
Hikayeye başlamadan önce sizlere bu hikayenin ilk başlarda biraz yavaş ilerleyeceğini belirtmek istiyorum. İlk bir kaç bölümü sıkılmadan okursanız diğer bölümlerin akışını beğeneceğinizi düşünüyorum.
Şimdiden hepinize iyi okumalar... 🌺💕
⭐️
BÖLÜM 1
DÖNÜM NOKTASI
Kelimelerin bittiği yerde suskunluk başlarmış. Kimseye dokunmaz, sessizce kenarda kalırmış.
Karşımdaki adama boş gözlere bakıp sadece susuyordum. Suskunluğun bile sohbet ettiği vakitteydim adeta. Beynimin içinde hem soruyor hem de cevaplıyordum ancak iki dudağımın arasından ne bir kelam çıkıyor ne de bir fısıltı. Onun ne dediğini ya da ne söylemeye çalıştığını anlamakta güçlük çekiyordum. Onu karşımda böyle ecel terleri dökerken görmek hem şaşırtıyor ama bir o kadar da beni öfkelendiriyordu. Kalbim, onun ellerini tutup affetmem gerektiğini söylerken beynim ise tam tersine, parmaklarımın arasında çevirdiğim kalemi onun kalbine saplanmam gerektiğini söylüyordu. Hoş karşımdaki adamın saplanacak bir kalbi dahi yoktu.
Mavi gözleri, yalandan timsah gözyaşlarını akıtırken mimiklerinden aslında ne kadar samimiyetsiz olduğunu apaçık belliydi. Her cümlesinde boynunda beliren damarın üzerindeki morluk ve dudaklarındaki ruj izi daha yanıma gelmeden önce bile bana tekrar ihanet ettiğinin kanıtıydı. İşin komik tarafı sol parmağında bulunan yüzüğü hala sahiplenircesine onunla oynuyor olmasıydı. Hala kendini açıklama çabasındayken onu aşağılayıcı bir tavırla elimdeki kalemi parmağındaki yüzüğe bastırdım.
" Utanmıyor musun?" dedim gözlerimi ilk önce yüzüğe sonra onun yüzüne sabitleyerek.
Buğulu bakışları ilk önce anlamadı ne demek istediğimi. Sonra anlayınca derince bir nefes aldı ve omuzlarını düşürdü. " Bunun yüzükle ne alakası var? Bir hata yaptığımın farkındayım bunu düzeltmek için çaba gösteriyorum ve bu yüzüğü sen çıkarmış olsan bile ben çıkarmayacağım. Bu kadar! Bizden vazgeçmeyeceğim." Dedi ve gözlerini devirerek omuzlarını dikleştirdi. " Senin aksine benim bu ilişkiye inancım var Umay."
Son iki aydır ilk defa güldüm o an. Hatta gülmelerimin ardı arkası kesilmedi kahkahalara bulaştı. Sinirlerimin bozukluğu belki de on metrelerce öteden belli oluyordu fakat bu karşımdaki kalpsiz ve yüzsüz adam karşımda kendini haklı çıkarmaya çalışıyordu. Kahkahalarımın artışı durmak bilmiyordu ki hastane kafeteryasındaki herkes gizliden buraya bakıyordu.
Kahkahamı bastırarak gözlerimi kıstım ve yüzüme alaycı bir tebessüm yerleştirdim. " Ben bu ilişkiye inancımızı kaybettim Özgür. Ben bu yolda birlikte yürüyebileceğimize olan inancımı kaybettim Özgür..." alaycı tebessüm hala yüzümde yer alırken dudaklarımı büktüm. " Ben sana inancımı kaybettim Özgür."
Onu kaale almadığımı fark ettiği anda elini masaya vurdu. " Benimle dalga geçmeyi bırak Umay! İlişkimizi kurtarmaya çalışıyorum burada!" Her zamanki gibi beni bastırabilmek adına çıkardığı yüksek sesi ve sözde otoritesi sayesinde hastaneye malzeme vermeye devam etti.
Kollarımı göğüsüm de birleştirip omuz silktim. " Onu beni aldatmadan önce düşünseydin Özgür." Sesimdeki soğukluk tüyler ürperticiydi. Düz ve bir o kadar da bıçak gibi keskin. Yüzümdeki ve sesimdeki sertlikten dolayı az önceki ağır ağabey tavrının aksine durgunlaştı ve kedi misali yerine sindi. " Bir de kendi kuzeninle yani..." dedim tiksinerek. " İğrençsiniz." Onu aşağılamak için değil gerçekten tiksindiğim için söyledim bunu. " Beni sevmeyebilirsin ya da bana olan aşkın bitmiş olabilir ancak sözde kardeşim diye yere göğe sığdıramadığın kuzenine siki kalkacak kadar midesiz biri olduğunu bilmiyordum."
" Umay bak, ben..." yerin dibine girmiş halde karşımda duruyordu. Mavi gözlerini benden kaçırıyor, ensesinde topuz yaptığı koyu sarı rengindeki kıvırcık saçını kaşıyor ve soğuk soğuk terliyordu. Hastanenin en prestijli doktorlarından biri olan Özgür Çakır şimdi tüm hastanenin ağzına düşmüştü.
" Bakacak bir şey yok." Diyerek yavaşça ayağa kalktım. Elimde tuttuğum kalemi masaya sakince koyarken avuçlarımı masaya dayayıp ona doğru eğildim. " Kendime değil de senden 15 yaş küçük bir kızın hayatını mahvettin ya ona daha çok üzüldüm."
