6. Bölüm

Bölüm5: İntikamın Nefesi

Buse Akay
buseninopucugu

Gece sessizdi, sadece adımlarımızın tıkırtısı ve el fenerlerinin hafif ışığı yankılanıyordu. Oğuz, Özgür ve Ece yanımdaydı; bu işi tek başıma yapamayacağımı biliyordum.

Kapıyı açar açmaz içeri yayılan kokuyla irkildim. Havuzun kenarında ışıklar hâlâ yanıyor, su hafifçe dalgalanıyordu ama parti biteli uzun zaman olmuştu. Burası bir zamanlar neşeli bir kutlamaydı, şimdi ise ölülerin sessizliği ve kaosun soğuk nefesiyle doluydu.

Oğuz, Özgür ve Ece hemen yanımdaydı; sessiz adımlarla ilerliyor, her köşeyi tarıyorlardı. Ece, dijital delilleri kontrol ederken, ben fiziksel alanı gözden geçiriyordum. Ama gözlerim bir süre sonra ekibin dışında hareket edenlere takıldı.

İçeride daha önceden bu tür işleri yapan, artık aklı tamamen kararmış kişiler vardı. Birisi mopun sopasını mikrofon gibi tutmuş, boş boş havaya şarkı söylüyordu; sesi, partinin eski neşesinden geriye kalan bir yankı gibi boğuk ve tuhaftı. Öteki, yine bir sopa ile birlikte havuzun kenarında dans ediyor, bedeninin her hareketi bir kaosla birleşiyordu. Gözlerim dehşetle açıldı; ama işin garibi, bu tuhaf figürler tam anlamıyla ölülerin ortasında yaşıyor gibi görünüyordu.

Oğuz hafifçe omzuma dokundu.
“Yağmur, dikkat et. Bunlar… artık tamamen delirmiş.”

Evet, fark etmiştim. Ama bizim görevimiz farklıydı. Delirmiş olsalar bile, izleri yok etmek ve dedektifi yönlendirmek zorundaydık.

Buhar makinesini açtım, odanın nemli ve ağır havasını temizledim. Ozon sabunu ve Arap sabunu ile tüm yüzeyleri sildik. Ama her adımımda, o tuhaf figürler hareket ediyor, mopları ve sopalarıyla kendi kaotik ritimlerini yaratıyorlardı. Her bir hamle, kalbimi hızlandırıyor ama planımdan sapmama izin vermiyordu.

Ece, bilgisayarı ve flaş bellekleri temizlerken bir an durdu:
“Yağmur… buradaki dijital kayıtlar garip. Bazıları silinmiş, bazıları ise sanki kasıtlı olarak bırakılmış.”

Gözlerimi devirdim ve başımı salladım:
“Planladığımız gibi. Dedektifin kafasındaki taşlar yavaş yavaş yerine oturacak.”

Özgür, havuz kenarındaki metal yüzeyleri temizlerken bana baktı:
“Bu insanlar… yani partide ölenler… ama hâlâ burada bir ritim var, değil mi?”

Bir an durup etrafa baktım; gerçekten de, delirmiş kişiler ve ölülerin sessizliği arasında bir tür garip ritim vardı. Ama biz işimizi yapıyorduk; her adım hesaplı, her hareket planlıydı.

Mopun sopasını mikrofon gibi tutan adam bana bakıp anlamsız bir gülümseme serpti. Dans eden diğer figür ise birden durdu, bana göz kırptı. Ama ben sadece görevime odaklandım, kalbimde bir parça adrenalin ve dikkatle.

Ve o an fark ettim: bu sadece temizlik değil, bu bir zekâ savaşıydı; ölülerin, delilerin ve dedektifin kafasındaki taşların hepsi aynı anda yer değiştirecek.

“Her şey planladığım gibi… şimdi dedektifin kafasındaki taşlar yavaş yavaş yerine oturacak. Ve Kenan’ın izini korumak… tek hedefim bu.”

Havuz kenarındaydık, cesetleri tek tek toplamaya çalışıyorduk. Oğuz ve Özgür ağır adımlarla üzerlerine düşen işi yapıyor, Ece dijital delilleri temizliyordu. Her şey planlı ve kontrollüydü… ta ki bir delirmiş görevli daha ortaya çıkana kadar.

Adam, birden ceset ve kan dolu havuza atladı. Su sıçradı, metalik bir koku tüm odayı sardı. Kalbim bir an duracak gibi oldu. Tüm ekip dondu, nefeslerimiz kısa, ama çarpıntılıydı.

Bir an, içimdeki sabır sınırını zorladı. Elleri titredi, beynim hızla bir çözüm aradı. Belimdeki silahı hızlıca kavradım, hedefi netleştirdim.

“Dur!” diye bağırdım, sesimde hem öfke hem de soğukkanlılık vardı.

Adam durdu, ama sadece gözlerimi gördü, gülümsemesi hâlâ delirmişti. Bir adım attı, ben nefesimi tuttum… ve ateş ettim. Kafasına sıktım. Adam, havuzun kenarına yığıldı. Sessizlik bir anda geri geldi, ama kalbim hâlâ yerinden fırlayacak gibi atıyordu.

Oğuz ve Özgür derin bir nefes aldı, işimize devam etmemiz gerektiğini biliyorduk. Cesetleri tek tek topladık, ağır ağır, her birini ceset torbalarına yerleştirdik. Her hareket, kasvetli bir ritimle birleşiyordu; kan, su ve ölümün kokusu hâlâ havada asılıydı.

Ece, sessizce dijital delilleri kontrol ediyor, her birinin doğru konumda olduğundan emin oluyordu.

Ben derin bir nefes aldım, gözlerimi kapattım. Bu görev sadece fiziksel değil, ruhsal bir savaş gibiydi. Her cesedi kaldırmak, her izi silmek… hepsi içimde bir yankı bırakıyordu.

Ama işimizi bitirmeliydik. Cesetleri torbalara yerleştirdikçe, odanın karanlığında gerilimin yoğunluğu düşmeye başladı; ama kalbimde hâlâ o anın şokunu ve adrenalinini hissediyordum.

Ve o an fark ettim: bu işin bir kısmı planlı temizlik ve yönlendirme, diğer kısmı ise insanın kendi sınırlarını test etmesi… ve ben sınırlarımı zorlamaya devam edecektim.

Ekip sessizce çalışıyordu ama bir yandan da… tuhaf bir enerji vardı içeride. Delirmiş kişiler, cesetleri toplarken ve izleri temizlerken neredeyse bir ritim tutturmuş gibiydi. Ellerindeki mop ve sopalarla hareket ediyor, kanlı zemini silerken gülümseyip birbirlerine tuhaf bakışlar atıyorlardı. Hızlı, dikkatli ama aynı zamanda garip bir mutluluk… sanki kaotik bir dansın içinde kaybolmuşlardı.

Ben ekipmanımı sırtlayarak evi dolaşıyordum. Buhar makinesi, Arap sabunu, ozon spreyi… her şey elimde, her köşeyi kontrol ediyordum. Oğuz ve Özgür yerleri temizlerken, Ece dijital delilleri silip düzenliyordu. Herkes planlı, koordineli ve sessizdi. Ama ben hep bir adım öndeydim; her hareketin dedektifin kafasında taşları yerine oturtacak şekilde olmasını sağlıyordum.

Yatak odasına adım attım. Ekip hâlâ diğer odalarda temizlik yapıyordu; delirmiş görevli mopun sapıyla garip bir dans yapıyor, Özgür ve Oğuz sessiz ama hızlı bir ritimle zemini siliyordu. Ece dijital delilleri kontrol ediyordu.

Gözüm bir anda masanın üzerindeki fotoğraf çerçevesine takıldı. İçinde Kenan’ın yüzü vardı, küçük ama dikkat çekici bir detay… ve işte o an, planımın en hassas kısmı devreye girecekti.

Çantamı açtım, içinden kalemi çıkardım. Parmak izini Kenan’dan daha önce aldığımı hatırladım; o an nasıl bulduğumu, gizlice ofisinden nasıl aldığımı, elimi titretmeden nasıl kopyaladığımı… her adımı zihnimde canlandı.

