12. Bölüm

11. BÖLÜM ~Yıkıcı Bir Gün (Tam Manasıyla)~

dolunayelif
dolunayelif

Canlarım, canım okurlarım cümleten Selamünaleyküm 🪷

Yavaş yavaş Ramazan'ın sonuna yaklaşıyoruz... Ancak bizimkilerin hikayesi daha yeni başlıyor😉

Hatırlarsanız haftada iki bölüm paylaşma niyetim olduğunu söylemiştim daha önce... Ancak nasip olmadı bir türlü hakkınızı helal edin👉🏻👈🏻

Ama 12. Bölüm, Ramazan Bayramı'ndan önce paylaştığım son bölüm olacak. Bu yüzden her an bir yeni bölüm bildirimiyle karşılaşabilirsiniz, benden söylemesi😁

Gelelim bu bölümün teşekkürüne💝

İlk okurlarımdan @eymenipek ve @umutlu_hayaller_ ' e teşekkür etmek istiyorum💞

@umutlu_hayaller_ aynı zamanda bir yazar, arkadaşlar💫 ve bölümleri oylamasından çok ona kurgumu okuması için ricada bulunduğumda beni kırmayıp bir karşılık beklemeden gerçekten okuması ve yeri gelip oylaması, yeri gelip yorumlamasıyla varlığını hissettirerek destek olduğu için teşekkür etmek istiyorum ona🍀 iyi ki varsın💌

Hepiniz iyi ki varsınızz, iyi ki yazdıklarımı okudunuz🥰

İnşallah sonuna kadar gideriz beraber... Düşünceleriniz, eleştirileriniz benim için çok değerli🪻 o yüzden fikirlerinizi, hislerinizi belirtmekten geri durmayın🌸 her yorumu aynı heyecan ve dikkatle okuyorum inanın😻

Hele kötü bir gün geçirmişim ama bir oy bir yorum bildirimi geliyor🥹 Nasıl bir sevinç yaşıyorum anlatamam😭 Belki basit gördüğünüz bir randoma bile🤩

O yüzden lütfen düşüncelerinizi belirtin🌸😘(tehditkâr hfkfjfj)

Evet👉🏻👈🏻 Yine çok konuştum (yazdım)🤭

Hadi sizi daha fazla bekletmeden bölüme geçelim🌿

Satır aralarında ve bölüm sonunda yorumlarınızı bekliyorum😘💐

+++

~11. BÖLÜM ~

Bugün salı ve Ramazan'ın son haftası.

Hayatımın inanılmaz bir evrim geçirdiği bu Ramazan, bana ne kattı diye düşünüyorum.

Ramazan'a girdiğimizde ilk gün evlilik görüşmemiz yapıldı Cihan'la ve o gün hayatıma giren yalan, bir parçam haline gelmiş durumda.

Ramazan ayı günahlarımızdan arınmak için ibadetlerimize ve istiğfarlarımıza daha çok dikkat ettiğimiz bir ay iken, ben büyük bir günah olan yalanı hayatıma kabul ettim. Bu yalanın amacı bir kötülük değil elbette, sevdiklerimiz mutlu olsun diye. Ancak ne olursa olsun bu bir yalan. Ve bu her gün vicdanımı sızlatıyor.

Bir perşembe ikindisi, kıyılan nikahımızın üstünden dört gün geçti. Hayatım bu dört günde inanılmaz değişmedi elbette. Yalnızca büyükler, hazır imam nikahını kıymışken resmi nikahı ve düğünü de uzatmamanın derdine düştüler. Gelecek ay, olmazsa bir sonraki ay için düğünümüz planlanıyor. Aynı imam nikahı gibi resmi nikah ve düğün de bir şey değiştirmeyecek hayatımızda. Yalnızca aynı evde yaşayan iki yabancı olacağız bir süre.

Pazar gecesi, Cihan bir mesaj atmıştı. Mesajı okuduğumdan beri gözüme uyku girmemiş gece boyu sıkıntıyla bir o yana bir bu yana dönüp durmuştum.

Bana, "Bu gece kalbi temizlerin duasına ihtiyacımız var, dualarını esirgeme. Allah'a emanet ol," adlı mesajını atarken endişeden uykularımın kalabileceğini düşünmememişti zannımca.

Sahurdan önce kalkıp abdest almış namaz kılmıştım. Rabbime tüm askerlerimiz ve devletimiz için dua ederken Filistin ve Doğu Türkistan için dua etmeyi de ihmal etmemiştim.

Biz sıcacık yataklarımızda uyuyup herşeyden habersiz bilmem kaçıncı rüyamızı görürken, bizim böyle rahat olmamız için savaşan askerlerimiz ve en az bizim kadar rahatlığı hak eden zulüm altındaki onlarca müslüman, sarmıştı zihnimi.

İki gecedir onları düşünüp, onlar için Rabbim'e dua ediyordum.

Ve bu sabah huzursuz hisler beni tutup kavramışken staj günüm olduğu için hazırlanıp isteksizce yola çıktım.

Garip olan o ki, okula girip öğretmenler odasına gelene kadar insanların kınayıcı bakışlarına maruz kalmamışım gibi üstüne bir de öğretmenler odasına girdiğimde kulaktan kulağa fısıldaşmalar ve garip bakışlar ile karşılaşmıştım.

Trençkotumu dolabıma koyup etkinlik kitabını alırken odada rahatsız edici bir atmosfer vardı. Dolabın kapağını kapatıp beni dikizleyen öğretmenlere baktım. Yanlış bir şey yapmadığım halde bu muamele kötü hissettirmişti.

"Bir sorun mu var?" dedim, odadaki herkesin duyacağı bir sesle.

Ancak herkes sessiz kalıp önüne döndü.

La havle vela guvvete!

Odada staj yapanlardan biri yoktu, ben de iyi biri olduğunu hissettiğimden yakın durduğum aynı zamanda staj yaptığım sınıfın öğretmeni olan Pelin hocaya baktım.

"Pelin hocam bir sorun mu var acaba?"

İlk başta bakışlarını kaçırsa da bana bakabildi.

"Nasıl bir sorun canım?"

"Herkesin bana garip bakmasına sebep olacak bir sorun."

Elini omzuma koydu.

"Gel biz sınıfa geçelim."

"Ama hocam..."

"Gel hadi."

Garip bakışlar eşliğinde odadan çıktığımızda içimde çok rahatsız edici bir his vardı. Koridorda yavaş adımlarla yürümeye başladık.

"Sorun nedir, söyleyecek misiniz?" dedim sabırsızca.

"Haddime değil. Aslında kimsenin haddine değil ama..." Devam etse mi etmese mi düşünür gibiydi. Başını eğip hafifçe küçük karnnı okşadı. "Evlenmişsin sanırım."

Ah, tabi ya. O gün Dilara ile karşılaştığımızda söylemiştim. Ve ona harika bir dedikodu malzemesi çıkarmış olmalıydım.

Sinirlerim bozulduğundan güldüm. "Evet, siz nereden öğrendiniz?"

"Bende sabah geldigimde herkes konuşurken duydum."

"Herkes konuşuyordu demek." Yine sinirle güldüm. "Peki bunun nesi var da kötü bir şey yapmışım gibi bir muamele görüyorum, onu da konuştular mı?"

"Gülşah, sana yemin ederim ben hiç konuşmadım," dedi Pelin Hoca bana bakarak. "Hatta konuşmaları duyunca herkese, senden duymadıkları sürece bunun doğru olup olmadığını bilemeyiz dedim."

"Sağolun hocam, yemin etmenize gerek yok. Kimin ne olduğunu Allah biliyor."

"Herkes aniden evlendiğini düşündüğünden yani... hoş şeyler konuşmuyorlar."

Pelin hocanın sözleriyle yerime çakılıverdim. Gözlerimi kapattım. Doğru mu duymuştum ben? Evliliğime iftira atılarak dedikoduları mı yapılıyordu?

Derin bir nefes alıp, kaça kadar saydığımın şuurunu kaybederek tekrar gözlerimi açtım. Kesinlikle sakinleşmemiştim, aksine çok daha sinirliydim.

Hızla arkama dönüp öğretmenler odasına yürüdüm. Kesinlikle sakin bir kafayla düşünemediğimin farkındaydım ancak kendimi engelleyemiyordum.

Kapıyı bir hışımla açtığımda bütün bakışlar bana döndü. İçeri girip kapıyı sertçe kapattım. Öğrencilerin, şahit olmasını istemeyeceğim kelimeler, ağzımın içinde resmen takla atıyor ve dilimin ucundan çıkmak için can atıyorlardı.

Oda az önce bıraktığımdan daha kalabalıktı ancak hissettiğim yoğun öfkeden, sonradan gelenlerin kim olduğunu fark edecek durumda değildim.

"Gülşah ne yapıyorsun?"

Kendine kahve dolduran ilkokul öğretmenine baktım sonra da teker teker hepsinin yüzünü inceledim. Biraz endişelenmiş görünüyorlardı sanki.

"Siz, kimden ne duydunuz da beni neyle itham ediyorsunuz farkında mısınız?" dedim ses tonumu olabildiğince kontrol etmeye çalışarak.

"Ne diyorsun sen?" diyerek ayaklanan karşımdaki adama baktım.

"Siz söyleyin Esat hocam. Az önce odaya girdiğimde ne diye bana garipçe bakıp küçük kızlar gibi Kenan hocanın kulağına fısıldıyordunuz?"

"Sözlerine dikkat et!" dedi sinirle.

"Siz de kime çamur atmaya çalıştığınıza dikkat edin. Hakkımda ne biliyorsunuz da herhangi birinin sözleriyle hikaye yazıyorsunuz?"

Kapı hızla açıldığında Arda Bey içeri girdi.

"Ne oluyor burada!?"

Sinirle müdüre baktım. "Ailelerin çocuklarını emanet ettiği bu insanlar daha ahlakı öğrenmeden çocuklara öğretmek için sizden maaş alıyorlar Arda Bey. Bazı şeyleri gözden geçirmenizi öneririm."

"Ne diyorsun sen Gülşah?" dedi anlamadığı her halinden belli tavrıyla.

"Bana söylemeye çekiniyorlar. Yoksa siz olanları duymadınız mı?"

"Hangi olanları?"

"Ben evlendim." Ayrıntılı bir anlatımla dini nikahı açıklama gereği duymamıştım.

Bunu söylememi beklemiyor olacak ki bir anlık afallamış bir suratla bana bakmıştı.

"E hayırlı olsun," dedi sözlerimi ancak algıladığında. "Ne diye bu kadar hır gür çıkartıyorsun?"

"Bunu ne şekilde duyduğunu bilmediğim saygıdeğer hocalarımız da kendi kafalarında birşeyler kesip biçip bu konu hakkında hikaye uydurmuşlar."

Arda Bey, sorgulayıcı bakışlarını odada gezdirdi. "Ne demek oluyor bu?"

"İzninizle ben daha fazla bu kişilerle aynı ortamı solumak istemiyorum."

"Tamam çıkabilirsin Gülşah. Teneffüste odama gel."

"Tamam."

Şalımı savurup odadan çıktım. Arda Bey'in adaletli olacağını umuyordum. O Dilara ile de bir işim vardı. Bana bir açıklama yapmadan kaçamazdı.

 ...

Gün boyu moralim yerlerde gezindiğinden, ne çocuklara ne başka bir şeye odaklanamamıştım.

Nihayet çıkış saati geldiğinde ve çocukların hepsi evinin yolunu tuttuğunda sınıfta yalnız kaldım.

Pelin hoca, hamile olduğundan yarı mesai yapıyor, öğleden sonra sınıfta tek kalıyordum. Yani mesaim bittiğinden burda işimde bitmişti.

Selim bugün hasta olduğu için gelmediğinden erken çıkmama da gerek yoktu. Ama biraz kafa toplamak adına sınıfta dinleneyim düşüncesi ile kollarımı masanın üzerinde kavuşturup kafamı koydum.

Ben kimse ile derdi olmayan sakin, kendi halinde bir kızdım. İşte tam bu yüzden dikkat çekiyordum. Kimseye bir kötülüğümün dokunmamış olması, kimse hakkında atıp tutmamış olmam, inandırıcı gelmiyordu bu yalan dünyada. Çünkü insanlar öyle haset ve kin ile dolmuştu ki, herkesi kendi gibi sanıyor her işin altında bir bit yeniği arıyorlardı.

Bende karşımdaki insanları kendim gibi sanırdım. Bir zamana kadar... Ancak artık yemiyordum hiç bir lafı. Kusuyordum aksine.

Bu sabah ki olay, bir kaç sene önceki Gülşah'ın başından geçse ağzını açamaz, utanıp bir köşede ağlardı. İnsanların ona kötü bir şey yaptığına inandırmasını ağlayarak izlerdi. Çaresiz kalır, tek bir laf edemez ve suçluluk psikolojisine bürünüp oradan kaçmayı isterdi.

Ancak ben, bu sabah beni kötü hissettiren olaydan kaçmak yerine kalıp, üstüne gitmiş, savaşmıştım. Teneffüste müdür ile konuşup her şeyi açığa kavuşturduğumuzda, bütün öğretmenler teker teker benden özür dilemişti. Ancak Dilara'nın kuru bir özürle bu işten sıyrılmasını istemediğimden bu işi ikimiz arasında halledecektim. İşte bu yeni savaşçı ruhumdan, son derece memnundum.

Bazı zorluklar ile yüzleşmemiz gerekir çünkü zorluklar bizi geleceğe hazırlar. O zorluğa direnç kazandırır.

 ... 

Gözlerimi zorlukla aralayarak kolumdaki saate baktım. Saat altıyı geçiyordu. Ben ne ara uyumuştum? Telefonuma baktığımda, annemden cevapsız çağrılar ve ünlem dolu mesajlar karşıladı beni. Anneme uyuya kaldığımı yazıp çıkacağımı haber verdim.

Hızla sınıftan çıkıp koridorda yürümeye başladım. Kimseler yoktu. Öğretmenler odasına gidip trençkotumu ve çantamı aldım. Odanın kapısı kilitli olmadığına göre hâlâ birileri okulda olmalıydı.

Odadan çıkıp, spor ayakkabılarım kaygan zeminde gıcırdarken çıkışa yöneldim ancak kapı kilitlenmişti. Panik olmaya başlamıştım. Oruçken uyuyunca o ağızdaki çöl kuruluğu ile kalkmak büyük imtihandı. Başım susuzluktan dönerken, derin derin nefesler alıp vererek ne yapacağımı düşündüm.

Müdürün odasına yöneldim. Genelde en son o çıkar diye biliyordum. Ancak odasında yoktu ama kapısı da kilitli değildi. Yani hala okulda bir yerlerde olmalıydı.

Müdürün odasından çıktığımda, karşı sınıfta temizlik yapan görevli ablayı gördüğümde rahat bir nefes alıp yanına gittim.

"Selma abla," diyerek seslendiğimde beni görmeyi beklemiyor olmalı ki yerinde sıçrayarak bana baktı.

"Hocam korkuttunuz. Siz de mi buradaydınız?" dedi bir elini göğsüne bastırarak. Stajyer olmamıza rağmen bize de, hocam, diye hitap ediyordu.

"Evet uyuya kalmışım," dedim mahcup bir ifadeyle. "Çıkış da kilitli, ne yapacağımı bilemedim."

"Yangın merdivenlerini kullanın hocam. Müdür Bey, biri giriş yapmasın diye kilitliyor ön kapıyı," dediğinde rahat bir nefes almıştım.

"Tamam teşekkür ederim. Kolay gelsin abla."

"Sağolun hocam."

Biraz daha rahatlamış adımlarla yangın merdivenlerine doğru ilerledim. Bütün ihtimallerin bir araya gelip yangın merdiveninin açık olmasını dileyerek tedirgin adımlarla merdivenlerin olduğu yere giderken içimi saçma bir korku duygusu kaplamıştı.

Yangın merdivenlerinin olduğu kapının önüne geldiğimde derin bir nefes çekip bıraktım. Korkutucu geliyordu kullanılmayan yerler.

Kapıyı açtığımda, tedirgin ve yavaş adımlarla merdivenlerden inmeye başladım. Bir yandan girdiğim kapı, korku filmlerinde olduğu gibi kapanır ve bu merdivenlerde ecelim gelir diye korkunç senaryolar kafamı meşgul ederken sanki aşağıda beni bekleyen katilim beni duymasın diye olabildiğince sessiz ve yavaş hareket ediyordum.

Son bir kat kaldığında kalbim ağzımda atarken adımlamaya devam ettim. Ve o sırada bir ses duydum. Bir kadın sesiydi, gülüyor fısıldayarak bir şeyler söylüyordu. Sonra da bir erkek sesi ona eşlik etti, boğazından hırıltılı sesler çıkararak bir şeyler söylüyordu. Ancak ne konuştuklarını anlayamadım.

Gerilim bütün vücudumu titretirken sakin kalmaya çalışarak bir basamak daha indim. Vıcuk , vucık sesler gelmeye başladı bu sefer. Başımı korkuyla aşağı uzattığımda gözlerim kocaman açılırken nefesimi tuttum.

