7. Bölüm

•Sorgulamak•

Şeyma Nur Deniz
darkpollyanna

 

 

 

 

BÖLÜM 6

SORGULAMAK

 

 

 

 

Zirveye ulaşmak için, önce en dibe batmak gerekmektedir.

 

Bir kaç gündür rutine binen şeyler bir hayli can sıkmaya başlamıştı. Teoman'ın dayattığı bu 'saçma' protokoller boğaz sıkmaya başlamıştı. Her sabah, onun tarafından kapının çalınmasını bekliyor, günlük yapılacak rutinler istişare ediliyordu. Hayatımın 'yalan evraklar' üzerine kurulu olmasına anlam veremiyordum. İşlemler rutine binmeden önce eski Başhekimim ile gerçekleştirdiğim konuşma ve onun bana sunduğu olanaklar bu rutini az da olsa sineye çekmeme yarıyordu. Eski hastanemde İdari ve Mali İşler Müdür Yardımcısı olarak çalışırken Müdür Bey'in izinli olduğu dönemlerde imza atma yetkisi bende oluyordu. Birim sorumlularından gelen malzeme talepleri ya da herhangi bir sorunla karşılaşınca çözüm bulmak bana kalıyordu. Özgür'ün beni aldatmasının ardından geçen süre zarfında işimde 'aksaklık' doğrusu düşüncesizce verdiğim kararlar yüzünden bir açığımın oluştuğunu öğrendim. Aslında oluşan açığın mantıklı bir cevabı zamanında Başkanlığa verilmişti. Durum şuydu, malzeme taleplerinde, alınacak olan malzemeye uygun olmayan teknik şartname açığa çıkmıştı tabii bu durum ben oradayken çözüldüğünü sanıyordum çünkü bunu fark ettiğimiz zaman Başkanlığa bildirisi yapılmış ve üstü kapanmıştı. Aslında çok ufak bir sorundu bir çok hastanede daha büyük sorunlar söz konusu olurken benim bu yaptığım ihmalkar davranışın bu denli büyük bir soruna yol açacağını düşünmemiştim doğrusu.

Aslında büyük bir sorun elbette değil, ortada usulsüz bir alım ya da usulsüz bir imza bulunmuyor ya da bütçede gereksiz bir açık da bulunmuyor her şey o ay içerisinde gerçekleşmiş denetim sonrası her şey düzenlenmiş ve atlatılmıştı. Tabii, Özgür'den ayrılmamla beraber onun rencide olan gururu ve gözden düşen kariyeri işin içine girince 'sevgili eski nişanlım' ve onun 'saygıdeğer bakanlıktaki dayıları' benim kariyerimi ve hayatımı mahvetmek için kolları sıvamışlar. Bunlar ortaya çıkınca kendime ne kadar kızdığımı anlatamam. Senelerce bu denli pis insanlarla muhatap olmuş, onlarla aynı masada yemek yemiş ve onlarla sürekli iletişim halinde olmuştum. Bu zamana kadar ne kadar iğrenç olduklarını nasıl anlamadığım için kendime aşırı kızmıştım.

Teoman'a gelecek olursak, onun bu dayatmış olduğu saçma sapan kurallar ve oğluna 'bakıcı' olma durumuna ufak bir tolerans göstermem sadece biraz zaman kazanmak içindi. Çünkü olayları kavrayıp neyin ne olduğunu öğrenmek ve çözüm için neler yapılacağına bakmam gerekiyordu. Bilmediğim bir yere gelip, oraya daha adapte olamadan karşıma bu kadar saçma bir burum çıktığı için biraz sakin ve sabırlı davranmam gerekmekteydi. İstanbul'dan 'Yüksek Gizli Dosya' ile Artvin'e atamamın yapılmasının mantıksızlığını çözmem lazımdı.

Eh, bir bakıma da çözmüş bulunmaktayım. Her akşam sözde 'usulsüz' olan şeylerin araştırmasını yapıyordum ve bulduğum sonuçların ne kadar da 'geçersiz kanıt' olduğunun farkına ben bile varmışken bakanlığın bunu fark etmemesi cidden bir salaklık olacaktı. Teoman, genel anlamda bu süreçte aslında beni destekliyordu. Rutine bulaşan akşam Attila'yı uyutma seanslarımızda onun elinde bulunan dosyalarda ne var ne yok birlikle araştırıyorduk. Olayın mahkemeye taşınmaması adına ya da daha çok beni buradan göndermemeleri için kendisi tüm tuşlara basıyordu. Yine o akşamlardan birindeydik, ben Attila'yı uyutup yatırdıktan sonra salona doğru geldim. Teoman'da elinde evraklarla yerde bağdaş kurmuştu.

" Ne kadar böyle devam edecek Başkomiser?" fısıldadım onun karşısına doğru yere otururken. " Bu saçmalığa bir son vermemiz gerekiyor, farkındasınızdır umarım?"

Teoman, elinde tuttuğu eski hastanenin 2024 bütçe dosyasını kapatıp kafasını kaldırdı ve kızarmış gözleriyle bana baktı. " Emin olun Umay Hanım elimden geldiğinin fazlasını yapmaya çalışıyorum." dedi kararlılıkla. " Bende sizi bu şekilde sıkıştırmaktan memnun değilim ama yakın bir dönemde bu durum çözülür diye düşünüyorum."

" Düşünceleriniz, hiçte yüreğime su serpmiyor doğrusu." omuz silkerek ona olan güvensizliğimi dile getirmekten çekinmedim. " Hayatımda bu kadar saçma bir olayın içine düşmemiştim."

Teoman, elinde tuttuğu eski hastanenin 2024 bütçe dosyasını yavaşça kapattı. Kızarmış gözleri, ne yorgunluk ne de kırgınlık; sadece keskin bir mesleki ciddiyet taşıyordu.

"Saçmalık," dedi Teoman. Sesi, derin ve sertti. "Sizin 'saçma' dediğiniz şey, hukuki bir gerçektir, Umay Hanım. Ortada usulsüz alım, usulsüz imza yok, doğru. Ama ortada, sizin imzanızı taşıyan, alınacak malzemeye uygun olmayan teknik şartname açığı var." Teoman, bütçe dosyasını yere bıraktı ve ellerini bağdaş kurduğu yerde birleştirdi. "Bunu fark ettiniz ve üstü kapandı, öyle mi? İstanbul'daki o kalabalıkta, o evrakların bir daha yüzeye çıkmayacağına gönülden inandınız?"

Bu dolaylı suçlama, benim profesyonel gururumu incitti.

"Elbette inandım! Ben de gerekli bildirimi yaptım. O açığın o ay içinde çözüldüğünü sanıyordum!" diye çıkıştım.

"Sanmak, Emniyet'te veya İdari Mali İşler'de bir çözüm değildir," diye karşılık verdi Teoman. Tonu, sakin ama eziciydi. "Sizin düşüncesizce verdiğiniz karar dediğiniz şey, Özgür'e ve arkasındaki bakanlık çevresine, sizi 'görevi ihmalden' düşürmeleri için altın bir anahtar verdi. Bu 'saçma protokol', o anahtarın paslanması için zorunlu kılınan tek yasal manevradır."

Teoman, dizlerinin üzerinde biraz öne eğildi. Aramızdaki mesafe daralmıştı. Bu, ne bir yakınlaşma ne de bir tehditti; bu, bir masada yapılan bir pazarlıktı.

"Bu atamanın mantıksızlığını çözmek istiyorsunuz, öyle mi?" diye sordu. "Çözüm basit: Ben, Emniyet'teki konumumu ve bu yüksek gizli dosyayı kullanarak o açığın kasten tekrar gündeme getirildiğini ispatlamaya çalışıyorum. Siz ise, benim oğluma bakmamda yardımcı, soruşturma açılana kadar dokunulmazlık zırhını sağlıyorsunuz."

"Oğlunuza bakıcı değilim," diye fısıldadım. Bu, benim vazgeçemeyeceğim tek gurur kırıntısıydı.

"Bakıcı değilsiniz," dedi Teoman. Gözleri, Attila'nın uyuduğu odaya kaydı. "Attila'nın annesinden sonraki en büyük şansısınız. Ama bu evde, ben Başkomiser olarak görevi dayatıyorum. Ve siz, Artvin Devlet Hastanesi İdari Mali İşler Müdürü olarak benimle iş birliği yapmak zorundasınız."

Teoman, yerdeki evraklara işaret etti. "Bu yalan evrakların ne kadar geçersiz kanıt olduğunu birlikte araştıracağız. Rutine binen şeyleri durdurmanın tek yolu, bu dosyaları bitirmektir. Bu sıkışıklık, sadece geçici. Ama bu sıkışıklık bitene kadar, benim kurallarım geçerli. Anlaşıldı mı, Umay Hanım?"

Teoman'ın bu sert, mantıksal ve tavizsiz dayatması, benim tüm duygusal isyanımı bir anda bastırdı. Ona olan güvensizliğim devam ediyordu ama profesyonel bir saygı oluşmaya başlamıştı. Onun zekasına ve bu durumu çözme kararlılığına ihtiyacım vardı.

Gözlerimi, kızarmış gözlerinden kaçırdım. Gördüğüm şey, ne bir dost ne de bir düşmandı; sadece bir görev adamıydı.

"Anlaşıldı, Başkomiser," diye yanıtladım. Sadece bu iki kelimeyi söyleyebilmiştim.

"Güzel," dedi Teoman. Vücudunu gevşetti ve geriye doğru kaydı. "Şimdi, bu evraklara bakalım. Benim bu günkü rutinim bitti. Şimdi, ikimizin rutini başlıyor. O 'saçma' dediğiniz dosyanın içinden, Özgür'ü bitirecek tek bir kanıt çıkmalı."

Teoman'ın sert ve tavizsiz tavrı karşısında sessizce itaat ettikten sonra, salondaki yerdeki bağdaş kurma seansı, hızla bir gece yarısı operasyon masasına dönüştü. Teoman, Emniyetten getirdiği en gizli ve en kritik dosyaları –Özgür'ün kumpasıyla ilgili tüm hukuki ve mali evrakları– yemek masasına yaydı.

O sırada bense mutfaktan iki fincan sert kahveyle döndüm. Artık bakıcı değil, operasyonun sivil ortağıydık. İkimizde, bu yalan evrakların içindeki tek bir kanıtı bulmak zorundaydık. Bu, benim kariyerimi, Teoman'ın ise yeni gelmiş huzurunu kurtaracak bir adımdı.

Teoman, fincanı aldı. Gözleri, masadaki evraklara kilitlenmişti.

"Şimdi, Umay Hanım," dedi Teoman. Sesi, sadece bir görev emriydi. "Bu masada sadece profesyonel dil konuşulacak. Siz, Müdür olarak o teknik şartname açığının neden tekrar gündeme geldiğini biliyorsunuz. Ben, Başkomiser olarak, bu açığın kasten yeniden ısıtıldığını ve Özgür'ün ailesi tarafından yüksek düzeyde bir kumpas olarak kullanıldığını biliyorum." Teoman, elindeki kalemi masaya vurdu. "Hedefimiz: Kasten açığa çıkarılan bu durumun, tamamen Özgür'ün kumpası olduğunu kanıtlamak. Bu, bizim sözleşmemizin tek ve en önemli maddesidir."

Kahvemden büyük bir yudum aldım. "Bakanlığın bu kadar ufak bir meseleyi tekrar açması, kumpasın büyüklüğünü kanıtlıyor zaten," dedim. "Ben, o şartnamenin içindeki hatayı bulacağım. Ama siz, bana Emniyet'in bu dosyayı neden bu kadar gizli tuttuğunu açıklayacaksınız. Bu, benim protokolümdür."

Teoman gülümsedi. Alaycı, ama takdir dolu bir gülümsemeydi bu. "Bir pazarlık mı yapıyorsunuz, Umay Hanım? Pekala. O zaman, çalışmaya başlayalım."

Omuzlarımı silktim ve aynı alaycı gülümseme ile ona baktım. " Başlayalım Teoman Bey."

Gece ilerledikçe, odadaki sessizlik sadece kâğıt hışırtıları ve klavye sesleriyle bozuluyordu. İtkimizde tek bir hedefe ilerlemiştik. Teoman'ın bu konular hakkındaki net bilgileri beni şaşırtmıştı fakat bir çok şeyde maddeleri teker teker ona açıklamak zorunda kalıyordum ve bu benim ilerlememi hayli yoruyordu. Teoman'a bütçelerle alakalı herhangi bir şey söylediğimde o yüzünde tuttuğu görev adamı ifadesini bir kenara bırakıp şaşkınlıkla beni dinliyordu. Bu kadar kuruş farklarını hesaplamak için sayısal zekamın üst seviye olması gerektiğini düşünüyordu belki ama ben sadece bunun çalışarak zamanla kazanıldığını çok iyi biliyordum.

Biraz daha zaman ilerledikten sonra ihale dosyalarına bakarken gözüme bir şey çarptı. İşte bu! Buldum!

"Bakın," Kalemini, bir satırın üzerine koydum. "Buradaki 'medikal sarf malzeme' alımında, biz Aksoylar firmasını tercih etmiştik. Teknik şartname hatası, Aksoylar firmasının sunduğu ürünün en düşük fiyatta olmasına rağmen, yeterli sertifikaya sahip olmamasıydı. Ama alım iptal edilmedi, sadece sertifika beklenirken alım yapıldı. Bu bir ihmal değil, idari zorunluluktu." hırslanmıştım ve bu benim sesime yansımıştı.

Teoman, hızla bilgisayarında İstanbul'daki Aksoylar firmasının arka planını araştırmaya başlamıştı bile. " Aksoylar... Özgür'ün dayısının bir arka bahçesi olabilir," diye mırıldandı Teoman. "Bu, kasten yaratılmış bir ihlal olabilir."

Teoman, başını kaldırdı ve bakışlarını bana sundu. Teoman'ın bakışlarına karşılık vermek isterdim ama onun en son dediğine o kadar odaklanmıştım ki...

Dayısının arka bahçesi demek ha?

" Çok odaklanmış gözüküyorsunuz Umay Hanım?" dedi fısıltıyla Teoman.

Kulaklarım, onun sesini duymasıyla otomatik olarak ona döndüm. " Anlamadım?" Anlamıştım, sadece nedense o an fısıltısını bir daha duymak istedim.

" Çok odaklanmış gözüküyorsunuz Umay Hanım?" yine aynı ton ve fısıltıyla tekrarladı. Bu sefer daha net duyabileyim diye bir iki santim bana doğru eğildi. " Ne düşünüyorsunuz?"

Kuruyan dudaklarımı yaladım ve derin nefes aldım. Aniden nedense bir sıcaklık basmıştı. " Neden üzerime bu kadar oynandığını Teoman Bey." vücudum her ne kadar sıcak basmış olsa da ellerim buz kestiği için yavaşça ellerimi boynuma götürerek gözlerimi kapattım ve derince nefes aldım. " Ve çok soğuk olduğunu düşünüyorum."

Teoman'ın ufak bir gülümseme sesini duydum ardından gözlerimi açarak tebessümü ile karşılaştım. Tek gözümü kırparak kafamı 'ne oldu' dercesine salladım. Sanırım, resmiyetimi yavaşça kaybetmeye başlıyordum. Teoman, bu mimiğime karşılık tebessümünü büyüttü.

" Tebrik edilesi bir insansınız Umay Hanım." dedi. Sesi ilk başlarda konuştuğumuz gibi soğuk ve tok değil sanki bu sefer daha çok hayranlık doluydu ki bakışları da sanki öyleydi.

Geriye doğru yaslanarak vücudumu esnettim. " Teşekkür ederim Teoman Bey."

Teoman, elini çenesine koydu ve anlık gözlerini kapattı. Sonra aklına bir şey gelmiş olmalı ki gözlerini açtı, elini çenesinden çekerek vücudunu dikleştirdi. "Emniyet'in neden bu dosyayı gizli tuttuğunu soruyordunuz," dedi. Sesi, alçaktı. "Çünkü bu kumpas, sadece sizin kariyerinizi değil, Özgür'ün babası üzerinden Bakanlık düzeyindeki bir ihalenin üzerini örtmek için kullanılıyor. Sizin imzanız, o büyük ihalenin üzerindeki küçük bir paravan."

Duyduklarım karşısında ufak çaplı şok geçirdim. "Büyük bir ihale mi? Yani ben, tesadüfen mi kurban seçildim?"

"Hayır, Umay Hanım. Sizin Özgür'den ayrılmanız ve onun gururunu incitmeniz, bu kumpasın zamanlamasını belirledi. Onlar, sizi en zayıf noktanızdan vurmak istediler."

Bu duyduklarım, beni dehşete düşürmüştü. Özgür'ün intikamının bu kadar profesyonel ve kapsamlı olacağını tahmin edememiştim. Yıllarca bu pisliklerle aynı havayı solumuşum, onların hatalarını düzeltmiştim ve şimdi bir piyon olarak kullanılıyordum. Kendi kariyer hırsıma ve dikkatsizliğime o kadar kızmıştım ki, ellerim titremeye başladı.

Sandalyede geriye yaslandım. O an, mantıklı, sert ve zeki Müdür Umay yerini korkmuş, yalnız bir kadına bıraktı. Odanın ışığı, üzerimde bir baskı yaratıyordu. Gerçek bir tehlikenin içindeydim. O an, tüm profesyonel zırhımı düşürmüştüm. Teoman bunu anında fark etti. O, bir Başkomiser olarak, zayıf anları ve kırılma noktalarını çok iyi bilirdi. Teoman, sandalyesini hızla bana yaklaştırdı. O dar alanda, artık evraklar değil, bizim nefeslerimiz çarpışıyordu. Elini, sert ama ihtiyatlı bir şekilde masanın altından benim titreyen elime uzattı.

"Bu şoku atlatın, Umay Hanım," dedi. Sesi, derin ve ilk kez teselli edici bir tını taşıyordu. "Bu yüzden buradayız. Bu yüzden bu 'saçma protokol' var. Siz, o kumpasın küçük bir parçasısınız ama ben, o kumpasın tamamını çökertmek için buradayım. Ve yanınızdayım."

Eli, benim elimi güçlü ve sıcak bir şekilde kavradı. Bu dokunuş, ne bir tutku emri ne de bir cezalandırma idi. Bu, ihtiyaç duyduğum tek gerçeklikti. Yalan evrakların ve büyük komplonun ortasında, Teoman’ın eli, benim için tek sağlam zemindi. O an, ona karşı duyduğum tüm güvensizlik, yerini az da olsa mutlak bir teslimiyete bıraktı. O, beni koruyacaktı.

Belki?

"Ben... ben sadece işimi yapmaya çalışıyordum," diye fısıldadım. Gözlerim dolmuştu ama ağlamayı reddettim. Odanın ışığına rağmen, Teoman'ın elinin sıcaklığını hissediyordum.

Teoman, hafifçe gülümsedi. "Biliyorum. Ve siz, yetenekli idari mali işler uzmanısınız. Sadece o büyük resmin içindeki küçük manevraları görememişsiniz. Şimdi görüyorsunuz." Elimi sıktı ve beni gözlerimin içine bakmaya zorladı. "Bana tam olarak güveneceksiniz. Sözleşmenin tek maddesi: İş birliği. Benim hükmediciliğim sizin hayatınızı kurtaracak. Anlaşıldı mı?"

Bu bir soru değildi. Bu, bir emirdi.

"Anlaşıldı, Başkomiser," diye yanıtladım. Sesim, ilk kez tereddütsüz çıkmıştı. O an, ona yasal olarak bağlı olmasam bile, duygusal olarak bağlanmaya başladığımı hissettim. Bu, Artvin'in zoraki ortaklığının ilk gerçek güven anıydı. Bir o kadar da çok korkutucuydu çünkü ben bu adamla her ne kadar aynı odada vakit geçirirsem geçireyim onu tanımıyordum bile.

Teoman, elini yavaşça çekti. Mesleki zırhını hızla geri taktı ama gözlerindeki yumuşaklık kalmıştı. " Anlaştığımıza sevindim..." dedi.

" Bende öyle..." kafam nedensizce öne doğru eğildi bir anda. Bu duyduklarım beynime o kadar ağır gelmişti ki artık kafamı taşıyamıyordum. Sonra kafamı kaldırarak omuzlarımı dikleştirdim ve derin nefes verdim. " Bir tane daha kahve içer misiniz?" dedim ayağa kalkarken.

Kafasını olumsuz anlamda salladı. " Hayır teşekkür ederim ama bir bardak su rica edebilirim."

" Elbette," dedim. Sonra evde bitki çayı ve ona benzer şeyler olduğunu hatırladım. " Bitki çaylarım da bulunuyor?" kaşlarım havaya kalktı. " Neden bir şey içmiyorsunuz?"

Teoman, ısrarıma ya da ani değişen ruh halim olsun hangisiyse gülümsedi. " Teşekkür ederim, su yeterli olacaktır."

Kafamı sallayarak arkamı döndüm. Adamın kahve ya da bitki çayı içip içmemesi bana neden bu kadar dert oldu bilmiyorum. Mutfağa girdiğimde kendime hızlıca bir sert kahve yaptım ve elime bir bardak dolusu suyla salona geri döndüm. Teoman masanın başına geçmiş, sanki aramızda az önce hiçbir şey yaşanmamış gibi yeniden bir "görev adamı"na dönüşmüştü. O titreyen ele uzanan sıcak el unutulmuştu. Kahve ve su eşliğinde masa başında kaldığımız yerden devam ettik.

Gece, sabaha doğru ilerliyordu. Uykusuzluk, zihnimin duvarlarını yıkmıştı. Artık o kadar yorgundum ki, oturduğum yerde gözlerim kapanıyordu. Teoman, ayağa kalktı. Masadaki evrakları hızla ve düzenli bir şekilde topladı. Ona bakmakta zorlanıyordum.

"Mesai bitti," dedi Teoman. Sesi toktu ama o ilk baştaki sertliği gitmişti. "Bu gece, önemli bir adım attık, Umay Hanım. Artık neyle savaştığımızı biliyoruz. Şimdi dinlenme zamanı."

"Hayır," diye itiraz ettim. Başımı iki yana salladım. "Bulduğumuz o şartname açığının idari zorunluluk olduğunu kanıtlayan ikinci bir evrağı bulmalıyız. Yoksa Özgür... her şeyi çürütür."

Teoman, yavaşça bana yaklaştı. Yorgunluktan masaya yığılmak üzere olduğumu gördü. Eli, aniden ve yumuşakça enseme dokundu. O an, tüm uykusuzluğum ve korkum bir anda bu tensel yakınlaşmaya kaydı.

"Dinleneceksiniz," dedi Teoman. Sesi, bir fısıltı kadar yakındı. "Ben, devlet kuruluşundaki kanallarımı kullanarak o evrakı bulacağım. Siz, İstanbul'daki eski ekibinizle yeniden iletişime geçmenin en güvenli yolunu düşüneceksiniz. Bu, görev dağılımımız."

Teoman, kolumdan tutarak beni ayağa kaldırdı. Vücudumuz arasındaki anlık temas, lojmanın sözsüz kuralını bir kez daha ihlal etti. Evli değildik, ama birbirimizin fiziksel yakınlığına olan ihtiyacımız, her geçen gün artıyordu.

Teoman, beni odadan çıkardı. Attila’nın uyuduğu odanın önünden geçerken, yavaşladı.

"Bu protokolden ne kadar nefret etseniz de," diye fısıldadı Teoman. "Bu, benim oğlumu ve sizin kariyerinizi kurtaracak tek yoldur. Lütfen bana güvenin."

O an, ona karşı koyamadım. O gece, Teoman'ın kararlılığı ve koruyuculuğu, benim tüm direncimi kırmıştı.

***

Saatler sonra, sabahın ilk ışıkları pencereyi zorlarken, Teoman'ın 'en güvenli yol' önerisi beynimde dönüp duruyordu. Telefonla arama riskliydi. Mail ya da mesaj, daha da riskli. Tek bir yol vardı: İstanbul'dan güvenilir bir yüzün Artvin'e gelmesini sağlamak. Aklıma gelen tek isim, eski hastanenin Başhekim Yardımcısı olan ve mali işlere hiç bulaşmamış, tarafsız bir dostum oldu: Bekir. Ona basit bir 'yeni hastanede yaşadığım bir sorun var, birimlere nasıl bir tavır almalıyım' bahanesiyle ulaşabilirdim. Eğer Bekir Artvin'e gelirse, hem benden istenen evrağı getirebilir hem de Özgür'ün takibinden kaçınabilirdi.

Yataktan kalktım ve direkt banyoya yöneldim. Soğuk suyla yüzümü yıkarken aynamdaki yansımaya baktım. Artık bu oyunda bir 'kurban' değil, bir 'oyun kurucu' idim.

Odamdan çıkıp, mutfakta Teoman'ı görmeyi beklemiyordum. Attila, mama sandalyesinde oturmuş, Teoman'ın elindeki oyuncağa gülüyordu. Teoman, resmiyetten uzakta, ev hali dediğimiz bir durumda, kot pantolonu ve sade bir tişörtle duruyordu. Bu, lojmanın sözsüz kurallarını ihlal eden, ama bu durumun gerektirdiği bir manzaraydı.

Teoman, beni görünce gülümsedi. "Günaydın, Umay Hanım. Kahvaltınız hazır."

" Teşekkür ederim." dedim şaşkınlığımı koruyarak. " Evime böyle istediğiniz zaman girebileceğinizi mi sanıyordunuz?"

Ağzımdan bir anda düşündüğüm şeyler çıkıvermişti. Teoman, soruma sadece tebessüm etti. " Sanmıyorum Umay Hanım, bu bir istisna idi. Sadece size bu sabah bir güzellik yapmak geldi içimden."

" Evime, ben kapıyı açmadığım sürece nasıl girdiğinizi sorgulamayayım mı yani Başkomiser? Sizce bu mahremiyete aykırı değil mi?" kaşlarımı iyice çatarak kapının eşiğinde ona bakmaya devam ettim. Teoman, omuzlarını düşürerek Attila'nın yanında olan sandalyeye oturdu ve dirseklerini masaya dayadı.

" Elbette, haklısınız. Sadece düşündüm de bu süreçte hiç birbirimizi tanımaya çalışmadık." dedi arından ellerini birleştirerek çenesinin altına koydu. Önümde dağ gibi adam bu hareketini yapınca sanki küçük bir çocuk gibi gözüktü. " Bu duruma istinaden ben de size kahvaltı hazırlamak ve tanımak adına girişimde bulundum. Rahatsız ettiysem özür dilerim."

Kollarımı göğüs hizamda birleştirdim. " Elbette rahatsız oldum. Uygunsuz bir durumda olabilirdim."

Teoman, gözleriyle beni baştan aşağıya süzdü. Bakışları röntgenimi çekerken istifimi bozmadan ona bakmaya devam ettim. " Haklısınız sizin izniniz olmadan mabedinize girmeyeceğim, tabii elzem durumlarda." diyerek ekledi." Lütfen kahvaltımızı edelim."

Masaya yaklaştım. Teoman'ın hazırladığı kahvaltıda, tam da İstanbul'dayken en sevdiğim gibi, bol peynirli bir omlet vardı. Bu, benim en sevdiğim kahvaltı tabağıydı. Bir an duraksadım. Dün geceki yakınlık, bugün bir "anlayış" ile geri dönmüştü.

"Bunu... bunu nereden biliyorsunuz?" diye sordum şaşkınlıkla.

Teoman, omuz silkti. "Dosyanızın içindeydi. Sizin hakkınızdaki tüm bilgiler, Emniyet'in elinde. Unutmayın, ben sadece bir görev adamı değilim, ben Başkomiserim." O anki soğuk şaka, bu ortamın ne kadar karmaşık olduğunu gösteriyordu.

Sandalyeye oturdum ve çatalımı elime aldım. " Siz benim hakkımda her bilgiye sahipsiniz Başkomiser." dedim zeytini ağzıma atarken. " Ama birbirimizi tanıyalım demiştiniz oysaki."

Teoman, çayından bir yudum aldı. " Bu konuda da haklısınız." dedi.

Teoman, herhalde bu gün mutlu gününde falandı? Beni devamlı onaylaması nedense rahatsız hissettirdi. " Biliyorum." dedim düşüncelerimin aksine.

" Size kendimi resmi olarak tanıtmıştım zaten." bir yandan sakince yemeğini yiyor diğer yandan da benimle iletişime devam etmek adına hareket ediyordu. " Benim hakkımda merak ettiğiniz ne varsa cevaplamak boynumun borcu haline geldi."

Gözlerimi ona kilitledim. Bedenini baştan aşağı bu sefer süzen kişi ben olmak istedim. Teoman, davranışıma karşılık hareketlerini yavaşlattı ardından tam olarak odağını bana verdi. Bir kaç saniye daha onu süzdükten sonra omuz silktim. " Soru-cevaptansa, sizi yaşayarak tanımak isterim." dudaklarımı büzerek tek kaşımı kaldırdım sonra çayımı içmeye başladım.

Teoman, kaşlarını çattı. Neden bunu dediğimi anlamaya çalışıyordu. Oysaki elime çok güzel bir fırsat geçmişti. İstediğim her şeyi sorabilme hakkı tanımıştı ama ben bunu reddetmiştim ve bu durum Teoman'ı aşırı şüphelendirmişti. " Neden?" dedi merakla. Ben yemeğe devam ededururken o bana öyle bir kilitlenmişti ki sanki avının üstüne atlayacak bir şahin gibi bakıyordu bana.

" Söylemleriniz ile eylemleriniz arasında tutarsızlık bulunuyor Başkomiser." dedim yüzüne bakmadan. Biliyorum ki şu an yüzüne bakarsam bir ufak tırsabilirdim.

" O da ne demek?" bu sefer sesi ciddi ve bir o kadar da sert çıkmıştı.

Büyük ihtimal içinden 'ben bu kadına yemek hazırladım karşılığı bu mu' zırvalıklarını geçiriyor olabilirdi. Ama dediğimin sonuna kadar arkasındaydım. " Protokol der durursunuz. Araya bir resmiyet koymak istediğinizi söyleyip, bunun dışına çıkılmayacağını beyan edip, iç güdülerinize ve vicdanınıza yenik düşerek sabahın köründe benim mutfağımda bana kahvaltı hazırlamanız..." diyerek sofrayı gösterdim. Teoman, tam bir şey söyleyeceği sırada elimi havaya kaldırdım. " Lütfen, konuyu uzatmaya gerek yok bence."

Teoman, anlayışla başını sallayarak bana baktı, gözlerinde çözemediğim bir duygu geçti sonra hızlıca yemeğine geri döndü. Şu an kafasının nasıl allak bullak olduğunun farkındaydım. Çünkü bir kaç gün önce hatta dün de dahil olmak üzere 'savunmasız, narin veyahut cepte' gördüğü kadının bir sabah ansızın bu şekilde tavır sergileyeceğini elbette tahmin edemedi. Aslında onu mutfakta görene kadar bende kendimden böyle bir şey beklemiyordum ama bu durum çok farklıydı. Cidden bu mahremiyete saygısızlıktı ve bunun sınırını geçemeyeceğini anlaması gerekmekteydi. Her ne kadar anlaşma yapıyor olsak bile her şeyin bir sınırı vardı.

Bir kaç dakikalık sessiz kahvaltının ardından ona baktım. "Benim bir planım var, Başkomiser," dedim kararlılıkla. "İstanbul'dan, benden istenen evrağı getirecek birini Artvin'e çağırmamız gerekiyor. Yüz yüze iletişim en güvenlisi."

Teoman, çatalını yavaşça tabağına bıraktı. Gözlerindeki mesleki ciddiyet anında geri gelmişti. "Kim bu kişi? Güvenilir mi?"

"Başhekim Yardımcısı Bekir," dedim. "Mali işlere hiç karışmaz. Resmi bir bahane ile buraya gelmesini sağlayabiliriz."

"Riskli, Umay Hanım," dedi Teoman. "Mali işlere karışmayan biri, Mali İşler'le ilgili evrakı neden getirsin? Özgür'e davetiye çıkarmak olur bu."

Teoman'ın bu karşı çıkışını bekliyordum. "O zaman siz bir bahane bulun. Devlet kurum kanallarını kullanarak ona bir 'görevlendirme' çıkarttırın. Artvin'deki bir hastanenin idari işlerinin incelenmesi gibi. Kimse şüphelenmez."

Teoman, uzun uzun baktı. O bakış, sadece bir planı değil, benim ona karşı kurduğum güveni ölçüyordu. "Pekala. Ama kontrol bende olacak. İstanbul’dan buraya gelmek zorunda kalacak. Ve buluşma, benim belirlediğim bir zamanda, benim belirlediğim bir yerde olacak. Bu, yeni sözleşmemizin ilk şartıdır."

"Anlaşıldı, Başkomiser," diye yanıtladım, omletten son bir parça alırken. Artık pazarlıklarımızı kahvaltı masasında yapar olduk.

Öğleden sonra hastanede her şey rutine binmişti. Hastanenin gelir ve giderlerini inceleyerek hesaplamalar yapıyor, başkanlıkta çalışan diğer görevlilerle toplantılar hakkında istişare ediyordum. Ama daha çok hastanenin düzenine hala ayak uydurmaya çalışıyordum. Burası İstanbul gibi değildi. Daha sakin, yavaş ve bir o kadar da sertti. Buranın insanları evet çok misafirperver bir o kadar da konuşkan insanlar ama bir o kadar da sertlerdi. Yüzlerinde her zaman bir sinir ifadesi yer alıyordu gerçi buna şaşırmam oldukça garipti doğrusu. Teoman, gün içerisinde Bekir'in gelmesi için gerekli işlemleri yaptığını ve yarın burada olabileceğini söylemişti. Bende hızlıca onu aramaya karar vermiştim bile. Olayı üstün körü anlatarak evrakları nerede bulabileceğini ona anlattım ve zarfların içine koyması hakkında iyice tembihledim. Bekir, iyi bir adamdı. Biraz saf birisiydi, saf derken cidden çok iyi niyetli birisiydi. Biri ona bir şey söylese bunu ne için söyledi anlamaz onaylar geçerdi. İyi niyeti çok süistimal edilen bir adamdı.

Mesai bittikten sonra evimin önüne geldim. Arabayı park ettikten sonra her zamanki gibi kafamı kaldırıp Teoman'ın dairesine baktım. Camı açıktı. Demek ki erken döndü, ya da gitmedi. Daire kapısına gelince Teoman'ın daire kapısının açık olduğunu gördüm. Kendi daireme girip üzerimi değiştirdim. Odadan gelen tıkırtılar, Teoman'ın kendi dairesinde çalıştığını gösteriyordu. Odanın hemen yanındaki ince duvar, artık aramızdaki fiziksel sınırı temsil ediyordu.

Bir süre sonra, Teoman'ın dairesinden Attila'nın ağlama sesleri yükseldi. Ardından, sert bir eşyanın yere düştüğünü belirten gürültü geldi.

İçgüdüsel olarak yerimden fırladım. Bu, protokol falan değildi; bu, basit bir komşuluk refleksiydi. Koridorda bir an duraksadım. Kapıyı çalmalı mıyım, yoksa komşuluk yetkimi mi kullanmalıyım?

Kapısı hafif aralıktı. "Teoman?" diye seslendim. Cevap gelmedi.

Kapıyı ittim.

Teoman, oturma odasında yerde bağdaş kurmuştu, ama bu sefer evraklarla değil, Attila ile boğuşuyordu. Attila, diş çıkardığı için huzursuzdu ve ağlama krizine girmişti. Teoman'ın tişörtü terlemiş, yüzü kızarmıştı. Yere düşen, muhtemelen Attila'nın fırlattığı bir oyuncaktı.

"Protokol falan yok, Umay Hanım. Çıkın lütfen, sabah mahremiyetten bahsediyordunuz." dedi Teoman, sesi yorgun ama sertti ve bir o kadar da iğneliyici.

Gözlerimi devirdim. Bu adam, en doğal anında bile zırhını indiremiyordu. "Başkomiser, Attila'yı sakinleştiremiyorsunuz," dedim ve hızla yanına yaklaştım. "Bu, benim uzmanlık alanım. Bir anne sayılırım artık, biliyorsunuz."

Eğilip Attila'yı Teoman'ın kucağından nazikçe aldım. Attila, yüzümü görünce şaşkınlıkla ağlamayı kesti. Sonra küçük elleriyle benim saçıma uzandı ve tanıdık bir koku bulmuş gibi usulca sustu.

Teoman, şaşkınlıkla bizi izledi. O an, bir görev adamı değil, çaresiz bir baba gibiydi.

"Dişleri çıkıyor," diye fısıldadım, Attila'nın sırtını sıvazlarken. "En iyisi onu biraz sallamak." Teoman'ın dairesinde volta atmaya başladım.

"Teşekkür ederim," dedi Teoman, sesi ilk kez bu kadar yumuşak ve içtendi. Ardından hızla toparladı: "Bu, protokolün dışındadır. Ve tekrar yaşanmayacaktır."

"Elbette yaşanmayacak, Başkomiser," dedim alaycı bir gülümsemeyle. "Çünkü yarın Bekir buraya gelecek. Ve biz, kumpasın merkezini bulacağız."

Attila kucağımda uykuya dalarken, Teoman ayağa kalktı. Aramızda sadece birkaç santim vardı.

"Plan hazır," dedi Teoman, sesi ciddiydi. "Bekir, yarın sabah itibarıyla Artvin Devlet Hastanesi'nde idari denetime başlayacak. Ben, onu Emniyet'ten karşılayacağım. Siz ise, burada kumpasçıların bize en ufak bir hamle yapma ihtimaline karşı tetikte olacaksınız."

"Anlaşıldı," dedim. Attila'yı yavaşça beşiğe yatırdım.

Teoman, beşiğin yanına geldi. Gözleri, uyuyan oğlundaydı ama elini yavaşça benim koluma koydu. Bu seferki dokunuş, ne görev ne de teselliydi; bu, yalnızca bir uyarıydı.

"Bu, İstanbul'dan gelen ilk yüz. Bize tuzak kurmaya çalışacaklardır. Bir an bile dikkatinizi kaybetmeyin," dedi.

"Endişelenmeyin, Başkomiser. Ben artık yetkili bir piyon değilim. Ben, oyunu değiştirenim."

O gece, yan dairedeki sessizlik, Teoman'ın dairesindeki sıcak ve ağır nefes sesleriydi. Ve ben, kendi daireme dönmek yerine, vicdanıma yenik düşüp koridorun sonunda, Teoman'ın dairesinde bir sandalye çekip sabaha kadar uyumayan, tetikteki bir ortak olarak bekledim. Duvarın ardında değil, kapının eşiğinde...

***

 

 

 

Umarım bu bölümü beğenmişsinizdir. Yorum yapmayı, beğenmeyi ve düşüncelerinizi dile getirmeyi lütfen unutmayın. Hikayenin akışını etkileyecek belki de sizin bir adet yorumunuz bile olabilir. Her birinize ayrı ayrı değer veriyor, kulak asıyorum.

 

 

 

Sevgilerimle...

Bölüm : 21.11.2025 23:15 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...