9. Bölüm

• Yeniden •

Şeyma Nur Deniz
darkpollyanna

 

 

 

BÖLÜM 8

YENİDEN

 

 

 

"Bazı fırtınalar seni yıkmak için değil, önündeki tüm sahte enkazları temizleyip, sana asıl yaslanman gereken dağı göstermek için kopar."

 

İSTANBUL (SABAH 06.12) Yazar Gözünden...

İstanbul’un gri sabahı, hastanenin devasa cam cephesine vurduğunda, içerideki steril koku her zamankinden daha ağır geliyordu. Özgür, dördüncü kattaki poliklinik odasında, koltuğunun sırtına yaslanmış şehri izliyordu. Elindeki pahalı porselen kupadan yayılan kahve kokusu, odaya yayılan o pahalı ve yapay huzurun bir parçasıydı. Onun için hayat, parmak uçlarında döndürdüğü bir küreden ibaretti. Umay’ı Artvin’e, o dağ başındaki hastaneye sürgün edilmesine destek olurken aslında ona bir terbiye süreci tanımıştı. Kadın diz çökecek, yalnızlıktan ve imkansızlıktan boğulacak, sonra ağlayarak Özgür’ün güvenli kollarına geri dönecekti. Özgür, bu senaryonun sonuna o kadar inanmıştı ki, Umay için İstanbul’da yeni bir evin dekorasyonunu bile düşünmeye başlamıştı.

Kapı, Özgür’ün alışık olduğu o çekingen tıklatmayla değil, kararlı ve tok bir sesle vuruldu. "Gir!" dedi Özgür, sesindeki buyurgan tonu hiç bozmadan.

İçeri giren Bekir’di. Üzerindeki trençkotu Artvin’in yağmuruyla nemlenmiş, omuzları ise onca yılın ardından ilk kez dik duruyordu. Özgür, Bekir’i küçümseyen bir bakışla süzdü. "Hayırlı olsun Bekir," dedi alaycı bir gülümsemeyle. "Umay’ın istifa dilekçesini mi getirdin kuruma, yoksa o dağ başında inat etmeye devam mı ediyor?"

Bekir hiçbir şey demedi. Masaya ağır adımlarla yaklaştı. Elindeki deri çantayı, sanki içinde bir bombayı taşıyormuş gibi büyük bir vakarla masanın tam ortasına bıraktı. Çantanın fermuarını açarken Özgür’ün gözlerinin içine baktı.

"Umay Hanım’ın size bir mesajı var Özgür Bey," dedi Bekir. Sesi, Artvin’den kalma ayaz kadar soğuk ve netti. "Diyor ki; 'İnsan kendi kurduğu hapishanenin anahtarını hep başkasında ararmış. Ama anahtar hep benim cebimdeymiş.'"

Bekir, çantanın içinden sarı zarfları, Aksoylar Vakfı’nın gizli bağış makbuzlarını ve bizzat Özgür’ün ıslak imzasıyla onayladığı usulsüz tıbbi kit ihalelerinin raporlarını masaya tek tek saçtı. Özgür’ün yüzündeki o kendinden emin maske, saniyeler içinde un ufak oldu. Bakışları belgelerde gezerken, elleri hayatında ilk kez kontrolü dışında titremeye başladı.

"Bunlar..." dedi Özgür, sesi hırıltılı bir fısıltıya dönüşmüştü. "Bunlar sahte! Seni kim görevlendirdi? O taşra polisi mi?"

"Değil Özgür Bey," dedi Bekir, bir adım daha yaklaşarak. "O belgelerin her biri gerçek. Teoman Başkomiser bu dosyaların her bir satırını ezberledi. Eğer bugün Umay Hanım hakkındaki o sahte etik kurul soruşturmasını kapattırmazsanız, bu belgeler yarın sabah Tabipler Odası’nın ve Cumhuriyet Savcılığı’nın masasında olur. Sadece kariyeriniz değil, ailenizin kurduğu o devasa imparatorluk da yerle bir olur. Karar sizin; ya Umay Hanım’ı ve Artvin’i unutursunuz, ya da bu lüks enkazın altında can verirsiniz."

