
BÖLÜM 3
BAŞLANGIÇ

"Ama inan bana, insanların çoğunun ruhu, bedeninden önce çürür."- Zülfü Livaneli
Valizin tekerleğinden çıkan ses, havalimanını doldururken elimdeki telefondan saate baktım. Gece 03.15'i gösteren saatte gözlerim irileşti. Rize-Artvin havalimanına iniş bayağı zor olmuştu. Uçak, İstanbul'dan iki saatlik rötar sonucu havalanmış, Karadeniz açıklarına gelince de oldukça fazla türbülansa girmişti. Bu duruma istinaden uçak havada çok fazla oyalanmıştı. Şimdi ise pıtı pıtı her karışını bildiğim havalimanın çıkışına doğru gidiyordum. Evet, ablam Rize'de yaşadığı için sene de en az 3-4 defa Rize'ye geliyorum. Buna ek olarak da annemin doğma büyüme Rizeli olması ve anne tarafımın komple burada olması durumu da eklenince buraları bilmemek tuhaf olurdu.
Dışarıya çıkınca kendi arabamı görmek umuduyla biraz etrafıma baktım. Arabamı getirecek olan şahıs, en büyük yeğenim olan Deniz'di. Ablamın en büyük oğluydu kendisi. Ablamla aramda 13 yaş bulunuyordu ve ablam ön lisans diplomasını alır almaz evlenme kararı aldığından dolayı da genç bir teyze olmuştum. Deniz, geçen hafta İstanbul'a gezmeye geldiği vakit araba durumunu ona anlatınca hemen atılmış 'Teyze, ben getiririm ayıpsın.' demişti. Elbette ki güvenememiştim ama eniştem o kadar ikna ediciydi ki tamam demekten başka çarem kalmamıştı.
" Teyzem!" Valizimin ve omuzumdaki çantanın hızlıca alınmasıyla ufak bir şaşkınlığa uğrasam da gülmeden edemedim. Deniz, eşyalarımız hızlıca arabama yerleştirirken bende bunu fırsat bilerek arabayı kontrol ediyordum.
" Kızıma nasıl davrandın eşek?" Arabanın etrafını dönerken bir yandan da elimle kontrol ediyordum. " Deniz, en çok kaçla geldin?"
" Aşk olsun biriciğim yani." diyerek bagajın kapağını kapattı. " Eşek falan alınıyorum." yanına gidip sıkıca ona sarıldım. Yeğenim olduğuna kimse inanamıyordu çünkü kendisi 1.90'a yakın boyu olan bir davardı. Ablamdan aldığı hafif badem gözü, eniştemden aldığı yeşil gözleriyle birleşince ve ek olarak da tipik Rizeli olunca ortaya yakışıklı bir çocuk çıkmıştı.
" Öylesin çocuğum." kafam kolunun altında kaldığı için sesim çok boğuk çıkmıştı.
" Sen bir küçüldün gene ha! Daha iki gün önce beraberdik ne oldu biriciğim hasretimden mi küçüldün sen?" yeşil gözlerini kısarak bana yan sırıtış yolladı. Hafifçe parmak uçlarıma yükselip kafasına gelişi güzel vurdum.
" Kes ve soruma cevap ver."
" Teyze vallahi 110'u geçtiysem en adi şerefsizim." kafasına bir tane daha geçirdim.
" Lan ben sana demedim mi 50'yi geçme diye." Deniz, gözlerini şaşkınlıkla açtı. Benim trafik bilgimi sorguladığının farkındaydım ki elbette dalga geçiyordum. Otobanda falan 50'yle gitmek ne demek, ağaçlar bizi sollardı ve diğer arabalar yeğenime girişirdi yani.
" Teyze, dalga geçtiğini varsayarak sana karşılık vermiyorum." yeşil gözlerini devirerek arabanın anahtarını bana doğru uzattı. " Ben, bana güvenmeyen biriyle yapamam artık..."
Dramatik bir şekilde kendini sallandırırken gülerek elindeki anahtarı aldım ve sürücü koltuğuna yerleşip koltuğu kendime göre ayarladım. Benim, yavrum evladım damızlık olduğu için her şeyimi baştan ayarlamaya başlarken Deniz'de yanımda sağ koltuk prensesliğini yapmak için kendini ayarlıyordu. Kendimi ayarlayıp arabanın anahtarını takınca Deniz, anahtarın üzerindeki elimi tuttu. Anlamsız bakışlarımı ona doğru çevirdim. " Ne oldu?"
Muzipçe sırıtıp elini benden çekti ve torpidoyu açıp içinden dudak nemlendiricisi çıkarıp bana uzattı. " Glossunu sür vitesi attır aşkom."
Şaşkınlıkla aralanmış dudaklarımı kapatarak dudak nemlendiricisini elinden alıp dudaklarıma sürdüm. O sırada yeğenim çoktan uyku pozisyonu almıştı bile.
Acaba diyorum.
Biz, bu çocuğa küçükken çok mu oyuncak bebek gelinliği giydirip, makyaj yaptık?
***
Dün gece ya da sabah mı demeliyim bilmiyorum ama Deniz ile beraber ablama geçtikten sonra biraz uyuyup dinlendim ve hızlıca kendi evime doğru yol almıştım bile. Bu gün Cumartesiydi ve ben Pazartesi iş başı yapacaktım. Buna istinaden ablamların benim için tutmuş olduğu evi görüp yerleşmem gerekiyordu. Eniştem ve ablam her ne kadar benimle gelmek için diretse de tek başıma daha rahat edeceğim konusunda sakince anlaşmaya varmıştık. En azından eniştem silahını geri koyarak sakinliğini oldukça belirtmişti. Eh, Deniz'de yerinden kıpırdamayınca konumu açıp yollara düşmek bana kalmıştı. Sahilden uzaklaşıp aralara girince konumdaki apartman karşıma çıkmıştı. Apartman oldukça yeni gözüküyordu belki sıfır? Arabadan inip eşyalarımı ufaktan apartmanın önünde doğru yığmaya başladım. Hava Karadeniz'e yakışır şekilde kapalı ama bir o kadar da nemliydi.
