının olası rotasıyla ilgili güncellenmiş bilgiler geldi. Her mesaj, her bakış, her küçük hareket, birbirimize olan güveni ve stratejik uyumu pekiştiriyordu.

O an düşündüm; bu gece hem tehlike hem de stratejiyle örülmüş bir oyun alanıydı. Ama Edis yanımda oldukça, bu kaos içinde bile nefes alabiliyor, planlar yapabiliyordum. Sessizlik, rüzgar ve şehir ışıkları arasında, bir an için tüm dünya durmuş gibi hissettim. Biz hazırdık; ekiple birleşmeye, Kenan’ı köşeye sıkıştırmaya ve kendi kurallarımızı koymaya…

Ve ben, gözlerimi şehrin ışıklarından ayırmadan, Edis’in kararlılığıyla güç buluyordum. Her adımımız, her hamlemiz, hem aşkımızı hem stratejimizi korumak için bir yoldu. Bu gece, hem tehlike hem de bağlılığın sınandığı bir gece olacaktı.

Motoru durdurduğumuz tepenin manzarasında, Edis ve ben hâlâ birbirimize yaslanmış, şehrin ışıklarını izliyorduk. Rüzgar saçlarımı savuruyor, gece sessizliğine karışan uzak trafik sesleri ve ışıkların titremesi gözlerimi büyülüyordu. “Duman – Seni Kendime Sakladım” hâlâ kulaklarımda çalıyor, melodisi içimde bir huzur ve gerilim karışımı bırakıyordu.

Bir süre sadece birbirimize yaslanarak ve müziğin ritmiyle soluklandık. Edis, ellerini hâlâ belimde tutuyor, gözleriyle çevreyi kontrol ederken bana güven veriyordu. Sessiz bir anlaşmayla, bu anın sadece ikimizin olduğunu hissettik; şehir, ışıklar, rüzgar ve müzik… Hepsi bizim için duraklamış gibiydi.

Uzakta motorun sesiyle birlikte diğerlerinin geldiğini fark ettim. Atlas, Mert, Baran, Kaan, Oğuz, Özgür ve Ece, arabalarla tepeye vardılar. Her biri nefes nefese ama sağ salimdi; yavaşça motorun yanına geldiler. Edis ve ben, onları karşılayarak ellerimizi bırakmadan selamlaştık. Herkes sırayla sessizce yerini aldı; kimse henüz konuşmuyordu.

Sessizliği bozmamak için, ekibin gelişiyle birlikte müzik hâlâ çalmaya devam etti. Bu kez “Duman – Senden Vazgeçmem” çalmaya başladı; ritim ve sözler, gerilimin gölgesinde bir nebze olsun rahatlama sağlıyordu. Hepimiz, tek kelime etmeden, şehrin ışıklarını izliyor, nefeslerimizi toparlıyorduk.

Ekip, sessiz ama varlığıyla birbirimizi hissettiriyordu. Bazıları ellerini ceplerine sokmuş, bazıları ellerini dizlerine yaslamış, gözlerini ufka dikmişti. Hiç kimse konuşmuyordu; sessizlik, hem rahatlama hem de bekleyişle doluydu. Şehrin ışıkları, bizden uzakta ama bir o kadar da bize yakın bir güvenlik alanı gibi parlıyordu.

Ben, Edis’in yanından gözlerimi ayırmadan, ritim ve ışıklarla dolu bu anı içime çekiyordum. Bu sessizlik, hepimizin enerjisini toplaması, nefes alması ve bir sonraki hamleye hazırlanması için gerekliydi. Edis de bana yaslanmış, gözlerini şehrin ışıklarında kaybetmişti. Bu sessiz an, hem aşkımızı hem ekibin birliğini hem de yaklaşan tehlikeye karşı hazırlığımızı pekiştiriyordu.

Ve biz, kimse konuşmadan, sadece ışıkları, müziği ve birbirimizi hissederek o tepede durduk. Herkesin nefesi, rüzgârın hızı ve melodinin ritmiyle birleşiyor; bu kısa ama yoğun soluklanma, hem bedenlerimizi hem de akıllarımızı bir sonraki adım için hazırlıyordu.

Bölüm : 24.08.2025 00:45 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...