4. Bölüm

•Dolunay•

Şeyma Nur Deniz
darkpollyanna

 

 

 

 

BÖLÜM 4

 

DOLUNAY

 

 

"Ve Tanrı; hüzünlü kadınların gülüşünde sakladı ay ışığını."


Bana "Yolun' seç" diyorlar
Bozuk yolu seçer miyim?
(Eğri eğri, doğru doğru)

"Seçemezsen geç" diyorlar
Ben yolumdan geçer miyim?
(Eğri eğri, doğru doğru)

Arabada yankılanan Barış Manço'nun sesi ilkelerimin ve değerlerimin benliğimde daha da kabarmasını sağlıyordu. Artvin bu gün, geçen haftanın aksine daha temiz havaya sahipti. Gerçi Türkiye'nin en temiz havası da buraya ait değil miydi? Geleli bir haftayı geçmişti. Burada hiç yabancılık geçmiyordum ve hastaneye alışmam da bir o kadar kolay gerçekleşmişti. Hastanedeki herkes sıcak kanlı (şu anlık) ve sempatikti. Onların beni bu denli sıcak karşılamasının asıl sebebinin eski hastanem olduğunun farkındayım.

Arabanın camlarının hepsi açık hızımı kaybetmeden patikalardan geçerken huzur dolu hissediyordum. Şu son bir haftada çok elzem bir durum yaşamamıştım. Gül teyze ile her akşam kahve eşliğinde sohbet etmek bana çok iyi gelmişti. Buradaki yalnızlığım onun ve Attila'nın sayesinde son bulmuştu diyebilirim. Teoman, işi gereği Attila'yı bazı akşamlar ve gündüz Gül teyzeye emanet ediyordu. Eh, Gül teyzede her akşam bende olduğu için tosun paşa ile aramız daha da sıkı fıkı olmuştu. Geçen yaşanan konuşma haricinde Teoman'ı bir daha görmemiştim. Gündüzleri zaten işte olduğum için ve akşamları da o genelde olmadığı için görüşmemiz olmamıştı.

Hastane yolu bitip merkeze doğru yol açılınca hızımı yavaşlatmaya başlamıştım çünkü yolun sonunda bir tane TOMA ve bir tane polis aracı gözüküyordu. Meraklı bakışlarım oradaki zırhlı polisleri görünce daha da artmıştı. İçlerinden bir tanesi arabamı sağa çekmem için işaret yapınca sinyal verip, müziği kapattım ve sağa doğru ilerledim.

10 yıldır araba kullanıyorum, hayatımda ilk defa kontrole burada gireceğim aklıma gelmezdi.

Polisin yanına yaklaşınca durdum ve beklemeye başladım. Genç bir polisti büyük ihtimalle ilk görev yeriydi. Gözlerini kısarak beni süzdü ve ardından arabaya doğru yaklaştı. O sırada bende kimliğimi çıkartıyordum. Polis geldiği vakit hiç bir şey demeden kimliğimi uzatınca konuşmadan kimliğimi elinde aldı. İlk önce kimliğe sonra bana baktı ardından diğer meslektaşlarına döndü. Tüm hepsi benim olduğum tarafa bakınca bir bokluk olduğunu düşünmeye başlamıştım. Polis kafasını çevirerek tekrardan bana döndü fakat bu sefer bakışları daha sıcak ve gülüyordu.

" Buyurun Umay hanım." dedi kimliğimi uzatırken. " Hastanenize alıştınız mı müdüre hanım?" yaramaz bir çocuk gibi kahve rengi gözlerle bakıyordu şu an bana. Kahve rengi saçları, güneşin altında çok durduğundan olsa gerek karamelleşmişti. Heybetli bir gençti büyük ihtimalle 22-23 yaşlarındaydı. Belki de taş çatlasa 25.

Şahsıma gelen soruyla afalladım. " Ah, sağ olun." dedim kimliği alırken. " Evet alıştım." kimliğimi alıp cüzdanıma koydum. " Fakat siz nereden biliyorsunuz?"

" Başkomserimin yan dairesinde oturuyormuşsunuz." deyiverdi bir anda. Sonra pot kırdığının farkına vardığı için gözlerini sımsıkı kapattı.

Başkomiser? Teoman? Ne mana?

" Teoman bey mi?" şaşkınlıktan olsa gerek ahmaklığım tutmuştu.

" Evet." dedi kafasını sallayarak. " Burası küçük bir yer zaten siz gelmeden namınız geldi. Başkomserim iyi bir öğreti verdi." Ardından güler yüzüyle tekrar devam etti. " Sizi tutmayalım, iyi günler diliyorum."

Aynı şekilde bende ona gülümsedim. " Size de." oradan kaçmak adına hızlıca hareket etmeye başladım. Genç polis hızlıca önümden uzaklaşıp diğer meslek taşlarının yanına gidip sohbete başlamıştı bile. Yanlarından geçerken altı tane polisin öküzün tirene baktığı gibi bana bakmasını es geçerek hızlıca yanlarından geçtim. Dikiz aynasından arkama baktığımda benimle konuşan polisin ensesine vuran başka bir polis gördüm.

Teoman Başkomiser miydi? Gül teyze sadede komiser olduğunu söylemişti. Başkomiser olmak için oldukça genç duruyordu. Demek ki o kadar da genç değilmiş. Bir de 'iyi bir öğreti verdi' derken ne demek istemişti ki?

Düşüncelerimi kafamdan silerek müziğin sesini tekrardan açtım ve patika kolları arkamda bırakmaya devam ettim. Bir süre sonra karşıma merkez yolu gözükünce müziğin sesini hafifçe kısarak son satıları kendimce tekrar ettim.

Bir karışta toprak gerek üstüne de kuru malı
Yar içinde oturmalı (Eğri eğri, doğru doğru)
Barış demek toprak demek
Ben kendimi verir miyim?
(Eğri büğrü ama yine de doğru)

Eve gitmeden önce biraz dışarıda vakit geçirmek istediğimi fark ettim o anda. Nereye gitsem diye düşünürken bulduğum yerin Artvin olduğu ve ablamların bana yakın oturduğu aklıma geldi. Yani ablamlara gitmek hiçte fena fikir sayılmazdı. Evin yoluna girmeden direkt Rize'ye rotamı oluşturup hızımı kaybetmeyerek ablamın evine doğru yol aldım. Sağ şeritten devam ederek sahil boyunca arabayı sürdüm.

Orta hızda sürüşün ardından Rize'nin Pazar ilçesine giriş yaptığımda nedensizce derin bir nefes verdim. Yolculuk taş çatlasa 30 ya da 45 dakika sürmüştü. Burada nüfus İstanbul'un 3/1 bile olmadığı için ne trafik vardı ne de geç kalacağım korkusu. Yol boyunca ne müzik dinledim ne de başka bir şey sadece beynimin içinde konuşmalar gerçekleştirdim. Şu sıralar her şeyin bu denli değişiyor olması ve bu şekilde hızlı gelişiyor olması hem garip hem de bir o kadar güzel gelmişti.

Ablamların evinin önüne geldiğim zaman her zamanki gibi eniştemin Opel Corsa'sı beni selamlıyordu. Bitmedi bu adamın da Opel sevdası cidden. Arabamı onun yanına park ederek hızlıca arabadan indim. Evlerinin altında olan fırından iki tane ekmek alıp vakit kaybetmeden üst kata çıktım. Kapının önüne gelince bir şeyi fark ettim.

Ben ablama geleceğimi söylememiştim ki...

Umarım evdedir.

Kapıyı bir umutla çaldığımda içeriden adım seslerini duyunca sevindim. Büyük ihtimalle akşam yemeğine yetişmiştim.

" Teyzem!" boynuma atlayan küçük eller yüzümde kocaman bir gülümsemeye sebep olmuştu.

" Alp, kim geldi oğlum?" Ablamın arkadan seslenişi ortamın sıcaklığı bir kere daha gülümsetti beni.

Alp'i kucağıma alarak oturma odasına doğru ilerledim. Ablamın mutfakla oturma odası birleşik olduğu için ortada kocaman bir yemek masası kurulmuştu bile. Çok nüfuslu aile olunca böyle oluyor demek ki. Ablamın 3 oğlu 2 tane de kızı vardı. En büyükleri Deniz'di sonraları sırayla Birce, Çağın, Alp ve en küçükleri göz bebeğim olan Aybike idi.

" Benum sevdalığum geldi!" Alp heyecanla kucağımda zıplamaya başlayınca elimdeki ekmekleri düşürmemek adına hızlıca sofraya onları bıraktım ve şaşkınlıkla gülen ablama olabildiğince sarılarak (Alp'in izin verdiği kadarıyla) selamlaştım.

" Umay, neden haber vermedin?" azarlarcasına söylenince şüphe ile baktım ona.

" Kusura bakma abla bilemedim de niye?" acaba misafirleri falan mı gelecekti? Bir anda neden öyle sordu ki? " Uygunsuz bir zamanda mı geldim?"

Ablam, gözlerini devirerek mutfak bezini tezgaha gelişi güzel salladı. " Ne alaka kızım? Bir şeyler aldırırdım sana evde yığınla eksik var."

Bıkmış bir vaziyette ona baktım sadece. " Cidden mi bacı? Oradan bakılınca kurye gibi mi duruyorum?"

Ablam bana dil çıkartarak arkasını döndü ve buz dolabının üzerinde olan HAFTALIK LİSTE'sini yüzüme doğru salladı. " Senin yeğenlerinden bana hayır yok ne anacım ne yapayım? Evden de çıkamıyorum malum..." diyerek etrafı gösterdi. Cidden ortalık savaş alanı gibiydi. Büyük ihtimalle eniştem, Deniz ve Birce köye çıkmışlardı ablamda onlara yemek hazırlamak için uğraşıyordu tabii ona ek olarak da Alp ve Aybike ile uğraşmayı da katarsak bir hayli zor gün geçirdiği belliydi.

" Tamam, tamam anladım." diyerek listeyi elinden kaptım. O sırada Alp hala kucağımdaydı ve saçlarımla oynuyordu. " Teyzem, sende in bakayım kucağımdan git hırkanı giy markete gidelim."

Alp, heyecanla gözlerini bana çevirdi. " Esse?" gülerek kafamı sallayınca kanguru gibi kucağımdan atladı ve odasına doğru koşmaya başladı.

" Nasıl gidiyor?" ablama iki saniye boşluktan fırsat bilerek soru sordum.

" Berbat kine berbat." bir yandan tezgahı toparlıyordu. " Deniz ve Birce beni deli ediyorlar."

" Hayrola?" Alp gelene kadar ona yardım etmek için bende kollarımı sıvadım.

" Bırak, girme üstün kirlenecek." ablam beni nazikçe ittirdi. " Tutturdu ananeme gideceğiz diye yahu tamam gitsinler de şimdi sırası mı? Enişten köye ev yapıyor malum bir yandan da çalışıyor bunlarında bir halt yaptığı yok. Hadi Birce gitmek istemiyor da Deniz'e ne oluyor yani? Birce gelmeden gitmem diyor! Daha yazın başında söz vermişti gitmeyeceğim ev olana kadar diye."

Olayın saçmalığını kavrıyordum. " Abla ne yani anneme gidecekler alt tarafı hem sizin köyde ev yok muydu ki?"

" Ay sorma enişten de ayrı delirtiyor! Kat çıkacağım diye kudurdu! Yahu bu 3. kat Umay! Vallahi gına geldi." derin nefes alıp bulaşık makinesini kapattı ve bana döndü. " Annemlere gitmelerinde sıkıntı yok Umay ama annemin de işi başından aşkın. Deniz ve Birce'nin şu an okullarına odaklanmaları gerekiyor aslında bahane olsun diye köydeki evi öne sürüyorum ama yok anlamıyorlar. Akşam sen bir konuşsana şunlara."

Jeton düştü, jeton ters köşe benim jeton geç çalışıyor.

Derin nefes aldım ve kafamı salladım. Sonra ablamın gerilen omuzlarından tutarak ona sarıldım. " Dert etme ben ikisiyle de konuşurum."

Ablam derin bir oh çekerek benden uzaklaştı. O sırada Alp, üstüne giydiği kat kat kıyafetlerle karşımıza çıkınca ablamın delirmemesi adına önüne geçtim ve hızlıca onu kaparak evden apar topar çıktım. Tabii o sırada ablam çoktan söyleniyordu bile.

Kapıyı hızla çektim. Merdivenlerden inerken Alp'in küçük, heyecanlı eli avucumdaydı. Parmaklarımı onun parmaklarına kenetleyince, ablamın evindeki o gürültü patırtı ve o hiç bitmeyen liste anlığına silindi. Şu an tek gerçek, bu küçücük elin sıcaklığıydı.

"Teyzem, senin araban neden kormızı?" diye sordu Alp.

"Kormızı değil oğlum, kırmızı," diye düzelttim. "Biliyor musun, o renk biraz inatçıdır. Ona hangi yolu gösterirsen göster, o hep kendi bildiği doğruya gitmek ister."

Alp, bu açıklamayı çok ciddiye alarak kafasını salladı.

Arabaya binip klimayı açtım. Rize'nin akşam nemi, denizden gelen rüzgarla ağırlaşmıştı. Ablamın listesi, ön koltukta, adeta üzerindeki sorumlulukları fısıldıyordu: yumurta, tereyağı, yarım kilo peynir, Deniz'in Okul Kitapları... Listeyi katlayıp torbaya attım. Alp emniyet kemerini takmakla meşgulken, o anki sessizlik beni tekrar Teoman'a, yani Başkomiser Teoman'a geri götürdü.

Bir haftadır yan dairede oturduğum, Attila'nın babası olan adam. Gül teyzenin sadece 'komiser' diye bahsettiği hani...

Burası Türkiye'nin en temiz havasına sahip olabilir, ama etrafımdaki sis perdesi dağılmıyordu. Benim buraya gelme nedenim, kaçışım, mesleki bir unvanın gölgesinde kalmayacak kadar ağırdı. Oysa şimdi, genç bir polisin dikkatsizliği yüzünden öğreniyordum ki, hayatımdaki bu zoraki figür, basit bir memur değil, yüksek rütbeli bir Başkomiserdi.

Bu, bir tesadüf olamazdı. Hastane müdiresi olarak atanmamın zamanlaması, Artvin gibi küçük bir yerin en kıdemli polis şefinin kapı komşusu olmam... Tüm bu olaylar zinciri, artık bir görevin rastlantısal gelişimi değil, bir planın parçası gibi gelmeye başlamıştı. Belli ki bu düzenek, benden saklanan, ince ince işlenmişti. Çünkü Teoman'ın beni ilmek ilmek araştırması ve Artvin'deki polislerin benden haberdar olması tesadüf olamazdı ya da ben fazla paranoyak olmaya başlamıştım.

Markete girdik, Alp'i sepete oturttum. Telefonumu sessize almayı unutmuştum, çalan zil sesiyle irkildim. Ekranda, Enişte adı yazıyordu.

"Hah! Tam sırası," diye mırıldanarak telefonu açtım. "Buyur enişte?"

Arka plandan gelen yüksek inşaat sesi, onun nerede olduğunu hemen ele veriyordu. "Umaycığım, neresun sen? Ablan veletleri şikayet etti, listeyi sana yıkmış."

Gülümsedim. "Ne yapayım, tosun paşanın hatırına bir iyilik yapalım dedim. Sen ne alemdesin, köyde misin hala?"

"Ne alemi Umay? Malum, üçüncü katı çıkıyorum. Anamın çay sevdası gibi, benim de kat sevdam bitmedi. Ablanı biliyorsun, yoruluyor kadıncağız." Sesi yorgun ama gururluydu. "Çocuklar senden korkuyor, Deniz'le Birce'yi bir ikna et, ablanı rahat bıraksınlar. Sen, bizim ailemizin reisisin artık. Sözün geçer."

Telefonu kapattığımda derince bir iç çekerek Alp ile beraber alışverişe devam ettim.

***

Alışverişi bitirip ablamın evine döndüğümüzde, hava kararmış, evin ışıkları yanmıştı. Kapıyı çaldım ve Alp, heyecanla "Biz geldik!" diye bağırdı.

Kapıyı açan kişi Aybike'ydi. Henüz altı yaşında, gözleri annesinin tüm yorgunluğunu silen bir neşe taşıyordu.

"Teyzem!" diye bağırdı, incecik kollarıyla bana sarılarak. Onun masumiyeti, evin içindeki karmaşaya giden yolu bir anlığına unutturuyordu. Benden uzaklaşarak hızla içeriye koştu.

Alp kucağımdayken salona girdim. Durum, az önce bıraktığımdan daha kaotikti...

"Umay, geldin mi? Aybike'yi al, bu iki deli beni çıldırtacak!" diye seslendi ablam.

Alp'i kucağımdan indirip, daha demin bize kapıyı açıp sonra da annesinin paçasına yapışmak adına mutfağa kaçan Aybike'yi kucağıma aldım. Diğer elimde hala torba bulunuyordu.

"Hoş geldin Teyzelerin bir tanesi" dedi Deniz, sesi belli belirsiz bir alay taşıyordu.

"Hoş bulduk göz ağrım. Al bakalım," diyerek elimdeki torbayı uzattım. " Samsun'a gitmeden bi yemek yiyelim."

Deniz kaşlarını çattı. "Annem sana mı şikayet etti yine? Köy meselesini mi?"

Giriş cümlesindeki bu direkt ifade, konunun tahmin ettiğimden daha derin olduğunu gösteriyordu.

"Şikayet etmedi," dedim, içeri girerken. "Sadece yorulmuş. Birce nerede?"

"Odada. Bütün gün telefonla uğraşmaktan boynu tutulmuş. Köyde keyif yapmaya gitmeye gelince en önde ama evde bir işe el atmaz." Deniz, sesindeki haksızlığı gizleyemiyordu.

Masaya doğru adımladım. Ablam, tezgâhın başında tencere karıştırıyor, arada arkasını dönüp bize bakıyor, durumu kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Ben masaya, tam Deniz'in karşısına oturdum ve boşta kalan dolu çay bardağına uzandım.

"Yani sorun köydeki ev değil," diye düzelttim, çayımdan bir yudum alarak. "Sorun, annenin yalnız kalması ve sizin sorumluluktan kaçmanız."

Deniz gözlerini benden kaçırdı. "Biz kaçmıyoruz, sadece... Havasını değiştirmek istiyoruz."

"Havasını değiştirmek mi?" dedim, sesime net bir otorite yerleştirerek. Tıpkı hastanede, genç personellere kesin emirler verirken kullandığım tondu bu. "Yoksa hayatınızdaki 'Başkomiser' rolünü annenin üstlenmesinden sıkılmanız mı?"

Deniz, bu kelimeyi duyunca irkildi, bakışları anında bana sabitlendi. Benim bu konuya bu kadar sert girmemi beklemiyordu. Tıpkı polis kontrolünde Teoman'ın unvanını öğrendiğimde benim afalladığım gibi. Artık ben de oyunu onların kurallarıyla oynuyordum.

"Orası sizin sığınak yeriniz," diye devam ettim, çayın buharına bakarak bir kolumla Aybike'yi sıkıca sarıyordum. "Ama sığınmak, sorumluluktan kaçmaktır. Annen, kaçamadığı bir kaosun içinde. Baban, kaçamadığı bir evin inşaatında. Sen ve Birce ise, sadece süre bitimini bekleyen işçiler gibisiniz."

Deniz'in gözlerinde yanan o anlık öfke, hızla yerini derin bir düşünceye bıraktı. O an, bir gençten çok, benim yaşadığım karmaşık durumun yansımasını görüyordum. Hepimiz bir yerlere gönderilmiş, bir görevi yerine getirmek zorunda bırakılmıştık.

"Tamam," dedi Deniz, sesi ilk kez titredi. "Yanılıyorsun."

"Öyle mi?" dedim. "O zaman git, ama döndüğünde oradaki her taşın, her işin, her dersin sorumluluğunu alacağına söz ver. Yoksa bu, sadece anneni rahatlatmak için yapılmış bir kaçış olur."

İşte orada, o anlık sessizlikte, aramızdaki gerginlik nihayet kırıldı. Benim hayatımdaki o görev ne kadar karmaşıksa, onlarınki de kendi yaşlarına göre o kadar karmaşıktı.

Deniz cevap vermeden önce, yan odadan Birce'nin sabırsız sesi duyuldu: "Benim telefonum nerede? Yine mi Alp aldı!" ani bir şekilde salona giren yeğenime ters bir bakış attım. Birce, ağabeyi ile konuştuğumu fark edince sessizce masanın kenarına geçerek en köşedeki sandalyeyi aldı. " Teyzem," dedi fısıltı ile. " Hoş geldin..."

Bakışlarımı ondan çekmeyerek kafa salladım ve Aybike'nin saçlarını okşamaya başladım. " Hoş buldum çiçeğim."

Birce'nin de masaya oturmasıyla aile kaosu, bizi kurtaran bir sis perdesi gibi geri dönmüştü. Deniz, derin bir nefes aldı ve bana baktı. Gözlerinde artık ne alay ne de öfke vardı. Sadece boyun eğmek zorunda kaldığı acı bir gerçek vardı.

"Konuşurum," diye mırıldandı, "Ama sen de annemle konuş. O, herkesin sorumluluğunu kendi üstlene almayı bırakmalı."

"Deniz," dedim, sesimin tonunu ayarlayarak. "Annen haklı. Samsun'a gitmek istiyorsan, gitmeden önce bitirmen gereken sorumluluklar var. Baban orada tek başına, sen burada sadece telefonla uğraşan kardeşinle didişiyorsun."

Deniz kaşlarını çattı. "Teyzem, benim sorunum babam değil, Birce. O buradayken ben asla gidemem."

Tam o anda Birce, kardeşinden kurtardığı telefondan başını kaldırıp iğneleyici bir sesle cevap verdi: "Gitme zaten Deniz. Samsun'da dedemlerde internet çekmiyor. Ben gelsem ne yapacaksın?"

Çağın, sessiz kaldığı köşeden fırladı: "Çekiyor! Ben geçen yaz gittiğimde görmüştüm, yalan söyleme!"

"Sen karışma bet surat!" diye bağırdı Deniz. " Senden sadece 3 gün gelmeni rica ettim Birce! Bir ömür değil! Kız kardeş olarak keşke bir kere ağabey sözü dinlesen ölür müsün?

" Aman ne ağabey! Babamdan, anamdan kaçmak için beni kullanıyorsun! Niye? Sevgilin Samsun'da okumaya gideceği için! Onu görmek için!" dedi hırsla. " Sevduğune vakit ayirana kadar azcuk ders çalişsaydun senda giderdun zaten onlan!

Birce'nin bir özelliği vardı. Sinirlendiği zaman konuşması direkt Karadeniz ağzına kaymaktaydı. Genel anlamda bizim ailede bu durum fazlasıyla bulunuyordu.

" Baa bak! Afgurma!" Deniz hiddetle ayağa kalktı.

Aybike kucağımda ağlamaya başlayınca, kaosu durdurma görevi bana kaldı.

"Yeter!" Sesim o kadar tok ve kesindi ki, tüm çocuklar (abla hariç) anında sustu.

Aybike'nin gözyaşlarını sildim. "Şimdi beni dinleyin. Bu evde herkesin bir görevi var. Alp'in ve Aybike'nin görevi uslu olmak. Çağın'ın görevi sessiz kalıp gözlemlemek. Deniz'in ve Birce'nin görevi ise, annenizden sorumluluk vermek yerine, ona yardım etmek. Aksi halde, ne Samsun var ne de telefon."

Sözlerim, en çok Deniz ve Birce'ye etki etti. Onlar, benim hayatımdaki geçici görevin bir yansımasıydı: Sorumluluktan kaçma çabası.

Ölüm sessizliği eşliğinde yemeği yedik. Ardından çocuklarla biraz arayı düzeltmek için onlarla ufak şakalaşmalar yapmıştım. Aybike, yemekten sonra uyuyan taraf olmuştu ablam onu yatağına yatırmaya gidince bende Birce ile mutfağı toparlamaya başlamıştım.

" Teyzem," dedi Birce sakince. Gözümün ucuyla ona baktım. Gergin olduğu vücut dilinden belliydi. Bir yandan Deniz'e bakıyor sonra bir yandan dan bana dönüyordu.

" Efendim çiçeğim." yumuşak ses tonuyla cevap verdim ona.

Birce derin bir nefes verip bana yaklaştı ve yanağımdan uzunca öptü. " Kusura bakma olur mu? Deniz ile aramdaki geçen husumeti sana yansıtmış bulunduk." birazcık sesli söyledi çünkü Deniz'inde duyması gerektiğinin farkındaydı.

Birce'ye dönerek gülümsedim. Ardından gözlerim elinde telefonda uğraşan Deniz'e çevrildi. Bize kulak kesildiği belliydi. " Önemli değil çiçeğim kardeşler arasında olur böyle şey," dedim ve gözlerimi tekrar Birce'ye çevirdim. " Ama önemli olan yaşanan her tatsız olaydan sonra gönül almayı bilmektir."

Birce, genişçe gülümseyerek sıkıca bana sarıldı. " Seni çok seviyorum teyzem! Söz bak annemi üzmeyeceğim." diyerek geri çekildi.

" Senden yana şüphem yok." gözlerimi kısarak Deniz'e baktım. " Ama bir tane zibidi var da ona güvenemiyorum."

Deniz, ona laf soktuğumu anlayarak kafasını telefondan kaldırdı ve gözlerini şaşkınlıkla açarak bana baktı.

" Teyze baa mı dedun?" Çağın, şok olmuş şekilde camekanlı balkondan kafasını çıkardı.

Gözlerimi devirdim. " Uşak, sen ne alaka Allah'ına kurban olayım ya!"

" He teyzem zibidi deyince şey ettim." dedi ve omuz silkti. " Ben değilsem kesin sensin he!" Deniz'in suratına doğru bağırdı.

Deniz, kolunun altındaki yastığı kardeşinin kafasına attı. " Kes lan çamçaka!"

Çağın, dil çıkardı ve kafasını balkondan içeri soktu. " Ya teyzem!" Deniz, hiddetle ayağa kalkarak yanıma geldi ve hızlıca elimde olan bardağı bulaşık makinesine koyup makinenin kapağını kapattı. Sonrasında Birce'ye omuz atarak onu aramızdan kaldırdı. " Ayıp ama zibidi falan," sonra hızlıca bana sarıldı.

Kollarımı ona dolamadım. Ona karşılık vermem için beni daha çok sıktı. " Sırnaşma Deniz."

" Sarılmazsan asla bırakmam bilirsin." tehditkar sesiyle beni daha çok sarmaladı. Benden fazlaca uzun olduğu için bir eliyle başımı göğüsüne bastırdı diğer eliyle de sırtımı sıvazladı. " Esse bırakmam. Hem ben senin ilk göz ağrınım bana küsemezsin."

" Bak sen!" Birce, kıskançlıkla Deniz'e söylendi.

" Sen sus be," diyerek beni sallamaya başladı. " A benim minik teyzem, a benim ponçik teyzem, a benim şekerparem, a benim ballı lokmam hanimiş de hanimiş."

" Oğlum ben yaşlandım sallama beni." vücudumun sallanmasıyla beraber beynimde gel git oldu bakın şaka yapmıyorum.

" Ne yaşlısı be!" hızlıca benim omuzlarımdan tutarak kafasını bana doğru eğdi. " Taş gibi hatunsun be Umay. Of of of ! " diyerek tekrar bana sarıldı. " Özür dilerim saygısızlık yapmak istememiştim." diye devam etti. " Şu sıralar biraz melankolik takılıyorum."

" Çünkü sevgilisi üniversite kazandı bu yine tekrara kaldı." Birce, alaycı bir tavırla söyledi ve kalçasını tezgaha yasladı. " Bu da korkudan kızın yanına gitmek istiyor. Beyimiz gidip bakacakmış nasıl bir üniversiteymiş etrafında erkek var mıymış falan filan. Yanında beni de götürecek ki Ezgi'yi sakinleştireyim diye."

Birce'nin olayı açıklaması sonucu gözlerimi devirdim. Derince nefes alarak Deniz'in sarılmasına karşılık verdim. Deniz, biraz daha bana uzunca sarıldı. Ayrıldığımız zaman parmak uçlarımda yükselip saçlarını karıştırdım ve gülümsedim. " Sevdiğini korumak, değer vermek ve merak etmek çok güzel bir şey oğlum ama her şey tadına güzeldir. Ezgi'ye biraz nefes ver." anlayışla gözlerinin içine baktım. " Her şey olacağına varır, bu süreçte boş olduğun vakitlerde gidersin kızın yanına ama senin de bir geleceğin olmak zorunda. Birine bu denli kör kütük bağlanma."

" Doğru da Teyzem," omuzları düştü başını iyice eğdi. " İşte."

" Gönül dinlemez." düşmüş omuzunu sıvazladım. " Bilirim."

Yeğenlerim bana üzüntü ile karışık anlayışla baktığında kendimi bir an saatlerdir güçlü, sert ve şakacı teyze değil de aciz bir teyze gibi hissettim. Nedenini bilmiyorum ama eski nişanlımın bende açtığı yaraları onlarında görmüş olması yeterince utanç vericiydi bana göre. Çünkü teyzelerini asla böyle görmemeleri gerekiyordu.

Birce, yaslandığı tezgahtan ayrılarak kolunu omzuma attı. " Bilmediğin bir şey diyim mi sana?" çarpık gülümsemeyle kaşlarını yukarı kaldırdı.

Alayla ona güldüm ve göz kırptım. " De bakayım?"

" Alp hala altına işiyor." şaşkınlıkla karışık gülerken bir anda kahkaha atmaya başladım.

" Alp!" kahkaha atarak yeğenime seslendim. Alp, gözleri yarı açık şekilde annesinin odasından çıktı ve bana baktı. Onun uyuşuk, yarı gözü açık halini görünce daha çok kahkaha atmaya başladım.

Birce ve Deniz'inde güldüğünü gören Alp, sanki dediklerini anlamış olacak ki sinirle Deniz'e gidip tekme yuvarladı. " Çenenize sizin!" hırsla bir kaç kere daha değmeyen tekmelerini havada uçuşturdu ve pes ederek arkasını döndü. " Anne! Ablamla abim yine işediğimi anlamış! Dalga geçiyorlar!"

Yeğenlerimle beraber gülümsemelerimiz salonda yayılırken aslında onların bende ne kadar farklı yerde olduklarını bir kere daha anladım. Kahkaham yerini hafif tebessüme bıraktı ve bir kere daha dünya güzelleri yeğenlerime bakarak kafalarını okşadım.

***

Ablam, akşam ilerleyen saatlerde elindeki kahve fincanlarını alıp yanımıza geldi.

"Hadi bakalım, artık kahve zamanı. Umay, sen de gel, bana o Artvin'deki Başkomiser komşunu anlat hayde!" Gözlerinde ne bir ima ne de bir yargı vardı; sadece Rize'nin küçük bir ilçesinde yaşayan, kardeşinin hayatındaki en büyük kaosu sessizce izleyen bir kadının saf merakı.

Elimdeki kahve bardağına tutunan parmaklarım anlık bir kasılma yaşadı. Ablamın bu kelimeyi bu kadar rahat söylemesi, konunun ne kadar çabuk yayıldığını gösteriyordu. Bu, bir dedikodu değil, benim üzerimdeki görünmez ağın ilk somut kanıtıydı.

"Ne var ki anlatılacak, abla?" dedim, sesimi olabildiğince nötr tutarak. "Sadece bir komşu. Gündüz işteyim, akşam o işte. Toplasan iki kelime konuşmuşluğumuz yok."

Ablam, masanın başındaki sandalyeyi çekip oturdu.

"Canım kardeşim benim. Sen İstanbul'da yıllardır görmediğin dedikoduyu bu küçük ilçede bir haftada görmüşsün de haberin yok. Bir komiserin değil, Başkomiserin yan dairesinde oturuyorsun. Üstelik o adamın küçük bir çocuğu var ve sen buraya geleli bir hafta oldu, tosun paşayla kanka olmuşsun. Artvin'deki tüm doktorlar ve müdürler, hastanenin yanındaki lojmanlarda otururken, sen nasıl olur da şehrin en kilit polisinin kapı komşusu olursun? Tesadüf mü dersin buna?"

O an, Deniz ile yaptığımız konuşma, bir anda kendi hayatıma dönmüştü. Deniz, annesinin sorumluluğundan kaçıyordu.

Peki ya ben? Ben de gerçekle yüzleşme sorumluluğundan kaçarak, bu atamanın sadece bir kaçış yolu olduğuna inanmak istemiştim.

"Bu bir atamaydı, abla," dedim, çaresizce. "Benim eski hastanemden sonra hemen burası uygun görüldü. Lojmanlar dolu olabilir."

Ablam, elini masaya koydu. "Bak Umay. Ben senin ne yaşadığını biliyorum. Buraya neden geldiğini de. Geçmişteki o koca gölgeden kaçtın ve hala kaçmaya devam ediyorsun. Ama kaçarken, seni yakalayacak bir başka gölgenin yanına, en stratejik noktaya yerleştiğini görmüyor musun? Bu tesadüf değil, bu bir düzenleme."

Göğsüme keskin bir sancı saplandı. Ablam, benim göremediğim resmi görüyordu. Benim Artvin'e yerleşmem, o kadar büyük bir hızla, o kadar akıcı bir şekilde gerçekleşmişti ki, arkasındaki planlama zincirini sorgulamamıştım. Teoman'ın unvanı, bu zincirin kilit halkasıydı.

"Sana gel dediler, sen de kaçıp geldin," dedi ablam, sesi yumuşamıştı. "Ama buradaki yol, düz değilmiş gibi duruyor. Sen yine eğriyi de doğruyu da seçmek zorunda kalacaksın."

Yutkundum. Yemek, boğazımda düğümlendi. Benim bu küçük kasabadaki "Geçici Görevim", sadece hastane müdireliği veya Attila'ya geçici ebeveynlik yapmakla ilgili değildi. Teoman, Başkomiser unvanıyla, bu görevin denetleyicisiydi. Ve ben, habersizce onun kontrol çemberine girmiştim.

Ablamın evindeki o gece, kaostan huzura değil, huzurdan daha büyük bir kaosa doğru ilerleyen bir dönüm noktası oldu. Yemek bittiğinde, Deniz'e söz verdiği gibi yarın sabah annesine yardım edeceğini söylediğini duydum. Alp, yorgunluktan kucağımda uyuyakalmıştı.

"Artık gitmeliyim," dedim. "Yarın sabah hastanede olmam lazım." Alp'i odasına götürüp yatağına yatırdım.

Ablam beni kapıya kadar uğurladı. "Bu arada teşekkür ederim," dedi. "Sen konuşunca dinliyorlar. Ama sen de şunu aklına koy: Sen bir haftadır buradasın ve Artvin'deki tüm kilit insanlar senin etrafında toplanıyor. Ekrem'in kat çıkma telaşı, Deniz'in kaçma isteği... Herkes bir şey inşa etmeye ya da bir şeyden kaçmaya çalışıyor. Sen ise, bir tuzağın ortasındasın." sonra aklına bir şey gelmiş gibi gözlerini kıstı. "Unutma Umay. Senden hiçbir şey saklanmıyor. Başkomiser Teoman'ı sen bulmadın. O seni buldu." diyerek göz kırptı.

Ablamın bu basit ama doğru analizi, içimi titreten asıl gerçekti. Benim buradaki görevim ne kadar muğlaksa, üzerimdeki denetim o kadar kesindi.

Arabaya bindiğim Rize'den Artvin'e dönüş yolu, artık bir kaçış yolu değil, bir hedef yoluydu. Başkomiser Teoman'ın yüzünü, o heybetli duruşunu, kahve rengi, karamelleşmiş saçlarını düşündüm. O, benim geçmişimi biliyor muydu? Benim buraya neden geldiğimi?

Artvin'e ulaştığımda saat gece yarısına yaklaşıyordu. Arabamı apartmanın önüne park ettim. Gözlerim hemen ayın ışığının vurduğu yan dairenin penceresine kaydı. Işıklar kapalıydı. Teoman evde değildi.

Attila'nın babası, sadece bir komiser değildi. O, bu küçük kasabanın en güçlü otoritesiydi ve ben, o otoritenin bir adım ötesinde yaşıyordum.

Kendi kapımın anahtarını çevirirken, o anda kararımı verdim. Beklemek yoktu. Kaçmak yoktu.

Kapıyı sessizce kapattım ve cüzdanımdan genç polisin geri verdiği kimliğimi çıkardım. Sonra, üzerimdeki paltoyu bile çıkarmadan, doğrudan yan dairenin kapısına doğru yürüdüm. Oraya varmadan önce, bir anlık duraksadım. Bu, bir komşu ziyareti değildi. Bu, bir yüzleşmeydi.

Kapıyı çalmadım. Kapının hemen yanındaki duvarın soğuk mermerine sırtımı yasladım ve beklemeye başladım. Hava soğuktu, ama içimdeki yangın, donmamı engelliyordu.

Yaklaşık on dakika sonra, araba sesi duyuldu. Gecenin karanlığında, Teoman'ın heybetli silueti arabadan indi. Üzerindeki kalın polis montu, onu daha da büyük gösteriyordu. Gözleri, karanlığa alışık bir keskinlikle hemen beni fark etti.

Bana doğru yürüdü, yüzünde ne bir şaşkınlık ne de bir gülümseme vardı. Sadece o bilindik, soğuk profesyonellik. Apartmanın tavan camından vuran dolunayın keskin ışığı onu daha da alıcı gösteriyordu.

"Müdüre Hanım?" dedi, kapısının önünde beklediğim için şaşırmış gibi yaparak.

"Konuşmalıyız," dedim, sesim fısıltıdan halliceydi.

Teoman, elindeki anahtarlarla kapıyı açmaya çalışırken duraksadı ve yüzünü bana yaklaştırdı. Aradaki mesafe aniden tehlikeli derecede kısaldı. Üzerinden gelen soğuk gece kokusu, taze bir baharat kokusuyla karışıyordu.

"Konuşacak bir şeyimiz yok, Umay Hanım. Sınırlarınız ve benimkiler belli," dedi, fısıltısı tehditkâr ve yakındı.

Geri adım atmadım. "Hayır, artık belli değil. Ben bir komiserin komşusu olmayı kabul ettim. Bir Başkomiserin gözetiminde olmayı değil. Benim buradaki görevim... ne kadar geçici olursa olsun, sizin planınızın bir parçası olmak istemiyorum."

Teoman'ın kahverengi gözleri ayın altında parladı. Başını hafifçe eğdi, sesi, karanlıkta yankılanan bir emir gibiydi.

"Bu bir görev değil, Umay," dedi, sert ve tok. Kapıyı açmak için uzandığı eli havada kaldı. "Bu bir zorunluluk. Ve ben Başkomiser olarak, bu zorunluluğun gereğini yapıp, senin her hareketini takip etmek zorundayım. Şimdi içeri gir. Yoksa..."

Teoman, cümlesini tamamlamadı ama bakışları her şeyi söyledi. Umay'ın önündeki yol, artık sadece Başkomiserin gözlerinin baktığı yere doğru ilerliyordu.

" Yoka ne?" dedim düzce. " Beni tehdit edebilecek kişi olduğunuzu mu sanıyorsun Teoman?" ona adıyla ilk defa seslendiğimi fark ettim. Gerçi zaten bir haftada ne kadar adamı gördüm ki ismiyle seslenecektim?

Teoman, bu meydan okumayı bekliyormuş gibi, yüzündeki soğuk profesyonel ifadeyi bir an bile bozmadı. Gözleri, dolunayın keskin ışığında adeta gümüş gibi parlıyordu. Yüzündeki ifade, ismini duymaktan rahatsız olmuş gibi değil, aksine, aramızdaki resmiyet bariyerinin kalkmasından memnun olmuş gibiydi. Bu, tehdidini daha kişisel ve tehlikeli hale getiriyordu.

"Tehdit?" diye sordu, sesi alaycı bir fısıltıdan ibaretti. Anahtarı elinde bir kez çevirdi. "Ben bir Başkomiserim, Umay. Tehdit etmem. Uyarı yaparım. Ve benim uyarılarım, senin geçmişinden çok, benim geleceğimle ilgilidir."

Yarım bıraktığı cümlenin yükü, soğuk kış gecesinin havasından daha ağırdı.

"Yoksa ne, Başkomiser?" diye direttim. Geri adım atmak yerine, tam aksine, bir adım daha yaklaştım. Aramızda sadece birkaç santimlik bir alan kalmıştı. Vücudumun titremesi soğuktan mıydı, yoksa ondan mı, ayırt edemiyordum.

Teoman, sanki havayı bile kontrol ediyormuş gibi derin bir nefes aldı.

"Yoksa, bu şehre gelme amacın olan o 'anlaşma' bozulur. Ve o görev bozulursa, benim 4 aylık oğlumun bakım düzeni de bozulur. Benim oğlumun rutininin bozulması ise, bir felakettir."

Teoman'ın son sözü, Umay'ın kafasındaki tüm büyük tehlikeleri bir anda önemsizleştirdi. Onun ablukası, bir mafyatik tehditten değil, bir babanın çaresizliğinden kaynaklanıyordu.

"Siz benim hayatımı mı yönetiyorsunuz?" diye fısıldadım.

"Hayır," dedi, başını hafifçe yana eğerek. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir hareket oldu. Elini, üzerime doğru uzattı. Dokunmadı, sadece elimin hemen yanındaki soğuk duvara dayadı. Bu basit hareket bile, etrafımdaki tüm oksijeni çekip almıştı. "Sana bu dediklerim tehdit değil, Umay," diye düzeltti. Sesi, apartmanın sessizliğinde yankılanan, kalın bir gürlemeydi. "Ben bir Başkomiserim. Ben bir sivilin hayatını yönetmem, onu korumakla mükellefim. Ve sen, tam şu anda benim Artvin'deki düzen ve koruma merkezindesin."

"Koruma mı?" diye sordum. "Koruma dediğiniz, benim dosyamı lojmanlar listesinden çekip, beni şehrin en kıdemli polis şefinin yan dairesine yerleştirmek midir?"

Teoman, ağır ağır başını salladı. O an, dolunayın vurduğu pencereye doğru yürüdü ve ellerini arkasında birleştirdi. Omuzlarındaki yük, polis montunun kalınlığından daha ağırdı.

"Senin dosyan, İstanbul'dan 'Yüksek Gizlilik' koduyla geldi, Umay," dedi. Sesi artık profesyonel ve emrediciydi. "Dosyan, eski nişanlının yarattığı 'takıntılı takip' riskini açıkça belirtiyor. Onun için Artvin, senin kolayca bulunabileceğin, yorgun bir kaçış adresi olmalıydı. Lojman, herkesin bildiği ve kolayca gözlemleyebileceği bir yer."

Teoman, camın altında durdu. Kararlı silueti, Ay ışığının önünde devasa görünüyordu.

"Ancak bu bina, Emniyetin personel lojmanı değil, Emniyet Amirinin ikametgâhıdır. Benim yan dairem ise, binanın en güvenli, sürekli personel gözetimi altındaki tek yeridir. Seni lojmana yerleştiren ben değilim. Ama o dosyayı gördüğümde, seni oradan çekip, buraya yerleştiren benim."

"Neden?" diye sordum, çaresizce.

Teoman, nihayet bana döndü. Gözlerindeki ifade, sadece kendi vicdanına karşı sorumluluk taşıyan bir adamınkiydi.

"Çünkü nişanlının arka plandaki takıntı düzeyi, il sağlık müdürlüğü tarafından biliniyor ve eski başhekimin buradaki il sağlık müdüründen istediği tek rica buydu. Onun seni bulmaması."

Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Eski başhekim? Evet benim atamamı yapmayı çok istiyordu ama bu denli korumacı tavrı olacağını asla düşünmemiştim. Benim dosyamı 'gizli' olarak yollayıp Emniyete bildirmek cidden onun yapacağı abartı seviyesiydi gerçekten. Tutup da Özgür'ün bu denli takıntılı seviyesi olduğunu da asla düşünmemiştim.

"Onun seni bulma ihtimali... ben bu riski almam. Seni buraya yerleştirdim, çünkü burası, benim görüş alanım. Senin İstanbul'dan kaçışın, benim için bir görev haline geldi, Umay. Benim görevim ise, bu ablukanın dışına tek bir yabancı adımın bile sızmamasını sağlamak."

Sözleri, yumruk etkisi yarattı. Benim buradaki "geçici görevim", artık Teoman'ın katı güvenlik protokolünün bir parçasıydı. O, beni bir insan olarak değil, korunması gereken en değerli tanık ya da hedef olarak görüyordu.

" Bak bu eski nişanlı, eski iş yeri gibi olaylar o kadar da büyütülecek bir durum değil Teoman." gözlerimi kıstım. Teoman omuz silkerek bana ifadesizce baktı.

" Büyük bir durum veyahut değil beni ilgilendirmiyor. İstenileni yaptım o kadar." dedi tok ve sakin sesle.

"Peki ya Attila?" diye sordum, fısıltımla. "Oğlunuzla kurduğum bağ, bu durumun neresinde?"

Teoman'ın yüzündeki o katı ifade, anlık bir kasılma yaşadı. Bu, onun tek zayıf noktasıydı.

"Attila, bu durumun yan etkisidir ve bir o kadar da benim için ana merkezidir," dedi Teoman. Sesi daha alçaktı. "Onun o saf ilgisi, benim bu protokolü uygularken yaşadığım vicdan azabını dindiriyor. Ancak, senin onun hayatına girmen, bu durumun ciddiyetini değiştirmiyor. Eğer sen, benim korumama rağmen, o adam yüzünden bir gün buradan kaçarsan ya da gidecek olursan, Attila'nın hayatındaki o istikrar da paramparça olur."

Teoman, yanıma yaklaştı. Eğildi, gözleri tam benimkilerin hizasındaydı.

"Senin Artvin'deki görevin," dedi, sesi sertti. "Sadece hastane müdireliğidir. Ama yan dairedeki görevin, benim kurallarıma uymaktır. Benim sana söylediklerimden fazlasını sormayacaksın. Ve en önemlisi: Benim sana izin verdiğim sürece, sen, benim ve oğlumun hayatında kalacaksın. Bu, benim koyduğum ve senin uymak zorunda olduğun kuralıdır."

Teoman, beni kendinden hafifçe uzaklaştırdı, ama elleri hala omuzlarımdaydı.

"Ya da?" dedim, son bir meydan okumayla.

Teoman'ın gözleri dolunaydan daha karanlık bir gölgeyle kaplandı.

"Umay, bu, ikimizin de istemeyeceği bir durum olur. Şimdi içeri giriyoruz," dedi. Teoman, belimi kavrayan eliyle beni karanlık dairenin içine doğru itti. "Ve ben, sana neden Artvin sınırından dışarı bile çıkamayacağını, Attila'nın babası olarak anlatacağım."

Apartmanın soğuk mermerinden yayılan Ay ışığının son kırıntılarını üzerimde hissettikten sonra, o bilmediğim, tehditkâr karanlığa doğru ilk adımı attım. Teoman'ın belimi kavrayan eli, onu evin derinliklerine doğru yönlendiriyordu. Bu durum, yavaş ve ağır ilerleyecek, iki yalnız ve yorgun ruhun çarpışacağı uzun bir görev başlangıcıydı.

 

Bölüm : 15.11.2025 23:15 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...