" Hayurdur kizum?" Yukarıdan ses gelmesiyle yağmur görmüş hindi gibi ağzım açık yukarı baktım. Üçüncü kattan bir teyze balkondan aşağı sarkmış merakla beni izliyordu. " Habu aşağa taşunan Müdüre Hanum sen misun?"
Alışık olduğum konuşma tarzını tekrardan duymak aslında nasıl memleket hasretinden yanıp tutuştuğumu anlamamı sağladı. Sonradan ben buraya gelmeden benim komple şeceremin buraya geldiğini unutmuştum. Gülümseyerek başımı salladım.
" Evet teyzem." Diyerek arabadan son bir tane daha bohçamı alıp yığdığım valizin üzerine attım. Mübarek ben nişanımda bu kadar bohça götürmemiştim bu ne rezalettir ya!
" Oy! Hoş gelmişin Müdüre Hanum!" Kadın pire gibi anlık balkondan yok olunca kıkırdayıp kafamı iki yana salladım ve Herkül gibi eşyalarımı sırtlayarak apartman kapısına doğru adımlıyordum ki içeriden iki tane dalyan gibi çocuk çıktı.
" Müdürüm siz bırakun biz eletiruz." Boyuna göre sesi toy çıkan çocuk hızlıca büyük valizimi aldı. " Hayde Ömer, al senda habu geri galanlari."
Ağabey ve kardeş olduğunu düşündüğüm çocuklar, atom karınca gibi hızlıca valizleri içer taşıdılar. Ama benim dairemi nasıl biliyorlar diye sorgularken bunu sorgulamamın ne kadar saçma olduğunu anladım ve çocukların peşine takıldım. Prensesler gibi elimde sadece küçük çantam ile iki tane dalyan gibi çocuğun arkasından yürümek azıcık egomu okşamadı değil doğrusu. Çocuklar, ikinci kata zorlanmadan çıkıp hemen merdivenin önündeki kapıda durdular. Yanında bir tane daha kapı vardı ve üzerinde 'Ses çıkarma.' Yazıyordu. Bunu buraya asan kişi ya nöbetleşe çalışıyor ya hastası var ya da çoluğu çocuğu vardır. Başka bir olasılığı da yok yani.
" Vallahi çok sağ olun gençler size de zahmet oldu." Her ne kadar prenses gibi hissetsem de içimdeki ana, aşırı vicdan azabı çekiyordu.
" Olur mu oyle şey Müdüre Hanum." Adının Ömer olduğunu öğrendiğim çocuk tebessüm ederek elini bana doğru uzattı. " Ben Ömer habu da kuzenim Yusuf." Diyerek benimle ilk konuşan çocuğu gösterdi. " Biz sizun bi üst katunuza oturuyoruz. Bir şeye ihtiyacunuz bir eksuğunuz olur hemen anakama haber salun biz halledelum."
" Ay Allah razı olsun, sağ olasın Ömer." Gülümseyerek cevap verdim. Yukarıdan şıpıdı şıpıdı terlik sesi gelince arkamı döndüm ve elinde koca bir tencere yemekle balkondan sarkan teyzeyi gördüm. Masmavi gözleri vardı ve sarı saçlarına gelişi güzel sardığı mavi şalı onun gözlerinin güzelliğini daha da ortaya çıkarıyordu.
" Heh girmadan habunu da al bakayum." Kollarıma hızlıca soğumuş tencereyi sokuşturdu. " Lahana sarması sever misun?" Beklentiyle mavi gözlerini bana dikti.
Sevmek ne kelime, bayılırım kadın.
" Sevmez olur muyum? Çok teşekkür ederim ama gerçekten çok mahcup oluyorum." Kadın elini hava da sallayarak benim lafımı ağzıma tıkadı.
" Saçmalama kizum." Dedi gülerek ardından elini omzuma götürüp sıvazladı. " Benum ismum Gül. Bak, üstüne otururum. Bir şey olur hemen haber edesun tamam mi?"
Kurmuş olduğu cümle her şeye çekilebilirdi fakat ben onu anlayarak kafamı salladım. " Tamam Gül teyzem sağ olasın."
" Heh." Dedi sessizce sonra bana doğru yaklaştı. " Yan tarafta da sebi vardur emi dikkat kesilesin olur mu kizum."
" Tamam teyzem sessiz olurum sorun yok." Kafamı sallayarak tencereyi içice kucağıma çektim. Bunları yemek için sabırsızlanıyorum. Gül teyze, çocukları da alıp yukarı çıkarken bende olabildiğince sessiz davranarak kapıyı açtım ve eşyaları yerleştirmeye başladım. Yan evde bebek vardı demek. Bu demek oluyor ki teorilerimde haklı çıktım. Acaba yandaki kadınla iyi anlaşabilir miydim? Kahve içmeye bir eş iyi olurdu doğrusu.
Evden içeri girince sebepsiz bir huzur kapladı içimi. Belli ki evin içini baştan döşemişlerdi. İstanbul'dan, Artvin'e tam bir haftada komple ev döşenmişti. Zaten çok ta büyük bir ev sayılmazdı. Eniştemin dediğine göre yan taraftaki evle birmiş önceden ama kiraya vermek amacıyla ikiye bölüm 2+1'e çevirmişler. Bana yeterde artardı bile. Eşyaları ablama aldırmıştım. Doğrusu evlilik için aldığım ne var ne yok hepsini satmış yenilerini alması için ablamı daraltmıştım. Doğrusu bir hafta içinde beyaz eşyalar da dahil olmak üzere bu kadar hızlı kurulacağını düşünmemiştim. Burada bana düşen tek iş yazlık, kışlık ve incik boncuk yerleştirmek olmuştu.
