3. Bölüm

Zümrüd-ü Harabın doğuşu (Part 2)

Buse Akay
buseninopucugu

Birkaç saat sonra

Dedektifin çözülmemiş dosya sayısı artıyordu ve bu olaylar birbirine zincir ile bağlanmış gibiydi. Ortada; iki cinayet vardı, bir ceset evdeyken diğeri katili ile kayıptı. Güvenlik görüntülerinin ise nasıl ortaya çıktığı bir muammaydı. Bir katil neden kendini açığa çıkarırdı ki?

Etraftaki delillerin Yağmur’un DNA’sı ile eşleşip eşleşmediğini belirlemek adına incelemeler sürüyordu. Bu yalnızca bir prosedürdü; Asya, bu cinayetin Yağmur’a ait olduğundan adı kadar emindi. Ama aklını kurcalayan birçok soru vardı. Yağmur, iki buçuk yıl boyunca neredeydi? Kimden kaçmıştı? Bu soruların cevabı hemen ortaya çıkmayacaktı.

Yağmur’un kaybolma planı titizlikle hazırlanmıştı. Belirli zamanlarda belirli kameralara bilerek yakalanmıştı; bir anda ortaya çıkarsa dikkat çekerdi, bunu biliyordu. Asya, tüm bu karmaşanın içinde açık bir delil bulamamıştı ama bir şeye emindi: O ceset bulunmalıydı.

Neyse ki Yağmur’un planında cesedinin bulunması da vardı. Tıbbi hipotermi tekniğini kullanarak vücut sıcaklığını düşürecek, böylece kalp atışlarını neredeyse tespit edilemeyecek seviyeye getirecekti. Bu sayede ölü gibi görünecekti. Ancak bu yöntem son derece riskliydi. Karabay’ların temin ettiği ilacın etkisi yalnızca sınırlıydı; en fazla yarım saat içinde Yağmur’a müdahale edilmezse kalıcı hasar veya gerçek ölüm riski vardı.

Bu bir kumardı... ama Yağmur her zaman kazanmak için oynardı. Süre sıkıntısı bir hayli fazlaydı, olay yeri inceleme ekiplerinin hızlı hareket etmesi gerekiyordu. Belirli bir süre sonra Yağmur kendine geldiğinde yanında sadece Karabay’ların adamları ve en önemlisi Edis olmalıydı.

“Yağmur içim hiç rahat değil.” Edis endişe ile Yağmur’a bakıyordu bir günde çok şey yaşamıştı ve hiçbiri kolay meseleler değildi. İlaç ağır gelebilirdi ve Yağmur bir daha hayata gözlerini açamayabilirdi, Edis korkuyordu. Yağmur ofladı “Bir patronun kendisinden alt kademede bir insanı bu kadar önemsemesi… Kendimi değerli hissetmeli miyim patron?”

Yağmur, Edis ile kendisinin arasına taş duvarlar örmek isterken Edis o tuğlaları bir bir kırıyordu. İlk tanıştığı adamdan bu yana çok farklar vardı. Yağmur çantasından şırıngayı aldı ve Özgür’ün süreceği arabaya doğru yol almaya başladı. Gidecekleri ormanlık alan yakın olduğu için Özgür isimsiz bir ihbarda bulunmak için polisi aramıştı.

Ormanlık alana geldiklerinde Özgür küçük bir tepenin üstünde durdu, Yağmur’un elinden şırıngayı aldı ve tereddüt etmeden vurdu. Soğuk sıvı damarlarında hızla yayılırken Yağmur, refleksle arabadan indi ve tepeden kendini yere bıraktı. Özgür tam uzaklaşacakken, uzaktan gelen siren sesleri ormanın sessizliğini yırtmaya başladı. Hızlanmak zorundaydı. Yağmur’un ise artık yalnızca birkaç dakikası vardı.

İlk anda nefesi düzensizleşti; göğsü inip kalkıyor, boğazı yanıyordu. İkinci dakikada nabzı belirgin şekilde yavaşladı, kulaklarında uğultu başladı. Üçüncü dakikada elleri uyuştu, başı hafifçe yana düştü. Dördüncü dakikada göz kapakları ağırlaştı; artık açık tutmakta zorlanıyordu. İlacın kesin bir zamanı olmasa da beşinci dakikada kalbi durma eşiğine kadar yavaşlayacak, eğer otuz dakika içinde nabzı normale dönmezse geri dönüşü zor olacaktı.

Yağmur, bilinci kapanmadan önce zihninde kısa kısa görüntüler gördü. İkinci dakikasında arkadaşları geldi aklına; okulda birlikte gülüp eğlenmelerini düşündü. Üçüncü dakikasında annesiyle babası belirdi; babasıyla kahve içtiği anılar ısındırdı içini. Dördüncü dakikasında ise Edis… Kumral, hafif dalgalı saçları; rüzgârın getirdiği kokusu, sol yanağındaki gamzesi, sesi… Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi ve gözleri tamamen kapandı.

Edis, o sırada hızla hazırlanıyor, telsizden gelen adres bilgisini kontrol ediyordu. Olay yeri ekibiyle birlikte ormana girdiğinde onları Asya karşıladı. Bu sefer yanlarında yalnızca ekip yoktu; Yağmur’un annesi Hatice Doğan da gelmişti.

Cesedi gördüklerinde Hatice’nin boğazından derin bir hıçkırık koptu. Ayakları burkulsa da, toprağa takılsa da durmadı; koştu. Yanına vardığında saçların yüzü kapattığını gördü. Elleri titreyerek saçları arkaya itti ama umut ışığı bir anda söndü.

“Kızım!” diye haykırdı. Yanaklarını öptü, boynundan kokusunu içine çekti. “Annem, nasıl kıydılar sana… Kalk, kalk senin yerine ben yatayım annem…” Hatice, hıçkırıklarına teslim oldu. Canından çok sevdiği kızı artık hayatta değildi.

Asya, Hatice’yi sessizce izledi. Bu kaçıncı kadın cinayetiydi? Neden bu dünyayı güzelleştiren çiçekler hep hor görülüyordu? Yorulmuştu. Bu kızlar kahkahalarla dolaşmayı hak ediyordu; ormanda cansız yatmayı değil.

Yavaş adımlarla Hatice’ye yaklaştı. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
“Hatice Hanım… sizi daha fazla burada tutamayız.” Olay yeri inceleme ekipleri güvenlik şeridini çekmişti, prosedürler ile hareket etmeye başladılar. Alanın krokisini çıkardıktan sonra Yağmur’un fotoğraflarını çekmeye başladılar.

Tüm bunlar tam yirmi dakika geçmişti, Yağmur’un uyanmasına on dakika kala ediş henüz yeni girmişti ormana. Yağmur’un o şekilde durması kalbinin sıkışmasına yetmişti. Beynindeki endişeli düşünceler hızla büyüyordu. Yağmur on dakika sonra uyanacaktı ve ekipler hâlâ sahadaydı. Edis bunları düşünürken Yağmur için ceset torbası getirmişlerdi.

Edis bir an için nefes alamadığını hissetti, nefesini kontrol etmek için uğraştığı sırada, Yağmur’u çoktan torbanın içine yerleştirmişlerdi. Fermuarın kapanmasına yakın her saniyede Edis’in içi sızlamıştı. Merak ediyordu onun tek bir saç teline zarar gelmiş miydi? Yağmur’u kaldırdılar ve cenazesini taşımaya başladılar. Edis omzunda bir el hissettiğinde, gözünden düşen damlayı yeni fark ediyordu.

Hızla yüzündeki yaşı silip arkasına baktı “Ona bu derece tutulacağını düşünmemiştim evlat.” Edis’in sinirleri her bir hücresine ulaşmıştı, Kenan’ı burada görmeyi beklemiyordu. Yağmur’u bu hale getirdiği için ondan nefret ediyordu. “Eserinle gurur duy baba, ama bir kişi eksik gelmişsin! Getirsene o Ferdi itini buraya, kızını ne hale getirdi gelsin de izlesin.” Edis sessiz olmaya çalışıyordu ancak nefreti bir volkan gibi yakıyordu ciğerlerini.

Hâlâ inanmıyordu, bir insan nasıl olurda kızını cehennemin kor ateşlerine atardı? Edis sinirini babasından çıkaramayacağı için ağaca yumruk atmaya başladı. “Herkes yapmaz o kızın yaptığını, demek ki iyi bir kukla seçmişiz.” Edis bir hışımla babasına döndü ve yakasına yapıştı. Onun için yapmak istediği işkenceler ile tahrik oluyordu, ancak bu mümkün değildi.

“Yağmur bundan sonra benim himayem altında. Ona bir sik yaptıramazsın!” Edis kükrercesine cevap verdi, elinin acısı umurunda değildi. Babasına olan öfkesi ve kini yüzünden göğsü hızla inip kalkıyordu. Pişmandı baştan bu planı kabul etmemeliydi.

Edis babasının yanından ayrılıp Yağmur’u otopsi için götürecekleri adli kuruma gidecekti. O gidene kadar Oğuz ve Ece çoktan içeriye sızmış olacaktı. Otopside Yağmur’un kaybı büyük olay yaratabilirdi ancak bu durumda Asya’nın tek bir şüphelisi olacaktı. Edis arabaya biner binmez Oğuz’u aramıştı. “Patron?” Edis derin bir nefes aldı ve kontağı çalıştırıp arabayı hareket ettirmeye başladı.

“Durumlar ne Oğuz?” Edis olabildiğince hızlı sürüyordu arabayı, cenaze arabasını yakalamak zorundaydı. “Şu anlık tehlikeli bir durum yok patron, Yağmur’un ölüm haberinden sonra sosyal medyada çalkantılar başladı” telefonu Ece aldı “Adli Tıp’ın kameralarına sızdık patron arkada delil bırakmayacağız. Denilene göre tam on dakika sonra Yağmur burada olacak.”

Ece sustu derin bir nefes aldı ve kelimeleri toparlamak için biraz bekledi. “Niye sustun Ece.” Edis her sessizlikte gaza daha sert bir şekilde bastı. “Patron yarım saat doldu ve henüz minibüsten bir bilgi gelmedi. Yağmur’un hayatı tehlikede…” Edis soğuk terler dökmeye başladı.

Gözünün önüne Yağmur gelmişti; kahve tonundaki dümdüz saçları rüzgârın altında bile zarif bir dalga gibi salınır, bal köpüğü gözleri her zamanki gibi içine çekip orada boğardı insanı. Dudakları, tek bir dokunuşla hem huzuru hem de felaketi getirecek kadar davetkârdı. O yüz… hem kaybetme korkusunun hem de tutkuyla sahip olma isteğinin en acı verici haliydi.

Bu güzel düşü, arkadan patlayan öfkeli bir korna parçaladı. Edis’in bakışları aniden keskinleşti, dudakları ince bir çizgiye döndü. Direksiyonu kavrayan ellerinin damarları belirginleşti.
“Toparlan, lanet olsun!” diye tısladı kendi kendine. Şimdi durmak, şimdi paniklemek Yağmur’u mezara gömmek demekti. Babasının yüzü, az önceki sözleri zihninde yanıp sönerken gaz pedalına bastı. Motor böğürürken dişlerini sıktı.
Yağmur’u onların elinden alacak… ve bu kez kimseye onu dokundurtmayacaktı.

Edis’in ayağı gazdan hiç çekilmedi. Yol, önünde bulanık bir şerit gibi akıp gidiyordu. Siren sesleri uzaklardan yankılandığında, Adli Tıp’ın soğuk gri binası görüş alanına girdi.
Cenaze aracı kapıya yanaşmıştı bile. Beyaz önlüklü iki görevli, siyah torbayı sedyeyle içeri taşıyordu. Edis, arabayı kenara öyle bir sertlikle çekti ki lastikler kaldırıma sürtüp inledi.
Kapıdan girerken içerideki floresan ışıkların soğukluğu yüzüne çarptı. Koridorun sonundaki odada, Oğuz ve Ece çoktan ekipmanlarıyla hazır bekliyordu.
Yağmur’un torbadan çıkarılıp çelik masaya yatırılmasıyla zaman adeta hızlandı.
“Beni dinleyin,” dedi Edis, nefesi hâlâ hızlı. “Beş dakikamız var. Eğer şimdi yapmazsak, o kız ölür.”

Sedyedeki siyah torbanın fermuarı açıldığında, içeride buz gibi bir sessizlik çöktü. Yağmur’un yüzü, ölüm kadar solgun, dudakları morarmıştı. Ece, elindeki stetoskopu titreyen parmaklarla yerleştirdi.
“Kalp atışı… yok,” dedi kısık bir sesle.
Oğuz gözlerini Edis’e çevirdi; bu bakışta hem endişe hem çaresizlik vardı. Edis’in boğazı düğümlendi, burnunun ucuna kadar gelen öfkeyi ve korkuyu yutmaya çalıştı. Masaya eğilip Yağmur’un yüzüne baktı.
“Bunu bana yapma… sakın.” Sesindeki titreme, ne kadar çabalarsa çabalasın gizlenemiyordu.

Ece, cebinden çıkardığı küçük şırıngayı hazırlarken, Oğuz saniyeleri saymaya başladı.
Bir… iki… üç… şırınga damara girdi.
İlk başta hiçbir şey olmadı. Yağmur’un göğsü, en ufak bir kıpırtı bile göstermiyordu.

“Olmuyor…” diye fısıldadı Ece, geri çekilerek.
Edis’in yutkunması, odadaki tek sesti. Tam o anda, Yağmur’un parmaklarından biri hafifçe kıpırdadı. Ardından göğsü derin bir nefesle kalktı.
Ece ve Oğuz donup kaldılar, nefes bile almaya korkarcasına. Edis’in dudaklarından sessiz bir “İşte böyle…” sözcüğü döküldü. Birkaç saniye sonra kirpikleri yavaşça kımıldadı. Ece nefesini tuttu, Oğuz’un dudakları aralandı ama ses çıkmadı.

Göz kapakları ağır ağır aralandığında, bal köpüğü gözlerinin solgun ışığı ortaya çıktı. Bakışları bulanıktı; tavandaki floresan ışık gözlerini kamaştırdı. Derin bir nefes aldı, sanki ciğerlerine uzun zamandır hava dolmamış gibi.

“Yağmur…” Edis’in sesi kısık ama buyurucu çıktı. Yanına eğildiğinde, Yağmur onun siluetini seçmeye çalıştı. Dudakları hafifçe aralandı, ama kelimeler gelmedi. Yalnızca boğuk, kısık bir nefes.

Bir anlık sessizlikten sonra gözleri hızla büyüdü — bulunduğu yeri fark ediyordu. Tüm kasları gerildi, bilekleri istemsizce oynadı, sanki kendini savunmaya hazırlanıyordu. Edis, ellerini onun üzerine koydu. “Sakin ol… bitti,” dedi, ama sesi bile kendi içinde inanmaktan uzaktı.

Ece rahatlamanın verdiği huzurla sessizce gözyaşlarını dökmeye başladı. Oğuz derin bir nefes alıp olduğu yere çöktü. Edis ise bir an olsun gözlerini Yağmur’dan ayırmamıştı. Yağmur biraz daha kendine geldiğinde kalkmaya yeltenmişti ancak vücudu buna izin vermemişti. “Yorma kendini.” Edis, Yağmur’un omzundan tutup kalkmasını engelledi.

Odadaki herkes her ne kadar rahatlamış olsa da; bozuk floresanın yanıp sönmesi, havadaki kötü enerji sinirlerin bozulmasına yetecek sebeplerdi. Edis bir an önce Yağmur’u buradan çıkarmak istiyordu, onu daha fazla bu soğuk metal masada görmek istemiyordu.

Bölüm : 11.08.2025 14:52 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...