14. Bölüm
dolunayelif / Yalnızlığımın İlacı - En Garip Ramazan / 13. BÖLÜM ~Bayram, Hüzün ve Sevinç~

13. BÖLÜM ~Bayram, Hüzün ve Sevinç~

dolunayelif
dolunayelif

Cümleten Selamünaleyküm can okurlarım🍁

Biraz geç oldu ama👉🏻👈🏻

💝Bayramınız mübarek olsuunn🍬🌿💕 Rabbim nice bayramlara sevdiklerimizle birlikte huzurla sağlıkla ulaştırsınn🌺 Amiinn 🪷

Bölüme geçmeden önce rica ediyorum; okuduğunuz bölümleri oylamaktan geri durmayın lütfen. Okunmalar ne kadar yükselirse yükselsin oylamalar yükselmiyor maalesef😕

Bu sebeple bu bölüme oy ve yorum sınırı koyma kararı aldım. İnşAllah yine yeni bölüm aramız çok açılmaz🍀

Vee bu aradaa, bunca hayalet okuruma rağmen oylamaktan çekinmeyen sevgili okurlarım

@serifeokuyooo ve @lina20571 ' e teşekkür ederimm💝

@serifeokuyooo yorumların için ayriyeten çok teşekkürlerr güzellik💞

Pekâlâ daha fazla uzatmadan yeni bölüme geçelim. Yorumlarınızı çokk merak ediyorumm✨

+++

~ 13. BÖLÜM ~

Bugün bayram. Dolu dolu geçen ve yine de kısa sürdüğünü hissettiğim Ramazan'ı uğurlarken yüreğimde tatlı bir hüzün var. Hüznümü tatlılaştıran ise her ne kadar bir kanadım kırık gibi de hissetsem bayramın o neşeli heyecanı.

Ne garip bir Ramazan'dı bu yıl benim için...

İlk gününde beklenmedik bir şekilde yıllarca benden nefret ettiğini zannettiğim Cihan ile evlilik görüşmesi yapmış, günler içerisinde ondan kurtulmanın yollarını ararken yavaş yavaş bu evliliğe eskisi kadar soğuk bakmadığımı fark etmiş ve Cihan ile tokat gibi bir konuşmanın ardından evliliğimizi Gülsüm teyze için kağıt üzerinde gerçekleştirmeyi kararlaştırmıştık. Çok geçmeden istemem olmuş ve babamın beni Cihan'la evlendirmekten vazgeçeceğini zannettiğim o geceden hemen iki gün sonra Cihan ile dini nikâhımız kıyılmıştı. Bu süreçte ilk kez bir yetimhaneye gitmiş ve bir sürü kalbi yaralı çocukla tanışmıştım. O kadar yaralı kalbe şifa olmak için canla başla çalışan Asya ise beni iyi insanların hâlâ var olduğuna inandırmıştı. Okulum ve staj yaptığım yerle ilgili sorunlarım devam ederken Asya bir nebze olsun beni bu boğucu imtihandan çekip çıkaracak arkadaşım gibi hissettirmişti

Cihan'dan günlerdir haber alamıyordum, onun için endişeleniyor ve sağ salim eve dönmesi için Rabbim'e sürekli dua ediyordum. Bunca yıl kim bilir kaç kere ağır yaralanmış ve hepsini tek başına atlatmıştı... Ailesi üzülmesin diye kendisini yiyip bitirdiğinden bir haberdi. Sağ salim döndüğünde onu bu yıpratıcı sırdan kurtulması için ikna edecektim.

İşte benim bu Ramazan'ım her yıldan bambaşka bir yoğunluk ve her yıldan bambaşka sürprizlerle geçmişti. Anlaşmalı da olsa dinen evlenmiş, yeni insanlarla, Cihan'ın arkadaşlarıyla tanışmış, yanlış anlaşılmış ve iftiraya uğramıştım. Bunca tecrübe bana bir kez daha hayatta tek başıma olduğumu ve güçlü durmazsam beni yıkmak için bekleyen insanlarla aynı ortamı soluduğumu, bu yüzden ne olursa olsun dimdik durmam gerektiğini öğretmişti. Hayat karşıma ne çıkarırsa çıkarsın güçlü olmalı ve kendi sevgimle yetinebilmeliydim.

 

Her bayram içimde neye üzülürsem üzüleyim büyük bir sevinçle erkenden kalkar ve bayram çikolatasıyla güne başlardım. Ancak bu bayram, bu zamana kadar hiç eksikliğini hissetmediğim bir adamın eksikliğini çekmekteyim. Sus pus geçen günlerim devam ederken tek konuşmam, ziyaret ettiğimiz akrabaların sorularına cevap vermek.

Oldukça terleten sorular ile bu bayram tekrar karşınızdayız sayın seyirciler. Bu bayram, geçtiğimiz bayramlara kıyasla, evlilik hakkında ki sorular ve yorumlar daha ağırlıklı oluyor, normal olarak. Tek yapmanız gereken geçiştirici cevaplar ve gülümseyen bir yüz ile mutfağa yardım etmek (kaçmak).

Ve bende bunu yapıyorum. Dün bayramın ilk günü klasiği olarak babamın aile tarafı ziyaretleri ile geçmişti günümüz. Başta babaannem olmak üzere bütün yengelerim, halalarım hiç konuşmadığım bir takım kuzenlerim dahil herkesin odak noktası, parmağımdaki yüzüğün diğer sahibi idi. Fotoğrafını çok isteyen, henüz Cihan'ı görmemiş kuzenlerime fotoğrafını göstermeyerek çatlatmıştım. Tabii annem büyük bir istekle ve hatta gerine gerine damadının fotoğrafını bütün sülaleye teşhir etmekten çekinmemişti.

Gün boyu hoşuma giden tek şey, yaprak sarma ve baklava ikilisini tıkınırken konuşamayacak olmamamın verdiği huzurdu. Ve sırf bunun için mide fesadının eşiğinden dönmüştüm. Dün akşam üstü anneannemgilin köyüne, Kocaeli'ye gelirken fazlasıyla kusarak atlatmıştım bu mide fesadını.

Bugün sabah anneannemin evinde kuşların cıvıltıları ve horozun ötüşü ile uyanmış, yataklarımızı toplayıp bahçede -dünü henüz atlatamadığım için yalnızca taze ekmek yesem de- lezzetli bir kahvaltı yapmış, az sonra da gelen misafirleri ağırlamaya başlamıştık.

Ayça, anneannemin kendi elleriyle açtığı baklavaları koyarken bende yaprak sarmaları diziyordum.

"Gülşah."

Başımı anlık olarak tabaklardan kaldırıp Ayça'ya çevirdim. "Efendim canım."

"Okulu açığa aldırdım."

"Ne!?" Kapıya doğru bakıp elimi ağzıma kapattım. "Neden?" Daha kısık konuşmuştum.

"Şu ara çok devamsızlık yaptım annemin hastalığı için. Tamamen iyileşene kadar yanında olup onunla ilgilenmeye karar verdim." Göz kırpıp omzuma vurdu. "Daha fazla vakit geçireceğiz öyle düşün. Senin o yetimhaneye de gelirim arada."

Belinden ameliyat olan Seyhan yengem için Asya çok fedakar bir dönem geçirmişti bu kış.

"Çok güzel olur ama sen bunu istiyor musun yoksa zorunlu hissettiğin için mi yapıyorsun?" dedim yandan bir bakış atarak.

"Hava değişikliği olur bana da."

Kaşlarımı çattım. "Ayça?"

"Ya bakma bana öyle. Yani evet isterim... Sadece aile evi hayatıma geri dönmek biraz zor olacak diye gözüm korkuyor o kadar."

"Bak ne zaman istersen, sıkılırsan bizim evin kapısı sonuna kadar açık."

"Sonuna kadar niye açık kız? Hırsız girer sonra."

"Tamam güldüm, hahaha."

"Zorbalamasan olmuyor değil mi?"

"Kötü şaka yapmasan olmuyor değil mi?"

Gülüştük. Çok sık görüşmediğim ama çok sevdiğim kuzenim Ayça ile daha fazla vakit geçirme fikri elbette benim açımdan güzel olurdu. Ama onun da mutlu olmasını, halinden memnun olmasını istiyordum.

"Hem İlkim abla ile çalışmaya devam ederiz belki," diye devam etti.

"Tabi ya. Siz el işi yapıyordunuz," dedim onun adına sevinerek.

Ayça geçen yaz tatilinde evimize geldiğinde, tevafuk eseri o an evimizde olan İlkim abla ile tanıştırmıştım kuzenimi. İkisinin el işine olan yatkınlığı; güzel mumlar, oda süsleri ve dekoratif kaynaklara dönüşmüş, sosyal medya üzerinden hobilerini ticarete dökmülerdi.

"Ee, enişteden var mı bir haber?"

Nereden geldi şimdi aklına?

Hiç aklımdan çıkmayan Cihan, başkası tarafından hatırlatılınca yine içme bir sıkıntı düşmüştü. Sıkıntılı bir nefes verdim.

"Anlaşılan hâlâ haber yok," dedi Ayça, halimden anlayarak.

"Aslında ablasıyla konuşmuş dün. Bayramın sonuna kesin geleceğini söylemiş ama benimle konuşmadı hiç."

"Büyük bir şirkette çalışıyor belli ki," dedikten hemen bir kaç saniye sonra çok önemli bir şey fark etmiş gibi gözlerini bölerterek bana baktı. "Kız, mafya falan olmasın bu adam?"

"Yok artık Ayça."

"E ne iş yaptığını söylememiş sana. Kolay bir iletişim de kurulmuyor adamla. Kim bilir nerede ne yapıyor? Belki adam kesip satıyor."

"E yuh ama yani."

Gülüp omzunu, omzuma vurdu.

"Şaka yapıyorum kız, kafan dağılsın diye. Ama sen yine de bir düşün böyle bir ihtimali."

"Tabi Ayça'cığım. Aklımda bir yerlerde duracak böyle bir ihtimal sen hiç endişelenme."

"Of ama gül biraz. Seni böyle görmeye hiç alışık değilim."

Çatalları tabakların kenarına koyup kuzenime baktım. "Hadi götürelim şu tabakları."

İki tabağı alıp mutfaktan çıktığımda Ayça da peşimden geldi. Duygularıma engel olmadığım gibi yüzüme yansımasını da engelleyemiyordum. Endişem, sıkıntıya dönüşüyor bunalımımı artırıyordu.

Dilekçeden sonra yinede oraya staja gitmek beni hiç zorlamadığı kadar çok zorlamıştı. Pelin hocanın imzasını orada görmediğimden, o hariç kimsenin yüzüne bakmamıştım. Cenk ve Dilara'yı yan yana gördükçe içim acımış, midem bulanmıştı.

Bayramdan önceki son staj günümde haftalık planı rapor etmek için müdürün odasına gittiğimde odaya girmemle kapıyı kapatıp beni tehdit etmesi bir olmuştu o perşembe günü. Öyle çaresiz hissetmiştim ki, beni tek başıma kıstırıp susmam için tehdit ederken...

Susmuştum, ne yapabilirdim ki? Beni suçlu olmadığım halde suçlu gösterebilen, herkesi buna şahit tutabilen bir adamı, ne diye şikayet etsem, kim inanırdı bana? O an aramızdaki kisa mesafenin hissettirdiği korkuyla beynim donduğundan yardım istemek bile gelmemişti aklıma.

Öyle berbat bir hafta geçirmiştim ki artık duygularımı saklayamıyordum belki de. İyice içime kapanmış sessiz bir kız olmuştum. Yalnızca yakınlarımın gördüğü neşeli halim de ölmüştü sanki.

Ben tabakları teyzemlere verirken Ayça da arkamdan geçip erkeklerin odasına götürmüştü tabakları. Herkesin çayını da dağıttığımda yüzüme olabildiğince gülümseyen bir sıfat takınıp oturdum.

"Ee Gülşah, evlenmem diyordun herkesi geçtin ha kızım."

Gülümsemeye çalıştım. "Öyle oldu Pervin teyze."

"Beyza'ya da bir nasip çıkar inşallah yakında."

Hemen annesinin yanı başında oturan kuzenime kaydı bakışlarım. "İnşallah teyzecim." Bizden biraz büyük olduğu için pek bizimle takılmazdı.

"Nikahı da hemen kıyacakmışsınız herhalde."

Cam kenarında oturan Ceylan teyzeme baktım bu sefer. Hemen yanında oturan anneannem de tatlı bir tebessümle seyrediyordu beni.

"Evet, Cihan'ın babaannesinin hastalığı daha fazla ilerlemeden nikahı da aradan çıkaralım dedik."

"E bir kadın için de evlilik erkene alınır mı ki canım?" dediğinde büyük dayımın karısı aynı zamanda Ayça'nın annesi olan Seyhan yengeme baktım bu sefer.

"Yani ikimiz de bunu sorun etmediğimiz için garipsemedik yenge."

"Çok seviyorlar birbirlerini Seyhan yenge. Ne diye bekletsinler değil mi yani?"

Nazlı'nın sözleriyle annem koluna vururken ve herkes gülerken ben onu boğmamak için zor durduğumu belli eden bakışlar attım.

"Neyse, hadi gel Ayça biz biraz yürüyüşe çıkalım," dedim bu ortamdan kurtulmak adına daha fazla dayanamayarak.

"Kaçma kızım utanılacak bir şey yok."

"Yok anneanne ne kaçması? Biz zaten yürüyüş yapacaktık değil mi Ayça?"

Uyarıcı dürtmem ve kaş göz işaretlerimle Ayça gülerek beni doğruladı.

"Aynen babaanne biz çıkacaktık zaten."

"İyi çıkın bakalım."

Gıcırtılarla salondan çıktığımızda Nazlı da arkamızdan geldi. Gelsin bakalım kerata.

"Bende geleceğim."

Az önce beni utandırma girişiminde bulunan kardeşime baktım ters bir şekilde. "Niyeymiş?"

"Çünkü gelmek istiyorum."

"Öyle mi hanımefendi?"

"Evet."

"Gözüme gözükme bence Nazlı'cığım çünkü yalnız kaldığımız an sana yapacaklarım zihnimde canlanıyor bile."

Nazlı bir adımda yanında olduğu Ayça'nın koluna sarıldı. "Ayça abla koru beni."

"Hadi hadi gidelim artık."

Salona başımı uzatıp Beyza ablaya baktım. "Beyza abla gel iki turlayalım ne dersin?"

"Geleyim bari. Sıkıldım zaten yaşlıların arasında."

Annemlerin ayıplayan ve şaşkınca çıkardıkları seslerine biz gülerek karşılık vererek evden çıktık.

Öğlen eve dönmek için yola çıkacaktık. Kuzenlerim ve çok sevdiğim yeşil köyüm ile bol bol vakit geçirmek istiyordum.

 

 

8 Saat Sonra

Ailecek yorgun argın arabadaki eşyaları eve çıkarırken Nazlı, yalnızca kendi çantasını alıp çıktığı için Ufuk, arkasından söylenerek bavulları kucaklıyordu.

Nihayet araba yerleştirmemiz sonuçlandığında herkes kendini bir koltuğa bırakıp bir süre sessizce dinlendik. Ancak annem çayı koyuyordu. Anneler yorulmaz sözünü doğrulayan bir kadındı benim annem. Sürekli işten işe koşturur, temizlik, yemek ne varsa kendini hep meşgul ederdi.

Ben sofra hazır olmadan sıcak bir duş alıp odama geçtim. Saçlarımı kuruturken düşüncelerimi bir türlü salmayan Cihan'a karşı beslediğim endişe duygumu, sinir duygum geçmeye başlamıştı.

Madem ablasıyla konuşabildiyse ne diye aramamıştı beni? Mesajları iki tik olduğunda ne diye cevap vermemişti? O kadar mı değersizdim ki bir iyiyim mesajı atmak dahi zor gelmişti?

Yine kendi içimde gereğinden fazla değer verdiğimi düşünüp kendime kızmaya başlamıştım. Ben, Cihan için yalnızca babaannesini mutlu edecek bir piyondum ama bunu unutup fazla düşünmüştüm onu.

Hava çoktan kararmaya başlamışken kuruttuğum saçlarımı toplayıp, içeriden annemin seslenmesiyle mutfağa gittim.

Annem, anneannemin azık diye verdiği poğaçaları ısınması için fırına koyuyordu.

"Efendim anne."

"Kızım şu pideleri Seher teyzengile götürüver. Bayatlamadan yesin onlarda."

Kocaeli'nin meşhur mancarlı kandıra pidesinden yapmıştı anneannem. Kapalı pide gibi bir şeydi ama anneannemin yaptığına hiç kimse benzetemezdi.

Çok yorgundum ama İlkim abla ile yüzyüze Cihan hakkında konuşma fikrim 'hadi daha fazla bekleme' diyordu.

"Tamam hazırlanayım."

"Ufuk da senle gelsin istersen."

"Yok gerek yok anne hallederim ben."

İlkim abla ile özel konuşmamız gerekiyorken Ufuk'u oylamakla uğraşamazdım.

Hazırlanıp çıktım. Hava kapatırken, yağmurun habercisi karanlık bulutlar da göğü ele geçirmeye başlamıştı.

Kapının önünde durup zili çaldım. Biraz sonra kapıyı Sevim açtığında gülümseyerek ona baktım.

"Hoş geldin Gülşah abla."

"Bayramın mübarek olsun Sevim'ciğim."

"Senin de bayramın mübarek olsun Gülşah abla."

"Gel sarılalım."

Onun soğuk duruşuna karşılık sımsıkı sarıldım Sevim'e. O da saniyeler içerisinde duvarlarını yıkıp kollarını daha çok sıkmıştı. Ayrıldığımızda İlkim abla ve Seher teyzenin de kapıda bizi izlediğini fark ederek hemen Seher teyzenin elini öptüm.

"Bayramınız mübarek olsun Seher teyze."

"Senin de yavrucuğum, seninde. El öpenlerin çok olsun."

"Amin. Bayramın mübarek olsun İlkim abla."

Sarılırken o da benim bayramımı tebrik etti.

O sırada salondan Hakkı amcanın bağırdığını duyduk.

"Kızım kimmiş gelen?"

"Gülşah gelmiş dede," dedi İlkim abla salona doğru bağırarak.

Elimdeki poşeti uzattım. "Anneannemin elinden meşhur pidemiz. Tazeyken yiyin derim."

"Sağol kuzum ne gerek vardı?"

"Aşk olsun Seher teyze, sanki her bayram getirmiyormuşuz gibi."

Güldü. Çok güçlü bir kadındı Seher teyze. Genç yaşında dul kalmış, hem rahmetli eşinin anne-babasına hem de kendi çocuklarına bakmıştı. Tabi Cihan babasının ölümünün ardından hemen terk etmişti evi ama bu acıya dahi katlanmıştı Seher teyze. Eşini henüz kaybetmişken, oğlunun hasretine de katlanmak zorunda kalmıştı.

"Gel, bizde akşam yemeği yiyecektik şimdi."

"Yok teşekkür ederim Seher teyze," dedim. "Yarın geliriz bayramlaşmaya zaten."

"Peki madem. Dur bende size bir şey gönderecektim."

Seher teyze kapıdan ayrıldığında İlkim abla ile kısıtlı bir vakitte yalnız kalmıştık.

"İlkim abla çok acil bir konu var."

"Söyle canım."

"Cihan ile görüşmüşsün sanırım."

"Evet, arife günü aradı."

"Aradı hemde?"

"Aslında arkadaşı ile görüştüm. Cihan yaralıymış aramızda kalsın. Uyuyordu. Annemgil anlamasın diye sanki onunla konuşmuşum gibi davrandım."

Derin bir nefes verdim. "İyi mi peki?"

"Yoğun bakımdan çıkmış. Bedeninin güç toplaması için uyutuluyormuş."

"Peki görmeye gidecek misin abla?"

"Hayır. Nerede olduğunu söylemezler ki. Ankara'da imiş, şu an sadece bu kadarını biliyorum."

Sıkıntılı bir nefes daha verdim.

"İyi olacak merak etme," derken elini omzuma koydu İlkim abla.

"O, çok şey atlattı öyle değil mi?" dedim kırgın bir sesle.

Başını olumlu anlamda salladı, omzumu sıvazlarken. Ben de tek elimi omzuna koydum. "O iyi olacak ve tekrar gelecek."

"Evet tatlım, buna tüm kalbimle inanıyorum."

"Gülşah."

"Hakkı amca."

Arkadan yavaş adımlarla çıkmış, gülümseyerek bana bakan çok sevdiğim rahmetli dedemi andıran Hakkı amcaya baktım.

"Kim iyi olacakmış bakayım?" dedi sorgulayıcı bakışlarını İlkim ablayla benim üzerimizde gezdirerek. Cihan, dedesinin bu bakışlarına maruz kalırken nasıl yalan söyleyebiliyordu acaba?

Gözlerini bölertmiş kaşlarını kaldıran ilkim abla ile bakıştık bir kaç saniye.

"Hakkı amca!" diye atlayıverdim.

"Söyle kızım?"

"Bayramınız mübarek olsun."

Gülümsedi yine. İnsanlar gülümseyince çok güzel oluyordu. İçim sıcak sıcak oluyordu. Sevinçle doluyordu insan başkaları da gülümseyince. Çünkü gülümsemek ve pozitif enerji, bulaşıcıdır.

Bu sırada benim söyleyecek bir şey bulmam lazım tabi.

"Senin de bayramın mübarek olsun Gülşah kızım," dediğinde olabildiğince büyük gülümsemeye çalıştım.

"Ee kim iyi olacakmış söyle bakalım."

"Şey... Selim."

İlkim abla, az önce saçlarına değmek üzere olan kaşlarından birini havada bırakırken diğeri normale dönmüştü.

"Selim mi?"

"Evet Selim."

"Neyi var ki Selim'in?" İlkim ablaya döndü. "Neyi var Selim'in?"

İlkim abla bir dedesine bir bana baktı.

"Selim gayet iyi Hakkı amca. Hasta değil," dedim topu ben alarak. Top başından beri sendeydi Gülşah.

"E niye öyle söyledin o zaman?"

Bir saniye belki iki, üç saniye kadar daha düşündüm ve sonunda aklıma bir şey gelmişti.

"Selim, hani bazen konuşmakta zorlanıyor ve r'leri söyleyemiyor ya işte onu diyordum. O düzeliyor, iyi olacak dedim."

"Ah, evet. Kerata çok çalışıyor tekerlemelerine," diyen Hakkı amca keyiflenmişti.

"İlerde çok başarılı bir konuşmacı belki de seslendirme sanatçısı olabilir," dedim destekleyici bir tonda.

"Evet, ben ona inanıyorum. Hayırsız dayısına benzemeyecek o çocuk."

İlkim abla ile birbirimize üzgün bakışlar attık.

"Öyle deme Hakkı amca."

"İş diye gidip gezmediği ne malum. Eşek sıpası babasından sonra saçmalayıp duruyor."

Sessizlik, çaresizlikti. Çaresizliğin sessizliği...

Hakkı amcanın, oğlunun emanetine sahip çıkmadığını zannettiğinden hissettiği çaresizlik...

İlkim abla ve benim asıl gerçekleri söyleyemediğimizden hissettiğimiz çaresizlik...

Sözlerin değil sessizliğin konuştuğu bu his, çaresizlikti.

"Ben gideyim o zaman. Yarın görüşürüz inşallah."

"Dur kızım, al bakalım şu paketi," diyerek görüş açıma giren Seher teyzenin uzattığı hediye paketini aldım.

"Annene ver, o bilir," diyerek göz kırptığında bende başımı sallamıştım.

"Görüşürüz Gülşah'cığım," dedi İlkim abla.

"Görüşürüz kızım. Babanlara selam söyle," diyen Hakkı amcaya da baktım. "Ve aleykümselam. Allah'a emanet olun."

Binadan çıkıp eve yürürken Cihan'ın neden böyle bir şeyi üzülmesinler diye sakladığını düşünüyordum. Kötü bir şey olsa, başına bir şey gelse ailesi onu hayırsız, yanlış yerlerde gezinen biri olarak bilecekti ve onun asıl yaptıklarını kötü bir şekilde öğrenirlerse daha çok üzüleceklerdi.

Ah Cihan... Kendini zeki zannediyorsun ama ailene söylediğin bu yalan, aptallıktan başka bir şey değil.

***

Dinlendirici bir tatilin ardından tekrar normal hayatlarımıza dönüyorduk.

Bugün uzun bir aranın ardından bir okul sabahı babamın da bulunduğu keyifli bir kahvaltı yapmış ve babam hepimizi okullarımıza bırakmıştı. Öyle zordu ki rahat yatağından ve sevgili evinden ayrılıp, sevmediğin insanlarla dolu o okula gitmek. Anlatılmaz yaşanır, hadiselerden biriydi bu his.

Derslere odaklanamamıştım. Teneffüsler hep derin düşüncelere dalgın bir hâlde iken geçmişti.

Okul çıkışı nihayet geldiğinde hızlı adımlarla okuldan çıkmış, bahçeyi aşmaya çalışıyordum.

Az ilerde Cenk ve Dilara'nın tartıştığını gördüm. Dilara öyle yüksek sesle bağırıyordu ki uzakta olmama rağmen duymamak elde değildi.

"O kızla nasıl konuşursun Cenk!?" demişti son desibelde bağırarak.

Cenk'in hareketlerinden onu sakinleştirmeye çalıştığını anlamıştım.

"Sakin falan olamam ben. Ders çalıştıracaksan benden izin almalıydın!"

Cenk'in konuşmasına müsaade etmiyor, çocuğun lafını sürekli ağzına tıkıyordu. Üstelik kızdığı konu...

Ah Dilara, sen neyin peşindesin be kızım? Ne diye devam ettiriyorsun bu ilişkiyi? Cenk'ten ne istiyorsun?

Daha fazla bu manzaraya şahitlik etmemek adına kampüsten çıktığımda Dilara, koluma kolunu sertçe vurarak uzaklaşırken Cenk de peşinden gidiyordu.

Birisi, benim dışımda birisi daha bilse bu durumu ve gitse, Dilara'nın yüzüne tükürüp Cenk'e herşeyi anlatsa.

Karışmamam gereken bir konu, bunu biliyorum ama vicdanım Cenk için sızlamadan edemiyor işte.

Okuldan çıkmış, hafif yokuş olan yolda yürürken gözüme bir araç ardından da plakası takıldı. Kalbim engel olamadığım bir hızda atarken gözlerim 3875 plakalı aracın sahibini arıyordu.

Durup etrafımda döndüm belki onu görürüm diye. Arabaya doğru yaklaşırken kalbim öyle hızlı atıyordu ki düşüp bayılacak gibi hissediyordum.

Arabanın yanında durduğumda eğilip şoför koltuğuna baktım ancak arabanın içi boştu.

İçimden kendi kendime öfkelenmeye başlamıştım. Her 3875 plakalı araba onun arabası olacak değildi ya. İyice kafayı yemiştim herhalde...

"Ne o? Yoksa arabama mı bineceksin?"

Duyduğum sesle heyecanla arkamı döndüğümde gördüğüm yüz, günlerdir halini merak ettiğim Cihan'ın yüzünden başkası değildi.

İstemsiz bir göz yaşı yanağımdan aşağı doğru firar ederken ismini sayıklayarak boynuna atladım.

Öyle korkmuştum ki bir daha göremeyeceğim diye. Öyle endişelenmiştim ki nerede olduğunu bile bilmediğim hastanesinden bir daha haber gelmeyecek diye...

Elleri yavaşça belimi bulurken boynuna doladığım kollarımı biraz daha sıktım. Boğazıma tırmanan hıçkırıkları zoraki gönderirken gözyaşlarıma hakim olamamıştım.

Öyle rahattım ki şu an. Hiç bir yerde hissetmediğim bir huzur vardı içimde, belki de boynunda.

Burnumu çektim. Kıyafetinin sümük olmasını istemezdim. Ben kendimi kaybetmiş bir halde huzuru koklarken Cihan, kafasını omzuma gömdü. Az sonra bulunduğumuz yer ve pozisyonumuzu farkına varıp, kendime geldiğimde irkilerek onu ittim.

Ben ne yapıyorum böyle?

Yanaklarıma hücum eden ateşi ancak sinirli rolümü takınarak atlatabilirim.

Neden sinirliydim ben Cihan'a?

Hah, evet. İşte tekrar sinirlendim.

"Neredeydin sen? Mesaj yazıp ortadan günlerce kaybolma işini çok seviyorsun bakıyorum da!" dedim çıkışarak.

"Gülşah-" Bir anda rengi atmış, ne yapmaya çalıştığımı sorguluyor gibiydi.

"Gülşah deme bana! İnsan bir haber verir."

"Verdim ya."

"Hayır. Öyle değil. Bir arasaydın, nasılım diye sorsaydın çok mu zor?" Gözyaşlarımın hızına artık yetişemiyordum. Yarası var mı bilemediğimden vuramadım göğsüne. "Nerede olduğunu söyleseydin en azından."

Başımı eğdim. Gözyaşlarıma anlam veremiyordum. Onlarda yavaş yavaş beni terk ediyorlardı.

"Söyleyemezdim Gülşah."

"Biliyorum. Ama biz- Yani annengil çok merak ettiler seni. Ablan ne kadar endişelendi biliyor musun? Ya deden... Çok kızdı sana. Eşek sıpası diyip durdu."

Gözleri kısılıken dudakları belli belirsiz yana doğru kıvrılmıştı. Sonra çenemi tutup yavaşça kaldırdı başımı. Dudaklarımı büzdüm daha fazla ağlamamak için. Gözlerimdeki yaşlar da kurusa tam olacaktı. Akan son göz yaşımı şehadet parmağıyla sildi. Öyle hafifti ki dokunuşu neredeyse hissetmemiştim.

"Özledim Gülşah," dedi daha önce hiç şahit olmadığım bir tonlamayla.

İç çektim gözlerine bakarken.

"Benim için endişelenen herkesi özledim."

Dudaklarımı dişledim dolan burnumdan nefes alamazken.

"Burda mı konuşacağız?" dedim sevimli bir şekilde gülümsemeye çalışarak.

"Biner misin ki arabama?" dedi yana kıvrılmış dudaklarıyla.

Göz ucuyla bir arabasına bir de Cihan'a baktım. Yüzüme samimi bir gülümseme yayılmıştı. Arabasına binmemek için az direnmemiştim zamanında.

"Binmemem için bir sebep yok," dedim omuzlarımı silkerek.

O da gülümsedi. Cihan hep çok kısa ama güzel gülümsüyordu.

Benim bineceğim tarafın kapısını açtı ve eliyle buyur işareti yaptı.

"Hanımefendiler önden."

"Teşekkür ederim." Yüzümde bir türlü engelleyemediğim o alık gülümseme yerini korurken arabaya bindim. Nazikçe kapıyı kapatıp şoför koltuğuna geçti. Oturduğu kapıyı kapattığında ikimiz bir süre sessizce önümüze bakmakla yetindik. Ve Cihan nihayet arabayı çalıştırdı.

"Eve mi?"

"Şoför nereye sürerse," dedim ona bakmadan, belki de bakamamıştım.

İftar vakti yoktu artık. Yetişeceğim bir vakit yoktu. Günlerdir beklediğim kavuşma gerçekleşmişken bu kadar çabuk ayrılmak istemiyordum. O, sorularımı yanıtlamalı ve ben onun iyi olduğundan emin olmalıydım.

Telefonumu çıkarıp anneme Cihan ile olduğuma dair bir mesaj attım. Sevineceğine emindim.

Araba hareket ettiğinde sebebini anlayamadığım bir şekilde Cihan'a bakmaya çekiniyordum. Tek eli direksiyonda iken bir ara bana bakıp tekrar önüne döndü.

"Aç mısın?"

Bugün öğleden önce Ramazan boyu canımın çektiği o tostu yemiştim. Hemde iki tane. Saatlerdir ancak sindirebildiğimden acıkmaya başladığımı fark ettim.

"Sen?" dedim çekinceyle.

"İlk ben sordum."

"Banane ilk sen söyle."

Yine o kısık gülüşü...

"Açım."

"O zaman yiyelim."

"Neyi?"

Ona döndüm. "Yemek yiyelim Cihan. Ne yiyebiliriz?"

"Doğru tabi. Yemek yiyeceğiz. Ne yiyeceğiz diye sordum bende."

"Eğlenceli bir şey olsun."

"Eğlenceli bir yemek?" dedi duyduğunu teyit ettirmek istercesine. Sanırım hiç yemek yerken eğlenmemişti.

"Evet," dedim kendimden emin bir gülümsemeyle.

Bir süre sanki birşey arar gibi incelemişti yüzümü. Sonra yüzünde belli belirsiz bir tebessüm ile önüne döndü. "Pekâlâ."

Gaza biraz daha bastı ve direksiyonu sağa çevirdi.

"Ee sende özledin mi beni?"

Sorusuna omuz silktim. "Ben ne diye özleyeyim seni? Ablan, annengil falan işte..."

"Özledin mi özlemedin mi?" diye diretti. Yalan söylememek için direk özlemedim dememiştim, herhalde bunu fark edecek değildi.

"Ee nereye götürüyorsun bizi?" diyerek konuyu değiştirmeye çalıştım.

Güldü yine. Gülüşü kalbimi ısıtıyordu şu ara.

"Eğlenceli bir yere," cevabını verdiğinde konuyu değiştirmeme izin verdiği için rahat bir nefes almıştım.

Bir süre sessizlik hakim oldu ancak konuşacak o kadar çok şey vardı ki daha fazla susamadım.

"Yaran nasıl?"

Sorumu sorgular gibi bana baktı. Bende kararlılıkla baktım kahve gözlerine.

"Arkadaşın, Asya'yı aradığında oradaydım," dedim açıklama yaparak. "Ayrıca ablan ile de konuştum. Oradan biliyorum."

Nereden onun hâlini bildiğimi öğrenmiş olduğunda bir süre duraksayıp nihayet konuşmaya karar verdi.

"İyiyim."

Şaşkınlıkla gözlerimi açtım. "Bu kadar mı?"

"Evet."

"O kadar gün hastanede yattın ve şu an iyi misin?" dedim inanamayarak.

"İyi olmak için hastanede yatılmıyor mu? Yoksa hastane terimlerimiz mi farklı Gülşah?" derken fazla rahattı.

Kelime oyununa tahammül edeceğim bir konu değildi bu. "Laf cambazlığı yapma bana," dedim, çok sert olmayan bir dille.

"Neden merak ediyorsun?"

"Ablan sorarsa diye."

"Haklısın, ablam bana soramaz değil mi?"

"Uf, Cihan delirtme insanı söyle işte. Nerede yaran?"

"Kalbimde."

"Hii! Gerçekten mi!?" dedim şaşkınlıkla karışık bir endişeyle.

Güldü. Beni alaya alıyordu. Sinirlenip koluna vurdum.

"Dalga mı geçiyorsun sen benimle?"

"Ah." Diğer eli direksiyonda olduğundan vurduğum kolunu tutamamıştı.

"Acıdı mı?" Yarası orada mıydı?

"Elin de ağırmış ha."

"Özür dilerim."

Başımı eğdim. Ne diye vurmuştum ki? Bana söylemek zorunda değildi. O, beni ilgilendirmezdi. İlgilendirmemeliydi.

"Ne özrü Gülşah, Allah aşkına!"

Başımı cama çevirdim. Bana baktığını hissetmiştim.

"Neyin var senin?" dedi acısını yok sayarak.

"Yok bir şeyim."

"Öyle söylenir mi hiç?"

Anlayamadığımı ifade eden suratımla ona baktım.

"Her şeyin var Allah'a şükür," dedi bana bakarak. Onu dinlediğimi belli eden bakışlarımı fark ettiğinde devam etti. Bu sırada bakışları yola dönmüştü.

"Annen, baban, kardeşlerin... Kocan bile var artık."

Güldüm.

"Ha şöyle. Sen hep gül."

Benim gülmemi istemesinin sebebi, asık suratımın çirkinliği miydi, yoksa gülerken güzel görünmem miydi? Ya da başka bir sebep mi vardı anlamamıştım.

Yeşillik bir alanda durduğumuzda arabadan indik.

"Neden buraya geldik?" dedim arabadan indiğimde etrafı seyrederken.

"Eğlenceli bir yemek istedin, bakalım eğlendirebilecek miyim seni," dedi anahtarının kumandasını arabaya doğrulturken.

Arabayı kilitlediğinde bana baktı. Yanına gitmemi bekliyor gibiydi. Utana sıkıla karşısında durdum.

"O gün arkadaşın varken yanımda nasıl durduğunu hatırlıyor musun?"

İsmini anmak istemediğim o Dilara ile karşılaştığımızda, koluna girmemi hatırlatıyordu, aklınca.

"Arkadaşım değil o."

"Peki o zaman, o esmer kızı ve sevgilisini gördüğünde nasıldın, hatırlıyor musun?"

"Demek esmer kız," dedim ellerimi belime koyarak. "Bakıyorum çok dikkatlisin!"

"İşim bu Gülşah," dedi elinden başka bir şey gelmiyormuş gibi.

"Görevde miydin o zaman?!" dedim gözlerimi kısarak.

Bak yine sinirlenmiştim. Ne diye o kızın ayrıntılarını hatırlıyordu ki?

"Kıskandın mı sen?"

"Ne kıskanacağım? Yemek yiyeceksek gidelim yoksa eve bırak beni."

Güldü. Gülünecek bir şey olmadığı halde gülmeyi adet edinmişti herhalde.

"Gidelim o zaman."

"Gidelim tabi."

O yürümeye başlayınca ben de peşinden gittim. Bir anda durduğunda neyse ki çok yakın olmadığım için bu sefer o geniş sırtına çarpmamıştım.

"Ne oldu?" dedim aniden durmasını beklemediğim için. Bana baktı.

"Annem gibi peşimden mi yürüyeceksin?"

"Kocaman adım atmazsan yetişirim."

"Koluma girersen kocaman adım atmam."

Gözlerimi kısarak baktım. Amacı neydi bu veledin?

"Babaanneme fotoğrafımızı atarım hem. Bir çift gibi yürüyelim şu parkta da görsünler çift nasıl olurmuş."

Onun koluna girmek hakkındaki hislerimi yoklamak istemiyordum. Hatta tam da bu yüzden çekiniyordum ona yaklaşmaya. Çünkü duygularımı durduramıyordum. Oyuna kaptırıp gerçek hayat zannetmeye kaydığımı fark ettiğimde, çoktan kendimi kaybolma yoluna girmiş bulacağımı biliyordum.

Ama eğer o da istiyorsa ve babaannesine fotoğraf gönderecek ise olurdu. Neden olmasındı ki?

"Tamam ama çok durmam."

"Peki, sen ne kadar istersen."

Yavaş adımlarla yanında durup, girmem için açtığı koluna uzattım elimi. Kolumu kolundan geçirip diğer elimle de tuttum.

Güldü.

"Kasma kendini, sadece biraz yürüyeceğiz."

Of utandırmasa olmaz zaten.

"Kasmıyorum. Kendinle karıştırma beni."

"Bugün seninle inatlaşmayacağım. Sen ne dersen o."

Ne olmuştu bu Cihan'a? Pamuk gibi yumuşamış, karizmatik bir beyfendi olmuştu sanki.

Biraz yürüyünce deniz, görüş açımıza girdi. Korkulukların yanında renkli bir minibüsün, köfte ekmek sattığını gördüm. Yürümeye devam edip tam da minibüsün önünde durduk. Gerçekten de Cihan ile aynı hızda uyumlu adımlar atarak yürümüştük.

"Köfte ekmek seversin değil mi? Yoksa kokoreçte var," dedi üzerinde kocaman harflerle Kufteci, yazan minibüsü göstererek.

"Yok, köfte ekmek yerim. Ayran da olsun," dedim. Köfteyi severdim.

Kolundan ayrılmamam içinmiş gibi sıkıyordu sanki kolunu. Satıcı amca, tezgah olarak kullandığı dikdörtgen pencereden önümüzdeki gençlere ekmek arası köftelerin uzatıp bize döndü.

"Oş geldinuz efendum. Ne istersunuz? Kufte ekmek va. Kukureç va."

"İki köfte ekmek iki de ayran alalım biz," dedi Cihan.

"Siz şoyle otun. Hemen geliyor efendum."

Mini masa takımına geçtiğimizde dalgalı denizi ve martıların sesini dinledim bir süre.

"Sence adam nereli?"

Cihan'ın sorusuyla başımı çevirdim.

"Bilmem Trakya olabilir mi?"

Başını iki yana salladı.

"Türkiye'den bir yer," dedi gizemli bir tonlamayla.

"Söyle bilmiyorum," dedim sabırsızca.

"İzmir, Trakya hatta Karadeniz... Her şiveli bölgede uzunca yaşamış," dedi bilmiş bir ifadeyle.

"Nereden biliyorsun?" dedim tek kaşımı kaldırarak.

"İnsan sarrafıyım demiş miydim?" dedi yüzünde gevşek bir gülümseme yer edinirken.

"Anladık süper zeka. Her şeyden biraz biliyorsun."

Gülümsemesi büyüdü ve saniyeler içinde ciddi bir hale büründü suratı.

"Anlat bakalım. Ne oldu o kızla?"

"Hangi kız?"

"Adı veya özellikleri hakkında bilgi verince sinirlendiğin kız."

Derin bir nefes verdim. Onca sıkıntı çekmişken benim sıkıntımı soruyordu. Kendimi çok nankör hissetmiştim.

"Anlatınca nankör olacağını düşünme Gülşah. Herkesin sıkıntısı kendine zordur. Kimsenin acısı küçümsenmez."

Aklımı okumuştu sanki. Bir an içimden geçirdiğimi zannettiğim halde acaba fark etmeden sesli mi dile getirdim diye düşünmeden edemedim.

"Akıl da mı okuyorsun?" dediğimde şaşkınlığım sesime de yansımıştı. Neyse ki hayranlığın yansımadı Gülşah.

"Senin de dediğin gibi, her şeyden biraz... Neyse, hadi anlat bakalım," dedi dirseğini önündeki mini masaya dayayarak.

"Boşver," dedim elimi sallayıp. "İyiyim."

"Boşveremem çünkü iyi görünmüyorsun."

"Çok uzun ama."

"Ben dinlerim."

Neden böylesin Cihan? Neden böyle güzel davranıyorsun?

Yapma Cihan. Bana özel ve güzel hissettirme. Bazı şeyleri engellemek yeterince zor iken sen daha da zorlaştırma n'olur...

"Sen de yaranı göstereceksin o zaman."

"Nerede olursa olsun mu?" Sesindeki imayı anlamamak imkansızdı.

"Hayır tabiki, sapık çocuk. Edepsiz olmayan bir yerindeyse bakmak istiyorum. Çünkü ciddiyetini anlatman için ağzından cımbızla bile laf alınmıyor."

Güldü yine. Herkes gülerken güzel hissettirirdi ama bu his... Çok farklıydı.

"Tamam. İyileşince gösteririm belki bir ara."

"Cihan!"

"Tamam, tamam, söz göstereceğim. Şimdi tüm ayrıntısına kadar anlat herşeyi."

"Ben pek anlatmayı beceremem ama..."

"Sen anlatmaya başla, ben anlarım."

Kalbimi sakinleştirip iki hafta önceki perşembeye gittim. Ânı tekrar zihnimde canlandırıp bugüne kadar bütün ayrıntılarıyla anlattım her şeyi.

Bu sırada köfte ekmeklerimiz gelmiş, ekmeklerimiz ve ayranlarımızı bitirmiş, üstüne iki bardak da amcanın ikramı çay içmiştik. Bu sürede hava kararmış ve soğumuş, buna rağmen park kalabalıklaşmaya başlamıştı.

Bana yapılan haksızlıkları anlatırken sesimin titremesine engel olamamıştım. Yediremiyordum haketmediklerimi yaşamayı. Bedenim dahi tepki gösteriyordu artık.

Cihan beni büyük bir dikkatle izlemiş, dinlemiş, Arda ve Dilara'yı yakaladığımı anlattığım sıra, yüz kızartıcı bir küfür savurduğunu çok kısık sesle söylese de duymuştum. Dilara'nın Cenk ile hala takıldığını görmeme üzülmemi önce anlamayıp sorgulasa da sonra kabul etmişti.

"O pisliğin sana diğer ayın maaşını da vermediğini biliyor muymuş o dandik kurul peki?"

Sinirlenmiş görünüyordu. Saklamaya çalışıyor gibiydi ama konuşurken sıktığı dişleri ve karanlıkta bile görebildiğim alev saçan gözleriyle sinirlendiği oldukça belliydi. Arda'nın beni sıkıştırıp tehdit ettiğini üzerinden de olsa anlattığımda gözlerinde parlayan alevden korkmuştum. Gerçekten gözlerinde adeta bir yangın, harlı bir öfke parlamıştı ve bunu görmüştüm.

Bu sinirinin sebebi, haksızlık yapılması mıydı yoksa haksızlığın bana yapılması mıydı?

Beni mi önemsiyordu, hak yenmesini mi?

Kafamda o kadar çok soru birikmişti ki kulaklarımdan duman çıkabilirdi her an.

Tabi ki az önce yediğim acı biberden değildi bu çıkması muhtemel dumanın sebebi.

"Bilmiyorlar galiba," dedim omuzlarımı silkerek.

"Söyleseydin ya kızım!" dedi dişlerini sıkarak.

Bana niye kızıyor ya!?

"Aman ne değişecekti ki? Bütün öğretmenleri ikna edip dilekçe imzalatmış diyorum. Konuşmama, kendimi savunmama bile izin vermediler."

Bakışlarını denize çevirerek sıkıntılı bir nefesi seslice verdi.

"Boş yere sinirlenme Cihan. Şurada dayanmam için bir kaç ay kaldı."

"Ne diye dayanacakmışsın?"

"Dayanmak zorundayım."

"Hayır değilsin."

"Nasıl olacak o iş?"

"Yetimhanede görev yapmak ister misin?"

Bu soruyu daha önce de sormuştu ama o zamanlar sorunlarım çok büyük olmadığı için biraz da yeni bir yere alışma da zorluk yaşadığım için cevap vermemiştim, ancak şimdi Asya ve diğer görevlilerle tanışmıştım. Üstelik Asya ile daha fazla vakit geçirme fikri şu an çoğu şeyden cazip geliyordu. Ama şimdi bu olayların üstüne, oradan ayrılırsam onların gözünde, üstüme atılan iftiraları kabul etmiş olacaktım.

"Bilmiyorum Cihan. Bu olayların üstüne oradan ayrılmak istersem daha çok dikkat çekmez miyim?"

"Sen o işi bana bırak. Ayrıca kimsenin senin hakkında ki düşüncesi önemli değil. Önemli olan senin düşüncelerin. Orada kötü hissetmeye devam edip kendine eziyet etmek mi istersin?"

"Hayır tabi ki de."

"Tamam o zaman."

"Ne olacak şimdi?"

"Yarın o okulda ki son staj günün olacak."

"Nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsun?"

"Rabbime güveniyorum."

Başımı omzuma doğru eğip gülümsedim. "Yaa, sen hep böyle bir adam mıydın?"

"Nasıl bir adam?" dedi şaşkın bir suratla.

"Hiç..." dedim bir iç çekerek. "Boşver."

Beni kendine bir kez daha hayran bıraktığını bilmesen de olur...

Az sonra ilerde bir grup gencin toplanmış şarkı söylediğini duyduk. Üstelik tam da hislerime tercüman olacak bir serenat yapıyorlardı.

Ayaklandım.

"Yanlarına gidelim mi Cihan?" dedim heyecanla.

"Tabi, nasıl istersen. Hesabı ödeyeyim ben," dediğinde başımı sesin geldiği yöne çevirmiştim.

Cihan, minibüsünü kapatan satıcıya parasını öderken uzaktan hoş gelen besteyi, bitmeden daha yakından duymak istiyordum.

Cihan saniyeler içinde yanımda durduğunda. Adımlarımı hızlandırıp gruba doğru yaklaştım.

Hakkı amcanın çırağı Cem'e benzeyen genç, siyah ve kıvırcık saçları olan bir çocuk söylüyor hemen ardından, diğerleri nakarata eşlik ediyorlardı.

Cihan, peşimden gelirken gruba yeterince yaklaştığımda durdum ve gözlerimi kapattım. En sevdiğim dize gelmişti.

"Vurulup ömrünün ilkbaharında, kanından çiçekler açar yanında."

Çocuk nağme ve vurgulamayı mükemmel bir şekilde ayarlayarak Abdurrahim Karakoç'un yazdığı şiiri bestelenmiş halde seslendirirken, diğerleri tekrar etti. Ardından çocuk devam etti bestelenmiş şiiri okumaya.

"Cümle şehitlerin omuzlarında, bir sabah gelecek kardan aydınlık."

Tekrar nakarat yaptı diğer gençler. Bende sessizce eşlik ettim. Bu şiiri ne zaman duysam tüylerim ürperir, gözlerim dolardı.

"Gökten yağmur, yağmur yağacak renkler. Daha hoş kokacak otlar, çiçekler. Ardından bitmeyen mutlu gerçekler, bir sabah gelecek kardan aydınlık."

Ne zaman kötü hissetsem, bu şiiri mırıldanıp dururdum. Ümit hep var, gelecek güzel olacak diye.

Grup kendini alkışlarken orada bulunan insanlar da alkışlamaya başladı bu başarılı performansı.

Kulağımı çınlatan ıslığıyla, garip bakışlarımı Cihan'a yönelttim.

"Ne yapıyorsun?"

"Karımın yüzünü güldüren çocukları tebrik ediyorum."

Bir şey söyleyememiştim. Yalnızca durdum ve soğuyan havaya inat ısınan yanaklarım ve eriyen yüreğim ile öylece kalakaldım. Başımı omzuma doğru eğip, o alık gülümsememi görmemesi için arkamı döndüm.

Karım demişti. Bana...

Az evvel dingin bir okyanus hafifliğinde olan kalbim, şimdi bangır bangır göğsümden fırlamaya çalışıyordu sanki. Dudaklarımı dişledim ancak gülümsememe hakim olamıyordum.

Ben iptal, sayın seyirciler, kendime geldiğimde görüşmek üzere...

Zor geçen iki haftanın ardından bugün Cihan gelmiş beni hem kendi varlığıyla, hem rahatlatacak şekilde konuşmasıyla ve de beni konuşturmasıyla, geride bıraktığım karanlık günleri aydınlatmış, umut ve huzuru iliklerime kadar hissettirmişti.

"Şüphesiz her zorlukla beraber bir kolaylık vardır." Buyuruyor ya Rabbim, İnşirah sûresinde. İşte kanıtı Gülşah. Bir imtihan ve sabrının karşılığı bir ödül. Bir merhem.

Rabbim bu bir oyun da olsa, bazen canımı da acıtsa, iyi ki beni Cihan ile karşılaştırdın. Yollarımızı kesiştirdin.

Arkamda dağ gibi duran adama baktım.

"Teşekkür ederim Cihan. Yediğim en eğlenceli ve güzel yemekti. Ve geçirdiğim en eğlenceli akşamdı."

Saçma teşekkürüme rağmen yarımca gülümsedi. Tek gözünü kırparken bu karanlıkta bile gamzelerini görebiliyordum.

 

+++

 

Evveettt bir bölümün daha sonuna geldikk💥

Yorumlarınızı accayip merak ediyorumm👉🏻👈🏻😁

Bölüm sınırımız 30 OY olacak. inşaAllah önümüzdeki Perşembe'ye sınırımız tamamlanırda yeni bölüm gecikmez 🍀

Yeni bölümde yavaş yavaş geçmiş defterleri açılıyor artık🪷 tepkilerinizi accaayip merak ediyorum🪻çok sabırsızımm💫

Neyse hadi oy ve yorumlarınızı bekliyoruuumm💐 😉

Bir sonraki bölüme kadar sağlıcakla kalın, Allah'a emanet oluunn🌸🌿💞

30 OY haa unutmayın😉😁👋🏻

Bölüm : 22.03.2026 22:58 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...