
Şarkı: Nova Norda-Pelin
“Bazı inançlara göre insanlar doğmadan önce yaşayacakları hayatı izliyorlar ve yaşamaya değer bir şey gördükleri için yaşamayı seçiyorlardı. Yani kader aslında daha doğmadan çizilmişti. Değiştirmek mümkün değildi. Tercihlerimiz bile belirlenmişti. Bize bırakılan tek şey o hayatı yaşamaktı. Peki insanın yaşamaya değer gördüğü şey neydi?”
Bilgisayar sekmesini kapatıp müzik uygulamasına girdim. Şu sıralar sevdiğim şarkılardan birisini açtım ve bilgisayarın başından kalktım. Şarkıya mırıldanarak eşlik ederken üzerime giyeceğim kıyafetlerimi dolabımdan alıp yatağımın üzerine bıraktım ve lavaboya doğru ilerledim.
Lavaboya doğru ilerlerken şarkının sesi duyulmaz oldu ama ben mırıldanarak devam ettirdim. “Ya biz yanıp da sönmeye, zamansız ölmeye mi geldik dünyaya?” Şarkı sözleri yalnızca benim duyabileceğim şekilde dudaklarımdan dökülüyordu.
Lavaboya varınca soğuk suyu açıp ellerimi ve yüzümü yıkadım. Saatlerdir bilgisayar başında yazı yazıyordum. O kadar odaklanmıştım ki annemin evden çıktığını bile duymamış, aramalarını görmemiştim. Soğuk suyu kapattıktan sonra banyo dolabından bir krem alıp ellerime sürdüm ve lavabodan çıktım.
Odaya geldiğimde gözlerim yeniden bilgisayarımdaydı. Şarkı değişmişti, fakat benim aklım hâlâ yarım bıraktığım yazımdaydı. Devam etmek istiyordum, yeniden o sandalyeye oturup düşüncelerimi saatlerce kelimelere dökmek istiyordum ama bedenim artık bunu istemiyordu. Ve tabii, Hazan’a buluşma sözü vermiştim. Eğer bu sefer de ertelersem evimi basmakla tehdit etmişti.
Seçtiğim kıyafetlerimi giydim ve topuz olan saçlarımı açtım. Bukleli saçlarım bozulmuştu fakat onları yeniden şekillendirmeye vaktim yoktu. Yeniden, bu sefer daha özenli bir şekilde, bir topuz yaptım. Birkaç tutamı aralardan çıkarttım ve böyle daha iyi göründüğüme emin olduktan sonra saçlarımla ilgilenmeyi bıraktım. Oysa çok severdim saçlarımla saatlerce uğraşmayı. Ama artık kendime bile vaktim yok.
Göz altlarımdaki morlukları kapatması ve yüzüme renk vermesi adına bir cilt makyajı yapıp evden hızlıca çıktım. Hazan fazlasıyla dakik bir insandı. Bekletilmekten de hiç hoşlanmazdı. Ondan bir fırça yememek için ayakkabılarımı da hızlıca giyerek apartmandan çıktım.
Binadan çıktığımda yürürken annemi aradım ve Hazan ile buluşacağımızın haberini verdim. Günler sonra evden çıktığımı öğrenen annem de en az Hazan kadar mutlu olmuştu. Bana sorarsanız çevremdekiler bu durumu biraz abartıyorlar. Herkes dışarıda eğlenmek, gençliğini aktivitelerle vakit kaybederek geçirmek zorunda değil. Ben zamanın çok değerli olduğuna inanırım. Boşa geçirdiğim tüm o vakitler beni mutlu etmekten ziyade strese sokuyordu.
Yürüyerek, daha doğrusu geç kalmaktan korktuğum için hafiften koşarak, metroya geldim. Birkaç dakikalık bekleyişten sonra metroya bindim ve Hazan’la buluşacağımız ortak noktaya varana kadar kulaklığımdan çalan şarkıyı dinledim. Ve bir de eve döndüğümde yazacağım şeyleri.
Yirmi bir yaşındaydım. Okul hayatımın ilk on iki yılı başarılarla geçmişti. Ailem benimle gurur duyardı. Abimin aksine, hiçbir zaman zayıf bir notla eve gelmemiştim. Lisenin son senesinde ise her şey değişti. Ben bu dönemi hayatımın ikinci sezonu olarak görüyorum. O yıl ablamla babamı bir trafik kazası sonucunda kaybettik. Üniversite sınavına girmeden bir gün önce ablamla babamın mezarlarına koyuluşunu izledim. O gün vedalaştığım yalnızca onlar sanıyordum. Oysa öyle olmadı. Aynı zamanda annemin neşesiyle, abimin o alaycı tavırlarıyla ve kendime olan güvenimle de vedalaşmıştım.
Üniversite sınavının sonuçları açıklandığında, on iki yıl boyunca istediğim bölümü kazandığımı gördüm: hukuk. Ve her şeye rağmen ailemin benimle gurur duyacağını sanarak üniversiteye başladım. Ama kader dedikleri bu olsa gerek. Hukuk okuma isteğimi de o mezarlardan birine gönmüş olmalıyım ki, okula gitmek benim için bir işkence haline geldi. Ama dedim ya, ailem benimle gurur duyar sandım. Olmadı.
Metro ineceğim durağa geldiğinde kulaklığımdaki müziğin sesini biraz kısarak metrodan indim. Dışarı çıkana kadar hızlı yürümeye ve kimseye çarpmamaya özen gösterdim. Sıcak hava, koyu renk giyindiğim için şimdiden beni pişman etmişti.
Metro istasyonundan dışarı çıktığımda, Hazan çoktan gelmişti. Şaşırmamıştım. İstediğim kadar vaktinde geleyim, Hazan hep benden önce gelirdi.
Kulaklıklarımı kulağımdan çıkartıp çantama attım. Hazan beni görünce büyük bir mutlulukla gülümsedi. Benim aksime, pembenin tonlarına bürünmüştü. Dalgalı olan saçlarını her zamanki gibi düzleştirmiş, parfümünü üzerine boşaltmıştı. Hızlı adımlarla yanına vardığımda beni kendisine çekerek sarıldı. Boyu benden yaklaşık on santim uzundu ve yüzü benimkine kıyasla daha olgundu. Bu yüzden genelde ablam sanılırdı.
Hazan ile lisenin ilk senesinde tanışmıştık. En ön sırada, yalnız başıma, kimseyle konuşmayı tercih etmeyerek oturuyordum. Yüzümde bir gülümseme yoktu. Yalnızca hocaları dinliyor, söylediklerini not ediyor ve derslere katılıyordum. Sınıftakilerin yarısı varlığımdan haberdar bile değillerdi. Hocalar ise yalnızca yüzümü biliyor, ders haricinde sesimi duymuyorlardı. Ama Hazan varlığımdan haberdar olan kısmın arasında olacak ki bir matematik dersinde arka sıradan tahtayı görmediğini söyleyerek yanıma oturdu. O gün herkesin gözü bizim üzerimizdeydi. Kimseye bakmasam da biliyordum. Çünkü Hazan okulun ilk gününden beri cıvıl cıvıldı. Herkesle hiç çekinmeden konuşabiliyordu. Ben ise benimle baş başaydım.
O günden sonra her matematik dersinde yanıma oturdu. Aslında dersi falan dinlediği de yoktu. Bunun farkındaydım ama neden yanıma oturduğunu da anlayamıyordum. Meğer benim onunla konuşacağım günü bekliyormuş. O gün geldiğinde ondan yalnızca silgi istemiş olmama rağmen bütün hayatını bana kısa bir özet geçmişti. Ben tek kelime bile etmeden dinlemiştim ve o tek bir dakika bile susmamıştı. İlk kez o gün bir dersi dinlememiştim.
Ve sonradan öğrendim ki tahtayı göremediği falan da yokmuş, aksine gözleri fazlasıyla iyi görüyormuş. Beni yalnızlığımın ortasından çekip çıkartan kişi Hazan olmuştu ve yıllardır ilk gün olduğu gibi o saatlerce anlatır, ben ise saatlerce onu dinlerim. Onun hayatı benimkinin aksine fazlasıyla eğlenceli ve hareketlidir. Benim ise anlatabileceğim tek şey gün içinde kaç saat ders çalıştığımdır. Ama buna rağmen yıllardır arkadaşlığımızın bozulmaması, beni içten içe mutlu ediyor. Ve dile getirmesem de onun da bunun farkında olduğunu biliyorum.
“Yine bekletmemek için koşarak mı geldin? Bu sıcakta bir de! Kalbin güm güm atıyor, Efnan.” Ve evet, daha şimdiden azarlamaya başlamıştı.
Beni kollarımdan tutup aramıza birkaç santimlik bir mesafe koydu. Azarlarken ciddi görünmek için çattığı kaşlarına gülümsemeden edemedim. Güldüğümü görünce o da kendini tutamadı. “Gülme, ne gülüyorsun? Komik değil, Efnan,” diyordu ama kendisi de benim gibi gülümsüyordu.
En sonunda pes edip kolunu koluma doladı ve beraber ilerlemeye başladık. Yol boyunca yeni konuşmaya başladığı çocuktan, annesiyle ettikleri kavgadan, sınıfta sevmediği o kızdan ve üniversitenin zorluğundan bahsedip durdu. Hazan öğretmenlik okuyordu. Ve benim aksime bundan gayet memnundu. Çocukluğundan beri istediği meslek buydu. Benim için de avukatlık böyleydi fakat nedense artık bunu istemiyordum. İçime sinmeyen şeyler vardı.
Her zaman gittiğimiz kafeye vardığımızda ben her zamanki gibi ıce americano sipariş ettim. O ise hiç denemediği içeceklerden birini seçti. Ortak yememiz için de bir adet waffle sipariş etti ve cam kenarından bir masaya oturup siparişlerimizi beklemeye koyulduk. Tabii bu sırada Hazan yine bir şeyler anlatıyordu.
“Sence de Romeo ve Juliet fazla abartılmıyor mu? Hayır, yani bence çok güzeller ama bilmiyorum, bu kadar abartılmamalıydı bence. Sen son attığım filmi izledin mi? Erkek başrol fazla yakışıklıydı. Filmi izlerken annemle ettiğim kavgayı bile unutmuştum. Hayır, yani bir kadın hiçbir şeyden nasıl memnun olmaz? Bir kere olsun memnun olduğunu görmedim…”
Konu geçişlerine yetişemediğim için bir süreliğine beynim durmuş gibi hissetsem de aldırmadım. Zaten o da anlamam için bana vakit tanımadan anlatmaya devam etti. Siparişlerimiz geldiğinde ise boğazının kurumasından ve siparişlerimizin çok geç gelmesinden şikayet etti. Söylediğine göre, siparişler gelene kadar bir destan anlatmış. Söylediği doğruydu; gerçekten bir destan anlatmıştı. Fakat burada sorun garsonda değil, Hazan’daydı. Motor gibiydi. Susmak lügatında yoktu.
Onun bu hallerine gülümsedim ve kahvemden bir yudum aldım. O ise ismini anlayamadığım içeceğinden önce waffle’ı yemeye başlamıştı. İlk lokmayı ağzına attıktan sonra, aşırı beğendiğini belli etmek adına vücut dilini konuşturdu. Eriyormuş gibi taklit yaparken gülümsemem büyüdü ve kıkırdadım.
***
Hazan ile buluşmamızın sonlarına doğru telefonu çaldı. Arayanın annesi olduğunu görünce yanımdan uzaklaştı ve kafenin dışına çıktı. Camdan ona baktım. Telefonunu açtı ve saatler sonra ilk kez sustuğuna şahit oldum. Yüzündeki gülümseme de annesinin aramasını görünce silinmişti. Bir eliyle telefonunu tutarken, diğer eliyle çantasından sigarasını çıkarttı ve dudaklarının arasına yerleştirdi. Çantasından çakmağını da alıp sigarasını yaktı. Dakikalarca konuşmadan annesini dinlediğini görünce, bu kez gerçekten aralarının bozuk olduğunu anladım.
Hazan’ın yıllardır bahsetmediği tek şey annesiyle ettiği kavgalardı. Annesinin hiçbir şeyden memnun olmadığını söyler, ablasını ve erkek kardeşini kendisinden daha çok sevmesinden yakınır, tüm bu kavgaları artık kaldıramadığını söylerdi. Fakat hiçbir zaman kavgalarını anlatmazdı. Annesi dışında kimseyle sorun yaşadığına da şahit olmamıştım. Hem ailesindeki diğerleriyle hem arkadaşlarıyla hem de çevresindeki diğer insanlarla gayet kolay ve iyi anlaşırdı. Ama söz konusu annesiyken durum pek öyle değildi.
Ben Hazan’ı izlemeye ve kahvemi içmeye devam ederken, az önde Hazan’ın kalktığı yerde bir hareketlilik oldu. Gözlerimi oraya çevirdiğimde küçük bir kız çocuğunun oraya oturduğunu gördüm. Çocuk en fazla dört yaşlarındaydı. Dudağı yanaklarının arasında kaybolmuş gibiydi. Saçları benimkiler gibi kıvırcıktı. Gözleri benimkiler gibi ela renkteydi. Bana benziyordu ve gülümseyerek bana bakıyordu.
Annesini görmek amacıyla etrafa bakındığımda, korkuyla etrafına bakınan bir adam gördüm. Ayağa kalktım ve kız çocuğunu oturduğu yerden kaldırdım. “Merhaba minik,” dedim ve ben de ona gülümseyerek onun boyuna eğildim. Korkulu adamı elimle işaret ederek sordum: “O adam senin baban mı?”
Çocuğun adama baktığında gülümsemesi büyüdü. “Babaaa,” diyerek adama doğru adım atmaya başladı. Adam, sesin geldiği yere döndüğünde olduğumuz yere doğru koşmaya başladı. Yanımıza yaklaştıkça fark ettim ki adam, tıpkı ellerimle mezara koyduğum babama inanılmaz derecede benziyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |