
Selamünaleyküm canlarım, canım okurlarım 🏵️
Nasılsınız? İnşallah iyisinizdir💌
Kandiliniz mübarek olsun💛🌹🤍
Biz kocaman bir aile olma yolunda ilerliyoruz fark ettiniz mi🥹
Okunmalara, oy ve yorum bildirimlerine baktıkça sevinçten kalbim nasıl hızlanıyor bir bilseniz😻
Destek olan, okuyup düşüncelerini paylaşan herkese çok teşekkür ederimm💕
Ammaa yine de özel olarak👇🏻
Bu bölümün teşekkürü @gulcicegi_ ve @aliser123gmail.com ' a geliyor.💝💌 @gulcicegi_ de aynı zamanda bir yazar arkadaşlar🪷okumak isterseniz😉
Çok çok teşekkür ederim oylarınız için🌸
@gulcicegi_ yorumların için ayrıca teşekkür ederim sana canım💞
Evvet bu bölümün de teşekkürünü yaptığımıza göree yeni bölüme geçelim💥
Oy ve satır arası yorumlarınızı bekliyoruumm😉
+++
~ 12. BÖLÜM ~
Yorucu bir günün ertesi sabahı uyandığımda, gece boyu gördüğüm kabusların etkisiyle yorgun hissediyordum. Sahurda ne yediğimi dahi hatırlamıyordum. Duygularımı çok uçta yaşadığımda hafızam bir kaç saniye öncesini bile silmeye kalkışabiliyordu bazen. Ve dün, duygularım pek da normal seyretmemişti.
Evde Ufuk ve Nazlı'nın kavga sesleri yankılanırken annemin de onları susturmak için bağırışını duyarak uyanmıştım.
Babam her zamanki gibi erkenden işe gitmiş olmalıydı.
Yataktan isteksizce doğruldum ve esnedim. Bugün kampüse gitme konusunda normalinden çok daha isteksizdim. Dilara ile karşılaşmak istemiyordum.
Benim onu ifşa etmemden korkup, beni tehdit edebilir, zora sokmaya çalışabilirdi. Ve bende kimseyle uğraşacak bir hâl yoktu.
Akşam ki olay olmasaydı, dedikodumu iftirayla karıştırarak bütün okula dağıttığı için Dilara'nın ağzının payını çok güzel verecektim ancak şimdi başka bir olayın sıcaklığı benim olayımı soğutunca, had bildirmeyi şimdilik rafa kaldırmaya karar vermiştim.
Ben isteksizce banyoya giderken ev sakinlemişti.
Dakikalar içinde hazır bir şekilde dış kapının önündeki aynanın karşısında, son kez şalımı düzeltiyordum.
"Kızım, Cihan ile görüştün mü hiç?"
Elinde yaprak dolu tencereyle başımda dikilen anneme baktım. Bayrama bir haftadan az kalmışken yaprak sarma ve baklava telaşesi sarmıştı annemi. İki güne kalmaz, elimize süpürge ve bezi tutuşturup temizlik telaşına da girerdi.
"Neden ki?" dedim günlerdir sözü açılmayan dinî nikahlı kocamla görüşmemin gerekmediğini zanneden bir edayla.
"Seher teyzengil kaç gündür ulaşamıyormuş, iş için gitmiş ama yazmamış da aramamış da," diyen annem düşünceli görünüyordu.
Aynada kendimle bakıştım. Ne söylemeliydim?
"Gülşah?"
"Anne, şey..."
"Ney?"
"İyidir ya..."
"Görüştün mü, görüşmedin mi?"
"Görüşmedim ama görüşürüm yani."
"Sen iyi misin kızım?"
Yutkundum.
"İyiyim annecim."
"Emin misin? Dün hiç iyi görünmüyordun. Arkadaşın kim söylemedin. Yorgunum deyip erkenden de yattın. Sahurda da gözlerini açmadın nerdeyse. İyice içine çekildin kızım."
Kilitlenmiş gibi hissediyordum. Ağzıma olan bitenler ve hislerimle alakalı kurabileceğim cümlelerin binlercesi geliyordu ancak tek bir şey çıkmıyordu.
"Annecim, akşam gelince Asya'nın kim olduğunu bütün ayrıntılarıyla anlatacağım. Söyle, Cihan için endişelenmesin Seher teyzegil de. İyidir. Yakında gelir."
Kendi içimde fırtınalar koparken nasıl bu kadar emin konuşabiliyordum?
Annem başını omzuna doğru eğip 'bana doğruyu söyle, sakladığın bir şeyler olduğunu biliyorum' bakışı attığında anlamamış gibi davrandım.
"Hadi geç kalmayayım ben."
"Kendine iyi bak kızım."
Eğilip yanağından öptüm. Sonra, "Hadi Nazlı, Ufuk! Çıkıyorum bakın!" diye seslendim içeriye doğru.
Ufuk çantasını tek koluna asmış koşarak çıktığında, Nazlı arkasından sinir bozucu bir sakinlikte yürüyerek geldi.
"Hadi Allah'a emanet ol annecim," dedim ayakkabılarımı dolaptan çıkarırken.
"Siz de çocuğum sizde," dedi annem. "Allah zihin açıklığı versin."
"Hadi görüşürüz anne," diyen Nazlı peşimden ayakkabılarını giymeye koyulmuştu.
"Görüşürüz kızım."
"Görüşürüz Melek sultan, akşam aç gelirim," diyen Ufuk ise benim yanımdan geçmiş ayakkabısını merdivende giymeye çabalıyordu.
"Görüşürüz oğlum," dedi annem gülerek.
Nazlı, ayakkabılarını giyip Ufuk'un başında dikildiğinde anneme bakarak abisini gösterdi. "Anne, ayı bu ya. Saf katıksız ayı."
"Sen sus short," dedi Ufuk doğrulurken. "Bana sadece ablam ayı diyebilir."
"Bak, şöyle deme bana!" diye yükselen Nazlı sabah sabah bütün binayı ayağa kaldırmak üzereydi.
"Ne demeyim?" dedi Ufuk pişkince, kardeşinin sinir olmasından zevk aldığını saklama gereği duymuyordu. Bilakis bununla eğlendiğini dile getirerek Nazlı'yı çileden çıkartıyordu.
"Tamam hadi geç kalacaksınız," dedi annem yatıştırıcı ve uyarıcı ses tonuyla.
Nazlı'nın elinden tutup iki kardeşimi ayırdım. Ah, ablalık. Sen ne zorluklara katlanıp bir de işin gücün yokmuş gibi şu iki afacanla uğraşıyorsun ha Gülşah'cığım...
...
İlk dersten çıktığımızda neredeyse öğlen olacaktı. Üniversite hiç liseye benzemiyordu. Lisedeyken öfleye pöfleye girdiğimiz blok derslerden sonra üniversite de en normal dersin üç saat olması şokunun üzerine, bir bardak soğuk su içmek isterdim ama oruçtuk işte.
Kafeteryanın yanından geçerken o tost kokusu beni mest ederken Ramazan gelmeden önce canım çektiği halde alamadığım tost aklıma gelince kendi kendime efkarlanmıştım. Daha fazla bu büyüleyici kokuya maruz kalmamak adına sınıfa doğru yürüyordum ki Dilara ve Cenk'i kol kola gezerken gördüm. İçime kötü bir his oturmuştu. Aldatmanın utancını yaşamak yerine gerçekten seviyormuş gibi koluna giriyordu adamın. Bana düşmezdi bunları düşünmek ama Cenk için ister istemez üzülmüştüm.
Yanımdan geçerlerken Dilara'nın öldürücü bakışlarına maruz kaldığımda onun hangi kafayı yaşadığını sorguladım. Onu gördükçe, asla görmeyi istemeyeceğim o an tekrar zihnimde canlanıyor, hemen midemde bulanma hissi baş gösteriyordu. Artık onu ciddiye almamın imkanı yoktu.
Kimseyi takmayıp amfiye geçtim. Günlerdir aldığımız ilk yardım derslerinden bugün sınav olacaktık ve bu bile aklıma Cihan'ı getiriyordu. Yardıma ihtiyacı var mıydı, ne durumdaydı bilmemek meraktan çatlamama sebep olacaktı yakında.
Ondan hala haber alamamış olmam, ilerleyen her dakika zihnimdeki endişe bölümünü büyütüyordu. Sürekli onunla olan mesaj kısmına giriyor mesajlarımın gidip gitmediğini kontrol ediyordum ve her seferinde aynı tek tiki görmek sinirlerimi bozmaya başlamıştı. İçimde ki kötü his hiç geçmiyor aksine kafamda korkutucu senaryolar yazmaya başlıyordum.
Cihan, ablasının da mesleğinden haberi olduğunu söylemişti. O zaman Allah korusun bir şey olsa ilk onun haberi olurdu. Seher teyzegil bana sorduğuna göre, İlkim ablanın bile haberi yoktu Cihan'dan. Göğsüme büyük bir taş oturmuştu.
"Gülşah Aydın, burada mı?"
İsmimin anılmasıyla, daldığım düşüncelerden irkilerek başımı kaldırdım. Boynuna asılı karttan görevli olduğu anlaşılan gence baktım.
"Evet benim."
"Şube müdürü seni çağırıyor."
Kaşlarımı çattım. Ne olmuş olabilirdi ki?
"Neden?" dedim şaşkın bir tavırla.
"Gidince öğrenirsin," dedi genç, çok işi varmış da ben onu oyalıyormuşum gibi bir sabırsızlıkla.
Çocuğun peşine takılıp, şube müdürünün kapısının önüne geldiğimizde yaka kartından adının Anıl olduğunu öğrendiğim genç, kapıyı tıklatıp içeri girdi. "Gülşah Aydın, geldi hocam."
"Gelsin."
İçeri girdim. Oda da yetkili olduğunu bildiğim bir kaç öğretmen de bulunuyordu. Anıl odadan çıkıp kapıyı kapattığında sessizce beni süzen üst düzey eğitmenlere baktım. "Beni çağırmışsınız."
Babam yaşlarında ki şube müdürü Oğuzhan Bey, masasının önündeki sandalyeyi işaret etti. "Otur."
Derin bir nefes alıp oturdum. "Bir sorun mu var hocam?"
"Gülşah bugün burada senin için toplandık."
Bütün kızlar toplandık, toplandık...
Ciddi ol Gülşah!
Müdürün yanı başındaki koltuklara oturmuş olan beş yetkiliye baktım ve tekrar Oğuzhan Bey'e baktım. Tıknaz, yarı kel ve geldiğimden beri hiç değişmemiş bir adamdı. Çoğu okulda olduğu gibi pek sevilmeyen müdürlerden biriydi Oğuzhan Bey.
"Neden peki?" dedim merakla.
"Staj görevini gördüğün okuldan, seninle ilgili bir uyarı dilekçesi ulaştı elimize."
"Uyarı dilekçesi mi?"
"Evet, üstelik bizzat müdürün ağzından ve diğer öğretmenlerin imzası da var bu dilekçede."
Nefes alışverişlerim hızlanmaya başlamıştı. Arda'nın, neden böyle bir şey yaptığını tahmin etmek zor değildi, ancak uyarı almamı sağlayacak sebebi çok merak etmiştim. Üstelik diğer öğretmenleri de şahit gösterecek ne yapmış olabilirdim?
"Şikayeti neymiş?" dedim şaşkınlığımı gizlemede pek de başarılı olamadan.
Oğuzhan Bey, bakışlarını önündeki kağıtlardan çekip bana çevirdiğinde kızgın görünüyordu. "Ögretmenlere saygısızca sesini yükseltmişsin, üstelik çıkış saatinin üstünden iki saat geçmesine rağmen okulda kalmışsın."
Ağzımın açılmasına engel olamamıştım.
Vay yavrum vay. Olaya gelin. Ben neler yapmışım öyle?
Ben, Arda ve Dilara'yı ötmeyeyim diye daha ağzımı açmadan susturmak için böyle saçma bir gerekçe sunmuştu o müdür vasıflı mahluk.
"O geç saatte okulda ne yapıyordun?" dedi öğretim görevlisi.
İğrenç bir manzaraya şahit olmuş, kaçıyordum efendim.
"Uyuya kalmışım. Kendime geldiğimde hemen çıktım zaten hocam."
Yine de şimdi sizi ele vermeyeceğim pis suratlar. Sizin cezanızı Allah verecek.
"Bir amacın yoktu öyle mi?"
Gülme Gülşah, Esat Hocanın kızının yapıştırdığı stickerlı bilgisayarını çalmaya çalışmıyordun sonuçta.
"Nasıl bir amacım olabilir ki?"
"Soruma soruyla karşılık verme!" diyerek beni aniden tersleyen Oğuzhan Hoca'ya yerimde sıçrayarak pörtlek gözlerle bakıp bir kaç saniyede sakinleşmeye çalıştım.
"Bir amacım yoktu," dedim suçlandığım şeyi bile hâlâ tam olarak çözememişken.
"Öğretmenlere yaptığın saygısızlık için söyleyeceğin bir şey var mı?" dedi Oğuzhan Bey'in yanında oturan orta yaşlı üyelerden biri.
"Hakkımda yalan bir haber çıkmış," dedim kendimi savunarak. "Dedikodumu ediyorlardı bende kendimi aklamak adına savunma yaptım. Saygısızlık değildi amacım."
Her konuştuğumda kurul üyeleri, önlerindeki deftere not alıp duruyorlardı. Odayı, psikolog randevusuyla karıştırmış olabilir miyim acaba, yeterince bozulan sinirlerim her an patlamaya hazır da?
"Müdür ve öğretmenler senden şikayetçi olmayacak. Bu sadece bir uyarıydı. Daha dikkatli ol. Ayrıca kural ihlali ve saygısızlığından ötürü bu ay maaş almayacaksın."
"Ama efendim-"
Elini kaldırdı yan koltuktaki kızıl saçlı kadın. "Staj belgeni iptal etmeye kadar gidebilirdi. Bence müdür ve öğretmenlere bir teşekkür ve özür borçlusun."
Hakkımda çıkan dedikodu ve öğretmenlerin bu iftirayı sürdürmesi hiç dikkat çekmemiş, benim bunu kabullenmeyip, kendimi savunmam saygısızlık olarak görülmüştü. Bir de dava açmadıkları için onlara teşekkür edecektim.
İşte adalet buydu. Zengin ve yüksek mevkide tanıdığın varsa bu dünyada sırtın yere gelmez. Çünkü bu dünyanın adaleti yok! Hak gözeten, parasına rağmen alçakgönüllü ve adaletli bir insan bulmak zor olmuştu devrimizde.
Doğru karar verip, adamlık yapanı alkışlıyorduk artık. Yapması gerekeni yaptığı için şaşırıyorduk.
"Eklemek istediğin bir şey var mı?" dedi Oğuzhan Bey.
Bir sürü şey vardı ve ben hepsini yuttum. "Yok efendim," dediğimde, eliyle kapıyı göstererek "Çıkabilirsin," demişti.
Odadan çıktığımda içimden sabır çekmeye başladım. Haksızlığa uğramak, bir masum için an meselesiydi. Ve ben masumdum. Bu ikaz dilekçesinde ismi geçenler arasında en masum bendim ve şikayet edilen yine bendim.
Müdür, öğretmenleri ne diye kandırdıysa, benden özür diledikleri anları hafızalarından silip yalnızca kendimi savunduğum anı hatırlayarak bir de imza atmışlardı dilekçeye.
Neymiş, ben saygısızlık etmişim.
Bir de okuldan geç çıkmışım. Şüpheleri üzerime çekmişim. Neden geç çıktın diye soruyorlar bir de!
Okuldan, benden bile geç çıkan bir stajyer olduğundan haberleri yok tabi. Üstelik ben uyuya kalmışken, o bunu kasti yapıyor, hemde ne için...
Ve ne yazık ki bundan yalnızca müdür ve benim haberim var. Ama dursunlar bakalım. Şimdi şikayet edersem staj arkadaşıma kişisel bir hırs beslediğim gerekçesiyle olayı kapatmaları daha kolay olacağından şimdi susacaktım, onlar konuşsundu. Yeri gelip ben konuştuğumda da onlar susacaktı.
Artık oraya staj yapmaya gitmek istemiyordum. Hiç bir öğretmenin yüzünü görmek istemiyorum. Benden özür dilememişler gibi birde yanlış yapan benmişim edasıyla uyarı dilekçesine imza atmışlardı. O Müdür ile de iletişime geçmek zorunda kalmak istemiyordum. Daha dün benim için bütün öğretmenleri odasında toplatıp teker teker özür diletmemiş gibi gereksiz bir uyarı dilekçesi hazırlatıp benim akademik hayatımı altüst etmekle tehdit etmişti.
Sabret Gülşah. Bir kaç ay kaldı kızım. Dayan ve kazan.
...
Akşam çıkışını zor getirmiştim.
Otobüse binip, normalde indiğim duraktan iki durak önce inmiş Nazlı'yı okuldan almıştım. Şimdi el ele deniz kenarında yürüyorduk.
Gökyüzü ikindi renklerine bürünürken, az evvel yüzümüzü okşayan meltem, sert bir rüzgara dönüşmüştü.
Ramazan'ın artık neredeyse kışa denk geliyor oluşu güzel yaz Ramazan'larını aklıma getiriyor, koca mazi gözümde canlanırken, tatlı bir hüzün yüreğimi kaplıyordu. Geçtiğimiz Ramazan'lar da günler sıcak ve uzun olduğu için oruç zorlasa da çok farklı güzel bir atmosfer içerisinde huzur ve birliktelik hakimken herşey kolaydı.
"Abla biliyor musun, tekrar Ramazan yaza denk geldiğinde biz kocaman olmuş olacağız..."
"Evet Nazlı. Ne garip değil mi?"
"İftar sofralarını belki de yeni ailelerimizle kurup, birbirimizi misafir edeceğiz," dediğinde, "Çocuklarımız etrafta koşuştururken biz sofra kurma derdinde olacağız," diye bir eklemede bulunmuştum hayaline.
"Bayram temizliğine birbirimize yardıma da geliriz," dedi onun hayaline ortak olmamın heyecanıyla.
Neşesine tokmak vurmamak için devam ettirmeye karar verdim. "Sen yaprak sararsın, ben baklava açarım."
"Ufuk da gelip gidip yaprak sarmadan yer."
Güldüm. "Ufuk, çocukları alıp bizi yormasınlar diye parka götürür."
"Çocuk, o zaman bile işsiz ya."
Nazlı'nın sözleriyle kahkahamı tutamamıştım.
Gülerek onun koluna vurduğumda o da gülüyordu.
"Sen o zamana beşinci çocuğunu doğurmuş olursun."
Dan diye söyledikleri gülüşümü buz ile kesmişti.
"Yok artık!" dedim abarttığını ifade eden bir tonlamayla.
"E şimdi evleniyorsun. Otuz sene içinde bir futbol takımı kurarsınız herhalde," diye devam etti Nazlı.
"Nazlı!" dedim sinirle.
"Şaka yaptım şaka."
"Böyle konuşuyoruz ama ben evlenmeyeceğim."
"Ne!?"
"Yani Cihan'dan sonra."
"Bak ben şuraya yazıyorum. Siz ayrılmayacaksınız," dedi işaret parmağını havada sallarken.
"Biz birbirimizi sevmiyoruz Nazlı, hatırlatırım."
"Tabi canım. Nasıl unuturum ki böyle önemli bir detayı."
"Sevgisiz evlilikler çok sürmez," dedim düşünceli bir hâlde adımlarımı takip ederken.
"Sevgisiz de evlenilmez," dedi Nazlı hafiften ciddileşerek.
"Şaka yapıyorum tabi," dedim başımı denizden tarafa çevirdiğimde. "Düğüne kadar iyice alışırız birbirimize. Görücü usulünün mantığı da bu ya zaten."
Cihan ile ayrıldığımızda herkes beni dul bilecekti. Aman benimde evlenmek gibi bir derdim yoktu zaten. Nazlı ve Ufuk evlenip gidince bütün ev bana kalacaktı, oh mis...
Bunları söylerken içimde bir yerler sızlıyordu. Nazlı hep böyle büyüyünce yapacaklarımızı hayal ederdi; ikimizde hayatımızın aşkıyla evlenmiş, mutlu bir yuva kurmuş, çocuklarımızı birlikte büyüttüğümüz pembe panjurlu bir hayatta hep beraber olduğumuz... Ancak hayatın gerçekleri buna izin vermeyecekti anlaşılan.
Cihan ile olan anlaşmalı evliliğimiz ne kadar sürecek bilmiyordum. Bu süreçte herkes bizi normal evli çiftler gibi zannettiğinden boşandığımızda ben dul bir kadın olarak bilinecektim. Kendi ailem dahil.
Zaten bende evlenmeyi düşünmüyordum. Bu dünyanın türlü türlü kötülükleri herkesi ele geçirmişken kime güvenebilirdim ki?
"Nazlı ne dersin seni bir yere götüreyim?" dedim düşüncelerimi uzak diyarlara göndererek.
"Nereye?" dedi heyecanla.
Kolumu kendime yaklaştırıp saatime baktım. İftara bir saat vardı. Şimdi yola çıksak, iftara ucu ucuna yetişebilirdik.
"İftarı dışarda yapmaya ne dersin?"
"Tabiki de harika olur derim!" dedi küçük bir kız çocuğu gibi zıplayarak. Kardeşlerimin küçüklüğü gözlerimin önünden bir türlü gitmediğinden onları hâlâ üç-dört yaşlarındaki halleriyle görüyordum. Elimde büyümüştü yumurcaklar.
"O zaman bekle," dedim telefonumu çıkararak.
Önce babamgilden izin aldım. Gideceğimiz yerin konumunu atacağımı söylediğimde babam izin vermişti. İlkim ablayı aradım sonra. Sevim ve Selim'i iftara götürmek için izin aldım. Henüz eve gelmediğini öğrendiğim Ufuk'u aradım. Sevim ve Selim'i de alıp hızlı bir şekilde olduğumuz yere gelmesini söyledim.
Yirmi dakikada yanımızda olan Ufuklar nerede yemek yiyeceğimizi tartışmaya başlamışlardı bile. Taksiyi çağırdığımda hiç durmadan birbirlerine seslerini yükselten kardeşlerime baktım.
"Aa, bir durun ama artık!"
Birbirine girmek üzere olan Nazlı ve Ufuk susarken Selim elimi tuttu. Benim kardeşlerim niye böyle canavar gibiler ya?
"Sizi bir araya, iftarı nerede yapalım diye tartışmanız için toplamadım," dedim kızgın bakışlarımı kardeşlerime dikerek. "Aklımda bir yer var ki şu an birlikteyiz. Ve daha fazla oyalanırsak oraya da yetişemeyeceğiz ve yollarda rezil olup aç kalacağız."
Sözlerim üzerine Selim beni ciddiye almış olmalı ki tuttuğum elimi sıktı. "Öğyetmenim, ben aç kalmak istemiyoyum."
Gülüp ona güven veren bir tebessümle baktım. "Merak etme Selim'ciğim, ben sizi yetiştireceğim."
Hava iyice soğumaya başladığından hepimizin burnu domates gibi kızarmıştı.
Sevim, çantasından örgü eldivenleri çıkartıp yere çöktü ve kardeşinin ellerine eldivenlerini geçirdi.
"Abla sen niye bana eldiven getirmedin?" dediğinde şaşkınca açtığım gözlerimi Ufuk'a çevirdim. "Ufuk, sen bebek misin ablacım?"
"Hayır tabiki de."
"E o zaman."
"İyi be." Ellerini ceplerine koyup deniz manzarasını seyretmeye başladı. Tebessüm ettim bu haline.
"Hadi ya," dedim mırıldanarak saatime bakarken. Taksi biraz daha gecikirse akşam ezanına yolda yakalanacaktık.
Ufuk bakışlarını engin denizden ayırıp bana çevirdiğinde bende kolumu indirmiştim.
"Abla nereye gideceğiz bir söylesen," dedi sabırsızca.
Söylememekte kararlıydım. "Sürpriz dedim ya."
"Ne zaman dedin?"
"Of Ufuk bir sus ya. Ne uzatıyorsun?" dedi Nazlı çıkışarak.
"Bana Ufuk deme short!" diye yükselen Ufuk, kaşlarını çatmış Nazlı'ya bakıyordu.
Derin bir nefes verdim. "Of yeter! Her yerde kavga ediyorsunuz. Kafam şişti ya!"
Çıkışımla tekrar suspus olan kardeşlerim ve ben yeterince dikkat çekmişken nihayet taksimiz gelmişti. Bu sırada Sevim ve Selim yalnızca bizi izliyordu.
"Hadi binin," dedim arabayı işaret ederek.
"Taksiyle mi gideceğiz?"
Bir derin nefes daha verdim. Yok, benim kardeşlerim hayatı daha ne kadar zorlaştrabilecekleri üzerine lisans yapıyolar ya!
"Yok Ufuk'cuğum. Şöyle arabanın koltukları rahat mı diye bir bakıp kalkacağız."
"Aman beni zorbalamasanız olmuyor zaten."
Ufuk söylenerek ön koltuğa oturduğunda bizde arkaya doluştuk. Daha önce Asya'dan yazmasını rica ettiğim konumun olduğu kağıdı şoföre uzattım.
"Buraya gidilecek." Kesinlikle bu çağa ait hissetmiyordum. Şoför bir an afallar gibi kağıda baksa da, "Tamam abla," deyip taksimetreyi çalıştırması çok sürmemişti.
"Tamam abla."
Ufuk sırıtarak arkasını döndü ve bana baktı.
Adamın bana abla demesi hoşuna gitmişti gıcığın. Birbirimizle her fırsatta alay ediyor oluşumuz bazen, özellikle açken çekilmez oluyordu.
Ben yaşlı göründüğümden değildi kocaman adamın bana abla demesi. Esnaf ağzıyla konuşmuştu ama Ufuk eğlenecek bir şeyler arıyordu işte.
Taksiden indiğimizde adama bir servet bırakmıştım resmen. Limuzinle gelsek bu kadar tutmazdı yani.
Çocuklar, onları ıssız bir yere getirdiğimi sanıp ürkek adımlarla yanımda yürüyorlardı. Kabul etmeliyim, hava iyice karardığından bina normalinden daha esrarengiz duruyordu.
"Gülşah abla, sorması ayıp sen bizi nereye getirdin acaba?"
Güldüm. "İşte buraya getirdim Sevim'cim."
Gizemli rolü oynamak bayağı eğlenceliymiş. Cihan beni getirdiğinde bende korkmuştum. Cihan'da benimle eğlenmişti pis.
Şimdi ne yapıyordu acaba?
Düşünmeyeyim, düşünmeyeyim diyorum ama engel olamıyorum ki zihnime.
Güvenlik kulübesindeki adam bizi görüp parmaklıkların arkasında dikildiğinde, "Kimsiniz?" diye sordu.
"Gülşah ben. Daha önce, Cihan Gökalp ile gelmiştik buraya. Asya Hanım'a benim geldiğimi söyler misiniz?"
Güvenlik amca, sorgulayan gözlerle beni ve yanımdaki çocukları süzüp tekrar bana döndü. "Biraz bekleyin."
"Tamam."
Kulübesine girip bir dakikadan az süren telefon konuşmasını sonlandırdığında çıkıp kapıyı açtı. "Asya hanım sizi bekliyor."
Çocukları önümden ilerletirken içeri girdik.
"Korkmayın çocuklar," dedim gülmemek için zor dururken. "Yürüyün hadi."
Selim elimi sıkı sıkı tutarken, Nazlı da diğer elimi kavramış, Sevim de Nazlı'nın koluna girmişti.
Ufuk korkmuşa benzemiyordu. Yalnızca merak ediyor gibiydi.
Binanın önünde durup yavaşça demir kapıyı ittim.
İçeri girdiğimizde yukarıdan sesler geliyordu. Neşeli ve birbirine karışan kalabalık çocuk topluluğunun oluşturdu bir gürültü.
"Hadi gelin."
Merdivenlerden çıkıp üçüncü kata nefes nefese ulaştığımızda, bizi gülümseyen bir yüzle Asya karşılamıştı.
"Gülşah. Bu ne güzel bir sürpriz! Gelmene çok sevindim."
Sarıldık. İkimizde çok eski dostlarmışız gibi sımsıkı sarılmıştık. Ayrıldığımızda Asya yanımdakilere baktı.
"Sizde hoşgeldiniz. Tanışalım." Kardeşlerime bakıp göz kırptı. "Tabi Ufuk ve Nazlı'yı tanıyorum ama..."
Asya bizde iftara kaldığında Nazlı ile oldukça kaynaşmış hatta Ufuk'la play staction oynamıştı.
Nazlı gülümseyerek Asya'ya sarılırken. Ufuk elini merdivenin demirine vurdu.
"Abla, bende taksiye o kadar para verip ıssız bir binaya gelince devlet sırrı öğrenmeye geldik zannettim ya."
Güldük. "Abartma Ufuk. Çok film izlediğinden oluyor bunlar hep."
"Sevim ben de." Sevim resmi bir şekilde elini Asya'ya doğru uzattığında Asya da gülümseyerek elini uzatmıştı.
Sonra, hâlâ olan biteni anlamaya çalışan Selim'in hizasına eğildi. "Tanışalım mı yakışıklı?"
Selim, ablasını taklit ederek elini uzattı. "Benim adım Selim İnce."
"Tanıştığımıza memnun oldum Selim. Benim adım da Asya. Asya Aksoy."
Asya, Selim'in küçük elini sıkarken bilgi verdim. "Selim ve Sevim kardeş. Belki Cihan bahsetmiştir. Ablasının çocukları."
"Öyle mi? Tanıştığımıza çok daha fazla memnun oldum bakın," dedi gülerek. "Dayınız sürekli sizden bahseder dururdu. Nihayet sizinle tanışma şerefine nail olabildim." Ayağa kalkıp bana baktı. "E hadi ezan okunacak. Sofraya geçelim. Şansınıza bugün iki şube de iftar soframıza katıldı. Yaşıtlarınız da var. Bugün bayağı bir kalabalığız anlayacağınız."
"Yaa ne güzel," dedim sevinçle.
Çocuklar artık daha rahat bir şekilde yürürken yemekhaneye ulaştık. Bir sürü çocuk bir arada, onlarca masayı doldurmuştu.
"İstediğiniz masaya geçebilirsiniz. Bizimle de oturabilirsiniz," dedim bizimkilere dönerek.
Nazlı bana bakıp onaylayan bakışlarım eşliğinde Sevim'in koluna girmiş kendi yaşlarında görünen gençlerin masasına gittiklerinde Ufuk da peşlerinden gitmişti.
Selim'e eğildim. "Sen de farklı bir masaya oturmak ister misin Selim?"
Bırakmadığı elimi daha çok sıktı. "Hayıy öğyetmenim. Sizinle otuymak istiyorum."
"Tamam o zaman."
Asya'nın önderliğinde görevli eğitimcilerin olduğu masaya geçmiştik.
Gerçekten de Asya'nın dediği gibi, eğitimcilerin hepsi otuz beşinin üstünde, pek de gülümsemeyen insanlardan oluşuyordu. Ama hepsiyle teker teker tanışıp sohbet ettiğimde çok da somurtkan olmayan insanlar olduğunu fark etmiştim. Espri yaptığımda gülmeyen bir kaç hoca dışında gayet iyi insanlara benziyorlardı.
Cevizi kabuğuna göre yargılama diye boşuna söylememişler.
İftarımızı açtığımızda Nazlılar, dakikasında arkadaş olduğu çocuklarla binayı gezmeye gitmişlerdi. Biz çaylarımızı yudumlarken yanımıza Yeşim geldi.
"Seni hatıylıyoyum."
Harika bir karşılama!
"Bende seni hatırladım Yeşim," dedim ona eğilerek. "Nasılsın?"
"Cihan abi neyde?"
Gülerek masada oturan eğitmenlere bakıp tekrar Yeşim'e döndüm. "O gelemedi canım."
"Neden? O gelmediyse sen niye buydasın?"
"Çünkü işi var. Ama söz, gelecek. O zamana kadar benimle idare et, olmaz mı?"
Omuz silkip gitti Yeşim. Arkasından bakakalmıştım. Kendimi ona alıştırmam zaman alacaktı belli ki.
Asya ile sohbet ederken eğitimciler birer birer masadan kalkmıştı. Selim yan masamızda ki yaşıtlarıyla oynadıkları bir oyun hakkında sohbet etmeye başladığında masada yalnız kalmamıza rağmen gizli bir şey söyleyecekmişim gibi karşımda oturan Asya'ya doğru eğildim. O da merakla bana doğru eğildi.
"Cihan'dan veya Ömer'den bir haber var mı Asya? Yani sen onları tanıyorsun, belki sana bir şey söylemişlerdir."
"En son pazar akşamı Ömer beni aradı. Saçma sapan şeyler söyleyip telefonu kapattı. Normalde en az iki günde bir uğrar. Ama gelmediğine göre göreve gitmişlerdir."
"Göreve gittiklerini bende tahmin ettim ama bu kadar zaman haber alamayınca merak ettim."
"Endişelenme. Bir ay haber alamadığım oldu yine de sağ salim geliyorlar."
"Bir ay mı..." dedim mırıldanarak.
Çok geçmeden Asya'nın sesli nefes alışıyla ona dönmüştm.
"Seni pek iyi görmedim," dedi gözlerini kısarak.
Derin bir nefes aldım. "Bilmiyorum Asya. İçimde kötü bir his var. Sanki boğuluyor gibi oluyorum."
Asya benim sıkıntılı halime karşılık manidar bir şekilde güldü.
"Ona özlem diyoruz biz. Sen, Cihan'ı-"
"Hayır!" Devam etmesine müsaade etmemiştim. "Öyle değil."
"Nasıl peki?"
"Bilmem... Yani Allah korusun kötü bir şey olacak gibi sanki."
"İşte endişe ediyorsun. Özlüyorsun çünkü."
Asya, Cihan'ın yakın tanıdığı olduğuna göre bizim evliliğimizin anlaşmalı olacağını biliyor olabilirdi. Biliyorsa gözünde onu seviyor gibi görünmeme gerek yoktu, bilmiyorsa da onu seviyor gibi görünmeliydim. Cihan'ın işine taş koyup, 'sen biliyor musun bizim evliliğimizin sırrını?' diyemezdim elbette.
Sessiz kalmayı seçtim.
"Dini nikahı da kıymışsınız. Ömer'den duydum."
"Evet. Babaannesini biliyorsundur, çok bekletmek istemedik. Yakında da düğün yapmayı düşünüyoruz."
"Hayırlısı olsun. Gönülleriniz, muhabbetle bir olsun hep."
"Amin, cümlemizi." Ne dediğimi fark eder etmez; "Ay!" Elimi hızla ağzıma kapattım.
Gülşah ne yaptın!? Alışmışsın her duanın ardına amin demeye, ne dua ettiğine hiç dikkat etmeden amin diyorsun!
"Ne oldu?"
"Yok bir şey." Dişlerimi sıkarak gülümsedim.
Asya'nın telefonu çaldığında Selim'e baktım. Bir çocuğun verdiği oyuncak ile oynuyordu.
"Gülşah." Asya'ya döndüm. Telefonunu bana gösteriyordu. Ekranda özel bir numaranın onun aradığını gördüm.
"Ne oldu?" dedim sersemce. Anlamamıştım.
"Ömer olabilir," dediğinde gözlerim hızla açılırken heyecanla ayaklandım.
"E aç hadi!"
Telefonu cevapladığında kalbim ağzımda atıyordu.
"Alo... Evet?" Bana baktı. O da heyecanlanmış gülümseyerek kafasını sallıyordu. Arayan Ömer veya Cihan olmalıydı.
"Neredesiniz siz?" dediğinde merakla onu izliyordum. Neredeyse yerimde zıplayacaktım. Asya da ayağa kalkmış, karşı tarafı dinliyordu ancak yavaşça yüzü soldu.
Göğsüme büyük bir ağrı otururken kötü şeyler düşünmemeye çalıştım.
"Ne olmuş?" dedim merakla. Sesim titremişti.
"Tamam." dedi Asya karşı tarafa. "Görüşürüz," deyip telefonu kapattığında bir süre eğdiği başını kaldırmadı.
"Ne oldu Asya?" dedim tekrar.
"Gülşah..."
"Evet?"
"Cihan..."
Kalbim, bir sürü bıçak, üzerinde onu delmeyi bekler gibi korkuyla atarken Asya'ya baktım. Biraz daha beklerse yer ve mekanı umursamayıp bağırabilirdim.
"Söyle Asya, ne olmuş Cihan'a?"
"Ağır yaralıymış."
Kalbime bıçaklar saplanmıştı. Bu hayatta en sevmediğim şey içimdeki kötü hissin gerçekleşmesiydi ve bu şu an çok acı veriyordu.
"Ne!? Nasıl? Yani... Çok mu ağır?"
"Yoğun bakımdan az önce çıkarmışlar."
Derin bir nefes verdim. "Neredeymiş peki?"
"Onu söylemezler."
"Ama yanında olmamız lazım."
"Ancak hastaneden çıktığında görebilirsin Gülşah."
"Ne zaman çıkacakmış peki? Durumu nasılmış?"
"Dünden beri yoğun bakımdaymış, az önce çıkarmışlar. Durumu ağırlaşmazsa yakında taburcu ederler sanırım. Bu kadar biliyorum."
Rahatlayan bir nefes verirken sıkıntılı bir nefes almıştım. Yaşıyordu, yoğun bakımdan çıkmıştı. Bu gönlümü ferahlatan en güzel haberdi ama ne olacaktı düşünmeden edemiyordum. Yaraları tamamen kapanmış bir şekilde taburcu olacak değildi her halde. Yaralarını saklayarak mı gidecekti annesigilin evine? Saklayabilecek miydi?
Cihan hallederdi. O her şeyi etraflıca planlayıp, ailesinin yanına taşınmıştı. Olası bir yaralanma durumunu da hesaplayıp onun için de bir plan oluşturduğuna emindim.
Şimdi tek düşündüğüm onun gerçekten iyi olduğuna emin olacak kadar ona yakın olmaktı.
+++
Evvet Cihan'ı özlediniz mi bakim😁
Bu bölüm durumu bayağı ağır olduğu için sahne alamadı kendileri❤️🩹🫡
Vee böylece bir bölümün daha sonuna geldik.
Ayrıca bir Ramazan ayının daha sonuna geldik🥲
Farklı meşgaleler ve telaşelerle, dersi, sahuru, iftarı, teravihi, misafiri ve daha bir sürü işimizi yetiştirmek için çabaladığımız yoğun ama tatlı bir ay... Gerçekten ne kadar yoğun geçerse geçsin tatlı bir tebessüm bırakıyor insanın çehresinde🤍🥹
İnşallah bu Ramazan bizlerden razı olarak ayrılıyordur. İnşallah güzel huylar edinebilmişizdir. Kötü huylarımızdan kurtulmuşuzdur.🪻
Rabbim nice güzel, razı olduğu Ramazan'lara sevdiklerimizle ulaştırsın🌺Amin🌺
Yeni bölümü de inşallah bayramın son günü yayınlarım diye düşünüyorum 🍀
Sonra tekrar yayınlamaya Perşembe gecesine döneriz nasipse💖
Tekrardan Kadir geceniz mübarek olsun🌹💌
Bir sonraki bölüme kadar Allah'a emanet olun👋🏻sağlıcakla kalın💝
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.68k Okunma |
405 Oy |
0 Takip |
15 Bölümlü Kitap |