Derin bir nefes aldım, kalemi ve parmak izi şablonunu çerçevenin önüne dikkatlice yerleştirdim. Her şey sessiz ve kontrollüydü; yanlış bir hareket, tüm planı bozabilirdi. Ama ellerim titremiyordu. Adeta zaman durmuş, sadece ben ve planım kalmıştı.

“Tamam…” diye fısıldadım sessizce, parmak izi ve kalem tam olması gereken yerdeydi. Dedektif bu detayı gördüğünde kafasındaki taşlar yavaş yavaş yerine oturacaktı; Kenan’ın izi oradaydı, ama öyle bir şekilde ki Kenan yakalanmayacaktı.

Dışarıdan gelen mop tıkırtıları ve delirmiş görevlinin tuhaf gülüşleri, gerilimi daha da artırıyordu. Ama ben, tüm ekipmanım ve planım ile evi dolaşırken, her adımı hesaplayarak ilerliyordum.

Ve o an fark ettim: bu iş sadece temizlik ve delil yönlendirme değil, zekâ ve dikkat gerektiren bir savaştı. Her nesne, her hareket, dedektifin kafasında taşların yerli yerine oturmasını sağlayacak… ve ben hâlâ bir adım öndeydim.

Salona adım attığım anda ışık birden açılıp kapandı. Ardından, odanın karanlığında bir adam boş boş şarkı söylemeye başladı. Sesi garip, boğuk ama bir o kadar rahatsız ediciydi. Diğerleri de onun ritmine ayak uyduruyordu; ıslık çalıyor, parmaklarını şıklatarak garip bir uyum tutturuyorlardı. Her hareketi, her ses, adeta bir kaos senfonisi yaratıyordu.

Ama ben, adımımı hızlandırmadan, dikkatle ilerledim. Topladığım delilleri gözden geçirdim ve planımın detaylarını hatırladım.

“Kenan’ın odasında kamera olması kaçınılmazdı,” diye düşündüm. Bu yüzden Ece’den yardım istemiştim; kameradaki görüntüleri silmesini söylemiştim. Parmak izi için ise, Kenan’ın özel hizmetkârı Gıyabettin Abi’den gizlice aldığım kupadan izini kopyalamıştım. Kalemi de Kenan dışarıdayken odasına girip masadan özenle seçtiğim onlarca kalemin içinden sadece birini almıştım ve hemen çıkmıştım.

Oğuz ve Özgür bana uyarıda bulunmuştu: Kenan’ı doğrudan dedektifin önüne atmamın tehlikeli olacağını söylüyorlardı. Ama aklımda tek bir şey vardı: İNTİKAM. Eğer öleceksem, bunu Kenan’ı bitirerek yapacaktım. Benim hayatımın sonuna yaklaşacak birisi, şöhretine ve hırsına da son vermeliydi.

Bu süreçte Kenan’ın adamlarıyla yakın bir ilişki kurmuştum. Artık onların durumu açıktı; bulundukları konumdan rahatsız, ama bana yardım etmekten memnundular. Ellerindeki ritim, o tuhaf mutluluk, bana planımın işlerliğini hatırlatıyordu. Bu garip, delirmiş uyum ve kontrol edilemez kaos, aslında benim lehime çalışıyordu.

Bir an durdum, derin bir nefes aldım. Evin her köşesini dolaşırken, elimi kalem ve parmak izi setine götürdüm. Her şey planladığım gibi olmalıydı; ufak bir hata, tüm intikam planımı tehlikeye atabilirdi. Ama ellerim titremiyordu. Kaotik bir ortamın içinde, dikkatimi tamamen kontrol altına almıştım.

Ve o an fark ettim: bu iş sadece temizlik değil, zekâ ve psikolojik savaşın birleşimiydi. Delilerin dansı, ölülerin sessizliği, ekip arkadaşlarımın koordinasyonu ve benim planım… hepsi, bir araya gelerek dedektifin kafasındaki taşları yerine oturtacak ve Kenan’ı alt etmek için gerekli zemini hazırlayacaktı.

“Her adımım, her hareketim, intikamımı tamamlayacak… ve kimse fark etmeyecek.”

Temizlik bitmişti. Ekip sessizce toparlanıyor, herkes üzerine düşen işi tamamlamıştı. Oğuz, cesetleri ve diğer delil malzemelerini kamyona yerleştirirken, Özgür çalışanları ve delilleri malikaneye götürmekle meşguldü. Herkes plan dahilinde hareket ediyordu; tek sapma yaşanırsa tüm plan tehlikeye girerdi.

Ben arabadan iner inmez derin bir nefes aldım. Malikaneye adımımı attım, sessiz ama kararlı. Kenan’la yüz yüze görüşmek için artık vakit gelmişti. İçimde bir karış gerilim ve odaklanmış bir dikkat vardı; her hamlem hesaplı olmalıydı.

Malikanenin kapısından adımımı attığım anda zihnimde planın tüm detayları tekrar canlandı. Ece’nin kameraları silmesi, parmak izini doğru yere bırakmam, kalemi o odaya yerleştirmem… her şey yolundaydı. Ama şimdi işin zor kısmı başlamıştı: Kenan’a doğru yaklaşmak ve ona bilgi vermek.

Adımlarım sessiz ama belirgindi. Her nefesim kontrol altında, her bakışım dikkatliydi. İçeri girdiğim anda Kenan’ın gözleri bana çevrildi. Hiçbir şey söylemeden durdum, onun hareketlerini ve mimiklerini gözlemledim. Bu an, planın en kritik noktasıydı.

“Hazırsın,” diye fısıldadım kendi kendime. İçimdeki kararlılık ve öfke, adeta bir ateş gibi yanıyordu.

Ve işte o an, planın bir sonraki aşaması için gereken sessizlik ve gerilim oluştu: Kenan’la yüz yüze kalma, bilgi verme ve intikam için zemin hazırlama anı…

Odaya girdiğimde ağır bir viski kokusu karşıladı beni. Kenan koltuğa yayılmış, elinde bardağı vardı. Dudaklarının kenarında küçümseyen bir gülümseme…

“Gerçekten parti gibiydi, değil mi?” dedi.

Bardağa değil, gözlerine baktım. “Senin için unutulmaz bir gece olmuş anlaşılan.”

Kahkahası odayı doldurdu. “Unutulmaz az kalır. Bayağı iyiydi.”

Ben sustum. Çünkü biliyordum, esas meseleye birazdan gelecekti. Beklediğim gibi oldu, yüzündeki keyif bir anda ciddiyete döndü.

“Peki ya temizlik? Delil falan kalmadı, değil mi?”

Başımı salladım, sesim kararlı çıktı:
“Her şey istediğim gibi. Hiçbir sıkıntı olmadı. Ama…” Gözlerim kenara kaydı. İçimde en ufak bir pişmanlık yoktu. “Adamlarından bazıları delirmiş gibiydi. Saçma hareketler yaptılar. Birini öldürmek zorunda kaldım. Pişman da değilim.”

Kenan gözlerimin içine baktı, alaycı bir tebessümle bardağından bir yudum aldı.
“Demek öyle, istediğin kadar adamı öldürebilirsin. Tabii işime yaramazlarsa.”

Birkaç adım yaklaştım, sesimi alçalttım. Onunla oyun oynar gibi değil, resmen meydan okur gibi.
“O halde bana o delileri ver. Çünkü biliyorsun, öldürmek zorundayız. Bugün cinayet mahallinde dans eden adam… yarın gelir senin ölünün başında dans eder. Buna izin veremem.”

Kenan başını yana eğdi, dudaklarının kenarı kıvrıldı. Gözlerindeki küçümseme değişmemişti.
“Beni koruman… gerçekten duygulandırdı,” dedi. Sesindeki alay canımı yakmadı. Aksine, bana daha çok güç verdi. Çünkü biliyordum, o beni küçümsedikçe intikamım daha anlamlı olacaktı.

Masada duran viski şişesine baktım. Elimi uzattım, şişeyi alıp bardağa doldurdum. Kenan gözlerini benden ayırmadan izliyordu. Kadehi havaya kaldırıp dudaklarıma götürdüm, cesur bir tonda konuştum:

“Bu yorgunluğumun üstüne… iyi gelecek. Belki de acılarımı biraz olsun dindirecek.”

Sesimdeki meydan okuma, tavrımdaki rahatlık… hepsi bilinçliydi. Çünkü biliyordum, Kenan’ın gözleri bu hallerime kayacaktı. Gerçekten de öyle oldu. Bardağını hafifçe salladı, başını yana eğdi ve göz ucuyla bana baktı. Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. O bakış, küçümseyen değil… ilgilenen bir bakıştı. Ve hoşuna gittiğini gizleyemedi.

O an kapı açıldı.

Edis içeri girdi.

Bir anlık sessizlik oldu. Onun yüzündeki ifade her şeyi özetliyordu. Kenan’ın yanındaki koltuğa rahatça oturmuş ben, elimde kadeh… Kenan’ın bana yan yan bakışı… Edis’in gözleri önce bana, sonra Kenan’a, sonra tekrar bana döndü. Çenesindeki kaslar gerildi.

“Keyfiniz yerinde görünüyor,” dedi soğuk bir sesle.

Kadehimi masaya bıraktım, gözlerimi kaçırmadım. İçimden, kıskandığını belli et, hadi… bu benim işime gelir, dedim. Çünkü Edis’in kıskançlığı, Kenan’la aramızdaki görünmez bağı daha da kuvvetli gösterecekti.

Kenan araya girdi. Gülerek konuştu:
“Biraz rahatlamayı hak ettik sanırım. Sen de katılmak ister misin, Edis?”

Edis’in gözleri bir an parladı, ama gülümsemedi. “Benim rahatlamaya ihtiyacım yok,” dedi. Sesi keskin, tavrı mesafeliydi.

O sırada içimden geçirdim: İşte bu… kıskançlık, öfke, karışık duygular. Senin yüzünden daha çok hata yapacak Edis. Kenan’ın yanında her saniye huzursuz olacak. Ve ben bundan faydalanacağım.

Kenan tekrar bana döndü. “Görüyor musun Yağmur? Herkes senin gibi cesur değil,” dedi, gözlerini Edis’ten ayırmadan.

Edis’in yumruklarının sıkıldığını gördüm. Ama hiçbir şey söylemedi. Sessizlik, odadaki gerilimi daha da arttırdı.

Ben bardağı elime alıp bir yudum daha içtim. Dudaklarımda ince bir tebessüm belirdi. İçimden fısıldadım:
Bırakın birbirinizi yesinler… Benim intikamım, ikinizin kavgasından daha acı olacak.

Kenan’ın bakışlarının ağırlığını üzerimde hissederken, birden Edis yanımdan geçti. Yüzündeki ifade buz kesmişti. Bir kelime etmeden kolumdan tuttu, ani bir hareketle beni kaldırdı. Gözlerimle Kenan’a baktım, dudaklarımda sinsice bir gülümseme… Aferin Edis, kıskançlığını belli ediyorsun.

Edis sert adımlarla beni odadan çıkardı. Kapıyı arkamızdan hızlıca kapattı. Beni kendi odasına sürükledi neredeyse. İçeri girer girmez omuzlarımdan tutup yüzünü bana yaklaştırdı.

“Sen ne yaptığını sanıyorsun Yağmur?!” diye tısladı. Sesinde hem öfke hem kıskançlık vardı. “Babamla böyle yakın olma cüretini… nereden buluyorsun sen?”

Onun öfkesine karşı ben sakinleştim. Gözlerimin içine bakıyordu ama ben bakışlarımı hiç kaçırmadım. Dudaklarımda ince bir tebessümle fısıldadım:

“Bu zamana kadar kendimi sıktım… ya da öyleymiş gibi gösterdim. Ama artık… sıkmayacağım.”

Edis’in nefesi hızlandı. “Senin derdin ne, ha?” dedi, yumruğu masaya inmek üzereydi.

Adımlarımı yavaşça ona doğru attım, gözlerimi gözlerine kenetledim. Sesimi alçaltarak, daha cüretkâr konuştum:

“Bundan sonra sahne benim olacak, Edis. Gözler, üzerimde olacak. Her nefes, her adım… benim intikamım için perdeyi aralayacak.”

O an odayı sessizlik doldurdu. Edis’in gözleri öfke, kıskançlık ve arzunun karışımıyla parlıyordu. Ellerini çekemedi benden. Ve ben biliyordum… işte tam da istediğim noktadaydı.

Son perdeye az kaldı Kenan. Önce oğlunu sana karşı çevireceğim. Sonra senin sonun gelecek.

Edis’in elleri hâlâ omuzlarımdaydı, gözleri ateş gibi yanıyordu. Bir adım daha attım, aramızdaki mesafeyi sıfırladım. Nefeslerimiz birbirine karıştı. Kalbinin çarpışını göğsümde hissedebiliyordum.

Başımı hafifçe yana eğdim, dudaklarım onun dudaklarına tehlikeli bir yakınlıktayken fısıldadım:

“Bunu istesen de istemesen de… seninle yanacağım. Ve sen de benimle yanmaya mahkûmsun, Edis.”

Edis nefesini tuttu. Göz bebekleri büyümüştü. Öfke mi, arzu mu, yoksa korku mu? Hangisi olduğunu ben bile ayırt edemedim. Ama şunu biliyordum: artık kaçışı yoktu.

Edis’in gözleriyle kilitlenmiş haldeydim. Kaçmak için hiçbir nedenim yoktu artık. İçimdeki bütün fırtınaları susturan tek şey o bakışlardı.

Yavaşça ona doğru eğildim, nefesim dudaklarına değecek kadar yaklaşmıştı. Fısıldar gibi, ama aynı zamanda meydan okurcasına söyledim:

“Eğer beni seviyorsan… yanmaya hazır ol, Edis.”

Sözlerim dudaklarından çıkan bir nefesi havada yakaladı, sonra da aramızdaki bütün engelleri yıktım. Dudaklarımı onun dudaklarına bastırdığım anda kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu.

Edis önce dondu, gözleri büyüdü; sonra öyle bir karşılık verdi ki, nefesim kesildi. O an, artık geri dönüşün olmadığını anladım. Biz, birlikte yanmaya mahkûmduk.

Edis’in dudaklarıma karşılık verişi öyle bir şiddetteydi ki, aramızdaki bütün nefesleri yok ediyordu. Ellerim göğsünde titrerken, bir anda bedenimi itip kapıya yasladı. Sertçe. Ahşabın soğukluğu sırtıma vurdu ama dudaklarındaki ateş, içimde bütün soğukluğu yok etti.

Bir anlığına göz göze geldik. O gözlerinde öyle bir karanlık, öyle bir sahipleniş vardı ki, kalbim yerinden çıkacak sandım. Sonra kapının tokası çevrildi, kilidin sesi odada yankılandı. Kaçış yoktu.

Edis, hiçbir şey düşünmeden beni kollarına aldı. Omzundaki kurşun yarası sanki yokmuş gibi, hiç acı hissetmiyormuş gibi taşıyordu beni. Dudaklarımız hâlâ birbirinden ayrılmamıştı. Bedenim onun kucağında titrerken, yavaşça yatağın üzerine bıraktı.

Gözlerimden bir an bile ayrılmadan fısıldadı:
“Artık kaçışın yok, Yağmur.”

Ve dudakları yeniden dudaklarımı buldu. O an, hem yanıyorduk hem de birbirimizi yakıyorduk.

Edis’in dudakları dudaklarımı kavururken, bedenim titriyordu. Kaçmak istemiyor, ama yanmaktan da korkuyordum. Yine de biliyordum… artık geri dönüş yoktu.

Omzundaki yarayı hiçe sayarak beni kollarının arasına sıkıştırdı, dudaklarımız arasında nefes kalmamıştı. Parmakları yüzümde, saçlarımda dolaşıyor; ben ise çaresizce ona daha da sokuluyordum.

Kalbim deli gibi atarken fısıldadım:
“Eğer beni seviyorsan, yanmaya hazır ol, Edis…”

O an gözlerindeki ateş büyüdü, gülümsedi ve cevabı dudaklarıyla verdi. Beni kapana kıstıran öpücüğü, hem savaş hem teslimiyet gibiydi.

Ve o an anladım… biz artık birbirimizin yangınıydık.

Bölüm : 18.08.2025 19:55 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...