Bekir kapıyı çarpıp çıktığında, Özgür darmadağın olmuş kağıtların arasında, hayatında ilk kez mağlup bir adam olarak, o görkemli odasının sessizliğinde yankılanan kalp atışlarıyla baş başa kaldı. Şah-mat olmuştu ve hamle sırası onda değildi.

ARTVİN (SABAH 06.28) Umay'ın Gözünden...

Artvin’de ise zaman donmuş gibiydi. Küçük dairemin mutfağında, üzerimde kalın hırkamla oturmuş, elimdeki telefonun ekranının aydınlanmasını bekliyordum. Dışarıdaki sis, mutfağın pencerelerine bir perde gibi inmişti. Kalbim, göğüs kafesimi döven hırçın bir kuş gibiydi. On yıl... On yıl boyunca her adımımı o adamın onayına sunmuş, her nefesimi onun gölgesinde almıştım. Şimdi ise o gölgeden kurtulmak için tek bir mesaj bekliyordum.

Telefon titredi. Ekran aydınlandı. Bekir’dendi.

"Zarfı bıraktım. Şah-mat. Dosya bugün kapanıyor Umay. Artık özgürsün."

Gözlerimden bir damla yaş düştü, sonra bir diğeri... Bu acıdan değil, ruhumu sıkan o çelik kelepçelerin birer birer kırılışındandı. Ama bu özgürlük o kadar yabancıydı ki, ne yapacağımı bilemedim. Yerimde duramadım. İçimdeki o adrenalin patlamasıyla kendimi apartmanın koridorunda buldum. Nereye gittiğimi biliyordum. Tek sığınağıma, bu süreçte elimi tutan tek güce... Teoman'ın kapısına.

Kapıyı çaldığımda ellerim zangır zangır titriyordu. Birkaç saniye sonra kilit döndü. Teoman, üzerinde sadece siyah bir tişört ve dağılmış saçlarıyla karşımdaydı. Beni o halde, gözü yaşlı ama dudaklarında titrek bir gülümsemeyle görünce kaşları aniden çatıldı. Bir adım öne çıktı, elleri gayriihtiyari omuzlarıma gitti.

"Umay Hanım? Ne oldu? Özgür mü?" Sesindeki o korumacı, o sert ve eril ton bir anda tüm savunmamı yıktı.

"Bitti..." dedim, sesim hıçkırıkla karışık bir fısıltı gibi çıktı. Telefonu ona doğru uzattım. "Bekir yazmış. Dosya kapanıyor Teoman Bey. Kurtuldum. Gerçekten kurtuldum!"

Teoman dikkatlice mesajı okudu. Derin, rahatlamış bir nefes verdi. Gözlerindeki o keskin ifade bir anlığına yumuşadı. "İçeri girin," dedi, sesi otoriter ama bir o kadar da şefkatliydi. "Bu ayazda kapı eşiğinde durmayın. Gelin."

Mutfağa geçtiğimizde, sabahın o mahrem sessizliği odayı kaplamıştı. Teoman hiçbir şey demeden kahve makinesine uzandı. Mutfak küçüktü ve o her hareket ettiğinde, o devasa gölgesi mutfağın her köşesine yayılıyordu. Arkası bana dönükken, omuzlarının genişliğini ve sırtındaki o sarsılmaz güveni izledim. Özgür’ün yanında kendimi hep eksik hissederken, bu adamın yanında neden bu kadar tamamlanmış hissediyordum?

Teoman kahve kupasını önüme bıraktı ama yerine oturmadı. Masanın kenarına yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturdu. Gözleri, ruhumun en derinindeki çatlakları tarar gibi üzerimdeydi.

"Neden hâlâ titriyorsunuz Umay Hanım?" diye sordu. Sesi, yerdeki parkeleri titretecek kadar derinden geliyordu.

"İnanamıyorum," dedim dürüstçe. "On yıl sonra ilk kez kendime ait hissediyorum. Bu duygu o kadar yabancı ki... Korkuyorum sanki. Ya bu bir rüyaysa?"

Teoman ağır adımlarla yaklaştı. Aramızdaki o profesyonel mesafe, her adımında biraz daha eriyordu. Tam önümde durduğunda başımı kaldırmak zorunda kaldım. O meşhur nane ve ağaç kokusu tüm duyularımı ele geçirdi. Elini yavaşça kaldırdı; parmak uçları, yanağımdaki o ıslaklığı sildi. Dokunuşu o kadar baskın, o kadar erkekti ki, kalbim göğüs kafesimi parçalayacak sandım.

"Siz hep kendinize aittiniz Umay Hanım," dedi fısıltıyla. "Sadece bir gölgenin içinde saklanmayı aşk sandınız. Ama artık güneş doğdu. Burada o adamın gölgesi bile yok. Artık nefes alabilirsiniz."

Başparmağı yanağımdan aşağı, çeneme doğru süzüldü. Yüzümü hafifçe yukarı kaldırdığında, nefesi dudaklarıma değiyordu. O sarsılmaz Başkomiser gitmiş, yerine tüm eril enerjisiyle beni kuşatan bir adam gelmişti. Gözleri dudaklarıma indiğinde, aramızdaki o "hanım-bey" hitabı artık sadece anlamsız birer kabuk gibi kalıyordu.

"Teoman Bey..." diye mırıldandım ama bu bir itiraz değil, bir teslimiyetti. Elimi istemsizce göğsüne koydum; tişörtünün altındaki o sert kasları ve hızla çarpan kalbi hissetmek başımı döndürdü.

"Bana öyle bakmayın," diye fısıldadı Teoman. Sesi boğuklaşmıştı. "Çünkü ben Özgür gibi kelimelerin arkasına saklanmam. Ne hissediyorsam onu yaşarım."

Aramızdaki çekim o kadar yükselmişti ki, mutfaktaki oksijen tükenmiş gibiydi. Teoman, bana doğru hafifçe eğildi, alnını alnıma yasladı. Tam dudaklarımız arasındaki o son mesafe kapanmak üzereydi ki, yan odadaki bebek telsizinden Attila’nın o kesik, huzursuz mırıldanması ve hafif ağlaması duyuldu.

Teoman, sanki bir büyü bozulmuş gibi gözlerini açtı. Alnını alnımdan ayırırken yaşadığı o anlık tereddüdü ve iç çekişini gördüm. Zorlukla yutkundu, ellerini yavaşça geri çekti. O sarsılmaz zırhını yeniden üzerine kuşanmaya çalışıyordu ama bakışlarındaki o yangın hâlâ oradaydı.

"Oğlum..." dedi, sesi çatallanmıştı. "Oğlum uyandı. Gitmem lazım."

"Tabii," dedim, sesim benim bile tanıyamayacağım kadar hırıltılı çıkmıştı. "Gidin... bekletmeyin onu."

Teoman kapıya yöneldi ama çıkmadan önce durup omzunun üzerinden bana baktı. O bakışta artık sadece bir komşu ya da bir polis yoktu; o bakışta, yarım kalmış bir arzunun ve yeni başlayan bir hayatın tüm sancıları vardı.

"Bu gün o hastaneye gittiğinizde," dedi Teoman, "Bu apartmandan çıktığınız o kadını götürün oraya. Özgür’ün kurbanını değil, benim tanıdığım o güçlü Umay’ı. Kimsenin önünde başınızı eğmeyin. Çünkü artık buna ihtiyacınız yok."

Kendi evime geçerken, Artvin’in sisli sabahında ilk kez gerçekten ısındığımı hissettim. Özgür Aksoy bitmişti. Ama Başkomiser Teoman, hayatımdaki en büyük, en gerçek ve en tehlikeli fırtına olarak yeni başlıyordu. Yan dairenin mutfağında Teoman ile yaşadığımız o nefes kesen yakınlaşmanın ardından, kapının arkasında kalan sessizlik sanki üzerime yıkılmıştı. Teoman, Attila’nın yanına gitmek için geri çekildiğinde, mutfakta kalan tek şey onun kokusu ve benim hızını bir türlü alamayan kalp atışlarımdı. Kendi evime nasıl geçtiğimi, kapıyı nasıl kilitlediğimi hatırlamıyordum. Sırtımı kapıya yaslayıp karanlık koridorda derin nefesler aldım. Kurtulmuştum. Özgür artık bir gölgeydi, ama bu yeni hayatın ağırlığı kalbimi titretiyordu.

Eve geçtiğim zaman yaptığım ilk iş ılık bir suyun altına girmek olmuştu. Tüm vücudumu baştan aşağı arındırırken beynimi de dizginlemeye çalışıyordum. Dakikalar önce yaşanan bu yakınlaşma benim her yerimi alev attırırken nasıl bu kadar yeni yetme bir kız gibi hissediyordum kendime kızmadan yapamıyordum.

Adamın kaslarına dokundun Umay! Sanki hayatımda hiç kas görmemişim gibi!

Teknik açıdan gözümü Özgür ile açtığım için ve hayatımda ondan başka erkek olmadığı için beynimin ve vücudumun böyle tepkiler vermesi gayet normaldi.

Değil mi? Lütfen evet diyin!

Kendimi sakinleştirip banyodan çıktığımda telefonuma gelen bildirim sesleri ile elim hızlıca telefona gitti. Kızlardan gelen meraklı mesajları görmem ile yine içimde biriken tatlı hissiyatı bastıramayarak kıkırdadım.

Nazlı: KIZIM!!! HASTANEDE KIYAMET KOPUYOR! Özgür’ün sekreteri ağlayarak çıktı odadan. İçeriden cam kırılma sesleri geliyor!

Cemre: Umay, Bekir’i gördüm az önce! Adam resmen ejderha gibi yürüyordu koridorda. Ne yaptınız siz? Özgür’ün suratı mosmor, tüm randevularını iptal etti!

Umay: Bitti kızlar... Dosyalar çekildi. Kurtuldum.

Nazlı: NE?! Şaka mı yapıyorsun? O narsist pes mi etti yani? Umay, bu bir devrimdir! Hemen kutlamamız lazım, Artvin’e uçak bileti bakıyorum şu an!

Cemre: Yalnız bir dakika... Bekir tek başına mı halletti bunu? O dağ başındaki Başkomiserin parmağı var mı bu işte? ;)

Umay: Teoman Bey... O olmasaydı bu belgeler asla gün yüzüne çıkmazdı. O, hayatımı kurtardı kızlar.

Nazlı: "Teoman Bey" mi? ;) Hanımlar beyler havada uçuşuyor ama sesindeki o titremeyi buradan hissediyorum. O adamı hemen bize anlatıyorsun!

Cemre: Boşver Nazlı, Umay’ın sesi çıkmıyor bak, kesin kapı komşusuyla meşguldür. Neyse, Özgür devri bitti, Umay devri başladı! Bu gün o hastaneye git ve hepsine gerçek Müdire nedir göster kraliçem!

Umay: Sizi çok seviyorum kızçelerim! İyi ki varsınız, hazırlanıyorum ben şimdi bilet aldığınız zaman haber verin bana öptüm sizi! Kolay gelsin size de...

Kızların cevap vermesini bekleyemeden hızlıca hazırlanmaya başladım. Bu gün kendime ekstra özen göstermek istiyordum.

Yatak odasına yürüdüm. Işığı açmadım; Artvin’in sisli sabah ışığı odaya yetiyordu. Gardırobun en alt çekmecesini, sanki bir suç mahallini açar gibi yavaşça çektim. En altta, dikkatle katlanmış o siyah ipek elbise duruyordu. Özgür’ün İstanbul’daki son doğum günümde bana zorla giydirdiği, "Çakırların gelinine bu yakışır" diyerek seçtiği o elbise...

Elbiseyi parmaklarımın ucuyla tutup kaldırdım. Kumaşın ipeksi dokusu tenime değdiğinde midemin bulandığını hissettim ve nasıl hala burada olduğunu sorgulamadan edemedim. Bu elbise sadece bir kıyafet değildi; bu elbise, Özgür’ün beni içine hapsetmeye çalıştığı o altın kafesin üniformasıydı. Onu giydiğim geceyi hatırladım; Özgür’ün misafirlerine nasıl bir vitrin mankeni gibi sunulduğumu, onun her 'mükemmel' deyişinde ruhumun biraz daha nasıl eksildiğini...

Elbiseyi yatağın üzerine fırlattım. Masanın üzerindeki küçük makyaj aynasına baktım. Gözlerimin altı uykusuzluktan hafifçe morarmıştı ama bakışlarımda artık o tanıdık korku yoktu. Bir hışımla mutfaktan aldığım siyah, büyük çöp poşetini yatağın üzerine yaydım.

Elbiseyi elime aldım. Kumaşı parmaklarımın arasında sıktım. "Senin kuralların bitti Özgür," diye fısıldadım karanlığa. Elbiseyi tek bir hamleyle poşetin içine tıktım. Ardından Özgür’ün bana aldığı ama kullanmadığım için atmaya kıyamadığım ve kokusundan nefret ettiğim o ağır parfümleri, içinde hep mutsuz çıktığım onun çekmiş olduğu fotoğraflarımı, onun bana dikte ettiği o hanımefendi imajına ait ne varsa her şeyi o poşetin içine doldurdum.

O an anladım; özgürlük sadece bir kağıt parçasının imzalanması değildi. Özgürlük, seni sen olmaktan çıkaran her şeyi kapının önüne koyabilme cesaretiydi. Poşetin ağzını sıkıca bağladım. Artık odada kalan tek şey, benim özgür irademdi.

Duşumu alıp on yılın kirini tenimden kazıdıktan sonra gardırobumdan kendi seçtiğim, lacivert, jilet gibi ceketimi çıkardım. Dudaklarıma o en belirgin kırmızı rujumu sürdüm. Bu benim zafer boyamdı. Tam odadan çıkacakken kapının altından ince bir kağıdın itildiğini gördüm.

Kağıdı aldım. Teoman’ın o sert, köşeli el yazısı ruhumu okşadı:

"Artık dinlenmelisin diyemedim, çünkü hazırlanıyorsun biliyorum. Kapıda seni bekliyorum. Nöbet devam ediyor, Umay."

Gülümsedim. "Hanım" hitabı yoktu. Sadece ismim vardı. O poşeti elime aldım ve kapıyı açtım. Kapının hemen yanındaki çöp kutusuna o siyah poşeti, geçmişimi ve Özgür’ü bıraktım.

Merdivenlere yöneldiğimde Teoman Bey oradaydı. Resmi üniformasıyla, bir dağ gibi sarsılmaz duruyordu. Beni gördüğünde bakışları bir anlığına kırmızı dudaklarımda takılı kaldı, gözlerinde belli belirsiz bir hayranlık kıvılcımı çaktı.

"O poşet?" dedi, bakışlarını kaçırdı ve başıyla kapının önünü işaret etti.

"Bir enkazın kalıntıları," dedim, başımı dik tutarak. "Artık burada sadece ben varım."

Teoman Bey gülümsedi. "Öyleyse gidelim Umay. Şehir yeniden doğmuş müdiresini bekliyor."

Teoman'ın siyah, heybetli arazi aracına binerken kendimi hiç olmadığım kadar güvende hissediyordum. Hastaneye yaklaştığımızda, personelin bahçede toplandığını gördüm. Teoman, aracı tam giriş kapısının önünde durdurdu. Arabadan indi, benim kapımı açtı.

O an, bir Başkomiserin korumasında ve kırmızılar içindeki özgüvenimle araçtan indim. Teoman, yanımda yürürken kulağıma eğildi: "Şimdi git ve o koltuğun gerçek sahibinin kim olduğunu onlara göster."

Müdüriyet katına doğru yürürken, arkamda bıraktığım sadece Özgür değil, eski zayıf benliğimdi. Artık oyunun kurallarını ben koyuyordum.

Hastanenin otomatik kapıları iki yana açıldığında, içeri giren sadece bir hastane müdiresi değildi; Artvin’in sert rüzgarını arkasına almış, on yıllık prangalarından kurtulmuş bir kadındı. Ayakkabılarımın mermer zeminde çıkardığı o tok ses, koridordaki fısıltıları bıçak gibi kesti.

Teoman, tam yanımda, omuz omuza yürüyordu. Onun varlığı, personelin gözünde "Umay Mercan'ın arkasında devletin ve gücün sarsılmaz eli var" imajını perçinliyordu. Danışmadaki görevliler, normalde kafalarını kaldırmaya üşenirken, şimdi jilet gibi dikilmiş, şaşkınlık ve saygı dolu gözlerle bizi izliyorlardı.

"Günaydın Umay Hanım," dedi güvenlik amiri, yutkunarak. Bakışları Teoman’ın üniformasına çarpıp bana geri döndü.

"Günaydın," dedim, sesimi en emin tona ayarlayarak. "On dakika içinde tüm birim amirlerini ve idari personeli toplantı odasında bekliyorum. Tek bir kişi bile eksik olmasın."

Asansöre doğru yürürken Teoman, asansörün düğmesine bastı ve kapılar açılmadan hemen önce durdu. Bakışları yine o kırmızı rujumda ve dik duruşumda gezindi. "Nöbet yerim şimdilik burası," dedi, binayı kastederek. "O İstanbul'daki odasında kapana kısıldı, buradaki uzantılarının seni korkutmasına izin vermeyeceğim, bu gün seninleyim. İşin bitince ara."

Ona, minnettar bir bakış atarak tebessüm ettim ve asansörün kapıları kapandığında aynadaki yansımama baktım. Lacivert ceketim, kırmızı rujum ve gözlerimdeki o yeni doğmuş alev... "Bitti Özgür," diye fısıldadım. "Senin kurduğun o tiyatro bitti."

***

Müdüriyet katındaki büyük meşe kapıyı açtığımda içerideki gürültü bir anda kesildi. Herkes oradaydı. Benim hakkımda çok fazla bilgi sahibi olan ve Özgür’ün buradaki gözü kulağı olduğuna adım kadar emin olduğum Satın Alma Sorumlusu olan Levent Bey, yerinde huzursuzca kıpırdanıyordu.

Masanın başına, o en büyük koltuğa oturdum. Dosyalarımı sertçe masaya bıraktım.

"Duyduğum kadarıyla," diye başladım, sesim odanın her köşesine nüfuz ediyordu, "Son birkaç haftadır hastanemizde bir 'yönetim boşluğu' olduğu dedikodusu yayılmış. Bazılarınız İstanbul’dan gelecek bir talimatla iş yapmaya alışmış. Olabildiğince sizin işlerinize karışmamaya çalıştım ama bu kurumda iş harici her şeyin döndüğünü görüyorum."

Bakışlarımı doğrudan Levent Bey’e diktim. Adam terlemeye başlamıştı.

"O dönem kapandı," dedim tane tane. "Artık bu hastanede tek bir kural var: Liyakat. Kimin kiminle dost olduğu, hangi soyadını taşıdığı ya da İstanbul’daki bağları beni ilgilendirmiyor. Burası Artvin Devlet Hastanesi ve burada kuralları ben koyarım. Çalışmak istemeyen, masasının üzerindeki istifa dilekçesini ya da görev değişikliği dilekçesini hemen şimdi imzalayıp çıkabilir."

Oda bir mezarlık kadar sessizdi. Eskiden olsa bu konuşmayı yaparken sesim titrer, onay bekleyen gözlerle etrafa bakardım. Ama şimdi, kapının önünde bekleyen o arazi aracının ve o notu yazan adamın gücü değil, kendi içimdeki o yıkılmaz kadının gücüyle konuşuyordum. Genel olarak, herkes ile tekrardan tanışarak (dümenden) birimlerinin işlerini detaylı anlatmalarını istemiştim. Bunu istememdeki sebep bilmediğimden değil, çalışan her bireyin ne kadar işine odaklı olduğunu öğrenmem içindi. Hepsinden teker teker şikayetlerini dinlemiş, Kalite Birimi ile istişare altında olmamız gerektiğini beyan ederek her birini not almıştım. Toplantının sonlarına doğru yaklaşırken, gözlerim Levent Bey'e ilişti.

"Levent Bey," dedim, adam sıçradı. "Geçen ayki tıbbi kit ihalelerinin raporlarını masamda istiyorum. Bir saat içinde. Ve lütfen, Özgür Bey’e de selamlarımı iletin. Kendisi artık bu hastanenin değil, sadece geçmişimin bir parçası."

" Elbette Müdire Hanım." diyerek gözlerini kaçırdı.

" Geldiğiniz için teşekkürler arkadaşlar, herhangi bir şey olursa lütfen yanıma gelin beraber istişare edelim." diyerek ayağa kalktım.

Toplantı bittiği için herkes ayaklandı ve ben de her personelin odadan çıkışını izledim. Omuzları çökmüş, şaşkınlık içinde birbirlerine bakıyorlardı. Odama geçtiğimde büyük penceremden dışarıya baktım. Teoman’ın aracı hâlâ bahçedeydi; direksiyonda oturmuş, elindeki telsizle bir şeyler yapıyordu ama bakışları hastanenin girişindeydi.

Telefonumu elime aldım, kızlar bu akşama yanıma geleceklerini söyleyen bir mesaj atınca içimde oluşan çocuksu sevinci bastırmadan küçük bir çığlık alttım.

I'm just a girl...

Kızlar grubuna girip bir cevap mesaj attım.

Umay: Koltuğa oturdum. Kırmızı rujun gücü adına, herkesi hizaya çektim. Akşam zafer yemeğimiz var. :)

Tam telefonu bırakacakken bir arama geldi. Bilmediğim bir numaraydı. Kalbim bir an tekledi ama korkmadım. Açtım.

"Umay..." dedi o ses. Özgür. Sesi yıkılmış, boğulmuş ama hâlâ zehirliydi. "Bunu ödeyeceksin. O polis seni koruyamaz."

Hafifçe gülümsedim. "Özgür," dedim sakince. "Biliyor musun? Senden bana kalan ne varsa her şeyi çöpe attım. Tıpkı senin bana ait olduğunu sandığın tüm o yalanlar gibi. Artık beni korkutamazsın. Çünkü ben, senin hiç bilmediğin bir şeyi keşfettim: Kendimi."

Telefonu yüzüne kapattım ve engelledim. Pencereye dönüp Teoman’a el salladım. O da beni fark etmişti. Hafifçe başını salladı. O an anladım ki, Artvin’in bu çetin kışında sığındığım o dağ, aslında benim içimdeymiş.

 

***

Merhabalar, biraz geç gelen bölüm oldu (1 ay kadar :D) umarım bölümü beğenmişsinizdir. Her birinizin yorumu benim için çok değerlidir. Şimdiden çok teşekkür ederim...

 

Sevgiler;

DarkPollyanna...

Bölüm : 22.02.2026 02:30 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...