Arkamı dönüp giderken o masada, geride bıraktığım on yılım vardı. Yaklaşık iki ya da üç aydır kaçtığım bu durumla yüzleşmek omuzlarımdan yük kalkmasını sağlamıştı. Henüz on sekiz yaşında tanıdığımı sandığım bu adamın yirmi sekiz yaşımda bu şekilde çekip gideceğini kimse bilemezdi. O zamanlar vize ve finallerden kafayı yediğim için hastalanarak acile geldiğimde benimle ilgilenen pratisyen hekim olan bu adamın şu an uzman doktor olarak adi bir varlığa dönüşeceğini kimse bilemezdi. Kafeteryadan çıkarken sağ elimdeki parmaklarım sol yüzük parmağımı buldu. O kadar çok tahriş etmiştim ki orayı yüzüğün izi kalmıştı adeta. Kalbimde ve omuzlarıma boşluk, beynimde fısıltılarla geçmişi bıraktım orada. Hastanedeki insanların gözleri benim üzerindeydi biliyordum. Aylardır benim hakkımda dönen dedikodular pardon bana acıyan söylemlerin hepsini duyuyordum. Ancak başım yukarıda meydan okuyup ve yoluma devam etmekte kararlıydım.
Üç ay önce Özgür'ün en küçük kuzeni Sude, aşırı halsizlik ve yoğun mide bulantısı ile hastaneye gelmişti. Laboratuvarda çalışan arkadaşlarım kan tahlili sonucunda kızın hamile olduğunu fark ederek tabii ki ilk önce bana söylediler. Sonuç olarak sözde ileride kocam olacak adamın 'kardeşim' dediği kız hamileydi ve bu durumu nasıl toparlayıp Uzman Doktor Özgür Çakır'a söyleyeceklerini bilemedikleri için bana durumu açıklamışlardı. İlk başta yediğim şok ile kendime gelmekte zorlanmıştım ardından Sude'yi bulup durumu açıklamasını rica etmiştim. O an için aklımdaki soru, birisi ile birlikte olması değildi. Nasıl böyle cahilce davranıp korunmadı diye kızmıştım kendi kendime. Sonra onu o şekilde ağlayarak görünce tüm kızgınlığım geçmişti. Daha yirmi yaşına yeni girmiş toy bir çocuktu bir hata yapmıştı ya da belki de en güzel yaptığı şey buydu onun için. Sadece ' Çok seviyordum abla cidden böyle olsun istemedim.' Demişti yanına gittiğimde. Tüm cümlelerimi yuttum ve ona destek oldum. Nerden bilebilirdim ki karnındaki bebeğin nişanlıma ait olduğunu.
Bir kaç gün sonra her şey ortaya çıkmıştı. Sude'nin babası olayı öğrenince her yeri cehennem ateşi ile süslenmiş bebeğin kime ait olduğunu öğrenmek için DNA testi yaptırmak istemişti. Eh, adam haklıydı. Kızını da karnındaki bebeği de atacak bir günah keçisi aramıştı. O dönem anlamasam da şu an gerçekten garip ama bir o kadar da mantıklı gelen şey var ki sülaledeki tüm erkeklerden örnek aldırmıştı. Aslında adam herkesten şüphelenmekte haklıydı sonuç olarak kızını hamile bırakan kişi yeğeninden başkası değildi. Yani benim müstakbel nişanlım son bir yıldır düzenli olarak Sude ile ilişki içindeydi ve ilişkilerinin sonucu da bir adet meyve kazandılar.
Bu durum ortaya çıkınca tüm herkes ayaklanmıştı. Eh, nihayetinde bizim evlenmemize 4 ay kalmıştı ve Özgür'ün bir bebeği olacaktı hem de kuzeninden. Ailesindeki mahcupluk, yığılan özür içerikli cümleler, ağlamalar, ağıtlar ve daha niceleri bizim için yetersizdi. Onun ailesi beni kaybetmeği göze alamadığı için bebeğin doğmasını ve bebeğe bakmayı teklif etmişti fakat Sude, Özgür'ün himayesi altında olmak şartıyla. Kısacası bana kuma olmamı teklif etmişlerdi ve o zaman babamın gerçekten bir kan davası çıkartacağına yemin edebilirim.
Uzun lafın kısası şu an buradayız. Bir kaç ay önce yıkılmış olan ben, yalandan toparlanmış gibi yaparak eski nişanlımla aynı hastanede çalışıyor ve hayatta kalmaya devam ediyordum. En azından tek tesellim aynı birimde çalışmıyor olmamızdı. Kafeteryadan çıktığımdan beri nereye yürüdüğümün farkında değildim. Odaklanarak etrafıma bakınca sigara içme alanına geldiğimi fark ettim.
"Hayatımı, onun isteklerine göre şekillendirdiğim adama bak." Hırsla önlüğümden çıkardığım sigaramı dudaklarımla buluşturdum. Sinirden titreyen ellerim çakmağın ateşini sigara ile zorla birleştirince bulduğum yere çöktüm ve sigaradan derince bir nefes aldım. " Ki zaten adam demeye bile dilim varmıyor." Gözlerimi kapattım ve derince nefes verdim.
Gözlerimin önüne onunla geçirdiğim vakitler ilişti. Ardından o vakitleri yok etmek adına kafamı sallayarak hatıraları yok etmek istedim. Hayallerim, isteklerim ve duygularım. Heba olmuş yıllarım vardı geride. Başka hiç bir şeyim yoktu. Geriye benden bir toz tanesi bile kalmamıştı. Telefonumun bitmek bilmeden titreşimi beni kendime getirirken ilk önce saate baktım ardından ekranımda beliren yığılı mesajlara. Başhekim ve müdürden gelen mesajları görünce ışık hızıyla hareket ederek sigarayı söndürüp hastane giriş kapısına koşarcasına gittim. Hastanede idari personel olmanın birinci kuralı, ne kadar yoğun bir hayatın olsa da başhekim ya da müdürden gelen herhangi bir mesaj seni toparlamalı ve tüm işini gücünü bırakıp onların yanına gitmelisin. İkinci kuralıysa işini en düzgün şekilde yapmalısın ki arkandan kuyu kazmaya çalışanlar senin açığını bulamasın.
Müdür beyin mesajına istinaden başhekimin odasının önünde durunca derince nefes alıp kapıdan içeri girdim. Öncelikle başhekim sekreteri olan Birol Bey beni görünce ayağa kalktı ve hafif bir tebessümle karşıladı beni.
" Nerelerdesin Umay'cığım. Hastaneyi ayağa kaldırdılar senin için." Hafif azarlar ses tonunu dikkate almayarak omuz silktim. Bu olay günlük rutin haline gelmişti artık benim için. Devamlı sirkülasyon halinde olan bu koşuşturmacaya o kadar çok alışmıştım ki tepki dahi veremiyordum.
" Müsaitler mi Birol Bey?" Diyerek önlüğümü ve yaka kartımı düzelttim.
Birol bey, eliyle bir saniye işareti yaparak başhekimin bulunduğu odanın kapısını çaldı ve kapıyı açarak benim geldiğimi belirtti. " Soruyor musun bir de Birol? Gelsin tabii ki bekletme kızı dışarıda!"
Başhekim hanımın azarlar sesini duyduğum zaman ister istemez dudaklarımda samimi bir gülüş belirdi. Hastanede belki de en çok sevdiğim kişi başhekimin ta kendisiydi. Sebebini bilmediğim bir şekilde aşırı sıcak ve samimi bir kadındı bana göre. Hastanede herkese kök söktürüyor, onu gören herkes yolunu değiştiriyor ya da yakasını ilikliyorken ben onun yanında tüm güven duygularımla bulunuyordum. Birol Bey, anlık yediği azar doğrultusunda onaylar bir ses çıkararak kapıyı baka açtı ve içeri girmem için eliyle yok gösterdi. O an içimde inanılmaz bir gerginlik oluştu. Beş yıldır bu kapıdan her gün girerken hissetmediğim bir duygu hissettim. Heyecan. Evet, bunun adı heyecandı. Duygularımı dizginlemek adına ellerimi salladım ve kapıdan içeri girdim. Duvar boyunca olan masasının kenarına yaslanmış, karşısındaki deri koltuğa oturan müdürle bir konuşma içerisindeydi başhekim. Benim geldiğimi gördüklerinde konuşmalarını anında kesip bana doğru döndüler ve anlık hareketle yanıma doğru gelen başhekim sayesinde heyecanım vücudumda belli olmaya başlamıştı. Ellerim hafiften titremeye başlayınca onları önümde birleştirdim ve bana doğru gelen başhekime meraklı bakışlarımı sundum.
" Kusura bakmayın hocam telefonu duymamışım. Buyurun, beni arıyormuşsunuz." Çok şükür sesim normal çıkmıştı.
Başhekim hanım, gözlerini devirdi ve beni omuzlarımdan çekerek müdürün karşısındaki koltuğa oturmamı sağladı. " Sen önce otur bakalım şöyle." Diyerek beni koltuğa sabitledi ve ardından kendisi de makam koltuğuna oturdu. " Seninle güzel bir işimiz var."
Merakımı daha da arttıran bu söylem karşısında önce müdür beye döndüm. Müdür bey, yüzündeki muzip gülümseme ile omuzlarını silkti ve oturduğu koltuğa iyice yerleşerek arkasına yaslanıp tatlıca nefes verdi. Ardından başhekim hanıma dönünce o da bana aynı edayla baktı. Anlamayarak kaşlarımı çattım ve omuzlarımı dikleştirip kendimden emin bir şekilde karşılarına durdum.
" Tabii hocam, sizlere nasıl yardımcı olabilirim?"
Başhekim hanım, saçlarını geriye atıp masaya doğru yaslandı ve muzip bir şekilde sırıttı. Onun sırıtmasına istinaden benimde yüzümde şapşal bir gülüş belirdi. Ardından gözlerini kırpıştırarak boğazını temizledi.
" Şimdi, şöyle ki minik kuş başkanlıktan bir haber geldi." diyerek konuya başladı. " Erhan bey, geçici görevlendirme yayınlayacağını beyan etti." Kafamı olumlu anlamsa sallayıp cümlesinin devamını merak ettiğimi belirtir şekilde pür dikkat onu dinlemeye başladım. " Beni yanlış anlamanı istemiyorum fakat bunu kabul edebileceğini varsayıyorum?"
Özgür ile aramda geçenleri neredeyse İstanbul'daki tüm hastaneler duyduğu için bu teklifle bana gelinmesine şaşırmamıştım. Büyük ihtimalle benim kadromda yer açılmıştı ve gitmek isteyip istemeyeceğimi soruyorlardı. Belki de gitmem iyi olacaktı. Tekrardan kafamı sallayarak derince nefes aldım.
" Olabilir hocam. Peki, şehir dışı mı? Şehir içi mi?" olumlu cevabıma binaen ikisi de derin bir oh çekti ve rahatlıkla oturdukları yerlere yaslandılar. Bakışlarımı başhekim hanım ve müdür beyin üzerinde gezdirmeye devam ederken ikisinin de bu olaya neden bu kadar önem verdiklerini anlamamıştım.
" Yer ve mevkii senin için önemli mi kızım? Gerçekten gitmek istiyor musun? Ona göre seninle daha açık konuşabiliriz."
Müdür beyin sorusuna ne diyeceğimi bilemedim o an. Demek ki benim kadromda yer yoktu. E, o zaman neden bana bu teklifi sunmuşlardı ki? Kafamdaki soru işaretini bir kenara bırakarak gitmek isteyip istemediğimi tarttım. Gerçekten buradan gitmek istiyordum. Bir saniye bile bu hastanede, mahallede ya da şehirde bırak bulunmayı adım dahi atmak istemiyordu. Bakışlarımı müdür beyden kaçırarak kafamı iki yana salladım.
" Başkanlık hangi görevi uygun gördüyse yapmak boyumun borcudur Müdürüm." dedim ve omuzlarımı dikleştirdim. " Bu hastanede daha küçük kadrolarda da çalıştım. O yüzden mevkii önemli değil elbette."
" Konum?" Başhekim hanımın gözlerinde parıldayan umut tanelerini görünce görevlendirme yerinin doğu tarafları olabileceğini düşünmeden edemedim.
" Vatanımın her yeri güzeldir." verdiğim net cevap doğrultusunda başhekim hanım ellerini çırptı ve sevinçle gülümsedi. " Bu kadar çok sevindiğinize göre doğu tarafı galiba hocam, kabul etmeyeceğimi mi düşündünüz?" kaşlarımı havaya kaldırarak beklenti içinde baktım ona.
Başhekim hanım, tatlıca gülümseyerek kafasını aşağı yukarı salladı. " Kız, vallahi kabul etmezsin diye bir düşünmedim değil ama Selçuk Bey kabul edeceğinden emindi."
Müdür bey güldü ve sağ elini havaya kaldırarak gelişi güzel salladı. " Emin demeyelim de Tansu Hocam, kısmen diyelim."
İkisinin de bu şekilde mutlu olduğu nadir zamanlardan biriydi. Özünde Selçuk Müdür ve Tansu Başhekim çok iyi insanlardır ancak söz konusu iş olduğu zaman hastaneyi bir ateşe vermedikleri kalıyor. Doğrusu ikisinin de ilk defa aynı fikirde olduğu nadir anlardan birine tanık oluyordum. Selçuk Bey, İdari ve Mali İşler Müdürü olarak hastanenin gelir-giderlerine çok takan analitik bir adamken Tansu Başhekim ise doktorların ve sağlık personellerinin daha rahat çalışma ortamı için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyordu.
" İlahi..." diyerek bakışlarını bana döndürdü başhekim hanım. Ardından boğazını temizleyerek yüzünde eksik etmediği gülümsemeyle devam etti. " Daha net olarak bir görevlendirme yok aslında." kaşlarımın anlık çatıldığını gören başhekim hanım, gözlerini devirdi. " Çatma kaşlarını hemen. Mart'taki Müdür görevlendirilme toplantısını ertelemişlerdi biliyorsun? Artvin'deki Semiha Hanım emekli olacağını beyan etti. Müdürlerle yapılan toplantı sonucunda açık bulunduğuna kanaat getirdiler ve vekaleten birinin orada olması gerektiğini söylediler Umay kuşum..."
Bir dakika.
Ne?
Müdürlük mü?
" Ciddi misiniz?" şaşkınlıktan gözlerim yuvalarından çıkacaktı adeta. Nasıl tepki vereceğimi kestiremiyordum. Ben ve müdür olmak? Ciddi olamazlar herhalde. " Hocam bakın şehir ve mevkii önemli değil dedik ama..."
" Aması falan yok Umay." Müdür beyin kararlı sesiyle olduğum yere girmek istedim. " Aylar önce görevde yükseltme sınavına girip en yüksek puanı sen almadın mı kızım?"
" Evet de, olmamıştı o iş ama." özgüvensizliğin zirvesini yaşıyor olabilirdim şu an. Sebebi ise geçen sene yapılan görevde yükselme yazılı sınavından yüksek puan alıp sözlü mülakata hak kazanmıştım ancak beni sözlü mülakattan elemişlerdi. Buna istinaden bir daha sınava girecek halimde bulunmuyordu doğrusu.
Şu an her ne kadar müdür yardımcısı olarak çalışsam da bu konuma gelmek benim için hiç de kolay olmamıştı. Atandığım zaman hastanede neredeyse bir yıla yakın tüm birimleri dolanmıştım. Acil servis, yoğun bakım servisi, yeni doğan servisi, hasta kayıt, arşiv, satın alma birimi, gider tahakkuk birimi, depo birimi ve hatta veznede bile aylarca çalıştım. Tırnaklarımla kazıya kazıya müdür yardımcısı olarak şu an bulunduğum konumdaydım. Evet, sınava girdiğim zaman müdür olmayı çok istemiştim fakat yüksek puan aldığım halde beni elemekten geri kalmamışlardı. Biliyorsunuz ki torpil çok güzel bir şey ve hak etmeyen herkes torpille bir yerlere gelmekte. Bundan mütevellit, şu an en son isteyeceğim şey torpille bir hastanede 'müdür' vasfında çalışacak olmaktır. Kafamı iki yana sallayarak konuşmak için derin nefes aldım.
Müdür bey, elini havaya kaldırarak konuşmamı engelledi. " O işin neden olmadığını hepimiz biliyoruz." Müdür bey, her şeyden haberdardı elbette ki en çok bana destek olan kişiler arasındaydı. " Sen sormadan söyleyeyim. Sana torpil uygulamayacağız." Diyerek devam etti. " Kadro açıklığı ve en yüksek puanı senin alman nedeniyle, öncelikli olan sensin."
" Hem, emin ol orayı çok seveceksin. Benimde ilk görev yerim orasıydı. Oranın başhekimi de tanıyorum rahat edersin. Yerleşmen konusunda yardımcı olurlar sana." Başhekim hanımın ikna edici cümleleri kanıma daha çok işlerken bu konu hakkında ince eleyip sık dokumam gerektiğinin farkındaydım. " Bir kaç güne yazıyı yayınlarlar. Geç olmadan kararını ver ki bizde tayin istediğini bildirelim güzel kızım."
Kafamda deli gibi dolanan olasılıkları tartmam için zamana ihtiyacım vardı fakat bu kadar kısıtlı bir zamanda ne kadar doğru karar verebilirdim orası muallakta kalıyordu. Kendimi nasıl kaptırdıysam müdür bey babacan bir tavırla elini dizime vurdu ve destekleyici yüz ifadesiyle bana baktı. Gözlerimi kaparım derince nefes verdim ve sakince ayağa kalktım.
" Teklifi değerlendireceğim hocam. Yarın size haber veririm olur mu?" Beklentiyle başhekim hanıma baktığımda o da tebessüm ederek başını salladı.
" Olumlu ya da olumsuz ne düşünüyorsan hemen bana dönüş yaparsan sevinirim Umay. Bizden de haber bekliyorlar."
Başımı sallayarak koltuğun yanına doğru adımladım.
" Anladım hocam, tamam sizlere haber edeceğim çok sağ olun." Dedim düşüncelerim arasında. İkisi de kafalarını sallayınca daha fazla o atmosfere maruz kalmamak adına kolay gelsin diyerek odadan çıktım.
Odanın hemen karşısında benim şahsıma ait olan küçük odaya giriş yaparken omuzlarıma tekrardan bir yük bindiğini fark etmem uzun sürmemişti. Son zamanlarda maddi ve manevi olarak yaşadığım zorlukların kefareti olarak bu teklifi almak belki de hayatımın en güzel dönüm noktası olacaktı. Yeni bir yer, yeni bir konum ve yeni insanları tanımak, bunca zamandır istediğim şeylerden biriydi.
Aslında uzun zamandır İstanbul'da yaşamak istemiyordum. Özgür'ün aldatma haberini almadan önce de en çok kavga ettiğimiz konu da buydu. Benim ailem, nişanlandığım vakit komple Samsun'a taşınmıştı ve hayliyle bende onları özlüyordum fakat hiç bir zaman Samsun'a taşınmak için Özgür'e baskı uygulamamıştım. Artık, sadece İstanbul yaşanacak bir yer değildi ve nefes alınması zor olan bir şehir haline gelmişti. Daha çok sakinlik ve daha az insan istiyordum hayatımda. İlişkimizde bizi en çok zıt kutuplara ayıran konu buydu. Ben ne kadar küçük yaşamak istesem o, bir o kadar büyük yaşam hayal ediyordu ve her seferinde onun istediği gerçekleşiyordu.
İstanbul'da son iki yıldır arkadaşlarımla yaşıyordum. Özgür bu duruma her ne kadar karşı olsa da arkadaşlarımla yaşamak bana daha çok güven veriyordu. Beyefendiye kalsa onun evlerinden birinde kalabilirmişim, boşuna kira vermeme gerek yokmuş vs. vs. vs...
Oflayarak kendimi sakinleştirmek için masamın üzerindeki kolonyalı mendillerden birini açtım ve ilk önce ellerimi, yüzümü sildikten sonra her Türk gibi masayı da silip çöpe attım. Önlüğümün cebinden telefonumu çıkararak mesajlarımı kontrol etmeye başladım.
Mücadele Vakfı 💅🏻 + 34 yeni grup mesajı
Çomar'ım💅🏻 + 1 yeni çıkartma
En Bi Sevdikim Yenkem 🍇 + 2 yeni görüntü
İsraf ☠️ + 1 yeni mesaj
İlk önce kızlarla olan grup konuşmasına girerek yazılanları okudum. Rutin olarak Nazlı nöbetten çıktığı için hastaneye gün görmemiş küfürler ederken Cemre ise işe gittiğinden dolayı arsız bela modunda takılıyordu. Yengem, yeğenlerimin olduğu fotoğrafları attığı için ilk önce telefonu yedim sonra da dolu gözlerle fotoğraflara baktım. Çomar'ım yani ağabeyim sabah rutini olarak bana Sönmez Reisin stickerını atmadan güne başlayamadığı için karşılık olarak ona görüldü atmakla yetindim. Ancak aralarında en sona bıraktığım İsraf olan erkek kardeşimin bu mesajını beklemiyordum.
İsraf ☠️ : ABLA İYİ Kİ VARSIN 🥹 (08.57)
Umay: Ne oldu oğlum iyi misin? (11.22)
Umay: Korkutma beni Timur. (11.23)
Umay: Ya da ne istiyorsun söyle. (11.24)
İsraf ☠️:
İsraf ☠️: Sana güzel bir şey dediğim zaman neden hep üzerime geliyorsun anlamıyorum. Yoruldum artık senin bu ön yargılarından. 23 yaşına geldim hala aynı tantana yetti artık.🫠😔 (11.24)
Umay:
Umay: Tm. Sende iyi ki varsın. 🧡
İsraf ☠️: Eheheh prm btti de .s .s ablam canım ablam biricik ablam benim alt katmanında 50 kilo ağırlığı olan ablam 💅🏻🙃
Umay: Ne kadar istiyorsun söyle.
İsraf ☠️: O güzel gönlünüzden ne koparsa Umay Haaaaağğğnım.... (11.26)
Gözlerimi devirerek gülmeye başladım ve hızlıca ona bu ayı çıkaracak kadar para yolladım. İşime geri dönmek adına bilgisayarın başına geçince bir an olsun işe odaklanamadım bile. Bir kaç dakika sonra telefonumun çalmasıyla dikkatim iyice dağılmıştı. Telefonda İsraf yazısını görünce gözlerim tekrar devirip cevap verdim.
" Söyle küçük sıçan, ne oldu yine?" Karşımdan gelen kıkırdama seslerini duyunca beni hoparlöre aldığını anladım ve bende gülmeye başladım. " Selam çocuklar."
Hep bir ağızdan selamlaşma nidaları gelince gülüşlerim daha da çok büyüdü. " Ben ne gibi bir sevap işledim de senin gibi bir ablaya sahip oldum acaba?" Timur'un hülyalı sesini duyunca sanki o görecekmiş gibi tekrardan gözlerimi devirdim. " Bak kesin yine gözlerini devirdi."
Kıkırdayarak telefonu kulağımdan çektim ve hoparlöre aldım. " Af kurma Timör söyle bakalım yine ne istiyorsun? Bu sefer çocukları da alet etmişsin ne oldu gene?"
" Umay abla vallahi bir şey istemiyoruz sana güzel bir haber vermek için aradık aslında." Timur'un yakın arkadaşlarından biri olan Emir'in sesini duyunca istemsizce kaşlarım havaya kalktı.
" Hayırdır inşallah?" Diyerek merakla telefonun ucundan gelecek olan haberi bekledim.
" Abla..." dedi Timur çocuksu bir sesle. Bu demek oluyor ki kesinlikle güzel bir haber gelecekti. " Biz mezun oluyoruz!"
Anlık olarak bilgisayarın ekranındaki tarihe baktım. Bu gün Haziran ayının ilk günüydü ve bizim çocukların dönem sonu sınavları açıklamış olmalıydı. " Kurtarma sınavına falan kalmadınız değil mi?"
" Hayır abla! Hepimiz bu dönem mezun olup görevlendirme alacağız!" Timur'un heyecanlı sesini duyunca göğüsüm de kabaran gurur tarif edilemezdi. Benim küçük kardeşim polis olarak mezun olacaktı. Duygularıma yenik düşerek mutluluktan ağlamaya başlayınca telefondaki ses kesildi ve sadece nefes alışverişler duyulmaya başladı. " Abla?" Timur'un sorgulayıcı sesini duyunca ağlamam daha da artmıştı.
Telefondan gelen hareketlenmeyle arkadaşlarının yanından uzaklaştığını fark ettim. Ağlamaktan akan burnumu çekerek seslice yutkundum. " Ablacım..."
" Polis mi olacaksın sen şimdi?" Çatallı çıkan sesime aldırmadan konuşmaya çalışınca Timur'un da burnunu çektiğini duydum. Gözyaşlarım inatla akarken gülmeden edemedim. " Seninle gurur duyuyorum oğlum." Timur'dan gelen burun çekme sesi daha yüksek çıkınca gülüşlerim daha da çok arttı. " Sümüklü." Diyerek onunla gülmesini sağladığım zaman rahatlıkla nefes aldım. " Bu kadar çabuk büyüdüğünü kabullenemiyorum."
" Bende senin bu kadar yaşlandığını be Umi." Dedi burnunu çekmeye devam ederken. Sonra da gülmeye başlayınca bende kahkaha atmadan duramadım.
" Paramı geri istiyorum..." diyerek devam ettim. " Paramı. Geri. İstiyorum."
Timur, kahkaha atmaya başlayınca onu ne kadar çok özlediğimi bir kere daha fark ettim. Çocuğu neredeyse 2 yıldır doğru düzgün görmemiştim. PMYO ya girdiğinden beri sadece dönem sonlarında belki görebildiysem görmüşümdür. Senelik izin bile kullanamamıştım ki nasıl görecektim çocuğu.
" Özledim seni abla." Dedi durgun bir sesle. " Törene geleceksin değil mi?" Sesindeki o küçük Timur'u hissedince buruk bir gülümseme kondurdum dudaklarıma.
" Elbette geleceğim oğlum merak etme." Dedim sakince. " Attığım miktar yeter mi atayım mı daha?"
" Hayır, abla saçmalama yeter tabi ki de." Telaşla konulmaya başlayınca tekrardan gülümsedim. Para konusu olunca direkt bana gelmesini seviyordum. Ailede kimseden bir şey istemediği gibi benden isterken bile utana sıkıla istiyordu. Tabii son zamanlarda yüzsüzlüğü hat safhadaydı o ayrı.
" Tamam o halde. Tören ne zaman?"
Telefonun ucunda bir şeyler karıştırdığını belli eder sesler çıkardı. Büyük ihtimal akademik takvime bakıyordu.
" Takvimde yok ya..." dedi isyan edercesine. "Bilmiyorum ablam, öğrenince yazarım sana olur mu?"
Yine sanki beni görecekmiş gibi kafamı salladım.
" Tamam, oğlum haberleşiriz. Kendine çok iyi bak. Geldiğim zaman seni zayıflamış görmek istemiyorum ona göre."
Timur'un gülme sesleri odanın içinde yankılandı.
" Tamam, gönlümün sultanı tamam. Görüşürüz kolay gelsin sana da öpüyorum çok."
" Sağ ol oğlum bende öptüm."
Telefonun kapanma sesiyle gerçekliğe tekrar dönerken kardeşimin bende bıraktığı gururu omuzlarımın üzerine koyarak modumu yükselttim. Şu an aldığım en güzel haberi, sapma sapan düşüncelerle berbat etmek istemiyordum. Bu yüzden sadece işime odaklanıp zamanın geçmesini beklemeye başladım.
🌙
Aradan geçen saatleri fark etmemiş olmalıydım çünkü Müdür Bey her iş çıkışı rutini olarak oda oda dolaşıp 'iyi akşamlar' dileklerini dilemeye başlamıştı. Bilgisayar başındayken kullandığım gözlüklerimi çıkarıp gözlerimi ovuşturdum ve ekrandaki saate bakınca mesainin bittiğini fark ettim. Eşyalarımı gelişi güzel toparladıktan sonra odanın kapısını kilitleyip odadan çıktım. Mesai bitiş imzasını atıp çıkış kartımı bastıktan sonra ise otoparka giderek arabama bindim. Şu sıralar kimseye gözükmeden eve gitmek o kadar huzur veriyordu ki anlatamam. Hastanede birçok arkadaşım bulunuyordu fakat burası dedikodu yuvası olduğu için bu süre zarfında insanlardan uzak durmak bana çok iyi gelmişti. Araba yolculuğunu kısa sürede bitirip eve girerken olabildiğince sessiz davranmaya özen gösteriyordum. Sonuç olarak Nazlı nöbetten çıkmıştı ve kızı uyandırmayı istemiyordum ancak eve girince onun çoktan uyandığını hatta yarı kurulu sofrayı görünce de şaşırdığımı itiraf etmeliyim.
" Hoş geldin Umi!" Nazlı'nın cilveli sesini duyunca gülümsemeden edemedim.
" Hoş buldum güzelim." Mutfaktan gelen sesine karşılık verip yanına doğru giderken güzelim kavrulmuş soğan ve salça kokusu burnuma gelmeye başladı. Soğan+salça+yağ ve içine attığın her şey çok güzel yemeğe dönüşüyordu bence. " Ooo, Nazo gelin döktürmüşsün yine." Ocağın başına civcivli pijaması ve dağınık saçıyla yemek yapan arkadaşımın yanağından makas alarak gülümsedim.
" Dedim şimdi evimin eri gelecek ona aş hazırlayayım." Nazlı, tam bir yürüyen dişil enerjiydi. Balköpüğü saçları, açık kahve gözleri ve beyaz teniyle tüm herkesin dikkatini çekebilirdi - ki kendisinde de oldukça şeytan tüyü bulunuyordu.
Mutfaktaki küçük tabureye otururken derince nefes verdim. " Zahmet etmeseydin kuşum. Nöbetten çıktın yorgunsun zaten neden iyice yoruyorsun kendini. Geç içeriye uzan gerisini ben yaparım."
Nazlı, bunu dememi bekliyormuş gibi anında elinde tuttuğu yemek kaşığını tezgaha gelişi güzel fırlattı ve hızlıca omuzuma pıt pıt yapıp mutfaktan kaçtı. Arkasından gülerek ama bir o kadar şaşkınlıkla bakadurdum. Kafamı iki yana sallayarak kollarımı sıvadım ve arkadaşımın hangi yemeğe başladığını araştırdım. Ancak karşımda tarhana, mercimek, havuç ve bulguru görünce kaşlarımı çattım. Bu kız ne çorbası yapacaktı acaba?
" Nazo!" diye seslendim tezgahtaki gıdalara tekrardan bakarken. " Allah'ını seversen hangi çorbayı yapmayı düşündün. Merco, ezo ve tarhanayı mı karıştıracaktın?"
" Ay Umi ne bileyim ben soğan ve salçayı attım gerisini Allah'a bıraktım valla!" oturma odasından kalkıp geleceğini ve ne yapmak istediğini anlatacağını düşünmüştüm fakat çığırdığı için buna gerek kalmamıştı ve cümlesini net bir şekilde anlayınca kafamı iki yana salladım.
" Hasbihal..." derince iç çekerek hızlıca mercimeği tencereye atıp kavurdum. Ardından suyunu ve baharatlarını da ekleyip kapağını kapatıp demlemeye aldım. Sonrasında üzerimi değiştirip sofrada eksik olanları koymaya başladım. Cemre'de bir on dakikaya gelirdi o zamana kadar da yemek ve sofra hazır olurdu.
Bir süre sonra evin kapısının açılmasıyla başımı mutfak kapısından uzattım ve gelen arkadaşıma havadan öpücük atarak işime devam ettim. Son olarak salatanın sosunu ekleyince elimde koca bir kase ile masaya doğru gitmeye başladım. Cemre, üzerindeki trençkotu portmantoya asarken elimdeki salata kasesine gözlerini devirdi. Son zamanlarda yine çok kilo almıştım ve yediğime içtiğime dikkat etmem gerekiyordu. Eh, gelsin salatalar gitsin yağlar...
" Yine mi Umay ya..." Cemre, isyan ederek arkamdan söylenirken onu takmayarak sofranın son eksiğini de koyup, bacaklarını koltuğum sırtına yaslamış Nazlı'nın bacağını aşağı iterek onu bu dünyaya döndürdüm. Kızın her boşlukta Alaca Karanlık serisini baştan sona izlediği yetmiyormuş gibi bizimle de bağını koparıyordu.
" Öf Umay ya! Nedir senin benimle derdin?" Rahatı bozulduğu için çingene rolü aktifleşen arkadaşıma sofrayı gösterince sinsice gülümsedi ve kıvırtarak masaya doğru yürümeye başladı.
" Eller!" yattığı yeri arkasından toparlarken söylenince masaya doğru giden ayaklarını tuvalete doğru döndürmeye çalışırken virajı tam alamadı ve masanın kenarına çarptı.
" Ah! Lanet girsin ya!" Nazlı'nın acı dolu sesine karşılık gülmeden edemedim.
" Kaportaya bir pasta cila yaptık mı hiç bir şey kalmaz abem." diyerek yanına gittim ve bacağını sıvazladım. " Hadi git yıka ellerini sonra krem süreriz oraya."
Küçük çocuk gibi kafasını sallayıp tuvalete gitti. Bende o süre zarfında çorbaları doldururken içeriden Cemre'nin çığlığı gelince gözlerimi kapattım ve son kepçeyi de koyarak derin nefes aldım. Her akşam rutini olarak Nazlı, kesin Cemre'yi tuvalette sıkıştırmıştı ve her yerini tokatlıyordu. Cemre'de temastan hoşlanmadığını her ne kadar söylese de Nazlı'nın ona dokunmasından rahatsız olmayarak, yalandan cilveli sesler çıkarıyordu. Evet, bilinenin aksine kızlar bir araya geldiği zaman birbirlerini taciz edip birbirlerine kur yapmaktan zevk alıyorduk. Eh, bizde on sekiz yıldır arkadaş olduğumuz için bizimkisi bir hayli fazla oluyordu fakat bu durumdan rahatsız değildik. Aslında dostluğumuz oturduğu için bu gibi durumları absürt bulmuyorduk. Liseden bu yana süren uzun bir dostluktan ilk ayrılacak kişinin benim olacağımı kabullenmem biraz zor olacaktı.
Evet, gitmeyi düşünüyordum.
Cemre ve Nazlı, güle oynaya sofraya geldikleri zaman tebessüm ederek onlara baktım ve sakince yemeğimi yemeğe başladım.
" Ellerine sağlık anacum."Nazlı, dudaklarını büzerek oynamaya başladı. Eline çatalı aldığı gibi taratordan lokma alınca mutluluktan dört köşe olmuş gibi hareket sergiledi. " Bak, sen bu işi biliyorsun."
" Afiyet olsun güzelim." dedim çorbamı içerken. " Ee, anlatın bakalım nasıl geçti gününüz?"
" Ay sorma." Cemre, elindeki kaşığı masaya seslice bırakınca merakla ona döndüm. " Bu gün benim kabul günümdü herhalde. Sanki şehirde başka hastane kalmamış gibi inatla bizim hastaneye akın ettiler." ekmeğinden bir paça ağzına alıp devam etti. " Bir de devamlı gaita testi* yaptım yaaa iğrençti."
" Çok boktan bir durum..." dedim salatayı hunharca yerken. Cemre, yaptığım espri karşısında bana tiksinircesine bakarken ona göz kırpmakla yetindim. " Senin nöbet nasıldı Nazo gelin?"
Nazlı, omuzlarını dikleştirip gözlerini belerterek. " Ay kızlar!" dedi elinde ne var ne yok masaya gelişi güzel bıraktı. " Ben şimdi geçici olarak kan bankasındayım ya."
" Evet, lan harbi sen ne zaman biyokimyaya geri döneceksin." merakla sordum. Çünkü benim çalıştığım hastaneye tayinini aldırmıştı ve biyokimyada açıklık olduğundan onu oraya direkt çekmiştim. Fakat kan bankasında çalışanlardan emekli olan ve tatile çıkan olduğu için Nazlı'yı geçici olarak kan bankasına almışlardı.
" Rıfkı abi gelince." dedi Cemre hemen. Nazlı ve Cemre laboratuvarda çalışıyordu. Cemre, şu anlık mikrobiyolojide Nazlı ise kan bankasında görev alıyordu. Ancak ikisinin de tek hayal ettiği yer vardı BİYOKİMYA.
" Ya!" Nazlı, konunun dağılasını engellemek adına çığırdı. " Konuyu dağıtmayın ya!"
Seslice güldüm. " Tamam, yavrum söyle ne oldu bakalım gün."
" Kızlar acaba diyorum ki Karabük Üniversitesi olayı bizim semtten patlamış olabilir mi?" Nazlı'nın sorusu üzerine Cemre ve ben ilk önce bir mal gibi düşündük. Sonra ikimizin de beyni aynı çalıştığı için anlık gözlerimiz büyüdü.
" Oha!" ikimizin de ağzından aynı anda seslice nida çıkınca Nazlı, abartı bir şekilde kafasını salladı.
" Kanka valla dün yirmi tane donör geldi en az sekiz ya da dokuz tanesi HIV pozitif çıktı." dedi hızlıca. " Yemin ediyorum üçer kat eldiven giyerek kan almaktan anam ağladı. Sabahı zor ettim."
Cemre, kulağını çekip tahtaya vurdu. " Allah korumuş valla bir yerinde açık yara falan var mıydı?"
Nazlı, kafasını iki yana sallayınca rahatlıkla nefes aldım. Bizim grupta nerede bahtsızlık varsa beni, nerede cenabetlik varsa Nazlı'yı nerede ballık varsa Cemre'yi bulurdu. Gerçi Cemre'de şu sıralar pek ballı sayılmazdı galiba benim yemeklerimden çok yemeye başladı.
" İyi bari." diyerek çorbamdan tekrar kaşık aldım. " Hadi yemeğiniz soğumasın."
Bir kaç dakika sofrada sessizlik varken benim kızlarım Cemre ve Nazlı dayanamayıp birbirleriyle şakalaşıp konuşurken arada onlara katılıyor sonra da düşüncelerime dalıyordum. Çorbamı ve salatamı yedikten sonra doyduğumu belirterek kendime ait tabakları alıp mutfağa geçtim. İçeride gülüşme sesleri hala gelmeye devam ederken buradan gidip gidemeyeceğime emin bile değildim. Mutfağın aspiratörünü açarak camın kenarındaki sigara paketinden bir dal alıp yaktım. Aspiratör çok ses yapınca onu kapatıp camı açtım ardından kül tablasını elime aldım ve mutfağın yerine çöktüm. Bir kaç dakika sonra içeriden gülüşme sesleri kesildi ve adım sesleri duyulunca kendimi hafifçe toparladım. Nazlı, elindeki tabağı tezgaha bırakıp sigara paketini hızlıca yere atıp yanıma çöktü. Ne zaman bittiğini fark etmediğim sigarayı söndürüp yenisini yaktım.
" Anlat." Cemre'nin keskin cümlesi beynimin içinde döndü. Neyi anlatacaktım ki? Gidecek olmamı ya da neler hissettiğimi anlatsam faydası olacak mıydı ki? " Bu gün Özgür neden yanına geldi senin?"
Nazlı, avının adını yani Özgür'ün adını duyunca öfkeyle burnundan soludu ve omuzlarını dikleştirerek kollarını belinde topladı. " O, ahlaksız puşt hangi yüzle senin yanına geliyor Umay?"
Sigaramdan derince çektim ve arkadaşlarıma döndüm. " Özürler falan filan, filan falan." diyerek sırtımı iyice duvara yasladım.
" Özrüne sokarım onun." Cemre, yerdeki sigara paketini açıp sigarayı hızlıca yaktı. " Kodumun döl israfı, ne diye özür diliyor hala? Gördüm bu gün pezoyu, yüzüğü de hala çıkarmamış."
" Yüzüğü alsın, çevirsin ve geçirsin münasip yerine." Nazlı'da ağzını bozmamak için büyük çaba sarf ederken güldüm ve saçlarını karıştırdım.
" Onu kaale almıyorum kız çelerim." dedim ve sırtımı oturduğum yerde dikleştirdim. " Daha önemli konularım var."
Kızlar merakla bana bakınca sigarayı kül tablasının içine atarak söndürdüm ve yalandan gülerek kardeşlerime döndüm. " Gidiyorum."
Aklım ve kalbimde benimle gelecek mi orasını bilmiyorum...
🌙
İlk bölüm hakkında düşüncelerinizi cidden merak etmekteyim. Şimdiden teşekkür ederim. Merak ederseniz ana karakterleri aşağıdaki kişilerden feyz alarak kurguladım fakat Umay karakteri için hala bir figür bulamadım. Yardımcı olursanız çok sevinirim. 💕🤗
Özgür;
Nazlı;
Cemre;
Timur;
Yıldızlı Kelimenin Cevabı
1-Gaita testi, bağırsaklarda herhangi bir enfeksiyon ve bakteri olup olmadığını kontrol etmek, sindirim sistemi ve gastrointestinal kökenli bir hastalık varlığının bulunup bulunmadığını belirlemek için dışkıdan alınan örnek ile yapılan testtir. (Kısacası dışkına bakıyorlar kardeş.)
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |