
BÖLÜM 5
KURALLAR

Ya bir yol bulacağız, ya da bir yol yapacağız.-Hannibal
Kapı, Teoman'ın güçlü eliyle arkamızdan kapandığında, ses yankılanmadı bile; sadece havayı emen, tok, derin bir mühür sesi duyuldu. O ses, sanki benim özgürlüğünü mühürleyen kesin bir hükümdü; apartmanın tüm dış gürültüsünü, tüm dünyayı dışarıda bıraktı. Teoman'ın eli, belimi kavrayan o güçlü el, onu karanlık dairenin kalbine doğru, zoraki bir misafirperverlikle itti. Mermerin soğukluğunu, cildimden çekip almıştı bu zoraki dokunuşun sıcaklığı, yerini daha beter, daha içsel bir üşümeye bırakmıştı.
Soğuk mermerden ayrılıp, bu karanlık dairenin eşiğini geçtim. Bu, sadece bir adım değildi; kariyerimin, kişisel alanımın ve tüm geleceğimin teslim olduğu o yutkunulması zor ilacı içmek gibiydi. Tadı acıydı, mide bulandırıcıydı ama biliyordum ki, iyileşmek –ya da en azından hayatta kalmak– için içmek zorundaydım.
Teoman, üzerindeki kalın, lacivert polis montunu aceleyle, neredeyse sinirle çıkarıp, girişin hemen yanındaki ağır, kahverengi sandalyenin üzerine gelişi güzel astı. Montun kumaşından gelen soğuk gecenin kokusu ve görev yorgunluğu, benim vücudumdan sızan korku ve öfke kokusuyla çarpışıyordu. Altındaki sade, siyah yün kazak ve pantolonla, Teoman'ın heybeti bir parça yumuşamış olsa da, duruşundaki keskinlik ve gözlerindeki aylar süren uykusuzluk belirgindi. O, sadece bir Başkomiser değildi; kendi sınavında da boğulan bir adamdı.
"Oturun, Umay Hanım," dedi Teoman. Sesi emir değil, tükenmiş bir beklentiydi.
Ayakta kalmaya devam ederek koyu renk deri koltuklardan birine oturmayı reddettim. O koltuklara oturmak, teslim bayrağını çekmek gibi geliyordu. Kollarımı göğsünde o kadar sıkı kavuşturmuştum ki, tırnaklarım tenime batıyordu; bu acı, dikkatimi dağıtıyordu. Bacaklarım titriyordu ama bu, soğuktan değil, öfke, korku ve kontrol kaybının yarattığı gerilimden kaynaklanıyordu. Teoman'ın çaprazında duran masaya doğru yaslandım.
"Ayakta kalacağım, Başkomiser," dedim sesim çelik gibiydi, ama içinde kırılgan bir titreme vardı. "Sizin bana dayattığınız bu gözetim oyunu saçmalığını bir kenara bırakın. Kariyerimi oluşturmak ve onu korumak için Artvin'e geldim. Sizin kişisel endişeleriniz ve kurallarınız, bu görevden daha büyük olamaz. Ben, sizin kurallarınızla yaşamak zorunda değilim."
Teoman, bu meydan okumayı soğuk bir tebessümle karşıladı – dudaklarının kenarında belli belirsiz, acı bir hareket. Masaya yürüdü, elleriyle yaslandı ve bedenini bana doğru eğdi. Karanlık ve taze baharat kokusu, aralarındaki havayı doldurdu. Aldığım her nefes, Teoman’ın varlığını içine çekmek zorundaydı.
"Sizin Artvin'deki göreviniz, kalıcı değil." Teoman'ın sesi, buz gibi bir gerçekliği yüzüme vurdu. Bir an kalbimde bir tel koptu. Artvin'i sığınak olarak görmüştüm, oysa şimdi anlıyordum ki, Artvin bir bekleme odasıydı. "Bu bir kaçış mühletiydi, Müdire Hanım. Sizin dosyanız, eski Başhekiminizin ricasıyla Artvin'e 'Gizli Nakil' olarak geldi. Ancak bu nakil, sadece sizin nişanlınızın arkadan yürüttüğü itibar zedeleme sürecini dondurmak içindi. O süreç durmadı, sadece yavaşladı ve Emniyet'in gözlemine girdi. Kum saati ters çevrildi, ama kum akmaya devam ediyor."
Şaşkınlıktan dudaklarım titredi ve eminim ki yüzüm de solmuştu. Artvin'e atanmamın kesin bir bitiş çizgisi olduğunu düşünmüştüm. Oysa, bu sadece bir soluklanma noktasıydı. "Ne demek istiyorsunuz? Benim dosyam..."
"Dosyanızda yazanlar, benim yetki alanımı belirliyor," diye kesti Teoman. Sesi alçak ama keskindi. Sözümü kesme eylemi bile, bana bu ilişkinin hiyerarşisini hatırlatıyordu. "Sizin nişanlınızın, sadece takıntılı bir takipçi değil, aynı zamanda sizin kariyerinizi bitirmek için sahte evraklar, yasal ve yasa dışı işlemler başlattığı belirtiliyor. Bu bilgi, Emniyet'in 'Yüksek Gizlilik/Özel Koruma' dosyasında, her detayıyla mevcut."
Dehşetle yutkundum. İstanbul'da, onun hastane yönetimine sunduğu belgeleri hatırladım. O an, bunun sadece bir dilekçe ya da bir tayin istemi olduğunu sanmıştım. Oysa, bu çoktan mesleki ve kişisel bir imha savaşına dönüşmüştü. Ve Teoman, o savaşın Artvin cephesindeki en yetkili komutanıydı. O an onun ruhsuz, mavi gözlerini hatırladım. O gözler, bir zamanlar aşk bana vaat etmiş, şimdi ise sadece yıkım getiriyordu. Onun intikam hırsının, sadece fiziksel takipten ibaret olmadığını, kariyerini kökünden sarsacak bir bürokratik terör olduğunu anladım.
"Siz bunu nereden biliyorsunuz? Benim eski Başhekimim, bu detayları..." diye sordum. Sesim titriyordu adeta. Bu, bir isyan değildi aslında, son bir çaresiz yakarıştı.
"Dosyadan," dedi Teoman. Bu tek kelime, tüm tartışmayı bitirmişti. "Artvin Emniyet Başkomiseri olarak, ilimizin en yüksek güvenlikli atama dosyasına erişimim var. Benim yetkim, sizi sadece fiziki saldırıdan değil, aynı zamanda eski nişanlınızın yaratmaya çalıştığı itibar suikastından da korumayı kapsar. Eğer ben Emniyet'e, sizin Artvin'deki görevinizi sürdürecek mutlak güvenlik şartlarını sağlayamadığımı rapor eder ve ek olarak o belgeler kabul görürse..."
Teoman, cümlenin kalanını yavaşça, her kelimeye işkence ederek söyledi. O kelimeler, üzerime karabasan gibi çöktü: "...İl Sağlık Müdürlüğü sizi korumak adına ya da belki sahte evraklarda bulunan yüz kızartıcı suçtan dolayı derhal İstanbul'a, Emniyet'in merkezi koruması altına iade etmek zorunda kalır. Ve biliyorsunuz ki, o koca şehirde o adamın sizi bulması sadece saatler meselesi. Hastane müdürlüğü kariyerinizden de eser kalmaz. İade, sizin için hem mesleki hem de kişisel bir felakettir."
Histerik olarak vücudum titredi. Gözlerimin önünden İstanbul'un sisli sokakları, Özgür'ün gölgesi ve elimden kayıp giden, yıllarını verdiğim o kariyer geçti. Teoman'ın sunduğu bu acımasız mantık, tüm direncimi yerle bir etti. Özgürlük ve İstanbul'a iade edilmek arasında bir seçim yapma hakkım yoktu. Sadece, boyun eğmek vardı.
"Sizi yan daireye yerleştirmemin sebebi, benim Emniyet'e sunacağım rapordur," dedi Teoman. Sesi bir yargıç gibiydi. "Buraya yerleşmeniz, Artvin'de kalmanız için Emniyet garantisidir. Ya benim ablukama girersiniz ve buradaki kariyerinizi korursunuz ya da İstanbul'daki riskin kucağına iade edilirsiniz. Sadece iki seçeneğiniz var. Ortası yok. Benim gözetimim, sizin Artvin'deki meşruiyetinizdir."
Gözlerimi kapatıp başımı yana doğru eğdim. Ardından gözlerimi açarak toplanan tüm nefret ve çaresizlik, ağır bir yenilgiyle birlikte baktım ona. Teoman haklıydı; onun koyduğu kurallar, ne kadar tiksindirici olsa da, benim Artvin'deki tek can simidimdi. "Kabul," diye fısıldadım. Sesim, kendi isteğimi değil, kaderimi kabul ediyordu. "Oyununuzu kabul ediyorum. Kariyerim için, hayatta kalmak için."
Teoman, benim teslimiyetini duyunca ne rahatladı ne de gülümsedi. Sadece gözlerindeki keskinlik, bir nebze yumuşadı. benim bu kararı bir görev zorunluluğu olarak görmesi, Teoman'a yetiyordu.
"Şimdi gelelim bu ablukanın asıl maddesine: Benim 4 aylık oğlum."
Teoman, masadan ayrıldı ve benim hemen karşımda durdu. Bu kez, sesi tamamen değişti; korumacı ve kişisel bir tona büründü. Başkomiserin zırhı düşmüş, bir babanın çaresizliği ortaya çıkmıştı. Gözlerim bu değişimi görünce, kalbimdeki öfkenin oluşturduğu buzun erimeye başladığını hissettim.
"Attila'nın annesi, onu bırakıp gittiğinde bebek henüz iki aylıktı. O günden beri," diye devam etti Teoman, sesi kısıktı. Sanki bu kelimeleri söylerken bile acı çekiyordu. Bu, onun utancı, yenilgisi ve en büyük aşkıydı. "Hayatına giren bakıcılar değişti. Her yeni bakıcı, Attila'nın rutinini biraz daha bozdu. O daha dört aylık, Umay Hanım. O, bilinçli bir travma yaşamaz, ama bakım verenin tutarlılığının bozulması, onun gelişimini ve uyku düzenini alt üst eder. Geceleri susmuyor, gündüzleri huzursuzlanıyordu. Doktorlar bile, tek çözümün istikrar olduğunu söylediler. Bense, ona bu istikrarı tek başıma, bu yoğun görevle birlikte veremedim."
Teoman, gözlerimin içine baktı. Bu kadar kişisel bir zaafiyetin ifşası, beni aşırı şaşırttı. Bu, bir Başkomiserin değil, çaresiz bir insanın itirafıydı.
"Siz buraya geleli bir hafta oldu. Bu bir hafta içinde," Teoman sesi alçaldı, neredeyse bir sır veriyordu. "Attila, siz kucağınıza aldığınızda ilk kez kesintisiz uyudu. Sizin ona sağladığınız huzur ve düzen, benim bir aydır kuramadığım bir dengeyi temsil ediyor. Gül Teyze, sizin varlığınızın bebeği nasıl sakinleştirdiğini her gün anlatıyor. Sizin 'geçici' oluşunuz, benim için Attila’nın hayatındaki bu zorunlu dengenin yeniden bozulması demek. Ben, bu riski göze alamam. Hiçbir baba alamaz."
"Ve siz," dedim Teoman'ın niyetini artık tüm çıplaklığıyla görüyordu. Öfkemin, yerini ahlaki bir ikileme bırakmıştı. Bir kadın olarak ya da küçüklükten beri anaç tavra sahip olan birisi olarak bu bebeğin istikrara olan ihtiyacını reddedemezdim. "Beni yan dairenize alarak, ne zaman gideceğimi değil, gitmeyeceğimi garanti altına almak istiyorsunuz. Bu, Attila’nın bakım düzenini garanti altına alma çabanız. Benim kariyerim, sizin oğlunuzun huzurunun teminatı."
Teoman, başını onaylarcasına eğdi. "Bu, Attila'nın fiziksel ve duygusal düzenini koruma ablukasıdır. Sizin eski nişanlınız ve Emniyet protokolü, sadece bu ablukanın dışarıya karşı bir gerekçesidir. Benim kurallarım, sizin gitmenizi engelleyerek, Attila'nın bu huzurunu garanti altına almak içindir. Bu bir zorunluluktur, Umay Hanım. Benim Artvin'deki ablukam, sizin kariyerinizin ve oğlumun huzurunun zorunlu ortaklığıdır."
Teoman, kollarını çözdü ve elini sert, ahşap masaya tekrar dayadı. Bu, artık bir anlaşma değil, bir yargı bildirgesiydi.
"Şimdi, bu zorunlu ortaklığın şartlarını netleştirelim. Benim Emniyet'e sunacağım raporun sağlam olması için, bu kurallara harfiyen uymanız gerekiyor. En ufak bir ihlal, İstanbul'a iadeniz anlamına gelir. Ve benim de Attila'nın huzurunu kaybetmem."
"Artvin, küçük bir yer. Nişanlınızın buraya bir gözlemci yollaması, Rize'den daha kolaydır. Benim gözetimim, sizin Artvin'de güvenli ve usulsüz çalıştığınıza olduğunuza dair Emniyet'e sunacağım tek kanıttır. Bu kanıtı tehlikeye atmayacaksınız. Haber vermeden Artvin sınırından dışarı attığınız her adım, benim raporumda 'Güvenlik Protokolü İhlali' olarak yer alacaktır. Ve üç ihlal, otomatik olarak iade sürecinizi başlatır."
"Koruma ekibi mi? Benim her adımım, her nefesim, bir rapor mu olacak?" diye sordum. Sesim titriyordu. Bu, özgürlüğümün ellerinden alınışını kabullenmenin acısıydı.
Teoman, alaycı bir ifadeyle başını salladı. "Zaten öyle. Koruma, dedikoduyu durdurur. Eğer sürekli polis gözetimindeyseniz, hakkınızda çıkan dedikoduların ciddiyeti azalır. Bu, sizin kariyerinizi zedeleyen 'itibar suikastına' karşı bir kalkan görevi görür. Sizin kaçış biletinizin geçerliliğini korur."
"Attila'nın düzeni, benim önceliğim. Benim, günün herhangi bir saatinde senin kapını çalma ve içeride olup olmadığını kontrol etme hakkım var. Kapını bana kapalı tutmayacaksın. Bu bir güvenlik protokolü olduğu kadar, Attila'nın bakımı için bir zorunluluktur. Sen, Attila'nın huzurunu sağlayan kişisin. Benim gözetimim, sizin Artvin'e tutunduğunuzu ve Attila'nın rutinini ne kadar benimsediğinizi görmemi sağlayacak. Ayrıca, Attila'nın ani bir ihtiyacı olduğunda, benim çalacağım ilk kapı sizin kapınız olacaktır. Bu, bir Başkomiserin emri değil, bir babanın çaresizliğidir. Ama yine de bir emirdir. Aksi halde, Attila'nın huzurunun aksaması durumunda, raporumda 'Müdürün düzensizliği, Emniyet Protokolüne uyumsuzluk' olarak yer alır. O zaman da İstanbul yolu açılır."
Bu kural karşısında aşırı afallamıştım. Özel hayatımın, bir Başkomiserin ve bir bebeğin ihtiyaçları uğruna tamamen hiçe sayılması... "Ben, sizin bebek bakıcınız değilim. Benim de sınırlarım var."
Teoman'ın sesi alçalmadı, daha da sertleşti. "Artık yok. Artvin'de kalmak için, benim sınırlarım senin sınırların oldu. Sınırlarını, İstanbul'a iade edilmemek için feda edeceksin."
"Apartman içinde ve hastane çevresinde, benimle aranızdaki ilişki, belki komşuluktan öte bir yakınlık içermek zorunda. Bu rol, sizin Artvin'e tamamen yerleştiğinizi ve güçlü bir korumanız olduğunu gösteren basit bir roldür. Nişanlınız, size ulaşmak için ilk önce sizin yalnız ve zayıf olup olmadığınızı test edecektir. Sizin yanınızda, Artvin Emniyetinin en güçlü otoritesi varsa, bu adamın işi zorlaşır."
"Bu, benim kariyerimi nasıl koruyacak?" diye sordum alaycı tavırla. "Sadece dedikoduyla mı?"
"Basit. Dedikodu, kariyeri öldürür. Eğer sizin hakkınızda Artvin'de, 'Başkomiser Teoman'ın himayesinde' gibi dedikodular çıkarsa, İstanbul'dan gelen 'itibar zedeleyici' iddiaların gücü azalır. Çünkü Artvin halkı, 'Emniyetin gözünün üstünde olduğu bir kadın, o kadar da kötü olamaz' diye düşünür. Bu rol, sizin uyumunuzu hızlandıracak ve İstanbul'a iade edilme riskini düşürecek. Hatta gerektiğinde, sizinle birlikte Emniyet personelinin katıldığı sosyal etkinliklere katılmanız da gerekebilir. Bu bir zorunluluktur. Benimle ne kadar çok görünürseniz, Emniyet'in size verdiği değer o kadar artar."
Teoman'ın gözlerine uzun uzun baktım. "Bu, benim özgürlüğümü elimden alıyor, Başkomiser. Benden, Artvin'e karşı bir cephe oluşturmamı istiyorsunuz. Ek olarak bir adamın himayesi altında kalacak kadar da aşağı birisi değilim."
"Hayır, asla birine ihtiyacınız yok ve aşağı değilsiniz," dedi Teoman. "Bu, sizin özgürlüğünüzü, benim kontrolüm altında güvence altına alıyor. Benim kurallarım, sizin Artvin'e tutunup tutunmayacağını anlamak için. Benim oğlumun gelişiminin aksamamasını sağlamak için. Siz benim elimdeki en değerli raporsal kanıtsınız."
Benim teslimiyetimi bakışlarımda gören Teoman, masadan ayrıldı ve mutfağa doğru yürüdü. Birkaç dakika sonra, elinde siyah, kalın bir defter ve bir termosla geri döndü.
"Yarın sabah başlayacak olan bu ortaklığın ilk adımı," dedi Teoman. Termosu bana uzattı. Siyah, mat bir termostu. "Kahveniz. Yeni bir dünya havasına alışmanıza yardımcı olacaktır."
Termosu alırken, elim Teoman'ın eline değdi. Teoman, hemen elini çekti. Aramızdaki temas, bana kalırsa Teoman'ın koyduğu kuralların profesyonel cephesine aykırıydı. Çünkü resmi bir işlem yapmak istiyordu ama bu tarz durum Profesyonel bir Başkomiser için hoş olmuyordu.
Ne ironik ama!
"Bu da," dedi Teoman, elindeki defteri bana uzatarak. Defter, eski, kalın bir kayıt defterine benziyordu. "Benim Gözetim Defterim. Gün içinde nereye gideceğinizi, ne zaman döneceğinizi, Rize'ye ya da başka bir yere gitme planlarınızı... Her şeyi buraya not edeceksiniz. Ben de Emniyet'e sunacağım raporda bu defteri esas alacağım. Bu, sizin Artvin'deki her anınızın kayıt altına alındığı bir belgedir."
Dehşete sanki daha çok kapılabilirmişim gibi elinden defteri hızlıca aldım. Defterin ilk sayfasında Teoman'ın kalın ve düzgün el yazısıyla, bugünün tarihi ve şu not yazıyordu: "Umay Mercan, 00:15. Protokol Kontrolü: Başlangıç. Kural: Kabul Edildi." Bu, benim hayatımın, Teoman'ın kalemiyle yönetildiği anlamına geliyordu.
"Bu akşamdan itibaren, Rize'deki ablanla ya da arkadaşlarınla yapacağın tüm görüşmelerde, buradaki yaşam standardını abartarak anlatmanı istiyorum. Yeni işindeki başarıyı ve Artvin'e ne kadar alıştığını... Bu, sizin kaçışınızın ciddiyetini gören eski nişanlının, bu durumdan vazgeçmesi için küçük bir caydırıcıdır."
Ona cevap vermeden kapıya yürüdüm. Kapıdan çıkmadan hemen önce, Teoman'ın sesi onu durdurdu.
"Unutmayın, Umay Hanım. Sizin Artvin'deki göreviniz sadece hastane müdürlüğü değildir. Yan dairedeki göreviniz, benim kurallarıma uymaktır. Benim size söylediklerimden fazlasını sormayacaksınız. Ve en önemlisi: Benim sana izin verdiğim sürece, sen, benim ve oğlumun hayatında kalacaksınız."
Dairemin içine girdim. Kapıyı kilitlerken, Teoman'ın dairesi ile kendi dairesi arasındaki ince duvara baktım. Bu duvar, artık ne bir sınır ne de bir engeldi. Bu, iki yabancının, bir bebeğin huzuru ve bir kariyerin kurtuluşu için girdiği zoraki bir ortaklıktı.
Salona girdiğim andan itibaren kendimi hızlıca koltuğa attım. Teoman'ın termosundaki kahvenin buharını görünce bile o adama karşı tekrar nefret ama bir o kadar da acıma hissettim. Özgür'ün arkamdan çevirdiği planlar neticesinde bu şekilde hayatımın tekrardan o salak yüzünden bu denli değişmesine bir kere daha içten içe küfür ettim.
Adam peşimi bir türlü bırakmıyordu...
İstanbul'a iade edilmek. Bu kelimeler, bir kelepçe gibi adeta bileklerime dolanmıştı. Mecburiyetten doğan bir anlaşmayla bu hale düşmek ne kadar aciz olduğumu hissettiriyordu. Oysaki ben safça atamam buraya oldu diye sevinirken arka planda neler neler dönüyordu.
Ben Özgür'ün bana olan ihanetinden ve onun eşek yüzünü devamlı görmemek kendime yeni bir hayat kurmak adına Artvin'e gelmeyi kabul ettiğimi sanıyordum. Aslında düşününce eski Başhekimin neden beni alelacele buraya yollamak istediği de mantığın oturmasını sağlıyordu.
Derince oflayarak ellerimle yüzümü kapattım. Gözetim altında kalmak, İstanbul'a iade edilip Özgür'ün ve kariyerimi yerle bir edecek o adamın insafına bırakılmaktan çok daha iyi bir seçenekti. Teoman'ın ablukası, aslında kariyerimin tek yasal garantisiydi. Eğer Teoman, Emniyet raporunda en ufak bir güvenlik açığı bildirirse, benim İstanbul'daki o pisliğin kucağına iade edilmesi sadece bir imza meselesiydi.
Koltukta hafifçe hareket ettim. Teoman'ın 'Açık Kapı ve Rutin Gözetim' kuralı, tüm kişisel sınırlarımı yıkıyordu. Ben artık Teoman'ın kontrolünde bir görevliydim. Ben, bir Başkomiserin raporunda yer alan bir maddeydi.
Ancak, o ablukanın asıl maddesi Attila'ydı.
Atilla'yı kucağıma ilk kucağıma aldığım anı hatırladım tekrardan. Onun savunmasız hali, küçük burnu, uzun kirpikleri ele avuca sığmayan güzelliği gözlerimin önüne geldi tekrardan. Bunu yapmak zorunda değildim elbette. Tutup bir adamın ya da başkasının bebeğine bakma gibi bir zorunluluğumda bulunmuyordu ama söz konusu nedense Atilla olunca kalbim yerinden çıkacak gibi oluyordu. Sebebini bilemiyorum ama o bebek cidden bu dünyada daha iyi bir hayatı hak ettiği için bunu kolaylıkla kabul bile etmiş olabilirdim.
Vicdan rahatlatması belki de? Ya da melek kız rolü falan?
Saçma düşünceleri def ederek koltuktan kalktım. Dairenin kapısını tekrardan kontrol etmek amacıyla bir iki kere zorladım. Kilitliydi. Artık bu kapının ardında, Teoman'ın koyduğu kurallar geçerliydi. Bu duvarın hemen arkasında, Artvin'in en güçlü adamı ve onun en büyük zayıflığı yatıyordu.
***
Ertesi sabah, güneşin Artvin'in dağlarını yavaşça aydınlattığı soğuk bir sabahtı. Sabah aşırı erken uyanmıştım. Uykusuzluğun vermiş olduğu gözaltı morlukları (belki de sinir krizi geçirip sessizce ağlamaktan gelen gözaltı morlukları) aynada suratıma çarpıyordu. Bu gün hastanede ilk toplantım olacaktı o yüzden iyi gözükmeliydim. Öte yandan Teoman ile hastanede çıkacak olan dedikodular için hazırlıklı da olmalıydım.
Sadece komşuluktan öte bir yakınlık.
Olabildiğince her zaman sade ve zarif giyinmeye çalışırdım. Bugün, biraz daha dikkatli oldum. Koyu renkli, resmi bir elbise yerine, daha yumuşak renklerde, Artvin'in havasına uygun, zarif bir ceket ve pantolon giydim. Saçlarını genel olarak yaptığım gibi ensemde topladım, sade bir makyaj yaptım. Amacım, Teoman'ın gözetiminde, ne soğuk bir Başkomiser yansıması ne de sefil bir kaçak gibi görünmekti. Artvin'in yeni, yerleşmiş, güçlü müdürü gibi görünmeliydi.
Aynada kendime tekrar baktım. Gözlerimin altındaki morluklar gitmemişti, ama duruşu sağlamdı. Elinde Gözetim Defteri ve Teoman'ın termosu, çıkışa yürüdüm.
Tam çantamı alıp çıkmak üzereyken, kapı çalındı. Gecenin aksine, bu vuruşlar resmi ve sertti. Teoman'dı.
Hızlıca kapıya yürüdüm ve kilidi çevirdim. Kapıyı açtığımda, Teoman'ın tam teçhizat Başkomiser üniformasıyla karşısında durduğunu gördüm. Ceketinin üzerindeki rütbeler, sabah ışığında parlıyordu. Yüzünde, dünkü yorgunluktan eser yoktu; yerini keskin bir profesyonellik almıştı.
"Günaydın, Müdire Hanım," dedi Teoman. Sesi soğuk ve mesafeliydi. Gözleri üzerimdeki giysiyi ve yüzümdeki makyajı analiz edercesine taradı. Bu taramayı o kadar sert ve hızlı yaptı ki bir an karşısında kendimi çıplak hissettim.
"Günaydın, Başkomiser," diye yanıtladım olabildiğince düz sesle
Teoman, benim kapımın önünde durduğunu işaret etti. "İlk kural ihlali."
Şaşkınlıkla kaşlarımı çatıldı. Ne ihlali be adam? Ne ihlali!. "Ne? Ben hazırlandım. Gözetim Defteri'ni de getirdim."
"Kapıyı açmadan önce beni beklemeniz gerekiyordu," dedi Teoman. Gözleri, Umay'ın tepkisini ölçüyordu. "Gözetim protokolü gereği, apartmandan ayrılmadan önceki tüm kontroller benim tarafımdan yapılacaktır. Sizin için kapıda bekliyorum. Rutininize, benim gözetimimin bir adımını eklemeyi unutmayın. Sizin kapınızdaki her hareket, Emniyet kayıtlarına girmelidir."
Bu kadar ufak detayların bile sanki çok normal bir şey yapıyormuşuz gibi kurala bağlanması canıma tak ettirdi. "Ben bir yetişkinim, Başkomiser. Sizin kontrolünüz..."
"Siz, kariyeri Emniyet raporuna bağlı bir yetişkinsiniz," diye kesti Teoman. Gözlerini ayırmadan bana dikti. "Kurallar basit. Tekrar ediyorum: Artvin'de kalmanız mecburidir. Ve o mecburiyetin devam etmesi için, benim talimatlarıma uymak zorundasınız. Bu bir emir-komuta zinciridir, Müdire Hanım."
Öfkeyle gözlerimi devirdim ve yüzümü buruşturdum. Ona cevap verme tenezzülüne girmeden defteri ona uzattım.
"Saat yedi otuz sekiz," dedi Teoman. Defteri aldı ve küçük, cep boyutunda bir kalemi çıkarıp bir şeyler yazdı. Yazarken bile, Teoman'ın vücut dili, sanki yanımda duran koruma görevlisi gibiydi. "Umay Mercan, 07:38. Protokol Kontrolü: İhlal (Hafif). Kural: Tekrar Edildi. (Kapıyı açmadan önce beklemesi gerekliliği)."
"Defteriniz," dedi Teoman, defteri bana geri vererek. "Hastaneye arabayla gitme mesafeniz yaklaşık 18 dakika. Gecikme istemiyorum. İyi görevler."
Defteri ve termosu tutarak, Başkomiserin yanından hızla geçip merdivenlere yöneldim. Merdivenleri inerken, arkasındaki duvarın hemen ötesinde Attila'nın hafif bir mırıltısını duydum. O mırıltı, Teoman'ın tüm sertliğini anlamlı kılan tek şeydi.
Hastaneye ulaştığımda, Artvin'in dedikodu çarkının ne kadar hızlı döndüğünü hemen anladı. Hastane binası, lojmandan daha az resmi, ama insan gözleriyle dolu, çok daha tehlikeli bir alandı.
Daha ilk koridorda, hemşirelerin ve diğer personelin fısıltılarını yakaladım bile. Gözlerindeki merak, elimde tutmaya çalıştığım profesyonel duruşunu delip geçiyordu.
“Teoman Başkomiser’in yan dairesinde oturan yeni müdür mü?”
“Gül Teyze söyledi, Başkomiser sürekli ona kahve getiriyormuş.”
" Sen nereden biliyorsun ki bunu Aslı'cığım..."
" Babam evlerinin orada bakkal işletiyor."
Senin fotoğrafını çektim Aslı.
Teoman'ın dediği 'Artvin'in Hanımefendisi Rolü' kuralının, beklediğimden çok daha hızlı işlemişti. Bu dedikodular, onun İstanbul'dan getirdiğim (bilmediğim itibar zedelenmesi) riskine karşı bir kalkan görevi görüyordu.
Toplantı odasına sakince giriş yaptım. Oda ferahtı, Artvin'in yemyeşil manzarasını görüyordu. Ancak camdan dışarı baktığımda, Teoman'ın bana tahsis ettiği "koruma ekibinin" iki sivil giyimli üyesinin, hastanenin girişine yakın bir yerde, dikkat çekmeyecek şekilde durduğunu fark ettim. Bu, Teoman'ın ablukasının ne kadar kapsamlı olduğunu gösteriyordu. Artık sadece apartmanda değil, Artvin'in her yerinde Teoman'ın gözetimi altındaydım.
Toplantı rutin olarak bütçelerden malzemelerden konuşulurken konudan alakasız şekilde Başhekim Yardımcısı olan Elif Hanımın soğuk sesiyle değişti.
"Umay Hanım, tekrar hoş geldiniz. İki hafta önce görevinize başlamadan önce, Emniyet Başkomiseri Teoman Bey'in bu atamanın kişisel güvenliğini garanti altına almak için özel bir protokol başlattığını öğrendik. Bu, hastane yönetimimizi oldukça şaşırttı." Elif Hanım'ın sesi, sorgulayıcıydı.
Teoman'ın Gözetim Defteri'ni zihnine kazıdım. 'Kariyerini korumak için benim ablukama gir.'
"Elbette, Elif Hanım," dedim gülümsememi zorla yüzüme yerleştirerek. Yüzümü olduğunca ifadesiz ama gülümser şekilde ayarlamaya çalıştım. Tamamen Teoman'ın istediği yerleşmiş otorite havasını yansıtıyordu. "İstanbul'dan buraya gelmek, eski görevimden kaynaklanan bazı riskleri beraberinde getirdi. Biliyorsunuz, üst düzey yöneticiler... Teoman Bey, Artvin'de kalıcılığımı sağlamak adına, Emniyet'in yüksek güvenlik protokollerini uyguluyor. Bu, hastanenin huzurunu da koruma altına alıyor. Kendisi, bu konuda son derece profesyonel. Hatta, Emniyet'in bu özel protokolü sayesinde, önümüzdeki dönemde hastanemizin güvenlik sistemlerini modernize etme konusunda kendisinden destek alacağız."
Teoman'ın üçüncü kuralını, Artvin'in Hanımefendisi Rolü'nü, ilk kez uygulamış ve başarılı olmuştum. Sözlerimdeki kendimden eminlik, Başhekim Yardımcısının mesafeli tavrını bir nebze yumuşattı.
Öğle arasında Nazlı'yı aramak istemiştim. Odama geçerek kapıyı kilitledim ve Nazlı'yı aradım. Canım arkadaşım ilk çalışta açmıştı.
" Umi!" dedi sevgi dolu sesiyle. " Nasılsın? İyi misin bir şey olmadı değil mi? O şerefsiz köpek bir şey mi yaptı? Sıkıntı mı oldu Umi?" Nefes almadan ardı arkasına gelen soruları soran arkadaşıma gülerek cevap verdim.
" İyiyim Naz'om! Bir sıkıntı yok çok şükür." diyerek koltuğuma iyice yerleştim. " Buraya iyi ki gelmişim burası o kadar sessiz sakin bir yer ki anlatamam. Çok mutluyum burada. Her şey çok iyi gidiyor. Sen nasılsın asıl?" Teoman'ın istediği gibi abartarak burayı övmüştüm daha ne yapabilirim.
" Tamam o zaman." rahatça nefes verdi. " Biz iyiyiz aşkım çok şükür. Sen yoksun ama idare ediyoruz işte." sonlara doğru sesinin biraz fısıltıya dönmesiyle biraz canım acımıştı. Onları orada bırakıp buraya geldiğim için zaten hala vicdan azabı çekiyordum.
Ama kurtulmam gerekiyordu. Hatırla Umay!
" Daha iyi olacaksınız biliyorum. Bak benim orada fiili olarak olmamam bir şey değiştirmiyor ki." biraz da olsa umutlu konuşmak istedim. " Ve sana söz veriyorum buradan kanka yapmadım yapmayacağımda!"
Nazlı, kıkırdadı. " Bak nasıl da tanıyor." diyerek gülmeye devam etti. " Bu arada bir aksilik olmazsa yılbaşında sana geleceğiz."
Öğrendiğim bilgi ile heyecandan yerimde duramadım. " AY! CİDDEN Mİ!" Sevinçten çığlık attım.
Attım çünkü kızlarımı çok özledim.
Bacı yetmezliği çekiyorum aloooo!
Nazlı ile biraz daha havadan sudan muhabbet edip telefonu kapattım. Sonrasında işlere yoğunlaşmaya karar verdim.
***
Akşam, apartmana döndüğümde hava kararmıştı. Yorgunluktan bitik bir halde Gözetim Defterini çıkarıp büyük bir irade ile notumu yazdım. 19:45. Eve dönüş. İhlal: Yok. Günlük Program: Hastane Müdürlüğü. Protokol Uygulaması: Başarılı.
Tam pijamalarımı giymek üzereyken bir anda kapı çaldı. Bu sabahki gibi kendinden emin sert bir kaçma değildi... kararsız kaldım. Ardından kapıyı açmak için hızlıca hareket ettiğimde karşımda Gül Teyze ve Teoman'ı gördüm.
Gül Teyze, yüzünde mahcup bir ifadeyle karşımda duruyordu. Kucağında ise, üzeri battaniyeyle örtülmüş, uykusuzluktan ağlamaklı bir Attila vardı. Bebeğin gözleri şişmiş, ağzını açmış, ama sesi çıkmıyordu.
"Umay kizum," dedi Gül Teyze, sesi alçaktı. "Teoman oğlumun izniylen geldum. Atila, bütün akşam huzursuz. Mama saatini geçirdu, ama bir türlı uykiya dalamıyor. Ağlamaktan helak oldu sebi, sesi bile çıkmıyor artuk. Ben da Teoman oğlumdan, senun uyutmani teklif ettim. Sadeca senda uyuyomiş nedensa."
Teoman, Gül Teyzenin hemen yanında, neredeyse duvarla birleşmiş gibi duruyordu. Yüzündeki profesyonel maske tamamen çatlamıştı. Gözleri yorgun, savunmasız ve yalvarır gibiydi. Elinde bir şişe ılık mama tutuyordu. Bir Başkomiserin, bir bebeğin uykusu için bu kadar çaresiz kalması, Kalbimi öyle bir yumuşatmıştı ki..".
"Kural 2," dedi Teoman, sesi alçaktı. Yüzüme bakamıyordu. "Açık Kapı ve Rutin Gözetim. Bu, acil durum protokolüdür. Özür dilerim, Müdire Hanım. Ama Attila..."
Attila'nın hıçkırık sesini duyduğumda, tüm öfkem ve direncim bir anda yok oldu. Hemen Gül Teyzeden Atilla'yı aldım. Atilla'nın sıcak, titreyen vücudu, kollarımın arasına girdiği anda sakinleşti ve hıçkırıkları da bir nebze olsun azalmıştı. Atilla'yı böğrüme iyice yaslayarak kafasını boynuma dayadım ve ufak adımlarla onu sallladım.
Soğukça Teoman'ın gözlerinin içine baktım. "Bu, benim zorunlu ortaklığımdır, Başkomiser. Sizin çaresizliğiniz değil. Onun huzuru, benim burada kalmamın tek garantisidir."
Atilla'yı alarak arkamı onlara döndüm ve dairenin içine doğru adımladım. Arkamda birinin adım seslerini duydum ama bu adım sesleri yukarı çıkıyordu büyük ihtimalle Gül Teyzeydi. Tekrar kapıya döndüğüm zaman Teoman'ı kapının eşiğinde gördüm. İçeri girmek ya da girmemek arasında kararsız kalmış gibiydi.
Atilla'yı sallamaya devam ederek ona bakmaya başladım. Bakışlarımı buluşunca gözlerimi devirdim. " Kapıyı daha ne kadar açık tutacaksınız acaba? Davetiye mi bekliyorsunuz?"
Teoman, konuşmamın ardından yavaşça içeri girdi ve sessizce kapıyı kapattı. " Rahatsız hissedin istemedim."
"Ah," dedim alayla gülerek. " Dün gece hiçte o şekilde konuşmuyordunuz."
Dün akşam ardı arkası kesilmeyen o saçma kuralları ona bir kere daha hatırlatmak istedim. Teoman sanki biraz utanmış gibi gözlerini kaçırdı.
Demek ki bir kadının mahremiyetine öyle tak diye girmek doğru bir şey değilmiş değil mi Teoman Bey?
"Mama nerede, Başkomiser?" ortamın gerginliği yetmiyormuş gibi sesim de oldukça gergin çıkmıştı.
Teoman, elindeki şişeyi bana uzattı. Biberonu nazikçe Atilla'nın ağzına doğru götürdüm. Ardından bizim tosun paşa büyük bir açıkla mamayı içmeye başladı. Atilla'yı bu şekilde görünce aslında Teoman'ın bunu neden yaptığını anlıyorum elbette evladının bekası her şeyden önemliydi ama bana böyle bir şart koşmaktansa insan gibi yardım isteseydi seve seve yardım ederdim ki zaten.
Yaklaşık yirmi dakika sonra, Attila karnını doyurmuş, yorgunluktan sızmıştı. Attila'yı battaniyesine sarmış ve uykuya dalmış bir şekilde kucağımda tutuyordum. Teoman, tüm bu süre boyunca kapalı kapının iç eşiğinde, sanki bir polis memurunun nöbet tuttuğu gibi, hareketsizce durmuştu. Gözleri, adeta beni analiz ediyordu bir bana bakıyor bir de kucağımdaki oğluna. Aslında şu an görmüş olduğu sahneye ne kadar özlem duyduğunu hissetmiştim. Bu özlem onun için çok büyük bir boşluktu.
Lanet girsin benim aşırı empatik kişiliğime.
Teoman'a doğru yaklaşarak Atilla'yı ona uzattım. "Uyuması önemli, Başkomiser. Onun rutinini korumazsanız, bu huzur da kalıcı olmaz. Bu, sizin kuralınız. İhlal etmeyin."
Teoman, Atilla'yı titrek bir dikkatle kucağına aldı. Onun kokusunu içine çekerken, gözlerime baktı. Bu kez, gözlerinde ne profesyonellik ne de tehdit vardı. Sadece derin bir minnettarlık vardı. Teoman'ın kalın, çatallı sesiyle çıkan kelimeler, kulağımda yankı beynimde bir o kadar sinyal çaktı.
"Teşekkür ederim, Umay Hanım," dedi. "Minnettarım. Benim oğlumu benden daha iyi sakinleştiriyorsunuz."
"Bu, benim zorunlu ortaklığımdır," diye yineledim. Ama aslında o kadar yalan söylüyordum ki. Ortaklık koşmasa o istemese bile Atilla'ya bakardım ben. "Unutmayın. Benim Artvin'deki ikametime verilen en önemli görev budur."
Teoman, Atilla ile kapıdan çıktı gitti ben ise arkamı dönüp dairesinin boşluğuna baka kaldım öyle. Artvin'e kariyer hedeflerimi gerçekleştirmek için geldiğimi sanıyordum. Ama şimdi, kariyerimi kurtarma zorunluluğu, beni 4 aylık bir bebeğin annesi rolüne zorluyordu.
Teoman'ın Ablukası başlamıştı. Ve bu abluka, beklediğimden çok daha kişisel olacaktı.
***
Umarım hikayenin gidişatını beğenmişsinizdir. Elimden geldiğince haftada 2 bölüm atmaya çalışacağım. Çalışan birisi olarak bilgisayar başına geçip yeni bölümler yazmak bir hayli zor oluyor ama elimden geldiğinin fazlasını yapacağıma emin olabilirsiniz...
Oy vermeyi ve eleştiri yapmaktan asla çekinmeyin. Herkesin düşüncelerini merak ediyorum...
Sevgilerimle.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |