6. Bölüm

6. BÖLÜM ~Bana Da Dua Eder Misin?~

dolunayelif
dolunayelif

Satır arasında düşünce ve tepkilerinizi merakla bekliyor olacağım 🤗

 

+++

Saat on iki buçukta son dersten de çıktık. Kitaplarımı çantama sıkıştırırken tek düşündüğüm mescide inip uyumaktı. Hava yağmurlu olduğundan şemsiye almayı da unuttuğumdan, yağmur dinene kadar okulda kalacaktım ve bu zamanı uyuyarak geçirmek istiyordum. Oruçken başka türlü zaman geçmiyor. Derslerden Kur'an okumaya da mecalim kalmıyor, ancak sahura erken kalkıp da okuyabiliyorum. Dün camide Cihan'a buluşmayı kabul etmediğimi söyleyip gittiğimden olsa gerek bana mesaj atmamıştı. Konum da atmadığım için istese de gelemezdi. Babam halde olduğundan onun gelmesi de imkansızdı. Biraz uyku çekip öğleyi de kılıp çıkardım.

Arka sıralarda oturan stajdaşlarım Sinem ve Dilara'nın diğer bir kaç kişi ile haftasonu buluşması ayarladıklarını duydum.

Burukça tebessüm ettim. Bir keresinde lisenin ilk senesinde iken sınıfın popüler kızlarının sohbetlerini duyduğumdan ayıp olmasın diye çağırdıkları pikniğe katılmıştım. Normalde olsa asla katılmazdım ama annem sosyalleşmem konusunda çok baskı yaptığı için onu sevindirmek ve bir daha bu konuyu açmaması için gitmiştim.

Heyecanla hazırladığım poğaçaları keyifle yiyip beni eşyaların başından nöbet tutmam için bırakmışlardı. Onlar akşama kadar güzel anılar ve fotoğraflar biriktirirken ben onları izlemiş ve toplu fotoğraflar hariç kimse ile fotoğraf bile çekinmemiştim. Çünkü kimse benimle özel fotoğraf çekinmek istememişti. Üstelik son zamanlarda bana soğuk davranan yakın arkadaşım zannettiğim İrem adlı vatandaş, beni orada direk görmezden gelmişti. Akşam eve gitmek için kimsenin babası gelmeyince ben babamı çağırmıştım ve hepsini teker teker evlerine bırakmıştık. Enayilik demiştim ben. En iyilik demişti Ufuk. O küçük yaşında bana arkadaş olmuştu hep. İşte ne ise oydum ben. Kim bana nasıl davranırsa davransın iyiliğini esirgeyemeyendim.

Eve gidince belki bu sefer farklı olur umudu ile katıldığım bir etkinliğin daha, bende hayal kırıklığından başka bir şeye yaramadığının acısından ağzıma yastığımı tıkıp ağlamıştım. Ve acı olan başka bir şey de bunu anneme anlattığımda bana, ne acılar varda sen neleri kafana takıyorsun, diyerek üzüldüğüm şeyi küçümsemesiydi...

Ertesi gün okula gidince kızlar, herkese geçirdikleri günün güzelliklerini anlatmış benim lafım tek bir yerde geçmemişti.

Herkesin beni yok saydığını, beni umursamayan insanları çok umursadığımı fark ettiğim o gün çok ağlamış ama bir daha kimseye umut bağlamayacağıma dair kendime söz vermiştim. Beni kimsenin sevmeyeceğini anladığımda, işte tam o günden sonra bir daha kimseyi gerçek arkadaşım olarak göremeyeceğimi de kabullenmiş kimseye bağlanmamam ve güvenmemem gerektiğini o piknikten bir kaç gün sonra, İrem'in beni öğretmenlerin arkasından atıp tutuyor iftirası ile bütün okula rezil etmeye çalışmış ve herkeste bunu bekliyormuş gibi bana hakaretler etmiş olduğunda öğrenmiştim.

O zorlu süreçte tek dayanağım bunu asla yapmayacağımı bilen ailem ve matematik hocamdı. Okulumu değiştirmiştik belki ama ruhumda ki yaralar değişmiyor üstüne katlanıyordu. Ve ben gittikçe eskiden olduğumdan daha içime kapanıyor ve dışarıya karşı bütün iletişimimi kesiyordum.

Sonradan kendi kendime bunu biraz aşmış olsamda o günler içimde hala bir yara...

Poğaça da yiyemiyorum. Bilmiyorum o günün acısı, yaptığım poğaçaların içinde mi birikti de sevemiyorum yoksa normalde de sevmezmiydim. Ama böyle işte, eskiye bakınca ne safmışım diyorum. Şimdi o saf kız büyüdü, gerektiği yerde sesini çıkaran, işine geldiği gibi davranan ve hayatı sallamayan bir kız oldu. İyi mi oldu kötü mü bilmiyorum ama böyle oldu.

Çantamı koluma takıp kapıya doğru yürüdüm.

"Gülşah." Bana seslenilmesiyle arkamı döndüm. Cenk, kızların yanından kalkıp bana doğru yürüdü.

"Efendim," dedim sert bir tonda.

"Namaza mı gidiyorsun?"

He napcan?

"Ne yapacaksın?" dedim ters bakışlarımla pencereye doğru bakarak.

"Bana da dua eder misin?"

O nereden çıktı şimdi? Hem neden benden istiyorsun?

"Edeyim de, Allah demez mi o kulum nerede diye?"

Bu lafımı duymayı beklemiyor gibi yüzü afallamışa benziyordu. Durdu, bir şey diyemedi. Ben de omzumu silkip çıktım. Ne yapayım, cevap bulmasını mı bekleyim? Benim lafım azdır, ağırdır kardeş. Tabi anlayana...

Normalde hiç muhatap olmadığım insanlar bir şeye ihtiyaçları olduğunda geliyorlar ya, yüzlerine bağırmak istiyorum, benim bir ihtiyacım olduğunda neredeydin, diye.

Okyanus rengi halısı olan mescide indiğimde henüz öğle ezanı okunmadığından kimseler yoktu. Montumu dürüp kafamı koyacağım şekilde yerleştirdim. Çantamdan telefonumu çıkarıp anneme dersimin bittiğini ama yağmur dinene kadar burda olduğumu haber veren bir mesaj attım. Atmasam fark etmezdi ama ben yinede atardım.

Telefonu yanıma koyup bir elimi başımın altındaki montumun altına koydum, onunda fermuarı battı. Doğruldum. Sinirlenmiştim yine. Ben neden sürekli sinirleniyordum şu ara?

Çantamı ve montumu yerden alıp ayaklandım. Islanarak da olsa eve gidecektim şimdi. Neden mis gibi yatağım varken burada uyumayı düşünmüştüm ki zaten?

Aşağı inip kampüsün kapısına kadar yürüdüm. Telefondan baktığımda otobüsün bineceğim durağa gelmesine on beş dakika vardı. Anneme vazgeçtiğimi ve otobüs durağına yürüdüğümü yazdım ve telefonu siyah uzun montumun cebine koydum. Yağan yağmuru ve şemsiyeli insanları izledim bir süre.

"Ya bir kere de bir gün boyunca bir şeylere sinir olmasam. Sakin geçse hayat, fermuarım batmasa, şemsiyemi unutmasam, birilerine sinir olmasam. Sabah otobüs suyunu sıçratmasaydı bana, sinirlenmeseydim mesela ben. Bak düşünüyorum, ben sinirli olmasam her şey yolunda aslında. Eğer Ufuk'u uyandırmakla gecikmeseydim, telaşla evden çıkıp şemsiyemi unutmaz sinirle kendi kendime Ufuk'a söylenmekle uğraşmayacağım için geç gelen otobüsün su sıçratacağını görüp kenara çekilirdim. Ve şemsiyem olsaydı şimdi pıtı pıtı eve yürüyor olurdum ve elimi acıtan fermuara sinirlenmezdim."

"Vay yavrum kelebek etkisine bak sen."

Hemen yanı başımda duyduğum sesle başımı kaldırdım ve şok oldum. Cihan da bim.

Ehehehehe...

Gülün. Komikti.

"Senin ne işin var burada?" Evet gerçekten Cihan gelmiş, hoş mu geldi bilmiyorum ama ben bu kadar sinirliyken hoş bulamaz herhalde.

"Seni almaya geleceğimi ta dünden haber verdim ya Gülşah hanım."

"Ben de kabul etmedim dedim ya Cihan bey."

"Yo demedin."

Kafasına vurucam görücek ha.

"Kabul ettiğimi söylemedim dedim ya."

"Kabul etmedim de demedin ama."

Derin bir nefes verdim. "Stefan Zweig'in bir sözü var; ben anladıklarınızdan değil anlattıklarımdan sorumluyum, diye," dedim bilgilendirircesine. "Yani söyleyiş şeklimi istediğin gibi anlamlandırabilirsin ama ben, yok, dedim sana."

Uzun açıklamama anlamaz bakışlar atan Cihan, sustuğumda tek bir şey söylemişti.

"Ney?

"Ellerimi havaya kaldırıp başımı da göğe çevirdim "Allah'ım sen bana sabır ver."

Aynı şekilde ellerini açıp dizlerini hafiften kırıp o da gökyüzüne baktı. Yine de boyu uzundu.

"Allah'ım gerçekten sabıra ve biraz da sakinliğe ihtiyacı var lütfen ver. Ha birde akıl fikir ver kaç saattir kendi kendine konuşuyor."

"Ya sabır! Sen beni mi dinledin?"

Ses tonum azıcık kızgın çıktı ama ben daha kızgın çıkmasını isterdim.

"Evet dinledim tabi, boşa konuşma istedim."

"Ya Allah razı olsun, ben yoksa ne yapardım(!)."

"Amin amin. E hadi gel, daha dikilmeyelim burada."

"Gelmeyeceğim ben."

"Kızım ne inat çıktın ya."

"Kızın değilim ben senin hadi kal sağlıcakla."

Tam bir adım atmıştım ki kolumdan tuttu.

"Dur bi."

Gözlerim yuvarlarından fırlayacak gibi açılırken sinirle yüzüne baktım. Bakışlarımı fark edip ateşe dokunmuş gibi elini kolumdan çekerken aynı anda bende hızla kolumu çektim.

"Özür dilerim."

Arkamı dönüp hızla yürümeye başladım. Arkamdan koştuğunu biliyordum ama bunu neden yapıyor anlayamıyordum.

"Gülşah dur diyorum, konuşmamız gerek."

Biliyorum...

"Sonra konuşursun."

Aslında benimde söylemem gereken şeyler var...

"İş ciddiye binmeden konuşmalıyız Gülşah."

Bence de...

"Bari şemsiyeyi al."

Durdum. Neredeyse kimsenin kalmadığı okulun bahçesinden çıkmama bir kaç adım kalmıştı.

"Şemsiyeyi vereceksen yarın Selim ile gönderirim."

Yüzünde hoş denilebilecek bir tebessüm belirdi.

Başıyla arabasını işaret etti. "Binmeyecek misin arabaya?"

"Seninle yalnız mı?" Başımı iki yana salladım. "Asla."

Derin bir nefes verdi, bir süre durdu ikimizde şimdiden sırılsıklam olmuştuk.

"O zaman al." Elindeki şemsiyeyi bana uzattı. Hızla alıp açtım. Hasta olmaya niyetim yoktu, yarın staja gidecektim.

"Teşekkür ederim."

Bir şey demedi. Ben de bir şey demeden arkamı dönüp yürümeye başladım.

Kampüsün bahçesinden çıkalı henüz bir kaç adım olmuştu ki birinin çok yakınımdan yürüdüğünü fark ettim. İçimi hafiften endişe duygusu sarmaya başlamışken Cihan'ın çok uzaklaşmamış olmasını umdum. Şimdi bir şey olsa ve görse gelirdi yardımıma. Yani öyle umuyordum.

Henüz kalabalık varken bir şey yapamaz diye bir anda durduğumda o da durdu. İçimdeki korkuyu bastırıp şemsiyeyi hafiften kaldırdım ve yanıma döndüm ki kimi göreyim.

"Senin derdin ne?"

"Madem arabama benle yalnız asla binmezsin o zaman yolda konuşalım."

"Allah Allah..." Yok! Ben konuşmayı kabul etmeden peşimi bırakmayacak. Hoşuma da gitmiyor değil ama sıkmasın canım bu kadar...

"O kadar mı acil?"

"Evet."

"Sırılsıklam olmuşsun."

"Sorun değil."

"Gel şemsiyenin altına."

"Emin misin?"

"Fikrimi değiştirmeden gel."

"Yalnız ben senin tuttuğun şemsiyenin altına giremem."

"O niyeymiş?"

"Sığmam kızım, baksana şu boyuma posuma."

Sahiden kolumu en çok uzatsam da parmak ucumda dursam anca yetişirdim. Şemsiyenin altına ben o pozisyondayken girse kafasına şapka gibi olurdu. Ay hayal etmesi komik geldi şimdi.

"Aman iyi gelme o zaman. Islan orada."

"Alternatif bir çözüm olarak şemsiyeyi ben tutabilirim aslında."

"Ben de senin tuttuğun şemsiyenin altına girmem. Alternatif başka bir çözüm bulursan yetiş bana."

Adımlarımı hızlandırdım, belki hafif veya orta tempoda koşuyor da olabilirdim. Kıkırdayarak koşan sırılsıklam ama şemsiyeli bir kız dışardan nasıl görünüyor umurumda değildi şu an.

Konuşsak, kendimi nasıl anlatacağımı hatta ne anlatacağımı bilemediğim için bu konuşmayı gerçekleştirmeye çekiniyordum. Olabildiğince geciktirip konuşmayı kafamda hazırlamam gerekiyordu.

Otobüs durağına kadar arkama bakmadan koşmuştum. Sabah ki o uykulu, yorgun Gülşah'dan eser yoktu şimdi.

Nefes nefese durağa girdiğimde arkamı döndüm, Cihan görünürde yoktu. Alternatif bir çözüm bulamamıştı demek ki...

Neymiş efendim, alternatif bir çözüm olarak şemsiyeyi o tutabilirmiş...

Çok alternatif bir çözüm, zekasından gözlerimden yaş geldi. Onun alternatifini alacaksın...

Allah'ım sen orucumu tehlikeye atacak şeylerden söylememden beni koru.

Otobüsüm geldiğinde kartımı çıkardım ve şemsiyeyi katladım. İlk basamağa basıp son kez geldiğim yola baktım, ne diye baktığımı anlamayıp kendime kızarken binip kartımı okuttum.

Bazı oturaklar boş olsa da ıslak olduğumdan cam kenarında ki boşluğa geçip tutundum ve otobüs hareket etti. Ev ile kampüs arası otobüs ile yaklaşık kırk dakikalık bir mesafeydi, tabi trafiğin olduğu saatlerde binsem, şehirler arası yolculuğa çıkmışım gibi saatler sürebiliyordu sonuçta burası İstanbul.

Cama yan dönmüş bir şekilde yaslanmışken başımı da cama koydum ve yağmur damlalarının süzülüşünü izlemeye başladım.

Cihan nereye kaybolmuştu acaba? Zaten arkamdan gelmesini beklemem saçma olurdu. Ben kimdim, neyiydim de peşimden o yağmurda gelecekti ki?

Cenk neden benden dua istemişti acaba? Ne dua etmişti, neden benden istemişti? Herhalde namaza gittiğimi gördüğünden gözüne imanlı geldim de ondan benden istedi.

Dışarıya baktım, yağmura rağmen dışarıda olan insanların hayatlarını düşündüm. Montunu kafasına geçirip aceleyle yürüyen adam acaba nereden, nereye, ne için gidiyordu?

Şapkası olmasına rağmen kafasına geçirmemiş siyah saçlarını örgü yapmış bir kız gördüm. Yağmurun tadını çıkarır gibi yavaş adımlarla ve gökyüzüne bakarak yürüyordu.

Hayatın tadını çıkarmayı bilen, anı güzelleştirebilen insanlar iyi ki varlar diye düşündüm. Hayata karşı pozitif olan, berbat bir şeyden bile bir şükür sebebi çıkartabilen insanlar bende hep hayranlık uyandırmıştır.

Kırmızı ışıkta durduğumuzda, bizimle birlikte duran biraz önümüzdeki bir arabaya kaydı bakışlarım. Sürücünün yan koltuğunda bir kadın kucağında tombiş yanaklı bir bebeği zıplatıyordu. Yüzüme, oluşmasına engel olmadığım bir tebessüm yerleşti.

Sonra, otobüsün yanında birazcık aşağımda kalan bir arabaya ilişti gözlerim ve gördüğüm manzara ile havalandı kaşlarım. Cihan el kol hareketleri ile dikkatimi çekmeye çalışmış olmalı ki ben fark edince durdu ve telefonunu gösterdi.

Buraya kadar beni takip mi etmişti?

Elimi cebime attım. Telefon yoktu, telaşla çantamı açtım ve elimi daldırdım ama çantamda da yoktu. Ben şemsiye ile bir anlık dünyayı unutup koştururken düşürmüş olmalıydım. Şimdi otobüsü durdursam bile koştur koştur nerede düşürdüğümü bilmediğim telefonu aramam saçma olacağından şu an çaresizdim.

Tekrar başımı kaldırıp endişeli gözlerle Cihan'a baktım. Hala telefonunu gösteriyordu. Dudak okuyabiliyor mu bilmiyordum ama telefonum yok dedim. Elini alnına koyup sabır dilenir gibi oldu ve tekrar telefonunu gösterdi. Hem anlamıyor hemde anlamadığımı sanıp sabır diliyor ya...

İki elimi açtım. "Yok diyorum yok! Düşürmüşüm."

Sinirlenmiş gibi görünüyordu. Ama asıl sinirlenmesi gereken bendim. Telefonuma her ne yazdıysa otobüsten inince yüzüme söylesin, bu kadar diretmeye ne gerek var?

Telefonu gözüme sokmak ister gibi sallayıp uzattığında gözlerimi kısıp baktım ki telefon benim telefonum. Meğer bu yüzden saçma sapan sabır triplerine giriyormuş. Ben de diyorum, ne yazdı da bu kadar bakmamı istiyor. Bir de düşürdüm diyorum anlamıyor diye. Meğersem ben anlamıyormuşum ya.

Utanmıştım. Adam kaç saattir bana telefonumu gösteriyor ben yok diyorum.

Anladığımı mimiklerimden fark etmiş olacak ki önüne döndü. Tam o sırada da yeşil yandığından yola devam ettik. Cihan yol boyu otobüsün hizasında sürdü. Hızlanabilir, yoluna gidebilirdi ama otobüsü geçmedi hatta otobüs duraklarda durdukça o da yavaşladı ve öyle devam etti.

Nihayet benim ineceğim durak geldiğinde indim. Yağmur durmuştu. O ben inene kadar çoktan arabasını park etmiş elinde telefonumla dışarda bekliyordu. Çok hızlı, çok çevik.

Cihan'ın karşısında durduğumda telefonumu uzattı.

"Teşekkür ederim."

"Rica etmemi mi istersin?"

"Ne?"

"Bana borcun var."

"Ne diye?"

"Hem şemsiyemi aldın hem de..." Durdu ve yüzüme baktı. Yüzünde yine o hoş gülümsemesi yer edinirken ben esen rüzgarın etkisiyle kollarımı birbirine bağladım.

"Eee?"

"Hem de telefonun düştü kimse almadan kaptım da seni telefon borcundan kurtardım."

"Tamam, teşekkür ettim işte. Sen iyilikleri hep böyle karşılıklı mı yaparsın?"

"Sana evet."

"O niye?"

"Canım istiyor."

"Sen benim başıma bela mısın?"

"Kırılıyorum stajyer hanım demeyin öyle."

Bir de şöyle pişkin pişkin gülüyor ya...

"Gördüğüm en, en, en, gıcık ve ukala adamsın sen."

"Kaç adam gördün?"

"Sana ne? Ben gidiyorum tekrardan teşekkür ederim bu iyiliğin için. Hadi Allah'a emanet ol."

"Tamam bu karşılığı sonra görüşürüz o zaman benim kurtardığım telefonunla," diyerek bastıra bastıra ima yapmıştı.

"Allah'ım ya Rabbim!"

Söylenerek arkamı dönüp yürümeye başladığımda yüzümde bir gülümseme oluşmuştu.

+++

 

Oylamadan ve düşüncelerinizi belirtmeden geçmezseniz çok sevinirim 💫

Hepiniz Allah'a emanetsiniz🪻

 

Bölüm : 24.11.2025 20:00 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...