Halimden gayet memnunum ve lahana sarmam var. Hem de kuşbaşı etli. Dünya yansa umurumda değil.
Bir kaç saat içinde işlerimi halledip yeni gelin gibi heyecanla mutfağıma girip hemen bir Türk kahvesi yaptım ve mutfağın balkonuna çıkıp gelişi güzel yere çömüp sigara eşliğine içmeye başladım. Yanıma da koca bir tabak sarmayı almayı da ihmal etmemiştim. Telefonuma gelen görüntülü arama ile sesini hızlıca kısarak kimin aradığına bakmadan cevapladım. Karşında kıvırcık saç görünce gülümsedim.
" Hayırdır güzelim yokluğum ağır mı geldi?"
Cemre gözlerini devirerek Nazlı ile kurdukları şark sofrasını gösterdi. " Gidişini kutluyoruz aşkom."
" Vatan hayini. Hayyyin!" Gözlerimi kısarak gülümsedim. Cemre telefonu masanın ortasına yani ikisinde görebileceğim bir açıya koydu. Nazlı, ağzına doldurduğu lahmacunu hızlıca yutup hızlıca bana döndü.
" Umay, kalk göster evi nasıl olmuş merak ettim."
Yorgun hissediyordum ve kalkasım hiç yoktu fakat heveslerini kırmamak için hızlıca mini vlog gerçekleştirdim. Sonra tekrardan balkona dönüp yine sigara yaktım. " Ne var ne yok?"
" Dün, Özgür geldi buraya." Cemre'nin konuya bodoslama girmesiyle sigara dumanı gırtlağıma kaçtı. Öksürüklerim gözyaşlarıma karışınca kızlar hafifçe panikledi. " Lan Umay derin nefes al."
Ne bok yemeğe arkadaşlarımın evine gitti o salak?
Nefesimi düzene sokup kafamı iki yana salladım. " İyiyim, iyiyim sorun yok." Dedim ve derin nefes aldım. " Ne diye gelmiş?"
" Senin adresini istedi sana hiç bir yerden ulaşamamış." Nazlı öfkeyle karışık şekilde soludu. " Kanka biz buna çok yüz verdik bak söylüyorum sana Barış abime söyleyeyim sıksın şuna."
Tepkisine gülümsemeden edemedim çünkü hafif kıvırcığa kaçan bal köpüğü saçlarını kafasının tepesinde kopuz yapmıştı ve sinirlenince kafası da otomatik sallanan kardeşimin görüntüsü katil civcivi anımsatıyordu. " Sinirlenmekte haklısınız kuşum fakat Barış abinin elini kirletmesinin bir anlamı yok çünkü değmez. Ben numaramı falan değiştirdim ya komple kudurdu tabii ki."
" Bir daha bize yaklaşsın ben, kudurtmayı göstereceğim ona Umay. Bak sana da söylüyorum bir dahaki sefere bu kadar sakin olmam." Cemre'nin tehdit içerikli konuşmasına karşılık omuz silkmekte yetindim.
" Sen bilirsin eti senin kemiği de sesin olsun diyeceğim de bu şerefsize nefes harcamak bile büyük lüks." İkisi de dediğim karşısında kafasını sallayarak beni onayladı. Sigarayı bir kere daha çekip külünü söndürdüm. " Hadi güzellerim ben sizi tutmayayım hem bende bir şeyler yiyeceğim sonra araşırız. Sizi seviyorum kendinize dikkat edin bakın sakın saçma sapan olaylara karışmayın tamam mı? Artvin'den beni oraya getirtmeyin." Nazlı ve Cemre muzip çocuk gibi gülerek kafalarını salladılar. " Bana bakın bu bakışlar bana hiç iyi gelmiyor sakın duydunuz mu beni? Sükut durun."
Cemre eliyle beni geçiştirerek ağzını yamulttu. " Tamam anne!" Diyerek beni kaale almadığını bir kere daha belirtti. " Asıl sen dikkat et. Her ne kadar Karadenizli olsan da gurbette sayılırsın. Bir şeye ihtiyacın olursa söyle."
" Evet Umi." Diye destekledi Nazlı onu. " Bizi düşünme sorun yok sana her gün rapor veririz biz aklın kalmasın bizim de sende aklımız kalmasın başına bela açma. Bize diyorsun ama bahtsız Bedevi bu grupta sensin."
Doğru.
Joker gülüşümü onlara bahşederek öpücük attım ve her kadın sohbetinin sonu gibi giriş, gelişme, dedikodu, sövüş ve kapanış gerçekleşti.
Yüzümde gitmeyen gülümsemeyle bir kaç sarma ağzıma atarak midemi hafif doldurdum ve tekrardan bir sigara yaktım. Kızlarımı çok özlemiştim fakat bunu kabullenmem gerekiyordu. Gözlerimi kapatıp kendimi dinlemeye başlarken bir öksürük sesi geldi. Telaşla gözlerimi açıp etrafa baktım.
" Sol." Gelen tok ve bir o kadar gür sesle tüylerim ürperdi. Elimdeki sigarayı yavaşça küllüğe bırakıp soluma döndüm. Benim balkonumla aynı boyutta olan balkonun kenarında sağ ayak bileğini, sol dizine dayamış ve kollarını birleştirmiş iri bir şey vardı.
İri diyorum çünkü kenarda oturmasına rağmen balkonun yarısından fazlasını kaplamış bu be!
