7. Bölüm

7. BÖLÜM ~Müstakbel Nişanlım~

dolunayelif
dolunayelif

 

Satırlar arasında, bölüm hakkında düşüncelerinizi belirtirseniz çok sevinirim🤗

+++

 

Bugün maaş günü ve günün bitmesine son bir ders kaldı. Çocukların aileleri son dersin her hangi bir saatinde geldikleri için ortalık çok dağılmasın diye boyama yaptırıyoruz. Sınıf öğretmeni hamile olduğundan sıklıkla son derste çocuklarla yalnız kalıyorum. Ve artık baş edilmesi zor bir şey değil hatta aksine oldukça eğlenceli de oluyor.

 

Boyama kitabındaki deniz kızını boyayan 5 yaşındaki Arya'nın renk seçimlerindeki tutturduğu uyuma hayran kalmış bir şekilde eğilmiş onu izliyordum.

 

"Renk seçimin harika Arya."

 

"Teşekkür ederim öğretmenim." Gülümseyerek burnunu sıktım ve dizim boyunda ki renkli oval masaların yanında gezinmeye başladım.

 

Kimisi çiziyor kimisi olan bir resmi boyuyordu. Gelişi güzel çizilmiş bir sahada, top oynayan çöp adamlara baktım bir süre.

 

"Kim bunlar Selim?" Gülümseyerek başını kaldırdı.

 

"Öğyetmenim bu benim, bunlarda, dayım, babam ve Ufuk abi."

 

"En güzel kim top oynuyor?"

 

"Ben çok güzel oynuyorum hatta buyada Ufuk abiye pas atmayı öğyetiyorum."

 

"Bak sen."

 

"Diğey sayfada da dayımla Tsubasa oynayacak."

 

"Tsubasa'yı nereden biliyorsun sen?" dedim şaşkınlıkla.

 

"Dayım izletiyoy öğretmenim. Çok seviyoymuş bende çok seviyoyum."

 

"İyi bakalım Tsubasa ile birlikte öğretin, Ufuk abine pas atmayı," diyerek göz kırptım bu sefer.

 

"Öğyetiriz."

 

"Öğretmenim bakın sizi çizdim." Duvar tarafında oturan sınıfın en miniği Yağmur'a yöneldim.

 

Bugün giydiğim beyaz gömleğimin üstüne gri süveter ve altımdaki siyah uzun pileli eteğimi pastel boya ile renklendirmiş. Başıma taktığım siyah eşarbı boyamak için bütün kafamın içini de dahil siyah yapmıştı.

 

Bu resim, belki de kimse için bir şey ifade etmezdi ama benim kalbimdi. Küçük bir çocuk beni sevmiş ve beni resmetmişti. Bu öyle güzel bir histi ki.

 

"Çok güzel olmuş Yağmur. Bugün giydiklerimle boyamışsın birde. Bu şaheseri ben alabilir miyim?" Bazı meraklı öğrenciler masalarından kalkıp yanıma gelmiş resmi görmeye çalışıyorlardı.

 

"Olur öğretmenim."

 

"Ah," dedim mutlulukla resmi elime alırken. "Odamda yatağımın baş köşesine asacağım, çok teşekkür ederim."

 

"Rica ederim öğretmenim." Ben yanımdakilere dönünce ayaktakilerle yakın bir bakışma yaşadık ve yerlerine geçtiler.

 

Diğer masaları da gezip bütün çocuklarla sohbet etmeye çalıştım. Kapı tıklanıp içeri bir ilkokul öğrencisi girdi. Bir ilkokulda, üç sınıflık anasınıfı bölümünde çalışıyordum.

 

"Öğretmenim müdür sizi çağırıyormuş."

 

"Tamam geliyorum şimdi." Çocuk çıkıp arkasından kapıyı kapattığında çocuklara göz gezdirdim, hepsi sessizce kendi halinde resimleri ile ilgileniyordu. Yine de onları hele ki son derste yalnız bırakmak istemiyordum.

 

"Baran, sınıfın komutası sende, ben birazdan geleceğim tamam mı?" Sınıfın iri ve lider ruhlusu Baran, ona görev vermemin gururu ile göğsünü kabartarak ayağa kalktı. "Tamam öğretmenim."

 

"Sizde uslu bir şekilde bekleyin tamam mı?"

