9. Bölüm

8. BÖLÜM ~Asıllar ve Kararlar~

dolunayelif
dolunayelif

Sevgili okurlarım🍁

Her ne kadar okuma sınırımız fazlasıyla geçse de oy sınırımız ne yazık ki geçmedi ancak ben ilerleyen vakitlerde ⭐a basmaktan çekinmeden bölümleri okuyacağınıza inanıyorum💌

Uzun bir aradan sonra tekrar bu satırlarda buluştuğumuz için nasıl mutluyum anlatamam🤗

Bu bölümü yüklemeden önce geçmiş bölümlere başlık güncellemesi ve bazı bölümlerin anlatım düzenlemesini yaptım. Uzun bir aradan sonra okuyacağınız için geçmiş bölümlere göz gezdirirseniz 6. bölümde daha önce okumadığınız bir sahneye denk gelebilirsiniz👉🏻👈🏻

Çok uzatmadan bölüme geçelim. Bu bölüm biraz 🤏🏻 acı verecek gibi😁

+++

 

 

Otobüs indirim yapıp tekrar hareketlendiğinde derin bir nefes verip kolumdaki ince, kahve kordonlu saatime baktım. Saat akşamın altısını geçerken ben iftara yetişip yetişmeyeceğimi düşünüyordum.

Mübarek cuma günü, iki günlük haftasonu tatiline çıkmam için bir biletken bu yoğun trafik, biletimin kesilmesini geciktiriyordu.

Ben telefonda bütün keşfeti turlarken nihayet ineceğim durağa gelebilmiştik. Otobüsten inip kararmaya başlamış gökyüzüne baktım. Bulutlar pembe, mavi ve turuncunun en güzel karışımı içerisinde muhteşem bir manzara sunarken daha fazla iftara geç kalmamak adına yürümeye başladım.

Yanından geçtiğim lokanta, ağzına kadar iftarı bekleyen insanlarla doluydu. Tebessüm ettim. Her ne kadar Ramazan ayında, gün içinde utanmadan dışarıda yemek yiyen, kahve içen insanların sayısı artsa da hâlâ iftar heyecanı yaşayan, Ramazan ruhunu hisseden, hissettiren insanlar vardı.

"Gülşah."

İsmimi zikreden o malum kişiyi duymamla üst dudağımı ısırdım. Ben bu malum kişiye kızgındım. Bu malum kişi Cihan'dı.

Duymamazlıktan gelip yürümeye devam ettim.

"Kız. Dur bi Gülşah!" Peşimden geldiğini duyuyordum ama asla başımı çevirmedim.

"Kolundan tutup çekmemi istemiyorsan dur Gülşah."

Hızımı aniden kesip durdum. Cihan ise hızını ancak alıp benden bir iki adım ötede durdu. Gözlerimi devirirken o bana odaklanmıştı.

"Ne diye yolumu kesiyorsun?" dedim öfkeyle kollarımı bağlayarak.

"Gülşah konuşalım."

"Sus, ben seni dinlemek istemiyorum. Konuşmazsında sen zaten."

"Gülşah, kendimi savunmama izin ver," diyerek işaret parmağıyla baş parmağının uçlarını birleştirdi.

"Konuşacağım dediğinde konuşacaktın Cihan efendi. Şimdi çekil, herkes yoluna devam etsin," diyerek yürümeye devam etmekte kararlıydım ki tekrar önüme geçip durmama neden oldu.

"Gitmem gerekti Gülşah, cevap vermeye zamanım olmadı hiç."

"Ya bi git Allah'ını seversen. Dakikasında kaybolup üç gün boyunca gelememen kadar imkansız bir olasılık yok."

İşaret ve baş parmağını orta parmağı ile birleştirip "Bir dinlesen" dedi.

Omzumu silktim. "Eve yetişmem lazım, iftar vakti geliyor."

"Bir sen oruç değilsin Gülşah. Azıcık geç kalsan bir şey olmaz. Hem gecikirsek, ben seni doyururum."

Tek kaşımı çatıp iki saniye gözlerinde oyalandıktan sonra onun ısrarcı tutuma karşılık iki elimi belime koyup başımı semaya kaldırdım. Ben derince bir nefes verirken Cihan hâlâ, "Hadi," diyordu.

Kafamda olabilecekleri analiz etmeye başladım. İftara yarım saatten az süre kalmıştı. Yalnız olmayacağımız bir yere gidip sorunumuz her ne ise konuşmamız ne kadar sürer bilmiyordum. Annemgil geciktiğimi fark edip ararsa onlara Cihan'la konuşuyoruz desem babam dışında bu durumdan rahatsız olan olmazdı. Hatta annem, iftarı birlikte açın diye teklifte bile bulunabilirdi.

"Annemlere haber vereyim, merak etmesinler," dediğimde kararımdan memnun olduğu belli olan Cihan başını sallayıp, "Tamam" dedi ve ellerini ceplerine koyup beklediğini belli eden bir pozisyona geçti.

Annemi aradığımda bir kaç çalışta cevaplamış ve beklediğim gibi konuşmamızdan memnun olduğunu belirtip iftarı birlikte yapmamızı teklif etmişti. Babam ise nerede konuştuğumuzu ve iftara nereye gideceğimizi rapor etmem karşılığında kabul etmişti.

Telefonu kapattığımda aramızda bir kaç adım bulunan Cihan'a bakıp olumlu anlamda başımı salladım.

"Konuşalım."

"Nereye gidelim istersin?"

"Bana kalsa geç şu kenara, ver ifadeni sonra sen kendi yoluna, ben kendi yoluma," dediğimde güldü. Kim bir terslenişe gülerdi ki?

"Karşı caddedeki parka geçebiliriz istersen. Oturup sakince konuşuruz."

Saatime baktım. "Zamanımız kısıtlı."

"İstersen seni güzel bir restorana da götürebilirim." Yüzünde sinir bozucu o gülüşü yer alırken sorduğu soruya yanıtım elbette hayır olmalıydı ama açtım ve iftarı geciktirmek istemiyordum. Naz yapıyordum ama içten içe bu iftarı istiyordum da. Birlikte iftar yapma fikri daha önce olsa asla hoşuma gitmezdi ama fena fikir gibi gelmiyordu şimdi. Sonuçta biz bir yola giriyorduk. Giriyorduk değil mi? Hem Peygamberimiz (sav) dememiş mi, iftarı açmak da acele edin diye...

"Arabada kimse yok ama," diye uyarıda bulunduğunda tam da kabul etmek üzereydim.

"Of boşver, geçelim şuradaki parka, bir kaç dakika gecikirim iftara ne olacak sanki..." dedim isteksizce.

"O zaman önden buyur," diyerek eliyle ileriyi işaret ettiğinde yürümeye başladım.

Parka gidene kadar hiç konuşmamıştık çünkü ben çok hızlı bir şekilde yürümüştüm o da benim peşimden yetişmeye çalışmıştı.

Bir çardağa karşılıklı oturduğumuzda hava serinlemeye başladığndan ellerimi birbirine sürttüm. Ben çantamı çıkarıp masaya koyarken Cihan telefonuna bakıyordu.

"Evet, konuş dinliyorum," dedim kollarımı göğsüm hizasında bağlayarak.

Sesli bir nefes verip telefonunu cebine koydu.

"Gülşah önce neden bir anda ortadan kaybolduğumu açıklayacağım sana."

Aynı onun yaptığı gibi ellerimi masada birleştirip öne doğru eğildim. Bu açıklamayı kaç gündür bekliyordum. Bir anda bana herşeyi açıklayacağını ve kızmamamı tembihleyen bir mesaj atıp sonra da ortadan kaybolmuştu. Ne o mesajın devamı gelmişti ne de benim yazdığım hiç bir mesaja dönmemişti.

"Ben sana yazdığım sıra evde değildim," dediğinde alaycı bir tavırla güldüm.

"Neredeydin peki?"

"İşteydim."

"Sen ne ara gelip de bir işe başladın, o hala bir merak konusu bende."

"Gülşah, ben Almanya'da iken ablamın eski eşi ile ortaktık biliyorsundur."

Onayladığımı belli eden bir mırıltı çıkararak başımı salladım.

"İşte," dedi gözlerimin ta içine bakarak. Bakışlarımı kaçırdım.

"Aslında böyle bir durum hiç söz konusu olmadı."

Duyduklarımın idrakiyle gözlerim kocaman açılırken bir elimle ağzımı kapatmıştım. Ne?!

"Evet," dedi sesli bir nefes vererek. "Aslında ben uzun bir süredir buradayım."

"Ama nasıl? Sen... Annenler..."

"Ben beş yıldır aktif görev alan bir devlet mensubuyum Gülşah."

Gözlerim fırlayacak, kaşlarım boneme değecek. Yok artık!

"Gizli görevler, yurt dışı eğitimleri ve daha bir sürü tehlikeli süreçlerden geçiyorum. Bundan haberi olan yalnızca ablam ve Sevim vardı. Artık sende biliyorsun. O gün sana yazarken helikopter ile sınırda ki bir oparasyona gidiyorduk. Hat kesildi ve oparsayon dün gece bitti Gülşah. Ben bu sabah geldim eve."

Duyduklarım, zihnimi hızlıca geri sarıp Cihan'ın ortadan kaybolduğu, annesigilin ona ulaşamadığı zamanları hatırlattı. İlkim ablanın ısrarla, yoğun çalıştığı için bakamamıştır, diyerek Cihan'ı savunduğu zamanlar şimdi çok farklı bir anlam kazanmıştı.

"Yani annenler seni gece dışarı çıkıyor, sabahlara kadar gelmiyor diye anlatırken..."

"Evet, ben aslında görevdeydim. Onları tehlikeye atmamak için bu bir sır olarak yıllarca sürdü... Ve..." Duraksadı. Kelimeleri nasıl toplayacağını düşünür gibiydi. "Şimdi babannemin zamanı az biliyorum. Ben onlar üzülmesin diye mesleğimi saklayıp aynı şehirde yaşamamıza rağmen onlara görünmediysem şimdi onlar üzülmesin diye evlenebilirim de."

Bir sürü duyguyu aynı anda yaşıyordum. Gözlerim yavaş yavaş dolarken belli olmaması için başımı sağıma çevirdim. Cihan yıllarca yanımızda yaşamış ancak ruhumuz bile duymamıştı. Üstelik buna ailesi üzülmesin diye katlanmıştı. Şimdi yine ailesi için hayatını ipotek ederek evlenmeyi kabul ettiğini söylüyordu.

Bencilce gelebilirdi düşüncelerim ancak Cihan'ın benimle bir hayatı kabul ettiği için değil de babaannesi için evliliği kabul ettiğini duymak kalbimde bir yerlerin acımasına sebep olmuştu. Hâlbuki ben, artık bu evliliğe eskisi kadar soğuk bakmıyordum. Oysa ben de bu işin başında aynı düşüncedeydim hatta Cihan ile konuşmayı ilk isteyen de bendim; bu işin daha fazla ilerlememesini söyleyecektim.

Ne olmuştu bana? En başında bu işi istemeyen ve Cihan'ın da istemediğini düşünen ben, neden bu sözleri duyunca burkulmuştum?

Peki madem istemiyordu Cihan, neden bu kadar peşimden koşmuş, bana gülümsemiş, eve çıkmamı beklemiş ve güzel hissettirmişti?

Hepsi bir yalan, babaannesi için yapılan bir oyun muydu?

"Gülşah-" Elimi kaldırdım.

"O zaman aklındaki de babaannen ölünceye dek anlaşmalı bir evlilik miydi?" dedim acımasız bir gerçeğin yüzüme vurulmasının üzüntüsüyle. "En başından beri benimle konuşmak istediğin konu bu muydu?"

"Gülşah, yani..." Devam etmedi, belki de edemedi. Sebebini ise bilmiyordum.

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bir kaç saniyeliğine gözlerimi kapatıp göz yaşlarımı geri göndermeye çalıştım.

"Zaten..." dedi duraksayarak. "Sen de benimle evlenmek istiyor değildin, babaannemi kırmamak için kabul etmiştin görüşmeyi?" derken gözlerimin içine sanki bir şey arar gibi bakmıştı. Aradığı belki bir ışık, bir umut veyahutta yalın bir evet cevabıydı.

Öyleyse ona istediğini verecektim.

"Evet," dedim bakışlarımı birbirine geçirdiğim ellerime odakladığımda. "Ben, Gülsüm teyze kırılmasın diye kabul etmiştim görüşmeyi..." Sesli bir nefes aldım. "Tamam o zaman madem ikimizde istemiyoruz ama Gülsüm teyzenin de kırılmasına gönlümüz razı olmuyor; anlaşmalı evlilik yapalım, hem benimde işime yarar belki. Bu sene son senem. Kim bilir, belki bu sayede atanmam yakın bir şehre olur aileme yakın olurum."

Başını eğdi Cihan. Onun aklından ne geçiyor bilmiyordum ama benim canım acıyordu.

Başını kaldırıp bana baktı. Ben de kararlılıkla yüzüne baktım. İçimdeki kırılmayı görsün istemiyordum.

"Emin misin Gülşah?" dedi başka bir şey duymayı bekliyor gibi. Kabul etmemi beklemiyordu anlaşılan.

"Ne konuda?" dedim duygusuz çıkması için çabaladığım ses tonumla.

"Anlaşmalı evlilik konusunda."

"Evet," dedim hafiften gülerek. Bu çok zor olmuştu. "Yoksa sen vaz mı geçtin? Yani işime de gelir, zaten ben de dediğin gibi bu işi babaannen üzülmeden nasıl bozabiliz diye düşünüyordum," dedim basit bir konudan bahseder gibi.

"Hayır," dedi sözlerim biter bitmez. "Vazgeçmedim."

Sanki devam edecek gibiydi ama aralanan dudakları çok geçmeden kapandı.

"O zaman senin en başından beri oynadığın oyunu devam ettiriyoruz," dedim. Öyle acı ve de zordu ki bu cümleyi kurmak.

Cihan'ın yaptığı her şey en başından beri bir oyundu.

"Gülşah-"

"Cihan, uzatmaya gerek yok, lütfen."

Daha fazla konuşup kalbimi kırma...

"Allahu Ekber Allahu Ekber!"

"Ezan da okunuyor. Kararlaştırdıysak ben kalkayım."

"Bekle."

Ayaklanmıştım ki durdum.

"Ne için?"

"İftar yemeğimiz geldi." Anlamamıştım.

"Ne?"

Ayaklanıp çardaktan çıktı ve benim şaşkın bakışlarım eşliğinde kasklı bir kargocudan iki poşet alıp yanıma geldi.

"Birlikte yeriz diye düşünmüştüm."

Güzel olabilirdi, eğer bu konuşma hiç gerçekleşmeseydi tabi.

"Birlikte yememizi gerektirecek bir yakınlığımız yok Cihan. Teşekkür ederim yine de."

Çantamı koluma takıp çardaktan çıktım. Gözyaşlarıma hakim olabildiğim için kontrol edemediğim burnum akış moduna geçmişti.

"Gülşah."

İsmimi ağzına alma zalımın oğlu.

"Efendim."

"Moralin bozuldu senin."

Hadi ya ciddi misin?

"Yoo. Nereden çıkardın? Konuştuk gidiyorum işte." Burnumu çekerken söylemem olayı biraz garipleştiriyordu sanki.

"Emin misin?"

"Evet eminim. Hadi Allah'a emanet. Annenlere de selam söyle." Arkamı döneceğim sıra tekrar seslendi.

"Gülşah bu döneri sana aldım."

"Selim'lere götür yer onlar."

"İsterlerse onlara da alırım ama bunu sana aldım. Hususi olarak Ufuk'a sordum ne seversin diye."

Gözlerim tekrar dolarken dudaklarım istemsizce büküldü.

Neden Cihan? Neden bana böyle davranıyorsun? Bana özel mi bu inceliğin, yoksa herkese karşı mı böylesin? Ben mi yadıgıyorum bu hallerini yoksa bu normal hâlin mi?

Son kez adımlarımı durdurup ona baktım. "Cihan, yalnızca ailelerimizin yanında bu evcilik oyununu oynayacağız şu an bana böyle davranamana gerek yok," dedim düz çıkarmaya çalıştığım bir tonlamayla.

"Gülşah, bu oyunun bir parçası değil," dediğinde gözlerine daha fazla bakmak istemiyordum. "Gerçekten," dedi yumuşacık bir sesle. "Senin için aldım. Lütfen alır mısın?"

Daha fazla uzatmak istemiyordum yoksa her an içimdekiler dışa vurabilirdi.

"Tamam, teşekkür ederim," deyip dakikalardır ısrarla bana uzattığı torbayı alıp hızla parkın çıkış yolunu tuttum.

"Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler;

Ağzına dolar insanın.

Sussan acıtır,

Konuşsan kanatır," diyor ya Oğuz Atay.

İşte öyle bir an. Ne az önce konuştuklarımız güzeldi ne de bu konuyu konuşmasaydık güzel olurdu. Cihan konuştu ve bir yerlerim kanadı sanki. Ve ben sustum her yerim acıdan kıvrandı.

Öyle hızlı yürüyordum ki kendimi bir anda sokağımızda bulmuştum. Hızımı kesmeden binaya girdim.

Evdekilerin hâlâ sofrada olduğunu düşünüp anahtarımla içeri girdiğimde tahmin ettiğim gibi mutfaktan çatal kaşık sesleri geliyordu.

"Gülşah, sen mi geldin kızım?"

Montumu askılığa asarken seslendim. "Evet, anne." Bu sırada dönerin olduğu poşeti vestiyere bırakmıştım.

"Koş yetiş bak en sevdiğin, köfte patates var."

"Tamam, siz beklemeyin beni. Üstümü değiştirip gelirim."

İştahım kaçmıştı. Ama oruç halimle iştahım kaçtı, yemeyeceğim desem babam kızar, beni o sofraya kesin oturturdu. Bizim ailede yemek ve sofra bir kültürdü. Babamın evde olduğu gün kimse kendi yemez mutfak masamızın etrafında hep beraber toplanır yerdik.

Banyoya girip kapıyı kapattım. Lavaboya ellerimi dayayıp aynada kendime bakmamla göz yaşlarımın akması bir oldu. Hıçkırıklarım duyulmasın diye ağzımı kapatırken yere çöktüm.

Ah Gülşah! Biz ne demiştik? Kimse bizi sevmeyecek dememişmiydik? Kimseye güvenme, kimse senin istediğin sevgiyi vermeyecek dememişmiydik? Ama sen ne yaptın?

Yumruk yaptığım elimi dizime vurdum.

Yine düştün o hataya. Yine sevdin ve sevilmedin be Gülşah. Hem de en başından beri olmayacağı belli kişiden ümitlendin Gülşah. Hata sende. Kimsenin hiçbir hareketinden ümitlenmeyeceksin dememiş miydik biz?

Derince bir nefes alıp bir peçete kopardım. Hünkürürken yine ağlayasım gelmişti.

Tamam, sakin olalım. Herkes hata yapar. Bir sürü kez de yapsak istemeden olan şey hatadır.

Ayaklandım ve aynanın karşısına geçtim. Omuzlarımı dikleştirip aynada ki ağlamaktan kızarmış gözleri ile bana bakan masum kıza kararlılıkla baktım.

"Sakin ol Gülşah. Yolun sonunda değiliz. Sorunlar yaşayacağız, zorlanacağız ama başaracağız. Sen çok güçlü bir kızsın. Hiçbir şey akan göz yaşlarına değmez. Gereksiz yere girdiğin beklentilerden kurtul artık!" dedim aynadaki kendime karşı fısıltıyla. "Şimdi derin bir nefes al, bir abdest al ve kendine gel. Rabbin senin işini kolaylaştıracak ve de güzelleştirecek. Yalnızca bekle ve kendini Rabbine bırak, tevekkül et. Çünkü sen en başında bu işi Rabbine bıraktın şimdi rahatla ve huzurlu günlerin yakın olduğunu düşün."

Kendimi kendim teselli edecek kadar yalnızdım...

Hayır Gülşah, bunun için ağlama birde. Ağlama kotanı fazlasıyla doldurdun zaten.

Musluğu en soğuk ayara getirip buz gibi bir abdest aldım. Odaya gittiğimde Nazlı içerideydi. Kapıyı kapatıp namaza hazırlandım ve namazdan sonra iki rekat da hacet namazı kıldım.

Ellerimi semaya açıp Rabbime yalvarırken gözyaşlarımı yine tutamamıştım. En yüceden, en güzelden, beni en iyi anlayacak yaratıcımdan yardım, kolaylık ve hayır istedim. Vereceğini de biliyordum. Yalnızca sabretmem gerekiyordu. Ellerimi yüzüme sürerken huzurla dolmuştum.

Seccademi katlayıp üstüme rahat bir şeyler giydim. Mutfağa geçtiğimde ev ahalisi salonda çay içiyor, annem mutfağı topluyordu.

"Annem, sen bırak geç içeri ben yemeğimi yiyince toplarım buraları," dedim omzuna dokunarak.

"Kızım, zaten teravihe gideceğiz birazdan. Gelince içerim, tabağını masaya koydum bak, otur da ye sen."

"Peki," dedim. Israr edecek gücü kendimde bulamamıştım.

Sessizce masaya kurulup suyumu içene kadar, dilimin damağımın ne kadar kuruduğunu fark etmemiştim. Hurmayı da ağzıma atıp köfteyi çatalladım.

"Ee ne konuştunuz?" Annem tezgahı silerken merak ettiği konuyu en sonunda açmıştı. Ama bende cevap yoktu.

"Hiç... Öylesine," dedim çatalıma batırdığım patatesleri ağzıma tıkmadan hemen önce.

"Ben iftarı birlikte yaparsınız sanmıştım," dedi annem son bulaşığı da makineye yerleştirirken.

Hislerimi sezmesini istemiyordum. Yememe ara vermeden merakını gidermeye karar verdim. "Cihan teklif etti ama konuşmamız bitince gerek duymadım geldim eve. Zaten çok yoruldum bugün."

Annem makinenin kapağını kapatıp yüzüme şaşkın bir bakış atmıştı. Sanırım yakalandık.

"Sen iyi misin kızım?" diye şüpheyle yaklaştığında kocaman gülümseyerek anneme baktım. "Evet annecim yorgunum biraz o kadar."

Karşıma oturup yüzüme baktı. Öyle bir bakıyordu ki alnımda her şey yazıyormuş da annem okuyormuş gibi hissediyordum. Beni üzen bir şeylerin olduğunu anlamış ama üstüme gitmemek için susmuştu.

Saatlerce salya sümük, domates gibi kızarana kadar ağlasam da yüzüm, gözyaşlarımın tükendiği dakika normale döndüğü için kimse ağladığımı fark etmezdi. Yanaklarım hemen beyaz olur gözlerimin şişliği belli olmayacak kadar milim oynardı.

Annem ne zaman kötü bir şey yaşasam hisseder, anlar bazen sorar, çok üstüme gider bazense sormaz beni kendimle başbaşa bırakırdı. Aniden gelir, sarılır sonra bir şey demeden şefkatle yüzüme bakardı.

"Sen bugün gelme teravihe, evde kılarsın. Hem yalnız kalırsın bi kafanı dinlersin biraz ha?"

"Olur," dedim burukça tebessüm edip.

Masadaki elimi okşayıp kalktı.

Az sonra babam herkese evden beş dakikaya çıkacağı anonsunu verdiğinde annem ve Nazlı hazırlanmaya geçmişti.

Ben, yavaş yavaş ancak tabağımı bitirip bardağımda kalan ayranın son yudumu içerken Ufuk mutfağa girdi.

"Abla."

"Efendim."

"Sen iyi misin?"

"Evet, neden ki?"

"Hani birlikte iftar yapacaktınız, seni üzecek bir şey mi yaptı o-"

"Ufuk dur," dedim lafını keserek. "Saçmalama iyiyim ben. Günahını alma adamın."

"Öyleyse niye birlikte yapmadınız iftarı?"

"Yorulmuştum, eve gelmek istedim."

"Abla..." Sesi inanmıyormuş gibi çıkmıştı.

"Efendiim."

"Emin misin? Üzmedi de mi seni?"

"Yok Ufuk'um iyiyim. Sağol sorduğun için."

Arkasında tuttuğu elini uzattı. Elinde dönerin olduğu poşet vardı.

"Dönerini neden yemedin?"

Konuyu değiştirmem gerekiyor...

"Sen ne diye döneri sevdiğimi söyledin asıl?"

"Sordu söyledim. Ne deseydim pırasa mı?"

Ufak bir kahkaha attım.

"Bilmiyorum deseydin mesela."

"Bana yalan söylememem öğretildi ablam hanım."

"Hmm, aferin o zaman sana kardeşim bey."

"Hadi çıkıyorum hanım, neredesiniz da?!" diyerek annemlere seslenen babam mutfağa girdi.

"Kızım sen gelmiyor musun?"

"Yok baba ben evde kılarım. Yoruldum bugün."

"Tamam kızım sen dinlen," deyip arkasını döneceği sıra birşey hatırlamış gibi yüzüme bakmıştı. "Cihan ile iftar yapacaktınız sanıyordum. Hem iftar yapmadın hemde geç geldin. Seni kızdıracak bir şey mi yaptı yoksa?"

"Yok baba, konuşmamız bitince bende eve gelmek istedim, yorgunum diye."

"Görgüsüzlük mü yaptı yoksa? Seni götürmedi mi bir yere?"

"Yok, o götürmek istedi ben istemedim baba. Cihan'lık bir sorun yok."

"Bak bi yamukluk yaparsa anında söyle, hiç bir zaman kimse sizden önemli değil."

Babamın içimi sımsıcak hissettiren sözleriyle gülümsedim. "Biliyorum baba, teşekkür ederim."

"Biz hazırız baba!"

Cırlak kardeşim Nazlı ve arkasından annemin de mutfağa girmesiyle babam, "Hadi o zaman," dedi ve çıktılar. Ufuk döner poşetini beni sorgulayan gözlerle süzerken masaya bıraktı ve arkalarından annemlere yetişmişti.

Bulaşıklarımı makineye yerleştirip tekrar oturudum. Döner ile olan bakışmamıza son verip telefonu elime aldığımda rehbere girdim ve sorunumu anlatabileceğim biri var mı diye -her üzüldüğümde hep aynı sonucu almama rağmen yaptığım gibi- baktım ve her zamanki gibi bulamayıp rehberden çıktım.

Gruptaki mesajları okurken birinin iyi bir arkadaşım olduğunu ve onunla özelden dertleştiğimi hayal etmek canımı yakmıştı.

Bazı hayaller böyle can yakabiliyordu işte. Ve hayal kurmanın en kötü yanı, bazen her ne kadar can da acıtsa ve her ne kadar imkansız da görünse o hayali zihinden ve hatta belki de yürekten silip atamamaktı.

Dilara'nın rahatsız olduğum özellikleri olmasaydı onunla daha yakın olabilirdik diye düşünürdüm ama daha önce birilerinin arkasından konuşurken yakalamıştım ve benim arkamdan da konuşmayacağı ne malumdu değil mi?

Hiç bir ilgimin olmadığı mesajları okumam bittiğinde telefonu kapatıp dönere baktım.

"Normal bir zamanda olsak hiç şansın yoktu da, seni alan arkadaş mideme öyle bir taş oturttu ki bütün iştahım kayboldu," dedim yorgun gözlerimi diktiğim döner poşetine karşı. "Hadi yine iyisin, ilerleyen saatlere kadar zamanın var. Ben teravihden sonra acıkırım, hele ki iftarda da doğru düzgün yememişim var ya seni öyle bir yiyeceğim ki..."

Ben ne yapıyorum ya?

"İyice dellendik herhalde dönerle bile konuşuyorum." Ayaklanıp döner poşetini içinde ki ayranla beraber buzdolabına koydum.

Odaya geçip hazırlandım ve namaza başladım. En güzelin huzurunda olmak öyle nasipli iş ki, herkese nasip olmuyor.

 

+++

Evvett!

Nasıl buldunuz bölümü?

Cihan'ın söyleyeceklerini tahmin etmiş miydiniz?🤦🏻‍♀️

Gülşah'a bir tavsiye verecek olsaydınız ne olurdu?

Bir de bir de ☝🏻panolarıma bakmayan okurlar için buradan da duyurayım📢

Elimden geldiğince haftada iki bölüm yayınlamaya çalışacağım inşallah🍀🍁

Burada motive olarak; yorum ve oylarınız çok değerli 🪻

Bir de video yaptım.🫣🤭 Pinterest hesabımdan kopyalıyorum 👇🏻

https://pin.it/3YAzag7Z5

Yalnızlığımın İlacı-En Garip Ramazan için bir tanitim videosu gibi oldu. Bakmak isterseniz👉🏻👈🏻

Evvett! Daha fazla konuşmadan artık kapanışa geçelimm...

Sahur şekerlerim, Ramazan ayımız mübarek olsun🌅 Oruçlarınız kabul, günleriniz bereketli olsun🪴

Yeni bölümde görüşmek üzere sürprizlere hazır olun✨ Allah'a emanet olunn🫂

Olun ya😁😘 Var olun🫠

 

 

Bölüm : 18.02.2026 22:41 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...