Hafif buğday teni, siyah saçları ve ela gözleri bulunuyordu. Bakışları oldukça sert ve bir o kadar da ifadesizdi. Bu adam ya bir polis ya da bir asker olmalıydı. Bu adama başka meslek asla yakışmaz, yakışamaz.
" Kapıdaki sessiz olun yazısını görmediniz herhalde hanımefendi. Bir dahakine dikkatli olun." Tok sesi hem tehditkar hem de bir o kadar nasıl duygusuz olabilirdi ki?
Dediği şeyle anlık sinirlendim fakat burada ilk günümün olması ve bebeğinin olduğunu bildiğim için sessizlik hakkımı kullanmaya karar verdim. Bu adamın karısına Allah sabır versin. Ben hayatımda bu kadar insanlarla konuşma özürlüsü birini görmedim. Derince nefes aldım.
Sakin ol Umay. Evli barklı adamla neyin tartışmasını yapacaksın ki? Adam bir bakıma haklı Gül teyze de uyarmıştı seni.
Ama daha yeni taşındım biraz alışma sürem var değil mi benimde yani?
Kafamı sallayarak küllükten sigaramı aldım ve içmeye başladım. Adam tekrardan öksürünce bıkkınlıkla ona döndüm. Tek kaşımı kaldırıp sorarcasına bakınca kaslı kolunu kaldırarak parmağı ile sigarayı gösterdi.
" Sigara içmezseniz iyi olur."
Her boka burnunu sokacaksa bununla işimiz vardı doğrusu.
" Evinizde içmiyorum beyefendi kendi alanımda içiyorum." Onun gibi soğuk bir sesle karşılık verince hırslandı ve oturduğu yerden hafifçe eğildi.
" Rahatsız edici."
" Rahatsız oluyorsanız içeri girin."
" İçeride bebeğim var."
" Dediğiniz gibi içeride. Balkonda değil ve kişisel alanımı ihlal etmek konusunda ısrarcı olursanız hiç iyi bir komşu olmam."
Şaşkınlıkla gözleri hafifçe açıldı. Bir şey söylemek için ağzını açtı fakat diyecek bir şey bulamamış olacak ki ağzını tekrar kapatarak ayağa kalktı. Bakışlarımı ondan çekerek tekrardan sigaramı içmeye devam ettim. Balkon kapısının önünde durunca onun bakışlarını üzerimde hissettim. Ne tepki vereceğime bakıyordu.
Yer mi bunu Anadolu kadını?
Hayır.
" İyi günler." Dedi ve beklentiyle bana bakmaya devam etti.
Ona bakmadan sadece kafamı sallamakla yetindim." Size de." Dedim sigaradan bir duman daha içime hapsederken.
Adam içeri girince rahatlıkla nefes aldım. Bu adam kesinlikle benim burada sınavım olacaktı. Umarım eşi ile iyi anlaşırım da az da olsa arkasından dedikodu yapabilirim.
Hava hafiften soğumaya başlayınca yavaşta toparlandım ve içeri girdim. Tabağımda kalan son sarmaları da yedikten sonra iki üç parça bulaşığı makineye koymaktan vazgeçerek elimde yıkadım ve kuruması için tezgahın yanına koydum. Geldiğimden beri evin tüm camları açıktı onları kapatmak aklıma düştü ve teker teker kapatmaya başladım. Camları kapatırken bebek ağlama sesini duyunca hafif bir vicdan azabı çekmedim değil. İnşallah bebek benden dolayı kalkmamıştır diye dua ede ede oturma odasına geldim ve televizyondan gelişi güzel bir şeyler izlemeye başladım.
Bu gün Cumartesi olduğu için bir günlük daha izin hakkım olduğunu biliyordum o yüzden işle alakalı şeyleri yarına sakladım. Pazartesi günüm büyük ihtimalle hastaneyi tanımakla geçeceği için kendimi olabildiğince hazırlamaya çalışıyordum. Başhekimin dediğine göre atandığım hastane oldukça küçük ( eski hastanemizden ki doğrudur) ve aile gibi bir ortamı olduğunu söyledi. Bu beni az da olsa rahatlatmıştı.
Televizyondan canım sıkılınca yengemi aramış küçük yeğenlerimi görünce duygusal bir topa bağlamıştım. Sonrasında kardeşim Timur ile kısa ve seviyeli bir görüşme ( küfürlerin havada uçtuğu bir görüşme ) gerçekleştirdikten sonra onun ne zaman töreni olacağını öğrenmiştim. İki hafta sonra onun töreni olacaktı ve cümbür cemaat oraya gideceğimizden hiç şüphem yoktu. Annem ve babamla da biraz hasret giderdikten sonra koltukta iyice mayışmıştım.
Ayaklarımın altından yer kayıyordu. Etraf bulanık yer yer sallanıyordu. Sağımda ve solumda kaçışan insanlar vardı ve her biri deli gibi dolanıyordu. Ayaklarımın altında bir anda zemin eksilince gözlerimi hızlıca kapattım. Ayaklarıma değen yumuşaklıkla gözlerimi açtığımda daha deminki görüntünün aksine farklı bir yerde olduğumu anladım. Yemyeşil çimenlere değen ayaklarım hafifçe gıdıklanmış, tenime değen nemli rüzgar ise beni hoş karşılamıştı. Ağaçlar gökyüzüne kadar upuzun, gökyüzü capcanlı ve etraf buram buram gül kokuyordu. Bir yerden bebek gülme sesi geldi bir anda. Sakince etrafıma bakıp sesin geldiği yere doğru yürüdüm. Kocaman kavak ağacının altında mavi renkli bir battaniyeye sarılı bebek vardı ancak beneğin yüzü gözükmüyordu. Sadece gülme seslerini duyuyordum. Yanına sakince yaklaştım ve eğilip onu kucağıma aldım. Onu kucağıma almamla beraber kuş sesleri bir anda şarkı söylencesine etrafımı sardı. Etraftaki gül kokusu o kadar çok artmıştı ki o kokunun bebekten geldiğini fark etmem biraz zaman almıştı. Burnumu bebeğin boynuna dayayıp kokusunu ciğerlerime çekince mutluluktan gözlerim doldu ve ağlamaya başlamıştım. Neden ağladığımı bilmiyordum ama içim o kadar huzurlu, kalbim o kadar tamamlanmış hissi veriyordu ki bu bebeği ölene kadar kollarımda tutmak istiyordum.