"Hii!" İğrenç bir manzaraya şahit olan gözlerim kanıyordu resmen.

Midem ağzıma gelirken, elimle ağzımı kapatıp hızla yukarı çıkmaya yeltendim. Çıkardığım sesi umursamadan koşarken Arda Bey beni ilk fark eden olmuştu. Üstüne çullandığı Dilara'yı itip arkamdan koştuğunu duydum.

Çok korkuyordum, hiç korkmadığım kadar çok korkuyordum. Kalbim beynimde atarken, beynim mideme kaçmış olmalıydı. Tek bildiğim burada olmamam gerektiğiydi. Allah'ım sen beni buradan kurtar.

"Dur Gülşah!"

Üzerimde öyle bir şok vardı ki koşmayı bırakırsam yere yığılacak gibi hissediyordum. Merdivenleri bitirip, girdiğim yerden çıktığımda koşmaya devam etmeyi planlıyordum ancak Arda Bey, bana yetişip kolumdan çekiştirmişti.

"Bırakın beni!"

"Dur bi Gülşah."

Başımı iki yana salladım. Onun yüzüne bakmak istemiyordum.

"Hiç bir şey gördüğün gibi değil," dedi Arda Bey aceleyle.

"Bu beni ilgilendirmez, ben sadece çıkmak istiyorum," dedim başımı iyice eğerek.

"Bu saatte o merdivenlerde ne işin vardı senin?" Dilara bize yetişmiş nefes nefese birde bana hesap soruyor bir yandan da gömleğini ilikliyordu.

Yüzüne bakmadım. Başımı yerden kaldırmıyordum. "Çıkmak istiyorum," dedim kusmamak için büyük bir çaba sarf ederken.

"Burada bu saatte ne işin vardı Gülşah? Cevap ver!" diye bağırdığında Arda Bey'in, yaptığının üstünü örtmek adına beni suçlu göstermek istediğini anlamıştım çünkü yaptıklarının yanlış olduğu apaçık ortadaydı.

"Uyuya kalmışım," dedim yüzüne bakmadan. "Saati fark etmemişim bile. Çıkış kilitliydi, bende yangın merdivenlerini kullanacaktım ama..."

Sıktığı kolumu hızlıca çekerek kurtardığımda ellerini ceplerine koyup sıkıntılı bir nefes verdi Arda Bey. "Gülşah, az önce gördüklerini yanlış anlama."

"Yanlış anlayacağım bir şey görmedim. Sadece gitmek istiyorum," dedim ısrarla.

"Yarın veya ertesi gün birisinin ağzından yanlış bir şey duyarsam senden bilirim."

"Ben kimsenin arkasından iş çevirmem, söyleyeceğim bir şey varsa adam gibi yüzüne söylerim," derken Dilara'ya baktım. O ise gözlerini devirerek başka yöne baktı.

"Gel," dediğinde ben, Arda Bey'in peşinden yürürken o cebinden anahtarını çıkardı. Dış kapıyı açarken bana tekrar baktı ama bir şey demedi. Diyemezdi ki. Söyleyebileceği bir şey yoktu.

"Bu arada ben yerine başka birisi de görebilirdi, burası bir okul. Birisinden kötü bir şey duyarsanız, ben dediğim için değil, siz kötü bir şey yaptığınız içindir. Benim bir şey yapmama gerek yok," diyerek sözlerimi sonlandırıp hızla çıktım okuldan. Arkama bile bakmadan koşar adımlarla yürürken gözyaşlarım kontrolüm dışında akmaya başladı. Bugün yaşadıklarım ruhuma ağır gelmişti. Kalbim yorulmuştu, teri gözümden akıyordu.

İftar vakti yaklaştığından herkes evine yetişmeye çalışıyordu. Ben ise öyle kötü bir durumdaydım ki okuldan uzaklaştığımda bacaklarımın boşaldığını hissetmemle kaldırımın kenarına oturuverdim. Dikkat çekmemek için sanki yorulmuşum gibi çökmüştüm yere. Yüzümü ellerim ve dizim arasına koyup hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

Nefesim kesiliyordu, gözlerim bulanıklaşıyordu ve dudaklarım uyuşmaya başlamıştı. Ağlamam engelleyemeyeceğim boyuta ulaştığı sıra bir teyze elini omzuma koyup su uzattı. Hıçkırıklarıma engel olamazken ellerimi uzatıp ıslatmasına izin verdim. Islak ellerimi gözlerime sürerken bir yandan da sakinleşmeye çalışıyordum.

Teyze yanıma oturup bana fısıldayarak dualar okuyup üfledi.

"Ah benim güzel evladım, kimler üzdü seni böyle?" dediğinde sesinden hâlime üzüldüğünü hissedebiliyordum.

"Gülşah!"

Elindeki poşetleri bırakıp yanıma çöken sonra da elini dizime koyan kıza baktım. Bu yüzü görmeyi beklemiyordum. Dünya sahiden küçükmüş.

"Asya," dedim şaşkınlıkla.

"Ne oldu sana böyle?" diyen Asya ellerini dizlerime koymuştu. İnşallah küçük bir kız çocuğu gibi yere düştüğüm için ağladığımı düşünmüyordur...

Dudaklarım tekrar büzülürken başımı eğdim.

"Teyze ne oldu?" dedi Asya, benden bir cevap alamayınca.

"Siz tanışıyor musunuz kızım?"

"Evet teyze, arkadaşım."

Bir hıçkırık daha firar etti dudaklarımdan. Arkadaşım demişti. Hemde daha birlikte hiç vakit geçirmemişken.

Hıçkırıklarım sakinleşirken etrafımızda insanların toplandığını gördüm. Utanarak yüzümü tekrar gömerken teyze sırtımı sıvazlayarak etrafımızdaki insanlara bağırdı.

"Tamam kızın bir şeyi yok, herkes kendi işine. De haydi!"

İnsanlar bir bir dağılırken ben teyzenin ve Asya'nın telkinleriyle yavaş yavaş kendime geldim. Nefes alışverişlerim sakinleştiğinde teyzenin verdiği peçeteye utana sıkıla sümkürdüm. Teyze ise sanki utandığımı fark etmiş gibi sırtımı sıvazlamaya devam etti."Rahatla güzel kızım, utanma."

"Teşekkür ederim," dedim peçeteyi yüzümden çekmeden.

"Teşekkür edecek bir şey yok kızım. Daha iyice misin?" diye sordu teyze sırtımı sıvazlamaya devam ederken.

"İyiyim. Allah razı olsun."

"Amin yavrucum cümlemizden razı olsun. Rabbim, gönlünü ferahlatsın."

"Amin..." Konuşunca sesim hala titriyordu ama sakinleşmiştim.

"Siz isterseniz daha fazla yormayın kendinizi, ben kalırım yanında."

Asya'nın sözleriyle teyze bana baktı. "Sana öğretmesi gerekeni öğrettikten sonra, acı seni terk edecek güzel kızım. Bunu sakın unutma."

Teyzeye baktım dolu gözlerle. Söyledikleri çok manidar gelmişti. Başımı salladım sözlerini idrak etmeye çalışırken. Teyze ayaklandığında tekrar teşekkür ettim. Bize dualarda bulunup pazar çantasıyla yanımızdan uzaklaştığında onu son kez gördüğüm yerde kalmıştı bakışlarım.

Asya, teyzenin az önce oturduğu yere, yanıma oturduğunda elini omzuma attı.

"İstediğin bir şey var mı?"

Geride bıraktığım iki saatin silinmesini istiyordum hafızamdan. Bırakmak istiyordum oraya, staja gitmeyi. Ancak hiçbiri mümkün olmadığından "Teşekkür ederim," demekle yetindim.

"Gerçekten bir isteğin varsa söyle," dedi Asya. "Elimden geleni yaparım."

"Yok gerçekten çok teşekkür ederim. Senin işin varsa zaman kaybetme burada."

"Asıl seni böyle bırakırsam insanlığımı kaybederim."

Tekrar boğazım düğümlendi. 'Böyle iyi insanlar hâlâ varmış' diye geçirdim içimden.

"Evin nerede senin?"

"Yirmi dakikalık bir mesafe var buraya."

"Daha iyiysen seni iftara yetiştirelim."

Saatime baktım. İftara yarım saatten az kalmıştı. "Evet, annemler iyice merak etmiştir."

Ayaklandığımda o da ayaklanıp yerdeki poşetleri tek eline aldı. Boşta kalan eliyle koluma girdiğinde ona baktım.

"Seni bu halde bırakamam. Eve sağ salim gittiğinden emin olmalıyım. Yoksa Cihan, beni öldürür," dedi gülerek.

"Gerçekten iyiyim. Kendini yorma boş yere."

"Evinin yolunu öğrenmemi istemiyorsan başka tabi."

Güldüm. "Hayır, ondan değil. Kendini yorma diye."

"Hadi gidelim o zaman."

Kol kola girip eve yürümeye başladık. Gözlerimin şiştiğini hissediyordum ancak dışardan gayet iyi göründüğümü biliyordum. Bu yüzden rahattım.

Evin önüne geldiğimizde binaya girip bizim kata kadar birlikte çıktık. Annem kapıyı açtığında yanımda tanımadığı bir kızı, koluma girmiş bir halde görmeyi beklemediğinden önce şaşırıp sonra gülümsedi.

Ben eve en son ne zaman arkadaş getirmiştim acaba? Bir on sene kadar olmuş olabilir. Sokaktaki arkadaşlarım...

"Hoşgeldiniz kızım. Arkadaşın kim?"

"Asya," dedim tebessümle yanımdaki kıza bakarak. "Bu iftar misafirimiz olacak."

"Ne?" dedi şaşkınca. Teklifsiz davetimi beklemediğinden şaşkın bakışları benim yorgun ama gülümseyen gözlerimi adeta deliyordu.

"Yani Asya, buraya kadar geldin. Annem seni hayatta bırakmaz," deyip sonra anneme baktım. Annem yüzünde kocaman bir gülümsemeyle Asya'ya bakıyordu.

"Ay evet... Gülşah haklı. Bir tas çayımızı, çorbamızı içmeden bırakmam vallahi."

"Aslında..." Duraksadı. Elindeki poşete baktı. Belkide yetimhane için alışveriş yapmıştı. "Olur geleyim bari. Anne yemeği yemeyeli çok oldu," dedi sonra tebessüm ederek. O tebessümün arkasında yuvalanan yara kim bilir ne zamandır sızlamaktaydı.

Burukça gülümsedim. Annemin ise hemen anlamış olduğunu yüzündeki ifadeden fark etmiştim. Cümlesindeki ukdeyi hissetmişti bir anne olarak.

İftar sofrasına birlikte oturup Asya'ya olabildiğince yuva sıcaklığını tattırmak için çabaladık. Berbat bir günün ardından huzurlu bir akşam ile sonlanmıştı günüm.

Asya'nın elindeki poşetinin de kendi evi için alışveriş yaptığını öğrenince rahatlamıştım. Yetişmesi gereken bir yer yoktu. Teravihe de birlikte gidip dönüşte Asya'yı yetimhanenin karşısındaki evine bırakmıştık. Eve geldiğimizde günün yıpratıcılığından, yorgun düşüp erkenden yatmıştım.

Gözlerimi kapattığımda gözümün önüne gelen çirkin sahne bir türlü gitmiyordu. Gördüklerim zihnimi öyle kirletmişti ki ve zihnim bunu o kadar yadırgamıştı ki sürekli bunu sindirmeye çalışır gibi o sahne oynuyor ben midem bulanarak içimden estağfirullah çekerken, başka şeyler düşünmeye çalışıyordum.

Henüz sabahleyin benim hakkımda ki yanlış düşünceleri ile insanların bana karşı bakışını değiştiren, beni zorda bırakan kişiyi bugünün akşamında çok çirkin bir şekilde görmüştüm.

O an, Rabbim'in Cihan'ı oraya, yanıma göndermesini istemiştim. Arda beni yakalayıp kolundan çekiştirerek bana bağırdığında öyle korkmuştum ki onun gelip kurtarmasını istemiştim o cehennem gibi dakikalardan.

Onun yokluğunu hissediyordum. Bu hiç iyi değildi. O konuşmamızdan sonra ona daha soğuk olmayı karar almışken bu bir türlü nasip olmuyordu. Bir şekilde ona gülerken, ona bakarken buluyordum kendimi.

Onun için endişelenmeye başlamıştım. Dün akşam o mesajından sonra ne yaptığını sorduğum mesajlarım iletilmemişti.

Neredeydi, ne haldeydi bilmemek içimi bir kurt gibi kemiriyordu.

Telefonu alıp bir umut, tekrar mesajlar kısmına girdim ve bir mesaj daha yazdım.

Siz: Artık bir şey yaz

Siz: Merak ettiğimden değil hani kocamsın ya

Siz: Annengil konuştunuz mu derse bir şey söylemem lazım

Siz: O yüzden yaz 🔪

 

 

 

 

 

 

-_-_-_-_-_-_-_-

 

Hava oldukça serindi. Bu gece Ömer ile nöbetçiydik ve soğuk bizi zorlamaya başlamıştı.

Suriye'ye kar yağıyordu bu gece. Yıllar sonra bugün yağmıştı kar.

Ramazan'da kar yağışı yıllar sonra ilk kez bizim nöbetimize denk gelmişti.

"Ziyafetler geldi..."

Ömer, elinde karton bardaklarda, dumanı tüten kahve getirdiğinde, yerimden doğrulup bana uzattığı bardağı aldım. "Eyvallah." Ömer de karşıma oturduğunda ona baktım. "Dedemin selamı vardı."

"Aleykümselam... da benden haberi var mıydı dedenin ya? Yoksa sonunda söyledin ve bizi tanıştıracak mısın?" dedi alayla.

"Yok. Gece buluştuğun arkadaşlarına benden selam söyle, dedi içten içe söver gibi. Bir de seni bulduğu an bacaklarını koparacakmış."

Güldü Ömer. "E sende artık söyle be Cihan. Ne diye kendin hakkında kötü düşünmelerine susuyorsun? Ayrıca senin yüzünden beni de kötü biliyorlar."

"Çok istiyorsan git tanış dedemlerle."

"Aman tamam. Bir şey demedim." Ellerini birbirine sürtüp hohladı. "Zaten bu gece de hava çok soğuk."

"Kar yağıyor ya yumuşar yarına."

"Yıllar sonra bize denk geldi ha..."

"Nasip."

"Lan Cihan ne oldu sana böyle? Bir garipsin artık."

Geceyi esrarlaştıran karı izliyordum. Ömer'e döndüm. "Neyim garipmiş oğlum?"

"Düşüncelisin. Eskiden de çok düşünürdün ama artık gülümsüyorsun."

"Ne alakası var lan?! Gülmüyorum ben."

"Dağ başında olmasak tutardım sana bir ayna."

Tekrar başımı ileriye çevirdim. "Asya ile aranız nasıl?"

Derin bir nefes verdi Ömer. "Sevmiyor beni..."

"Seviyordur, seviyordur da çekiniyordur. Sen bakma öyle ters davrandığına."

"Yok be abicim." Durdu ve bir kaç saniyelik sessizliğin ardından tekrar konuştu. "Sizin nasıl gidiyor evlilik?"

"Bir şey değişmedi, biliyorsun zaten."

"Bir şey değişmedi ha?"

"Ne ima ediyorsun Ömer? Direkt söyle, ağzında geveleme."

"Yalan yok, sen ona hâlâ aşıksın."

Bir hışımla doğrulup yüzüne yumruk attım. Kafası yana düşerken küfürler savurmuştu.

"Ne yapıyorsun Cihan!?"

"Sakın bir daha geçmişe dem vurma!" dedim öfkeyle.

"Tamam. Sakin ol!"

Tekrar oturdum ve başımı karanlık manzaraya çevirdim. Nefes alışverişlerim hızlanmıştı.

Geçmiş, geçmişte bir daha açılmamak üzere kapanan tozlu bir defterdi. Eğer aralanırsa çok şeyi değiştirecek bir defter... Aralanmaması gereken bir defter.

Kafamı iki yana salladım.

O gün nikahımız kıyılıp başını bana kaldırdığında gözlerine bakmamalıydım. Herkesin kahve zannettiği çakır gözleri... Yeşil mi yoksa gri mi anlayamadığım, anlayacak kadar uzun bakamadığım çakır gözleri...

Kaybolmuştum, gözlerinin ne renk olduğunu bulmaya çalışırken kaybolmuştum...

Kaybolmuştum, bir çocuk gibi kıkırdayarak, şemsiyemle yağmur birkintilerinde zıplayıp, koşarken, kaybolmuştum...

Açmamam gereken bir defter aralanmaya çalışırken buna engel olmam gün geçtikçe zorlaşıyordu. Ben onu kendimden, beni ondan uzak tutmaya çalıştıkça daha çok yakınlaşıyorduk.

Ona ilk sert mesajımı attığımda, o halimi koruyarak bu zamana kadar gelebilseydim her şey daha kolay olurdu ama yapamamıştım. Ondan uzak durmayı başaramamıştım. Hala da başaramıyorum.

Nikahı babaannem bahanesiyle erkenden teklif ederken gerçekten, saygısızlık olarak anlaşılacağını hiç düşünmemiştim.

Dedem hatamı telafi etmem gerektiğini söylediğinde bunu yapacağımı söylemiş ve yapmıştım da. Alper amcaya gidip babannemin rahatsızlığının ciddiyetinden bahsetmiştim. Onun da mürvetimi görmeyi istediğini ayrıca Gülşah'ın da bu evlilik konusunda ki acelemizden rahatsız olmadığını belirtip üstüne, birbirimizi çok seviyoruz, demiştim. Tabi bu sözüme yine kızmıştı Alper amca ama ne yapayım? Ne desem kızıyor adam. Bende ne dersem deyim her türlü kızacak diye ağzıma gelen senaryoyu olduğu gibi anlatmıştım.

Alper amca da şaşırılacak şekilde çok üstüme gitmeyip kabul etmişti.

Gülşah'a, babasına birbirimizi çok seviyoruz dediğimden bahsetsem nasıl kızar kim bilir? Kızınca çok komik olduğunu ve onu ciddiye almak yerine güldüğümü bilse ne yapar acaba? Tabi daha çok kızar.

O akşam vücut dilinden arkadaşını görmekten memnun olmadığını anlamıştım. Üstüne üstlük beni kıskanıp koluma girmesi öyle tatlı gelmişti ki gözüme... Bedenlerimiz ilk defa o kadar yakınlaştığında bambaşka bir his kaplamıştı içimi. İlk kez böyle bir duygu hissetmemin oluşturduğu bocalamayı nihayet atlattığımda onun oyununa ortak olmuştum. Zaman ilerledikçe birbirimizin oyun arkadaşı olduğumuzu hissediyordum.

Küçük, heyecanlı bir kız çocuğu gibi Gülşah. Bazen neye nasıl tepki vereceğini kestiremesemde güçlü ama bir o kadar kırık bir yanı var. Bazen ağlamamak için gülüyor sanki.

Yalnız olduğunu ve sevgiye aç olduğunu anlamam zor olmadığından bunu yönlendiremeyip kaç kişiye bağlanıp da üzüldü diye düşünmeden edemiyorum...

Onu yetimhaneye götürdüğümde amacım hem çok sevdiği çocuklara merhamet ve sevgiyi aşılayabilecek biri olmasıydı, hem o maaşını bile ödemeyen lavuk müdürüne katlanmaması içindi ve hem de benim onu gözetebileceğim korunaklı bir yerde Asya ile arkadaşlık kurmasıydı.

Asya ile güzel bir arkadaşlıklarının olabileceğini düşünüp onları tanıştırmıştım ve hala ikisinden umutluyum. Gülşah'ın da Asya'nın da birbirlerine iyi geleceklerinden eminim.

"Cihan çok kızdın mı bana? Bak valla boşluğuma geldi ya."

Düşüncelerimden sıyrılıp Ömer'e döndüm. Bu sırada kar tipiye dönmüştü.

"Yok be kardeşim. Kusura bakma patlattık dudağını. Zayıf noktam biliyorsun."

"Sahiden kaşla göz arası patlattın ya la. Sen ne biçim bi adamsın oğlum?" dedi gülerek.

Başımı iki yana salladım. "Bende anlamıyorum bazen."

"Ohoo yine uçmuşsun sen."

"Yoo ne uçması?"

Dostça koluma yumruk attı. Bende gülerek ona vurdum.

"Aman diyeyim kardeşim. Ağır ol sen, başka yerlerimizi patlatma sonra. Sahurda yemekleri indirebileceğim bir midem olsun."

"Abartma lan."

Güldü. Ömer de Asya gibi öksüz, yetim bir çocuktu bir zamanlar. Asya yetimhaneye getirildiğinde Ömer oralara alışalı çok olmuştu.

Asya'ya abilik yap demişler, yıllarca gizliden gizliye korumuştu çocuk. Karşı yetimhalelerde büyüdüklerini Asya'nın bildiğinden emin bile değilim. O derece gizlenmiş kızdan. Gel zaman git zaman, gönlü kaymış Asya'ya. İşte o günden beri peşinde.

Sevdasını saklamak için de kıza ters davranıyor salak.

"İmsak kaçta atıyordu Cihan?"

"Baksana saate oğlum. Ben imsakiye miyim?!"

"Tamam ne kızıyorsun yav? Neyse bak ne diyeceğim, gidince Asya'ya bileklik alayım diyorum. Nasıl fikir ama?"

"Bileklik güzel fikir tabi."

"Sen de yengeye al bir şey."

"Yok ne alacağım ben ona?"

"Ailelerinizin yanında verirsin, sonuçta onlar sizi çifte kumrular diye biliyor."

"Boş ver."

"Ama kız milleti sever hediye işini."

"Bana ne?"

"Bilmem, söyleyeyim dedim. Belki bir gün işine yarar."

Derin bir nefes verdim. Gülşah'a bir hediye alsam tepkisi ne olurdu kestiremiyordum. Kızar mıydı yoksa sevinip, utanır mıydı?

Eğer bizimkilerin yanında verirsem kızamazdı, hem kızlar seviyorsa eğer, ona güzel bir şey alırsam sevinirdi de. Saatlere zaafı olduğunu biliyordum. Yüz tane saati olsa bir taneye daha hayır demeyecek kadar delisiydi deri kemerli saatlerin.

Alacaktım. Onu çok mutlu edecek ayrıca sevinçten utandıracak bir hediye alacaktım.

"Bak yine kendi kendine sırıtıyorsun."

"Sus Ömer yok öyle bir şey! Uykusuzluktan hayal görüyorsun sen."

"Taabi, taabi," diyerek alayla güldüğünde kaşlarımı çatarak baktım. Tam o anda duyduğum sesle kulak kesildim "Ömer," dedim sessizce.

"Ne oldu?" dediğinde sesinde hâlâ alay vardı.

"Sesi sende duydun mu?"

"Konuyu değiştirmeye çalışıyorsan-"

Bir mermi tam sağımdan teğet geçtiğinde hızla siper aldık.

"Ne oluyor lan!?"

"Koş teçhizatları koru Ömer. Ortalık kızışacak."

"Sen?" İki mermi daha yakınımızdan geçtiğinde eğildik.

"Onları oyalayacağım. Hadi Ömer!"

Ömer bana bakıp ayaklandı. Onu koruma ateşi ile olabildiğince ilerlemesini sağladım.

Bu sırada mermiler susmuyor adeta dolu gibi üstümüze yağıyordu. Gece görüşümü takıp, teröristleri görebildiğimde, nişan aldığım gibi vurmaya başladım.

İçerden destek atışlarına başlamıştı bizimkiler. Önümdeki kayayı kendime siper edip etrafa baktım. Kar tipiye dönüştüğünden işimiz zorlaşıyordu.

Duyduğum çıtırtı sesi ile önümde bana nişan alan teröristi, hızlı davranarak tam alnından vurdum.

Binaya yakın bir yerde büyük bir kaya daha vardı. Teröristler buraya ulaşmadan onun arkasında siper almalıydım.

Teröristler ele geçirdiğimiz silahların burada olduğunu öğrenmiş olmalı ki baskın düzenlemişlerdi. Binayı korumamız gerekiyordu. Geçen gece Gülşah'a dua etmesini istediğim mesajdan sonra telefonları karargahta bırakmıştık. Gizli bir operasyonla teröristlerin sığınağına baskın düzenlemiş, herkesi etkisiz hale getirirken silahlar ve patlayıcılara da el koymuştuk.

Başka bir terörist bölüğü, haberi almış olmalı ki kendilerine ait olmayan silahlarını almaya gelmişlerdi. Kafamdaki tek soru, silahların burada olduğunun haberini nereden aldıklarıydı.

Gözüme kestirdiğim kayaya doğru koşarken bir yandan da silahımı ateşlemeye devam ediyordum. O an kolumda keskin bir acı hissettim.

Koşmaya çalışırken kolum ağırlaşmıştı sanki. Nihayet kayanın arkasına geçebildiğimde silahımda mermi kalmamıştı. Şarjörü göğsümdeki cepten çıkarırken, kolumda adeta bir kara delik açılmış ve her şeyi içine çekmeye çalışıyormuş gibi bir sızı varlığını hissettiriyordu.

Dişlerimi sıkarak silahı zorlukla doldurduğumda tekrar nişan alıp vurmaya devam ettim. Aleyhimize yağan tipi gözlerimi açmamı zorlaştırırken bir yandan kolumun uyuştuğunu hissediyordum.

Kar üstümüzde ağırlık yapmaya başlamıştı. Hareket alanım gittikçe daralıyordu. Bizim cephemizi kontrol ettiğimde, Ömer'in yaralı bir askeri içeri sürüklemeye çalıştığını gördüm.

"Ömer eğil!"

Duymamıştı. Ona nişan alan sarı torbalığı, son anda fark edip etkisiz hale getirdim. Koşarak yanına ulaştığımda böbreğinden yaralanmış askerin bacaklarını zorlukla kavrayıp kaldırdım. Basamakları çıkıp binaya gireceğimiz sıra sırtımda, kolumdakinden daha büyük bir acıyı sırtımda hissettiğimde kurşunun hızı dengemi kaybettirirken tekrar sarsıldım. Neredeyse aynı yere isabet eden ikinci kurşun, benim ayakta kalmama daha fazla izin vermedi ve yere düştüm.

"Cihan!"

Ömer'in bağırdını duyduğumda sıcak kanımın soğuk zemine aktığını hissedebiliyordum. Ciğerlerim içine çekiliyordu sanki. Zorlukla nefes alarak gözlerimi açmaya çalıştım. Ancak soğuk kar ve sıcak kanım buna daha fazla müsaade edeceğe benzemiyordu.

Sırtımda büyük bir yarık varmış ve gittikçe genişliyormuş gibi hissederken gözlerime söz geçirmem artık imkansızdı.

Kapanacağı sıra gözlerimin önüne hayal meyal Gülşah düştü. Elinde ona verdiğim hediye ile bana susuyor ve arkasını dönüp çocuklar gibi sevinçle zıplıyordu.

Gülümsedim. Bu iyi gelmişti. Huzurla kapattım gözlerimi.

~~~

Hiç hiçbir zaman anlamadı insanoğlu.

Dünya birine kalacak olsaydı,

Süleyman'a kalırdı.

Ölüm satın alınsaydı, Nemrut tutar alırdı.

Çıkmadık canlara derman bulurdu

Lokman hekim ölmedi mi?

Bu yüzden hiç korkmadık biz

Umudumuz hep Allah'tandı.

Derdimize yüksel dedik,

İstediğin kadar yüksel!

Nasıl olsa geçmeyecek misin?

Zalimlere güçlen dedik,

Dilediğin gibi güçlen!

Nasıl olsa düşmeyecek misin?

Öyle oldu, olacak.

Bu dünya iyi ile kötünün arasında bir yerde

Ama günü geldiğinde iyilerden taraf olacak.

~İlhan Dilek

+++

Evvett bir bölümün daha sonuna geldiikk✨

Canlarım okurlarım, düşüncelerinizi merakla bekliyorum💌

⭐Yıldızı da⭐ okşamadan geçmeyelim lütfen🍀

Bir sonraki bölüme kadar sağlıcakla kalın, Allah'a emanet olun💕

 

Bölüm : 12.03.2026 21:21 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...