 

Çocuklar koro halinde "tamam öğretmenim" dediklerinde sınıftan çıktım. Hemen yan sınıfta Dilara görevliydi ve sınıf öğretmeni de çıkmadıysa Dilara'ya sınıfıma göz kulak olması için ricada bulunacaktım.

 

Kapıyı tıklatıp içeri girdim. Sınıfın dışarıdan gelen sesi içeri girdiğimde kulak ağrıtırdı. Sınıfta öğretmen yoktu ve Dilara çocukları susturmak yerine masasına oturmuş telefonuna bakıyordu. Ben sınıfa girince fark etmemişti bile. Yanına kadar gittim.

 

"Dilara." Ancak fark edip başını kaldırdı.

 

"Ne oldu Gülşah?"

 

"Çocukları niye böyle kendi haline bıraktın? Müdür görse kızmaz mı?"

 

"Aman boşver, zaten son ders."

 

"Yeşim hoca nerede?"

 

"Kızı hastalanmış erken çıktı."

 

"Müdür beni çağırdı da sen sınıfıma göz kulak olur musun, diyecektim... Ama neyse."

 

"Boş ver iki dakikada gidip gelirsin, ne konuşacak zaten."

 

"Öyle yapacağım mecbur."

 

Sınıftan çıkıp yukarı kattaki müdürün odasına adımlıyordum ki müdür merdivenlerden inerken beni gördü.

 

"Gülşah ben seni çağıralı kaç saat oldu neredesin?" dedi kolundaki saati göstererek. "Kendi sınıfında bile değilsin."

 

"Kusura bakmayın Arda bey, konuşmanızın ne kadar süreceğini bilmediğimden Dilara'dan sınıfıma göz kulak olması için rica etmeye çıkmıştım."

 

"Neyse sen gelene kadar ben geldim sen yanımdayken aileler çocukları boş görmesin diye."

 

Ah, ne kadar ince düşünceli bir müdürsünüz böyle, diyecek halim yoktu.

 

"Ne konuşacaktınız benimle?"

 

Elindeki dosyayı gösterdi.

 

"Maaşını bugün yatıramadık."

 

Şaşkın bir sistemle gözlerimi bölerttim. "Neden?"

 

"Sistemle alakalı bir sorun oldu, sorun hallolunca bir iki gün içerisinde yatırılır."

 

"Peki sadece benim maaşım mı?"

 

"Maalesef ki. Cenk ve Dilara'nın maaşlarını yatırdık tam seninkini yatıracaktık sistem arıza verdi ama arkadaşlar sorunun giderilmesi için çalışıyor. Dediğim gibi bir iki güne senin ki de yatacak."

 

Zaten beni bulur böyle şeyler...

 

"Tamam Arda bey. Sınıfa geçeyim o zaman ben."

 

"Aslında bu akşam-"

 

"Gülşah." Cihan'ın sesini duymamla başımı çevirdim. Arda bey ne diyecekti bilmiyorum ama bakışları rahatsız etmeye başlamışken Cihan'ın gelmesi iyi hissettirmişti. Yanımıza kadar gelip benim yanımda durdu ve Arda Bey'e baktı. "İyi günler."

 

"Hoş geldiniz," diyen Arda Bey'in suratında bir hoşnutsuzluk sezmiştim.

 

"Selim İnce'nin dayısıyım ben."

 

"Tanıştığımıza memnun oldum ben de okul müdürü Arda Satar." El sıkıştıklarında Arda bey göz ucuyla bana bakıp tekrar Cihan'a döndü.

 

"Siz Gülşah'ı tanıyor musunuz?"

 

"Evet, müstakbel nişanlım olur kendisi."

 

Gözlerimin olabildiğince açıldığını hissederken şaşkınlıktan ağzımın da açılmasını zoraki engellemiştim. Ne demişti o? Müstakbel mi nişanlısı? Anlamak ister gibi Cihan'ın yüzüne baktım. O ise gayet rahat bir şekilde Arda beyin suratına bakıyordu. Arda bey ise en az benim kadar şaşkın görünüyordu.

 

"Demek öyle. Gülşah hiç bahsetmemişti sizden."

 

"Daha yeni yeni insanların haberi oluyor. Nazar değmesin diye paylaşmıyorduk."

 

NE!? Cihan, gelirken kafasına altından geçtiği bir balkondan sert bir saksı yemiş olmalıydı. Ne diyor böyle?

 

Arda beyin yüzünün rengi atarken ben kendi içimde "her şey ne alaka?" hesaplaması yapıyordum.

 

Arda bey niye bu kadar şok oldu?

 

Cihan ne amaçlıyor?

 

Ben ne yaşıyorum?

 

"Size mutluluklar o zaman. Gülşah sınıfın boşalınca sende çıkabilirsin."

 

"Tamam müdürüm."

 

Ve Cihan'a döndü. "Ayrıca okulda veli olarak stajyerimizin yakını olduğunuz bilinmese iyi olur. Aksi takdirde sizin için sorun çıkabilir."

 

"Uyarınız için teşekkür ederiz, dikkat ederiz," diyerek benim yerime konuşan Cihan'a belirsiz kızgın bir bakış atmıştım.

 

Müdür arkasını dönüp merdivenleri çıkarken gözden kaybolduğunda tekrar Cihan'a döndüm.

 

"Senin derdin ne?"

 

"Hangi derdimi soruyorsun?"

 

"Kaç derdin var?"

 

"Oo say say bitmez."

 

Elimi alnıma koydum.

 

"Niye müstakbel nişanlım dedin?"

 

"Öyle değil misin?"

 

"Sen sürekli sorularıma soruyla karşılık vermekten zevk mi alıyorsun!?"

 

"Öyle mi yapıyorum?"

 

Derin derin nefesler verdim.

 

"Niye erkenden geldin?"

 

"Selim'i almaya geldim. Bu saatte çıkmıyorlar mı?"

 

"Evet çıkıyorlar."

 

"E tamam işte."

 

"İyi al Selim'i, git."

 

"Cık, cık, cık. Bir veliye böyle saygısızlık yapan bir stajyer kovulmaya mahkumdur maalesef stajyer hanım."

 

"Tüh, git de şikayet et o zaman beni müdür beye."

 

"Yok ona şikayet etmem. Kıl oldum herife."

 

"Adam ne yaptı sana?"

 

"Benim sezgilerim kuvvetlidir bak uzak dur bu adamdan. Soyadı bile acayip."

 

"Sana mı soracağım?" dedim tersleyerek.

 

"Sormadın bende yanıtlamadım zaten Gülşah. Bir kere de inat etme... Nişanlı tavsiyesi; uzak dur bu adamdan diyorum."

 

Güldüm. Nişanlı tavsiyesiymiş.

 

Bu düşünce sebepsiz yere karnımda ılık bir ağrı oluşturmuştu.

 

"İşverenimden ne kadar uzak durabilirsem artık," dedim göz devirerek.

 

"Sen dinle beni bak."

 

"Neyse... Bu arada bu nişanlılık meselesi hakkında konuşmamız gereken bazı şeyler var. Zaten sende konuşalım diyordun," diyerek konuşmamız gereken o ciddi mevzuyu hatırlatmıştım.

 

"Bırakayım mı bugün seni evine? Arabada Selim de var yalnız olmayız." Sanki hafiften alaylı söylemişti sözlerini.

 

Öyle de iyi olurdu ki aslında. Yorulmuştum, acıkmıştım ve çaba sarf etmeden evde olmak istiyordum.

 

"Yok teşekkür ederim. Ben giderim kendi başıma."

 

"Allah Allah... Ne inatçısın be kızım gel götüreyim diyorum işte."

 

"Kızım deme bana. Sensin inatçı."

 

"Tamam, benim inatçı oldu mu? Geliyor musun şimdi?"

 

"Ne meraklıymışsın beni arabana bindirmeye ya."

 

"Gülşah hanım. Ben Merve'yi almaya gelmiştim."

 

Bir velinin gelmesiyle kendimi toparladım.

 

"Tabi ben hemen haber vereyim Merve'ye hazırlansın."

 

Cihan'a baktığımda bana bakıyordu. Arkamı dönüp sınıfa girdim. Çocuklar çoktan dağılmış kendi aralarında oyun oynuyor kimisi sohbet ediyordu. Ben sınıfa girince bir sessizlik oldu.

 

"Merve, Selim hazırlanın velileriniz geldi."

 

Boyama malzemelerini hızla çantalarına doluşturan çocuklardan bakışlarımı çekip hala rahatça oturan çocuklara baktım.

 

"Hadi sizde hazırlanın. Sizin de aileleriniz gelir birazdan."

 

Merve hazırlanıp benimle vedalaştığında annesinin elini tutup okuldan çıktı. Selim de arabalı minik sırt çantasını takmış hazır bir şekilde yanıma gelmişti.

 

"Öğyetmenim bugün sizle gitmeyecek miyim?"

 

"Dayın gelmiş Selim'cim. Başka zaman artık."

 

"Siz de gelin lütfen." Sözlerinin sonunu uzatıp dudaklarını büktü.

 

"Öyle bakma ama. Benim burada kalıp arkadaşlarının ailelerini beklemem gerekiyor."

 

"Bizde bekleyiz."

 

"Ama dayını bekletme hadi Selim, başka zaman birlikte döneriz."

 

Üzgün bir şekilde başını eğdi. "Peki öğyetmenim."

 

"Hazır mısın Selim?" Kapıdan başını uzatmış dayısına baktı Selim.

 

"Hazıyım dayı."

 

"Gidelim hadi gel."

 

"Öğyetmenimi beklesek olmaz mı dayı. Birlikte gitsek eve?"

 

"Öğretmenin ne der Selim?"

 

"Öğyetmenim ne deysiniz?"

 

"Beklemeyin beni gidin derim."

 

"Selim biz bekleriz öğretmenini."

 

Yok gıcık. Safi gıcık.

 

"Beklermişiz öğyetmenim gelin."

 

Sen şu çocuğa dua et Cihan efendi.

 

"Peki Selim ama sırf sen üzülme diye geleceğim."

 

"Yuppi!"

 

"Gel Selim biz arabada bekleyelim," derken bana attığı bakışa takılmamaya çalışarak hazırlanan çocuklara dönmüştüm.

 ...

 

Yarım saate bütün çocuklar çıktığında sınıfı düzenleyip kilitledim ve görevlinin odasına bıraktım. Okul bahçesinden çıktığımda korna çalmasıyla, sürücü koltuğunda oturan Cihan ile kesişti gözlerim.

 

Karşıya geçip arka koltuğa oturdum. Cihan'ın yanında Selim oturuyordu.

 

"Selim neden öndesin?"

 

"Ee şey... Öğyetmenim..."

 

"Dayısının arabasında öne oturmayacak da kiminkinde oturacak?"

 

"Henüz yaşı küçük Cihan. Hadi Selim, in yanıma gel."

 

"Ama öğyetmenim emniyet kemerim vay."

 

"Arabanın önüne oturmak için henüz küçüksün Selim. Yaşın gelince oturursun tamam mı?"

 

Cihan sıkıntılı bir nefes verip bir elini direksiyona vurdu ve başını dışarıya çevirdi. Çaprazında oturduğum için tepkilerini net olarak görebiliyordum.

 

Amacım gıcıklık değildi. Korumacı olmak benim suçum değil görevimdi.

 

"Hadi geç arkaya Selim," dediğinde ses tonu dümdüz çıkmıştı.

 

Selim oflayarak indi ve yanıma oturdu.

 

"Siz öne geçmek istediğiniz için mi beni indiydiniz öğyetmenim?" Kendince sinirlenmiş olan Selim'e şaşkın bir ifadeyle bakarken Cihan'ın püskürttüğünü duydum.

 

"Ne münasebet Selim! Ben öyle biri miyim? Seni düşündüğüm için söyledim. Annen görse kızmaz mı? Hem ben de geçmeyeceğim öne?"

 

"Sizin de mi yaşınız yetmiyoy?" Hala Cihan'ın kısık bir şekilde güldüğünü duyabiliyordum. Hayır, çok mu komik!?

 

"Yok ondan değil canım."

 

"Gülşah, evlenince benim yanıma oturabilir Selim."

 

"Evlenince mi?"

 

Oyy, oy...

 

Ben arabaya binmeyeyim demiştim. Dayı, yeğen beni kıstırmaya mı çalışıyorlar ne?

 

"Neyse daha fazla üstüne gitmeyelim öğretmeninin. Günün nasıldı onu anlat Selim?"

 

Yol boyu Selim'i dinleyip arada olayları anlatış şekline güldük. Arada dikiz aynasından Cihan ile göz göze gelmiştik. Onun gülerken kısılan gözlerini görmüştüm, güzeldi... Sert kahveleri gülünce güzellerdi...

 

Selim ile sohbeti güzeldi, çocuklar ile iletişimi iyi biliyordu. Arada yaptığı esprileri güzeldi ve çoğu zaman gıcık da olsa güldürüyordu...

 

Beklemediğimiz bir anda çevirmeye denk geldiğimizde Cihan, polise ehliyetini uzatırken dikiz aynasından bana bakmıştı. Selim'i arkaya geçirdiğim için bana hayret mi ediyordu, özür mü diliyordu, eşşeklik ettim mi diyordu yoksa teşekkür mü ediyordu hiç bilmiyordum ama minnettar kalmalıydı onu iyi biliyordum.

 

Nihayet evimin önüne geldiğimizde arabadan indim.

 

"Teşekkür ederim."

 

"Rica ederiz stajyer hanım."

 

"Yica ederiz öğyetmenim."

 

"Perşembe görüşürüz Selim. Allah'a emanet ol"

 

"Göyüşüyüz öğyetmenim."

 

"Tekerlemelerini aksatma."

 

"Tamam öğretmenim."

 

Göz ucuyla Cihan'a bakıp sonra da kapıyı kapattım. Bana el sallayan Selim'e karşılık verip arkamı döndüm ve binaya yürüdüm. Zile basıp annemin açmasını beklerken araba hala çalışır halde duruyordu. Kapı açıldığında içeri girdim ve merdivenleri adımlarken arabanın gittiğini duydum. Durdum, ellerimi yumruk yapıp yanaklarıma dayadım. Gülümsüyordum...

 

Beni beklemişti. Gündüz vakti ve bildiğimiz, bizim mahalle olmasına rağmen yinede benim binaya girmemi, merdivenleri çıkmamı, gözünden kaybolmamı beklemişti. Başka birisi olsa dikkat etmezdi belki ama benim içim öyle hoş olmuştu ki...

 

Yeni filizlenen bir tohumun heyecanı vardı üzerimde. Çok farklı bir hisse bürünmüştüm adeta. Bu his tam olarak neydi, neden oluşuyordu tam olarak belirleyemesem de berbat tahminlerim vardı ve hiç iyi yerlere gitmiyordu...

...

 

Bu akşam iftara dayımlar gelmişti. Dayımın kızı ve favori kuzenlerimden Ayça, şehir dışında okuduğu için gelmemişti. İnşallah bayrama gelir diye dua etmekten başka çarem yok çünkü bu evlilik görüşmesi yaptığımı öğrenen akrabalarımın beni soluksuz bırakacak kadar sual etmeden bırakmayacaklarına eminim.

 

Oldukça yoğun ve yorucu bir iftar sonrası ben bulaşıklara girişmişken Nazlı da tatlı tabaklarını hazırlıyordu.

 

Ne olursa olsun o akraba kalabalığına çay tepsisi dağıtacak cesaret yoktu bende. Evlilik yoluna girdiğimi daha hiç bir şey kesinleşmeden herkese anlatan annem sağolsun beni kardeşimden beter asosyal etmişti.

 

Öyle ki, Nazlı tatlı tabaklarını ve çayları servis etsin diye bütün bulaşıkları ben yıkamıştım.

 

Son bulaşığı da sudan geçirip makineye yerleştirdim ve bulaşık tabletini haznesine koyup çalıştırdım. Derin bir nefes alıp köşe takımına kendimi bırakırken kafamı masaya çarpmamla acıyla geri doğrumuştum. "Ahh..." Acıyan yerimi ovuştururken çarptığım yere kızgın bakışlar attım. "Dua et yorgunum yoksa iki saat sana söylenebilirdim."

 

"Abla napıyorsun?"

 

Başımı ovuşturarak kapıda dikilen Ufuk'a baktım. "Yorgunluktan kafayı yiyorum Ufuk. Sen napıyorsun? Güzel mi, ev sahibi olup sen otururken ablanın hizmet etmesi?"

 

"Ya abla ben erkeğim içeride ki huzur ortamını sağlamakla görevliyim. Siz kız olarak bu işleri halledeceksiniz."

 

"Öyle mi Ufuk? Erkek adam yardım eder bir kere. Kazık gibi oturmaz orada."

 

"Ben de yardım etmeye geldim işte söylenme tamam."

 

"İyi bana bir çay koy bakayım. Tulumba dan da koy."

 

"Çayın içine mi?"

 

"He çayın içine Ufuk. Şekerli çay içmiyorum ben, tulumbalı çay içiyorum. Hele içinde bir güzel eriyor tulumba. Bazen lokmalı da içiyorum çayı, tatları benziyor zaten tulumbayla. Tövbe ya Rabbim!"

 

Başını geriye atıp gülmeye başladı.

 

"Ne gülüşüyorsunuz bensiz ya?" diyerek kapıda beliren Nazlı'ya çevrildi bakışlarımız.

 

"Sus sen şort." Ufuk Nazlı ile dalga geçip kafasına vururken ben, yapma der, gibi bakmıştım. Nazlı kızacaktı şimdi biliyordum.

 

"Bana şort deyip durma. Eşofmanımın paçası."

 

"Abinle düzgün konuş lan!" Nazlı, Ufuk'u dinlemeyip kafasına uzandı ve ensesine şaplattı.

 

"Tamam yapmayın annem gelirse kızar ha."

 

"Abla şort deyip duruyor bana."

 

"Sen de boşa çalışıyorsun o sınava. Bir sökemedin ingilizceyi."

 

"Benim ingilizcem senden iyi bir kere."

 

"Şortu bilmiyorsun ama."

 

"Şort?"

 

"He şort."

 

Ben sesimi çıkarmadan gülerek ikisinin arasındaki sürtüşmeyi izlerken anca anlamıştım Ufuk'u.

 

"Şortu öğrende gel cahil."

 

"Sen nesin?"

 

"Ufuk sen," dedim araya girerek. Bir yandan da söylediği kelimeyi ancak anladığımdan tartışmalarının anlamsızlığına gülüyordum. "Sen öyle bir ş diyorsun, r'yi öyle bir bastırıyorsun ki kız onu short olarak anlayamıyor."

 

"Short mu? Öf abi ben senin telaffuzuna kusayım."

 

"Bende senin eşofmanının paçasına kusayım."

 

"Uf kusmayın bir durun, misafirler gitsin önce."

 

Nazlı içeriden çağırılırken Ufuk da peşinden gitti. Şapşik kardeşim çayımı koymadan gittiği için söylenerek ayaklanıp kendime çay koydum.

 

Sessizce çayıma iki kaşık şeker atıp karıştırırken yine bir mutfak masasında yalnız çay içtiğimin idrakine vararak burukça gülümsedim. Çay ile derttaştık.

 

Bir söz okumuştum bir yerde; kahve yalnız insan içeceğidir, diye. Her yalnız insanın kahveyle arası biraz iyi olurmuş...

 

Çay, kalabalık ortam içeceğiymiş. Sohbet ederken şekerin karıştırılma sesi, birbirine karışan sohbet seslerinin arka planı olurmuş ve ortama sıcak bir hava katarmış...

 

Oysa benim en sevdiğim içecek ayran ve çay olmuştu hep.

 

Çocukluğumdan bu yana kendimi yalnız hissetmediğim anlar bir kaç lahzalık vakte bakardı.

 

Ailem ve bir yuvam olduğu için elbette şükretmekten hiç geri durmasamda bazen bir ailen ve yuvanın olması yalnızlığını engellemeye yetmiyor.

 

Bunu ne zaman dile getirsem şımarıklıkla itham edildiğim için yalnızca günlüklerimin satırları arasına bir daha dile getirmemek adına gömdüm hislerimi.

 

Şimdi yalnız başıma çayımı yudumlarken düşündüm de; belki de çay yalnızca kalabalık ortam içeceği değildi. Ya da ben çayı bu samimi sohbetlerin arasına karışan bir iz olarak kodlamıştım zihnimde. Ve yalnızlığımı gidermek için, o sıcaklığı hissetmek için seviyordum çayı.

 

Küçüklüğümden beri annem, ne zaman komşuları bizim eve çağırsa onlarla oturur sessizce sohbetlerini dinlerdim.

 

Onların kahkahaları ve içten sohbetleri beni iyi hissettirirdi.

 

Belki de o çayın şekere karıştığı şıngırtı, zihnimde yalnızlığımı törpülemişti; kalbimin bir yerlerinde kendimi ilk kez kalabalığın arasında bir yalnız olarak değilde o kalabalığa aitmiş gibi hissettiriyordu.

 

Yalnızlık kendim seçtiğimde ne kadar huzurlu hissettirse de mecbur bırakıldığım yalnızlık ıstıraptan başka bir şey hissettirmiyordu. O yüzden bazen, sırf yalnız bırakılmamam için bir gün olsun diğerleri gibi sıradan düşünmeye çalışıp kalabalığa karışmak istiyordum.

 

Bazense karışmak istediğim kalabalığın ne kadar sığ ve aşağılık düşüncelerle zihinlerini körelttiklerini fark ediyor kabuğuma geri çekiliyordum.

 

Bir çok kez kendimi arafta buluyordum. Hissettiğim yalnızlık benim seçimim miydi yoksa itilmiş miydim diğer insanlardan...

 

 

Düşüncelerim birbiri ardınca kovalanarak onlarca konuyu tek bir zihinde tartıyordum ki telefonumdan gelen bir mesaj bildirimi tüm karmaşık bulutları dağıttı. Üstten açtığım mesajı görünce yüzümde bir gülümseme oluşmuştu.

 

Selim'in Dayısı: Gülşah hanım borçlarınızı zamanında ödemediğiniz için hacizin başlamasına çok kısa bir süre kalmıştır. En kısa zamanda borç yetkilisiyle görüşmeniz arz edilmektedir.

 

Selim'in Dayısı: RİCA yazıp 3875'e gönder.

 

3875 Cihan'ın arabasının plakası oluyordu. Ayrıntı gözümden kaçmazken ben ne ara arabanın plakasına dikkat ettim de ezberledim, kendi içimde sorgulamaya başlamıştım ki Cihan'ın benden mesaj beklediğini hatırlayıp parmaklarımı klavyede gezdirdim.

 

Ne yazayım ki?

 

Siz: Ne borcuymuş da hemen haciz gelecekmiş yetkili bey?

 

Siz: Hem neyim var ki haciz kesiyorsunuz?

 

Selim'in Dayısı: Eşyanız yoksa sizi almak mecburiyetindeyiz.

 

Siz: Kim demiş?

 

Selim'in Dayısı: Yetkiliniz beyefendi öyle istiyor Gülşah hanım.

 

Bir de gerçekmiş gibi mesajların sonuna nokta koyuyor. Çıldıracağım...

 

Siz: Yetkilim beyefendiye söyleyin değil beni, benim adımın geçtiği basit bir kağıdı bile alamaz o.

 

Selim'in Dayısı: Öyle de bir alırım ki

 

Siz: Aa yetkili bey

 

Siz: Ne zaman geldiniz?

 

Siz: Ben ne güzel menajerinizle sohbet ediyordum

 

Siz: Hem hiç heveslenmeyin beni alamazsınız

 

Selim'in Dayısı: Nedenmiş, evlenmiyor muyuz?

 

Siz: Sen bi namazlarını düzene koy

 

Selim'in Dayısı: Oyalama beni Gülşah, gönlün yoksa yok de

 

Şaşkınlıkla ekrana bakakalmıştım bir süre.

 

Siz: Ben mi seni oyalıyorum?

 

Siz: İlk başta evlenmeye hiç niyetin olmadığını hele ki beni hiçç hiç düşünmediğini söylemedin mi?

 

Siz: Ertesi gün ne olduysa görüşmeye gelmedin mi?

 

Siz: Bir anda garip davranan sen değil misin?

 

Siz: Kafamı karıştırıp asıl oyalayan kişi sensin

 

Siz: Ayrıca seninle mesajlaşmak istemediğimi çok öncelerden beri söyleyen ben değil miyim?

 

Selim'in Dayısı: Yok artık baya dolmuşsun sen

 

Selim'in Dayısı: Bende otobüs 😂

 

Selim'in Dayısı: Şaka şaka

 

Selim'in Dayısı: Bitti mi bu arada?

 

Siz: Hayır bitmedi

 

Siz: Sen sorularımı cevaplamadan da bitmeyecek

 

Selim'in Dayısı: Pekala Gülşah herşeyi açıklamamın zamanı geldi

 

Selim'in Dayısı: Ama kızma bana (Görüldü)

 

+++

 

 

Bölüm hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Oylamadan ve düşüncelerinizi belirtmeden geçmeyin efenimm🌅

 

👉🏻Bölüm sınırı; 60 okunma - 15 Yorum ve 30 oylama olacak 👈🏻

 

Hepiniz Allah'a emanetsiniz 🥰 🪻

 

Bölüm : 24.11.2025 20:16 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...