Kapının zili feryat edercesine ötünce koltuktan sıçrayarak gözlerimi açtım. Televizyonun üzerindeki duvar saatine hızlıca göz atınca akşam saat on bir olduğunu fark ettim. Telaş ama bir o kadar da merakla kapıya doğru gidip kapı deliğinden dışarı baktım. Gül teyze kucağında mavi bir battaniyeye sarılı bebekle kapıda duruyordu. Anlık olarak algılarım kapanmıştı. Gördüğüm rüyanın etkisinden dolayı çok fazla tepki veremiyordum ve şu an elim kapının kolunda kalmış vaziyette duruyordum. Gül teyze bir kere daha kapıyı çalınca hızlıca kapıyı açtım.
Kadının mavi gözleri yorgunluktan çökmüş vaziyette mahcup bir şekilde bana bakıyordu. " Kizum kusura bakma uyuyor miydun bilemem ama yardum gerek."
Kapının önünden hızlıca çekilip geçmesi için ona yer verdim. Apartmanda o kadar ev varken benim evime gelmesine anlam vermemiştim. Tanımadığı birinden nasıl yardım alabilirdi ki?
" Estağfurullah Gül teyze buyur." Diyerek kucağındaki bebekle onu oturma odasına yönlendirdim. Gül teyze sakince yattığım koltuğun kenarına oturunca gülümsedim. " Rahat otur Gül teyze. Aç mısın? Su vereyim mi?"
Kadın sorumun üzerine gülümsedi. " Ben aç değilum ama habu sebi açtu. Vallahi sana gelene kadar herkese uğradum ama kimselerde süt bineyüm yoktu. Sen da alişveruş ettuydun bu gün süt var midır sende?"
Bu kadın tehlikeli derecede dikkatli bir kadındı. Benim alışveriş yaptığımı nereden gördü de kafasına kazıdı yahu? Hızlıca kafamı sallayarak onayladım onu. Gül teyze bir anda ayağa kalıp bebeği benim kucağıma verdi. " Sen habu uşağu bi dut. Gel benlen bi mama edelum."
Bebeğin kucağıma gelmesiyle beraber güzel bir koku burnuma dolunca gördüğüm rüya tekrardan gözümün önüne geldi. Gözlerimi kapatıp kafamı iki yana salladım. Gül teyzenin beni beklediğini hatırlayarak gözlerimi açtım. " Tabii buyurun." Diyerek mutfağa doğru giderken Gül teyze benden önce davrandı ve hızlıca buzdolabını açtı. Gül teyzenin bu denli rahat olması nedense beni zerre rahatsız etmemişti. Normalinde başkası yapsa çirkefleşeceğim durumu Gül teyze yaptığı vakit bir an kendimi Samsun'da annemle mutfakta hissettim.
" Cezve var midur?" Sorduğu soruya binaen kafamı hızlıca sallayarak ocağın altındaki çekmeceyi gösterdim. Gül teyze hızlıca cezveyi alıp tezgaha koydu.
Sütü cezveye koyduktan sonra cebinden toz mama gibi bir şey çıkardı belki de nişasta da olabilirdi. Annem biz bebekken nişasta ve sütle mama yaptığını söylemişti. O işini ustaca yaparken ben onun ayağının altından çekilip kucağımdaki bebeğe bakmaya başladım. Küçücük burnu, upuzun kirpikleri ve gür siyah saçları vardı. O kadar güzel bir bebekti ki bakışlarımla ona nazar değdirmekten aşırı korktum. Çekik ela gözleri ve uzun siyah kirpikleriyle bana gülümseyerek baktı. Parmağımın bir ucuyla onun güzel yüzünü okşarken gülümsemesini daha da büyüyerek hafif kahkahaya bıraktı. Alt çenesinde çıkan iki dişi görünce bende gülümsedim.
" Kaç aylık Gül teyze." Dedim büyülenmiş şekilde ona bakarken. Çok küçük bir bebeğe benzemiyordu ama bir yaşında da sayılmazdı doğrusu. Dişi çıktığına göre en az bir 6 aylık vardı.
" Daha 4 aylık." Şaşkınlıkla gözlerimi büyüterek yanımda kıs kıs gülen Gül teyzeye baktım.
" Oha." Dedim kendimi tutamayarak. " Ay, çok pardon Gül teyze ama bunun dişi bile çıkmış ya."
" Babasına çekmiş demek ki." Dedi cezveyi ocaktan alırken.
" Torununuz mu?" Diyemeden edemedim. Evet Gül teyze diyorum ama kadın bence taş çatlasa 45-50 yaşındaydı torunu olaması için genç diyeceğim ama benim annem daha 57 yaşında boyunca torunları vardı. Erken yaşta evlenip çocuk sahibi olmanın avantajı mı demeliyim bilemedim.
" Yok kizum." Diyerek bana döndü. " Geldum 60 yaşina benum veletlerden bana hayır gelmaz."
Vay anasını satayım kadın annemden büyük çıktı ama maşallah bayağı dinç. İşte Karadeniz kadını olmanın avantajları.
" Maşallah hiç göstermiyorsun. Neyin o zaman senin bu koca oğlan." Bakışlarım tekrardan bebeği bulunca ela gözlerini kıstı ve alttaki dişlerini göstererek bana gülümsedi.
" Teoman komiser oğlumun." Dudaklarımı bükerek anlamsızca ona baktım. Benim anlamadığımı fark ederek gülümsedi. " Senun yan komşu."
" Hee..."
" Hee ya." Dedi beni taklit ederek. Ardından mutfağın kapısına doğru ilerledi. " De hayde sebi aç galacak."
Hızlıca peşinden giderek bebeği kucağıma daha çok sarmaladım.
Annesi neredeydi? Babası neden Gül Teyzeye çocuğunu emanet etmişti? Bir de adam komiser miydi yani? Ben bir komiseri mi açık açık tehdit ettim? Allahtan bebiş babasına çekmemiş ne kadar da sevimli sıcak kanlı. Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi?
Kafamda deli sorular.
Kendi kendime soru sorarken bebekle beraber çoktan koltuğa oturmuştuk bile. Gül teyzenin nereden nasıl bulduğu bilmediğim kase ile bana doğru dönerken kendimi toparladım ve gülümsedim. Gül teyzenin mavi gözleri anlık olarak dolunca kaşlarımı çattım.
" İyi misin?"
" İyiyum." Derince nefes alıp mamayı kaşıkla karıştırmaya başladı. " Habu sebiyi boyle senunle görünca bi içum hoş oldu." Kaseyi koltuğun kenarına bırakıp kollarını açtı. " Ver bakayim uşağı."
Bebeği ona doğru uzatınca bebek, aşırı derecede huysuzlandı ve ağlamaya başladı. Gül teyze ve ben birbirimize şaşkınlıkla bakarken Gül teyze kollarını geri çekti. " Allah Allah." Dedi şaşkınlıkla. " Hiç etmezdi böyle."
" Sevdin mi beni sen?" Bebeğe doğru gülümseyerek konuşunca ağlaması duruldu ve mayhoş bir şekilde bana bakmaya başladı. " Bende seni çok sevdim tosun paşa." Boyun girintisini tekrar koklamak adına burnumu yaklaştırdım. Allah'ım çok güzel kokuyor. " Oh, mis gibi de kokarmış. Gül teyze, sen ver bana istersen ben yedireyim?" Bebeği mama yiyebileceği bir pozisyona aldım.
Gül teyze, bunu dememi bekliyormuşçasına hızlıca mamayı elime tutuşturdu. Silikon kaşığın ucunu mamaya daldırıp azıcık aldım ve yavaşça yedirmeye başladım. Bebek, gıkını dahi çıkarmadan hunharca mamayı yiyordu vallahi. Onun bu denli iştahlı yemesi beni mutlu ederken o kadar ona dalmıştım ki yanımdaki kadının burnunu çektiğini zar zor fark edebildim. Gül teyze, ağlayarak bize bakıyordu.
" Allah Allah..." dedim kaşığı mamaya bırakırken. " Gül teyze, neyin var senin ne oldu böyle bir anda?"
Gül teyze, tülbentinin kenarından göz yaşını sildi ve yutkundu. " Vallahi kizum habu sebiye aylardur bakarum, ilk defa bu kadar iştahli yeduğuni gördum."
Kafamı aşağı yukarı sallayıp mamanın geri kalanını yedirmek için harekete geçtim. " Anası, babası nerde bunun?" Bebeğe bakarken bu soruları sormak daha kolay gibi gelmişti bana. " Benim üzerime vazife değil ama daha bebek 4 aylık, bir anneye ihtiyacı var."
" Var olmaz mi?" Dedi sorarcasına ardından ellerini dizlerine vurdu. " Habu uşağı doğurup birakti kaçti nolcak!" Öfkeyle konuşmaya devam etti. " Teoman oğlumu da bırakti gitti. Hadi kocanu sevmezsun anlarum ama habu da melayike du ya."
Anlık olarak gözlerimi kapattım ve işittiklerimi hazmetmeye çalıştım. Sakın kınayıcı şeyler söyleme Umay. Sakın yanlış bir şey söyleme. Kınadığını yaşamadan ölmezsin kızım. Sakın bak sakın.
" Yavrum benim ya..." dudaklarımdan dökülen ilk şey bu olmuştu. " Bilemeyiz ki Gül teyzem..." diyerek ona döndüm. " Belki kadının başka bit derdi vardı. Olsun deme öyle o da bir anne sonuçta."
Gereksiz Pollyanna olma Umay. Yanlış bir şey demeyeceğim diye kırıldın burada.
Mavi gözleri düşman görmüş gibi kısıldı. " Ne derdi olacağdu kizum. Habu sebiyi birakmak içun hangi bahane gereklu? Bi ana evladuni birakur mu? Birakmaz! O yuzden onun ardundan ana dema sakın."
" Tamam, tamam demedim bir şey."
" Ana, evladini birakup gitmez kizum bak sana bir nasihat olsun. Merhameti olan bir ana evladini gurbete ya da başkasina bırakup gitmez. Tamam kocani sevmeyisan boşan ama evladi bırakulmaz."
" Haklısın."
Ne diyebilirdim ki? Yani haklıydı. Elbette kadının ne yaşadığını bilmeden yorum yapmak bana düşmezdi. O yüzden de ağzımı kapalı tutmak en mantıklısıydı. Konuşmanın devamı gelmemesi umuduyla bebeğe son kaşığı da verip gülümsedim.
" Adı neydi tosun paşanın?" Mavi battaniyesini kenara atarak onu kucağıma aldım ve gazını çıkarmak adına sırtını sıvazlamaya başladım.
" Atila. Ama iki T ilen he ben söyleyemeyrum."
Gülerek kafamı salladım ardından onu kendimden hafifçe uzaklaştırarak bakışlarımı onun gözlerine diktim." Hayatıma hoş geldin Attila. Ben Umay." Diyerek gülümsedim.
Attila, gözlerini kıstı ve ardından kıkırdamaya başladı. Gülerek ona karşılık verince kıkırdaması daha da büyüyünce onu delicesine sevmeye başladım. Vallahi öpmeyeceğim diye çok direndim ama dayanamadım ne yapayım? Kucağımda onu hamur gibi yoğururken Attila'nın gülüşleri daha da çok büyüyordu. Kalbimde oluşan sıcaklığın tarifini asla anlatamıyorum ama eğer bu sıcaklık her neyse benim hiç bu sıcaklığı kaybetmeye hiç niyetim yoktu.
Attila ve Gül teyze ile geçen saatleri fark etmemiştim bile. Bu ela gözlü masum şeytan beni iyice kendine hapsetmişti. Onda bir şey vardı ve beni kendine çekiyordu ki ben normalinde her bebeği seven birisi birisi hiç değilimdir. Bu durumu bizim kızlara ya da annemlere anlatsam bana şaşırıp kalırlardı. Evet, yeğenlerime çok düşkünümdür onlar için canımı bile veririm fakat doğdukları vakit onlara alışmam da biraz zaman almıştı. Abimler, annemlerle beraber Samsun'a taşınmadan önce aynı mahallede yaşıyorduk. Yeğenlerimi bile sevemeyeceğim diye düşünmeden kendimi alamamıştım. Nedenini bilmiyorum ama her bebeği sevemiyorum bu yüzden abimin ilk veledi Göktürk doğduğu vakit biraz ondan uzak kalıp bana alışmasını beklemiştim. Tam onlara alıştım, onlarda bana alıştım derken annemle babam taşınma kararı alınca abimlerde taşınmaya karar vermişti. Velhasıl benim yeğen sevgim de kursağımda kalmıştı.
" Umay kizum." Gül teyze, mutfaktan bana seslenirken kucağımdaki Attila'yı koltuğa düşmeyecek şekilde yerleştirdim. Vakit kaybetmeden yanına gittiğimde bana beklentiyle bakıyordu.
" Buyur Gül teyze." dedim merakla. " Bir şey mi oldu?"
" Yok kizum da benum ilaç saatim geçeyi, sen habu uşağı azucuk daha olaya da ben ilacımı içip geleyim."
Gül teyze olmadan Attila ile yalnız kalma fikri beni biraz korkutmadı değil. Ya benim yanımda başına bir şey gelirse o zaman babasına nasıl hesap verecektim? Emanet çocuk sonuçta bir şey olmasını istemezdim.
" Ben..." gerildiğimi anlamış olacak ki gülümsedi.
" Kizum sorun yok Teoman oğlum dert etmaz öyle şeyleri." dedi mutfaktan çıkarken. " Hem bak, yatayi oyle gelurum ben beş dakkaya."
Bir şey dememe fırsat vermeden kapıyı kapattı ve gitti. Arkasından şaşkınlıkla bakakalmıştım.
Sen şimdi naneyi yemedin mi Umay? Nasıl bana güvenip de emanet edebildi bebeği aklım almadı yani. Ya ben kötü biriysem? Ya bebeğe bir şey yaparsam?
Kendi kendime kafamda savaş verirken Attila'nın mızmızlanan sesini duyunca apar topar salona geçtim. Attila, sırt üstü uzandığı için hiç memnun olmamıştı ve kedi gibi sesler çıkararak sessizce bağırıyordu. Gülerek ona yaklaştım, benim geldiğimi anlayınca ya da birinin geldiğini anlayınca sessizleşti ve küçük elini havaya kaldırdı. Baş parmağım, onun avuçlarının içinde hapsolurken aşık olmuştum adeta.
" Seni küçük şeytan..." diyerek kahkaha attım. " Sen ne kadar da nazlı bir erkeksin öyle." burnumu boynuna doğru götürüp yine doyamadığım kokusunu içime çektim. " Vallahi Attila, ben sana aşık olmuşum. Bak, söylüyorum beyefendi olur da bura da uzun süre kalırsam seni kimselere yar etmem haberin olsun."
Sanki dediğimi anlamış gibi gülmeye başlayınca onu kucağıma aldım. " Oh, mis misin sen ya?" diyerek kucağımda onu pışpışlamaya başladım. " Bakalım saat kaç olmuş?" dedim sorarcasına ve televizyonun üzerindeki saate baktım. " Oho, paşam saat gece 11'i vurmuş sen hala uyumadın. Hadi bakalım pış pış pış pış..."
Bir kaç dakika uyumamak için direnen Attila, en sonunda gardını indirerek düzenli nefesini salıvermişti. Onun bu denli huzurlu uyumasını bozmamak adına biraz daha onu kucağımda tutma kararı almıştım fakat oturarak. Evet, hiç ayakta durmayı sevmiyorum ne yapayım? Attila'yı rahatsız etmeden yavaşça koltuğun köşesine yerleşip sırtımı da sağlama aldıktan sonra Attila'nın sırtını sıvazlayarak rahatça gevşemesini sağladım. Dört aylık bebeğe göre fazlaca gelişmişti boyu dönemine göre uzun ve kilosu da hafife alınmayacak şekildeydi.
Babasına çekmiş demek ki.
Attila'nın düzenli nefesini duyarken benimde mayışmama ramak kalmıştı ama mayışmamam gerekiyordu. Mazallah çocuğu düşürürüm falan ya da bir şey olursa vicdan azabından ölüp biterdim. Üzerime çöken ağırlıkla esneyerek gözlerimi kırpıştırdım ve yanımda duran Attila'nın battaniyesini yavaşça alarak Attila'nın üzerine örttüm. Eh, tabi bununla beraber benimde üzerim örtülmüş oldu ve gelen tatlı sıcaklıkla daha da mayışmaya başladım. Ne kadar vakit uyumamak için direndim bilmiyorum fakat kapının tıklamasıyla derin bir oh çekip yavaşça ayağa kalkıp kapıya doğru adımladım.
" Ula Gül teyze beş dakika dedin kaç saat oldu." diyerek sessizce kapıyı açtım fakat Gül teyzenin kafasını görmek yerine bana eğilerek bakan yan komşumu görmek bir kaç adım geri gitmemi sağlamıştı.
Adının Teoman olduğunu öğrendiğim dağ gibi adam karşımdaydı. Bakın misal vermiyorum adam cidden dağ gibiydi. Ona bakmak için kafamı falan kaldırmam gerekiyordu. Kollarını birleştirmiş oğlunu daha iyi görebilmek adına bana doğru iyice eğilmişti. Onun tekrar eğilmesi demek benim yine bir kaç adım geriye gitmem demek ki.
Gelmesene üzerime be adam!
" Kaçma, ısırmam." yine o sert ifadesiyle bana baktı. " Oğlumu alabilir miyim?" bu sefer sesi daha insancıl çıkıyordu.
Kendisini toparlayıp geriye çekilirken bende kafamı sallayarak Attila'yı yavaşça koynumdan alıp kollarıma sardım. Huysuzca bir kaç ses çıkarıp gözlerini açacak gibi olunca tekrar koynuma alıp sırtını sıvazlamaya devam ettim. Teoman, ifadesiz bakışlarını üzerimde gezdirirken koca adamın kafasında neler dönüp bittiğini aşırı merak ediyordum. Tekrardan çenemin altından Attila'ya bakınca uyku moduna girdiğini anladım ve sırtındaki elimi geriye alıp dağılmış olan gür saçlarını düzelttim.
" Bu şekilde yapmaya devam edersen senden ayrılamayacak." Teoman, duruşunu değiştirmeden kollarını açtı. " Alayım artık."
Yüreğim sızladı nedensizce. Onu, bırakacak olmak içimde fırtınaların kopmasına sebep olmuştu.( ki onu babasına veriyorum ben kimim?) Kafamı salladım. " Bir kere öpebilir miyim?" dedim Teoman'a bakarak. Teoman, gözlerini hafifçe kıstı. Yanlış mı anladı acaba? " Attila'yı."
Elini ensesine atıp derin nefes aldı. " Ah, tabii." diyerek onayladı beni. İzinden fırsat bilerek hızlıca Attila'nın saçlarına kısa bir öpücük kondurup kokusunu içime çektim. Ardından babasına teslim etmek adına onu uzattım.
" Teşekkür ederim." dedim gülerek ama sadece Attila'ya odaklı bir şekildeydim. " Yanında sigara falan içmedim hatta geldiğinden beri ağzıma bile sürmedim haberiniz olsun." diyerek bakışlarımı Attila'dan çekip Teoman'a çevirdim. Teoman, anlayışlı bir şekilde hafif tebessüm etti.
Demek ki dağ adam gülebiliyormuş. Böyle yetenekleri de varmış. İyi bari.
" Asıl benim teşekkür etmem gerek." Attila'yı battaniyesinde daha iyi sardı ve tekrar bana döndü. " Gül teyze çok ilgilendiğini söyledi. İnecekmiş aşağıya fakat tansiyonu yükselmiş bir anda."
" Ay gerçekten mi? Ben de söyleniyordum nerede kaldı bu kadın diye. Nasıl durumu daha iyi mi?"
Aferin sana Umay. Bilip bilmeden konuş böyle kadının ardından sonra utançtan iki kat yere gir.
Attila'yı gösterdim. " Yani şey söyleniyordum derken emanet sonuçta bir şey olur diye korktum." diyerek açıklamamı bitirdim.
" Anlıyorum sorun yok. Bende olsam korkardım." diyerek içimi ferahlattı. Öğle vakti bana aşık atan bu adamın bu denli insani becerilerinin olması çok iyi bir şey. " Sağ olun her şey için rahatsızlık verdik."
" Estağfurullah, tosun paşa için canım feda. Değil mi bal küpü?" parmağımda onun açıkta kalan elini okşadım. " Maşallah, hiç sıkıntı yaratmadı siz hiç dert etmeyin."
Teoman, başını sallayarak oğlunu daha çok sarmaladı. " Teşekkürler tekrardan. İyi geceler."
" İyi geceler." arkasını dönüp giderken ben de kapıyı kapatıyordum ki adımın seslenilmesiyle durdum.
" Umay hanım."
Adımı da öğrenmiş...
" Efendim?"
Kapıya doğru yaklaştı ve sağ elini bana doğru uzattı. " Sizinle baştan tanışmak isterim. Ben Teoman yan komşunuzum. Bir şeye ihtiyacınız olursa lütfen söylemekten çekinmeyin." havada asılı duran eline baktım. Ardından omuz silkerek elini kavradım ve tebessüm ettim.
" Ben Umay sizinle tanıştığıma memnun oldum." dedim ve boşta kalan elimle Attila'yı işaret ettim. " Her hangi bir şeyde yardım lazım olursa duvara vurmanız yeterli."
Teoman'da benim gibi tebessüm etti ve başını salladı. Ardından hafifçe geri çekilerek ellerimizi ayırdı ve oğlunu da alarak evinden içeriye girmek için adımladı. Bende onun gerisinden kapımı yavaşça kapatıp salona doğru yürüdüm.
Yüzümde aptal bir gülümsemeyle hem de.
Bir de, elimin onun elinde kaybolduğunu fark ederek...
***
3.Bölümün sonuna gelmiş bulunmaktayız arkadaşlar! Geri bildirimleriniz benim için oldukça önemli, yorum yapmayı unutmayalım.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |