
30. Bölüm | Gamzendeyim
Dedüblüman / Gamzedeyim Deva Bulamam
@Bu bölüm, biricik arkadaşım Berra için.
Her zaman iyi hisset.
Uzun süre sonra bir alışkanlığa geri dönmek çok zor olurdu benim için. Her şeye çabuk ayak uyduran ben, bir şeyi alışkanlık yapınca bırakmakta deliler gibi zorlanırdım. Ama şimdi, aylardır elimi sürmediğim operasyon dosyalarına bakarken, operasyonlar için not alırken kendimi öylesine hafif hissediyordum ki: bir kuşla yarışırdım.
Yaralarım birkaç hafta öncesi gibi değildi, çok çok daha iyi haldeydim. Bazen ellerimle bir şeyi çok sıkı tutamıyordum canım yanıyordu ama olsun eskisi gibi değildi en azından. Ellerim dışında olan yaralarımın haftada bir pansumanını değiştiriyorduk. Büge yardımcı oluyordu. Öyle canımı her şeyden çok yakan bir yaram yoktu ya da ben acıya alışmıştım.
Elimde tuttuğum kalemin mürekkebi bir anda elimden akıp gidince, notlarıma bulaşmasın diye elimi masanın diğer tarafına çektim. Çok sorun etmeyerek kalemi bir peçetenin üzerine bıraktım. Sanırım mürekkebin dağılması iyi olmuştu. Aralıksız saatlerdir çalışıyordum, hoş çalıştığım şeylerin bu isimsizler dosyası olması gerekiyordu ama şartlar böyle el veriyordu. Telefonumu siyah kotumun arka cebine atarak ayağa kalktım.
Çalışmaların grupça yapıldığı salonun lavabosuna ilerlerken gözlerim diğer çalışanların üzerinde gezindi, öylesine odaklanmışlardı ki, birisi hariç kimse benim onları izlediğimi fark etmedi.
Açık kumral saçları, al al yanakları, buradan bakılırken bile belli olan gözlerinin o açık kahvesi ile benden fazlasıyla kısa beyaz tenli bir kadını gördüm. Gülümsemesi dolgun yanaklarına ulaşmıştı. Yerinden kalkarak benimle beraber lavaboya ilerledi. Kapıyı benim için açtığında “teşekkür ederim.” Diye mırıldandım. “Rica ederim.” Dedi ince sesiyle.
Bir peçete alarak suyu açtığımda o da yanımdaki musluğu açıp ellerini yıkamaya başladı. Peçeteyi suyca ıslatıp sargılarıma dokunmadan avuçlarımı silmeye başladım. Az çok silinen mürekkebin izi orada kaldığında yeni bir peçete alarak sıkı sıkıya sildim elimi. Gülümsedim ister istemez, artık ilk uyandığımda canımı delicesine acıtan yaralar değillerdi. Hele ki, o kıyameti andıran saatlerin içinde ilk kez çekilen tırnaklarım gibi hiç değildi.
Nasıl dayandığım konusunda farkındalığım yeni yeni oluşmaya başlamıştı. O an bana sunulan hayat, bana verdirilen kararlar ve beni gözden çıkardığını düşündüğüm insanlar nasıl olurdu da benim şu zamana kadar ölümümü getirmemişti bilmiyordum. Bildiğim tek şey, benim hayata tutunmamı sağlayan küçük bir canı taşıyor olmamdı.
“Dalgın görünüyorsun,” dedi yine o ince ve kibar kadın sesi.
Başımı kaldırarak yüzüne baktığımda ne kadar güzel olduğunu düşündüm yine, çok duru görünüyordu. İçimi titreten bir nefes ile doldu ciğerlerim. Gülümsemeye devam ettim. “Bilmem ki,” dedim öyle ne diyeceğimi bilmeden.
“Daha önce hiç görmedim seni,” dedi bir anda kaşlarını hafiften çatarak.
Yıllarımı vermiştim oysa.
Bakışlarım kısa süreliğine tekrar aynaya kaydı. Hep yaptığım gibi sıkı sıkı tutturmuştum saçlarımı. Alp açar diye gönlüm rahat bağlıyordum.
“Bir insan, özellikle de bir kadın bu kadar dalgın bakmamalı.” Onun yaptığı gibi kaşlarımı çatarak ona bakmama neden oldu.
“Anlamadım.” Dedim.
Önüne düşen bir tutan saçı kulağının arkasına iteledi. “Sadece düşüncem bu.” Dudağının kenarında bir gülümseme yeşerdi. “Seni daha önce görmedim ama adını çok duydum. Bu kadar başarılıyken bu kadar dalgın ve üzgün olman normal mi?”
Kalçamı lavabonun fayansına yaslayarak ayakta çok durunca ağrıyan bacaklarım ve sızısı dinmeyen kasıklarım için bir anlığına en iyi kararı aldığımı düşündüm. Yerime yerleşirken cümlesini tamamlamış, benim ona bir şey söylememi beklemeye başlamıştı. Ama benim söyleyecek tek kelimem dahi yoktu. Nasıl olurdu da bir kadının hayatı yalnızca bir günde bu kadar altüst olabilirdi? Ben bunların hepsine izin vermeyi geçmişti artık, benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Ben hayatım mahvolurken, bir köşede operasyonlar için planlar yapıyordum. Ben gerçekten iyi bir istihbaratçı mıydım mı?
Beynimdeki her damar, sanki bin türlü düşünceyi taşıyordu bedenime. O düşünceler bedenimde dolaştıkça vücudum buz kesiyordu, ellerim titriyordu. Ellerim titriyordu.
Silah tutan kadınsın sen, silah tutan kadının eli titrer mi Elfida?
Delirmek bir seçenek değil de zorunluluk halindeydi sanki son zamanlarda. İmkanı yoktu aklını yititmemenin. 28. Yaşım benden bir can alırken bir can vermiş, otuzuma yaklaşmış olmama rağmen babamı gördüğüm an beş yaşına her dönmeme neden olmuştu. Sahi, otuza ne kalmıştı şurada? İki sene.
Ne olacaktı o iki senede? Ben babamla eskisi gibi bir olacaktım?
Eskisi yoktu ki. Beş senemiz vardı, benim çeyreğini hatırladığım beş senemiz.
Barın Alp ile evlenip mutlu mesut bir hayat mı yaşayacaktım?
Onun çocuğunu düşürdüğümü o bilmezken mutlu mesut bir hayat yaşamamızın imkânı yoktu. Bilhassa ben ölümden dönmüşken, o kendini tamamen suçlarken de bende ona katılırken bunun oluru yoktu.
Nasıl geçecekti benim ömrüm?
Ya da nerede bitecekti bu ömür?
Aklımda binbir türlü senaryo, gözlerimde her an akmayı bekleyen yaşlar, evde beni bekleyen kızım şu anki yaşamımdan ibaretti. Kızım vardı işte, annelik yapabiliyor muyum bilmiyorum ama kızım işte.
Doğurmakla anne, doğurtmakla baba olunmaz biliyordum. Şimdi onu doğurmamış olmama rağmen ona annelik yapabiliyor gibi hissetmem benim için büyük bir ispattı ancak altı ay sonra doğuracağım bebeğime annelik yapabilecek miydik o muammaydı. Tabii, yaşarsa.
Yaşarsa ne ağır kelimeydi öyle. Kalbim ağrıdı. Çok ağrıdı kalbim.
“Sen çok dolmuşsun.” Dedi üzgün bir sesle karşımdaki kız. Yine ve yine daldığım yerden çektim gözlerimi. Düşünmek insanın kendini öldürme biçimiydi. Acı ya, ben öleceksem galiba bunun yüzünden ölecektim.
Kız kollarını açarak önce benden izin almak ister gibi gözlerime baktı. Başımı sallayıp gözlerimle onu onayladım. Onun yaptığı gibi kollarımı açarak onun bana sarılmasına izin verdim. Çok değil, beş on saniye kadar sarılıp geri çekildi gülümsemeye devam ederek.
Elini bana uzatırken diğer eliyle saçını kulağının arkasına sıkıştırdı. “Berra ben.” Dedi neşeyle.
Zorla değildi bu kez, içimden gelerek gülümsedim ona. “Elfida.” Dedim yalnızca. “İsmin güzelmiş.”
“Teşekkür ederim.” Dedi. “Seninki daha güzelmiş. Anlamı ne?”
Durdum. Hani kader gülmeye çalıştığın zaman bile vurur ya, tam olarak o yaşandı. Şimdi ağzımdan çıkacak tek cümle, benim hikayemin sonunu getirecekti belkide. Küçük mucizeler değildi ihtiyacım olan. Bu hikayenin sonunun değişmesi için koca mucizelerin art arda gelmesi, beni bulması gerekiyordu. O da bu şans ve kader ile zordu benim için. Göğsüm inp kalkarken aldığım nefeslerle, dudaklarımdan çıkan cümleyi ben yönetmiyordum artık. “Feda etmek demek.”
Çok anlamamış bir tavırla kaşları çatıldı. “Ağır bir anlamı varmış, umarım taşımıyorsundur anlamını.”
Acıdan güldüm. “Babam koymuş ismimi, anlamını taşıyayım diye.”
Boynu büküldü. “Üzüldüm. Umarım ağırlığını taşımazsın.”
Başımı sallamakla yetindim. Aklıma başka bir soru takıldı bu kez. Belki de beynim artık aklımın acılara kaymaması için kendi kendine sorular üretiyordu. “Berra ne demek?”
Çok sevdiği bir soru olduğunu belli ederek iki elini de aynı anda saçlarına atıp havalandırdı. “Temize çıkmış demek, aslında birçok anlamı var ama ben en çok bunu seviyorum.”
Başımla onu onayladım. “Memnun oldum Berra, bebeğim kız olursa bu ismi düşüneceğim.”
Gözleri büyüdü. “Hamile misin?”
“Evet, hamileyim.”
“Ne güzel bir anne olur senden. Hiç hamile gibi durmuyorsun aslında. Fiziğin falan ince görünüyor.”
O bir aylık hastane sürecimdendi diyemedim tabii. Diyemezdim de zaten. “Yeni. Üç aylık kadar.”
“Sağ salim doğurursun inşallah. Kızın olursa beklerim Berra koymanı.”
Güldüm. “Söz, olursa koyacağım ismini.”
Telefonumun arka cebimde iki kez arka arkaya titremesi ile duraksadım. Parmaklarımı kullanmaya özen göstererek parmak uçlarım ile çekip telefonumu aldım. Ekran gelen bildirimler dolayısıyla açıktı. Şifre yoktu. Gelen mesaj Barın Alp’tendi. Mesajı okumadan telefonu tekrar kapatım. Bu kez cebime koymadan Berra’ya döndüm. “İçeri geçelim mi?”
“Olur.” deyip beni önden gitmem için yönlendirdi. Yeni olduğu çok belliydi. Ne güzel bıcır bıcır bir kızdı, belki yirmi belki yirmi iki yaşındaydı. Burada olduğu için gurur duyuyordu kendisiyle eminim. Eğitim aldığı belliydi, o kalp testinden geçmiş olsaydı böyle olmazdı. Büge geldi aklına, o geçmişti testten ama cıvıl cıvıldı her an. Benziyorlardı aslında.
“Soy ismini söylemedin.” Diyerek bana döndüğünde yutkundum.
O soy ismin ağırlığıyla dudaklarım yavaşça aralandı. “Türkeç.” Dedim. “Elfida Türkeç.”
O an abartı bir tepki vermeden şaşkınca bana baktı. Bana bir şey söylemek için ağzını açtığında başımı salladım bir kez. “Hakan Türkeç’in kızı, Elida Türkeç.”
Berra susma hakkını kullanarak ellerini arkasında bağlayarak birkaç dakika öncekine nazaran daha dikkatli ve soğuk bir tavır takındı. “kusuruma bakmayın, ben bilmiyordum.”
Başımı onu onaylamaz halde sağa sola salladım. “Hayır, önemli değil. Sen bana kalbini gösterdin, yardımın için tekrar teşekkür ederim.”
Bir kez başıyla beni onaylayarak yanımdan ayrıldı. Bende bir süre onun arasından baktım. Babamı böylesine tanımışlardı, ben hep uzak kalmıştım. İk üç aydır eğitim alan birisi dahi tanıyordu babamı. Ben öylece öz babamdan habersiz büyümüştüm.
Kızlar en çok babalarına benzeyen erkeklere aşık olurlarmış. Babamı tanıyacak kadar zamanım olmadığı için bu yaşıma kadar yalnızca Barın Alp’e aşık olmuştum belki de. İhtima ya işte, yiyip bitirecek illa. Ben bunca zaman babamı tanıyamadığım için aşık olmamıştım. Bu sorun değildi belki de bir başkası için. Aşık olmadan da yaşardı insan.
Ama babasının en sevdiği rengi, yemeği, sporu, kitabı bilmeden yaşayabilir miydi bir çocuk?
Ben babamı çok özlemiştim. Ama öyle basit bir özlem değildi bu, hasretti, gurbetti, ıraktı. Babamı özlemek benim için imkansızı istemekti küçükken. Şimdi aramızda bir duvar vardı. Yine de imkansız geliyordu.
Yine dalar giderdim bir yere, yine yok sayardım etrafımda ne varsa. Ama o küçük kızın, elinde kendisine benzeyen bir bezbebek ile lojmanların kapısının sınırları içinde babasının geleceği günü bilmeden bekleyişini unutmazdım. Her şeyi unuturdum, Alp’in bana yalan söylemesini bile unuturdum ama annemin, babamın şehadet haberini aldığı gün önümde düüp bayılmasını, uyandığı zaman “Hakan yaktın beni, iki gözüm bitirdin beni ne yapacağım?” Diye ağlayışını unutamazdım. Ben her şeyi unuturdum ama daha evlat ne demek bilmezken iki aylık bebeğimi, bana uygulanan şiddet yüzünden düşürmemi unutmazdım.
Bu kaderin bana çok borcu vardı.
Babamın anneme çok borcu vardı.
Ama hiçbiri ödenemeyecek kadar fazlaydı. Kader ya işte, bir kapıyı aralık bırakır bir kapıyı kapatır. Sen o aralık kapıdan girersin, bu kez seni oraya hapseder. Sen kendi sonunu yazana kadar kalırsın orada.
“Elfida Hanım,” kollarımı bağlayarak izlediğim koridordan beni ayıran şey Büge’nin sesiydi.
“Büge.” Dedim dikkatimi ona vererek.
“Müsteşar seni emretti.”
Sol gözümün bir anlığına seğirdiğini hissederken kaşlarımı çattım. “Beni mi emretti?”
Büge daha kısık bir sesle biraz daha yaklaşarak konuşmaya devam etti. “Yanına gitmek istemeyeceğini bildiği için görev dosyası vereceğini söyledi. Muhtemelen sadece konuşmak istiyor, kötü hissedersen çıkabilirsin, ben kapıda olacağım..”
Bunun şuan iyi bir karar olacağını düşündüm. Ne kadar kaçarsam kaçayım ne kadar sığnırsam sığınayım, affetmesem bile o benim babamdı. Ve içimde babası için ağlayan o beş yaşındaki küçük kızın onunla konuşmaya biraz ihtiyacı vardı.
Dudaklarımı birbirine bastırdım önce. Aldığım nefesi dikkatlice burnumdan vererek başımı salladım. “Olur.”
Büge benimle beraber koridorun sonuna kadar giderek asansörün tuşuna bastı. Bir kat yukarı çıkarken kulağıma yaklaştı. “Canın bir şey çekiyor mu?”
Dudak büzdüm. “Midem bulanıyor. Hamileliğim boyunca aşereceğimi düşünmüyorum.”
Güldü Büge. “Eğer tatlı aşeriyorsan erkek olurmuş, ekşi ise kız. Annem bana hamileyken deli gibi erik yermiş.”
Erik sözcüğünü duyar duymaz kamaşan dişlerim ile yüzümü buruşturdum. “Erik falan deme ya, ağzımın içi bir değişik oldu.”
Asansör durduğunda ileri bir adım attım. Yine aynı hizada, aydı zamanda gelen topuk sesleriyle geniş koridorda yürümeye başladık. Sağ tarafı cam olduğu için, beyaz duvarlar oldukça göz alıcıydı, içim açılıyordu aslında buradayken uzun zamandır gelmesem de.
“Of acaba ne olacak cinsiyeti?” Diye kısık sesle ortaya bir soru attı Büge.
“Sağlıkla doğsun da,” diyen oldum.
Odanın kapısına geldiğimiz sırada beni o anlık rahatsız eden hiçbir şey olmamıştı. İçi ferahtı. Üstelik bugün benim minik bebeğim oldukça hareketliydi. Bu beni ekstra mutlu yapıyordu. Derin bir nefes alarak Büge’ye baktıktan sonra elimi kaldırıp eklemlerimi bükerek kapıya iki kez vurdum.
Kapıyı içeriden gelen emir ile açtığımda adımlarım boşluk gibiydi, düşeceğimi sandım ama içeriye girer girmez onun gözlerini gördüğümde kapıyı kapatarak olduğum yerden hiç ayrılmadan bekledim.
Saçları bembeyaz olmuştu, gözlerinin etrafındaki çizgiler kendini bu kadar uzak bir mesafeden bile belli ediyordu, yeşil gözlerinin rengi oldukça belirgindi yüzündeki yıllanmış hatıraların aksine. Yüzündeki o buruk gülümsemeye karşılık vermedim. Odanın tertemiz kokusu beni alıp yirmi dört sene öncesine götürdü. Babamın çalışma odasında buldum kendimi. Kısacık boyumla, elimde bir çokomelle odada gezerken benim boyumdan kat kat daha yüksek olan bu dolaplarda ne olduğunu, o masanın her gün babama eşlik etmesine rağmen nasıl böyle düzenli olduğunu düşünürdüm.
Şimdi bu odanın ortasındaki kocaman masa, o masanın arkasında duran apolet, plaket, üniformaların olduğu bir kitaplık ve odanın bir duvarının tamamını kaplayan bir Atatürk portresi beni o zamana ışınlamaktan başka bir şey hissettirmemişti bana. İliklerim kadar baba özlemimi hissetmiştim yenide. Genzim yandı.
Ayağa kalktı bir anlık duraksamanın ardından. Masasının etrafından dolanıp karşıma geldi. “hoşgeldin, kızım.”
Hiçbir şey söylememeyi tercih etmiştim önce. Sonra gözlerine baka baka “Hoşbuldum Sayın Müsteşarım.”
Ellerini kaldırdı yavaşça. Bana göstererek kaldırdı. Sonra iki elini de omuzlarıma yerleştirmeye çalıştı. Bir adım geri attım. Elleri havada kaldı. Yüzüme hayal kırıklığı ve pişmanlık ile bakarken “Kızım,” dedi. “Yapma böyle.”
“Neyi yapmayayım?” Dedim kaşlarımı çatıp çenemi iyice yukarı dikerken. Sanki o an öyle durmasam benim güçsüz olduğumu düşüneceğini sandım.
“Babam,” diyerek bana bir adım daha attı. “Bir konuşalım kızım. Ben seni dinledim, şimdi de sen beni dinle. Olmaz mı?”
Sustum. Sustuğumu görünce gülümsedi. Masanın önündeki koltukları işaret ederek oraya geçti. Yavaş adımlarla yürüyüp arka cebimden telefonumu çıkarıp otururken kucağıma bıraktım.
“Dinliyorum.” Dedim. Ağzını açtığı sırada konuşmadan araya girdim. “Yalnızca iki dakika. Malum, mesleğini elinden oyuncak gibi alıp geri verdiğiniz kadının da işleri var. Yalnızca iki dakikalığına hayatı çalınan ve kandırılan o kız ve onu gözden çıkaran babası gibi olacağız. Yalnızca iki dakika baba kız kalacağız. Tabii, ona da çok baba kız denmez.” Derince bir nefes doldurdum içime. Boğazım kurumuştu. Gerginliğimden etkilenmiş olacak ki, karnımdaki küçük insan hiç hareket etmiyordu.
“Sadece iki dakika beni dinle.” Dedi. “Sonra geri kalan ömrümüzde baba kız olacak mıyız ona karar verirsin.”
Başımı salladım. Konuşmasını dinlemek için yerime iyice yerleştim.
“O videoları izledin mi, belgeleri okudun mu bilmiyorum. İçin sinmeyecek gidip saatlerce hesine bakacaksın onu biliyorum.” Tanıyor beni. “Ben bu işe kalkıştığımda, ben benim kucağımda kocaman gözlerinle ilk kelimelerini söylemeye çalışıyordun. Çok küçüktün, kıyamadım seni bırakmaya. Vazgeçtim, birime haber gönderdim. Ben kızımı bırakamam diye. O haberi gönderdikten iki sene sonra, annenle Kızılay’da kahvaltıya çıktığımız bir gün arabamız kurşunlandı.”
İçim sıkıntı çöktü, boynuma bir soğukluk gelirken boğazım düğüm düğümdü. Sıktım kendimi ağlamamak için.
“Annen hiç söz etmemiştir sana korkusundan. O suikast yapıldığında annenin kucağındaydın, ben ikinizin üzerine kapandım. İki kurşun yedim. Yemin ederim sana, o iki kurşun bana geldiği için hala dua ediyorum.”
Annem bana hiç bunları anlatmamıştı. Bilmiyordu ki, onun istihbarata çalıştığını. Benim annem babamı asker sanıyordu yalnızca. Ne zaman fen lisesinden doktor değil de, mühendis olarak çıkıp istihbarata gireceğimi söylesem evde savaş çıkıyordu. Annem evdeki her şeyi dağıtıyor, baban vatan borcunu ödedi. Başka canımı vermem ben diyordu. Korkuyordu. Ama biliyordu vazgeçmeyeceğimi.
Devam etti. “Hastane çıkışı annene onların sadece terörist olduğunu söyledim. Annen o saldırı yapılırken benim Daire Başkanı olduğumu bilmiyordu.”
Sözünü kestim. “Yıllarca da bilmedi.” dedim net bir sesle. “Annem kocasının asıl mesleğini bilmeden, çok sevdiği kocası yaşıyorken onun acısından yataklara düşerek öldü.”
Başını sağa sola salladı. “İstemedi mi sanıyorsun? Çok istedim, ben anneni de seni de görmeyi çok istedim ama çok karışıktı, Elfida.” Ağzından ismimi duymak garip hissettirmişti şuan. “İlk yıllar her şey sakindi ama ben çok zorlanıyordum. Eski müsteşarımız ile belirli aralıklar ile görüşme yapıyor, Ortadoğu genelindeki sorunları, Kuzey Irak sınırında kurulmuş olan o örgütün sonunu getirmek için çabalıyorduk. Beni düşman bildikleri için ölmemi, öldürülmemi dört gözle bekliyorlardı. O uçak kazası haberi çok önceden hazırlanmıştı. Çünkü ben de içinde olmak üzere içinde on devlet adamının olduğu İstanbul’a kalkacak olan uçağa saldırı planı çoktan düzenlenmişti.”
Duraksayarak yüzüne baktım. “Bu örgüt yıllardır senin peşindeydi yani? Neden?”
“Askerlik yaptığım dönemle, MİT ile birlikte yürütülen bir operasyonda örgütün eline düştüm. Yalnızca birkaç saatliğine. O zamanlar daire başkanı olan deden beni ordan almıştı. Ama deşifre olmuştum. Bir özel kuvvet askerinin en son yaşaması gereken şeylerden birisiydi. O olaydan sonra yalnızca beni bildikleri için Akgün, ilk hedef olarak beni ve ailemi görüyordu.”
Başımı salladım. “Sonra?” Diye sordum. “İlk yıllar öyle böyle geçti. Sonra ne oldu?”
“Daire başkanlığındaki deden kalp krizi geçirerek öldüğünde yerine geçen kişi ben oldum. Benim daire başkanlığını almam ile, o zamanın şartlarıyla aramıza girmiş olan bir casus karşı tarafa haber uçurdu. O uçak kazası haberi yayınlandıktan beş sene sonra ilk kez benden haberi olan örgütün ilk hamlesi tehditler savurmak oldu. Biz casusu fark ettiğimiz sırada çoktan seni ve anneni öğrenmişlerdi. Sizi korumam lazımdı, apar topar ev değiştirmenizin, lojman lojman gezmenizin sebebi de oydu.”
Sustum. Sustu. Artık dayanamayarak gözyaşlarımı serbest bırakırken sesimi kontrol edemeden yükseltirken konuşmaya başladım. “Beni korumak için başlattığın operasyonu, beni ipten alarak bitirdin.” Ellerim yüzüme kapandı. Bedenim sarsıla sarsıla ağlarken birkaç kelime daha etmeye çalıştım ama olmadı. İçi için ağlıyor, bana verilen bu hayata karşı isyanlar yağdırıyordum. Allah’ım, nasıl geldim ben bu hale?
İpte aldı beni. Öz babam beni ipten alırken, nişanlım karşımda şoktan yapacağını bilmeyecek şekilde duruyordu.
Ayağa kalktım. Kalkarken yere düşen telefonumu umursamadım. “Ölüyordum ben!” Dedim hıçkırırken. “Yemin ederim öyle ölmek falan sorun değil benim için. Şehitlik için girdim ben bu işe.” Ellerim önce yakama gitti. Nefes almaya çalıştığımda serbest bırakarak ellerimin dizime çarpmasına neden oldum. “Ya ben seni ölü bilipte ölecektim!” Elimle kendimi gösterdim. “Ben nişanlımın bana yalan söylediğini bilmeden ölecektim.” Devam edemedim.
Giydiğim kot pantolon bacaklarımı sıkmaya başladı, tenime temas eden her şey kirli, her şey ölümcül hissettiriyordu şu an.
“Elfida.”
“İsmimden nefret ediyorum!”
En son söylemek istediğim cümle bu olurdu sanardım.
Bir anda çıktı ağzımdan, onu kırmak dökmek değil de bunu kendi kulaklarımla duymak yakmıştı canımı. Sırf babam koyduğu için bunca yıl kabullenmiştim her şeyi. Gözden çıkarılmayı, feda eden olmayı, ölüme yakın olmayı…
Adımın kurbanı oldum, celladım karşımda.
“Sen önce beni harcadın!” Diye bağırdım yüzüne. Boylarımız arasındaki fark öyle abartı değildi ama yine de boynumu iyice kaldırmış bakıyordum ona. “Önce beni çıkardın değil mi gözden?”
Başını sağa sola salladı. “Kızım beni dinle.”
“Nasıl olsa güçlüyüm değil mi? Ben çabuk toplarım. Ne de olsa ben zaten kurban seçildim değil mi Hakan Türkeç?”
“Mantığını kullanmıyorsun.”
Omuzlarım düştü. Elimi yukarı kaldırıp işaret parmağımı gösterdim. “Bir kere de kullanmayayım ya.” Dedim. “Bir kere de kalbimi dinleyeyim ben! Bir kere ya, bir kere ölümden dönmenin acısını yaşayayım!” Üzerine yürüdüm. “Bir kere de acısı geçmeyen yaralarımdan söz edeyim!” nefes almaya çalıştım aralarda. Pek beceremesem de konuşmaya devam edebilecek kadar nefes doluyordu içime. Burnum çektiğim nefeslerden, ağlamam yüzünden akmaya başlamıştı. Dışarıdan nasıl görünüyordum bilmiyordum ama içimde koca bir fırtına vardı. “Sen yoktun!” Dedim en sonunda.
“Hep vardım.” Dedi varla yok bir ses arasında. Vardım ama seninle değildim demekti bu. Vardım ama başkasına vardım kızım demekti bu.
Kaşlarımı çattım. Acıyan boğazımı yutkunurken fark etmiştim. Umursamadım. “Var mıydın?”
Tepki vermedi. “Sen ne zaman vardın ya?” Diye sordum meydan okur gibi yüksek bir sesle. “Ne zaman vardın sen benim annemin yanında?” Sustu. “Annemin beyin ölümü gerçekleştiğinde var mıydın?” Sustu. “Annemi toprağa verirken var mıydın?” sustu. “Ben istihbarata girmek için günlerce uyumayıp psikiyatri ilaçlarımı bırakırken var mıydın?” Sustu. “Gece gündüz demeden sırf sizin acınızı unutmak için çalıştığımda var mıydın?” Sustu. “Ben o time ilk geldiğimde herkes sırrı biliyorken var mıydın?” Sustu. “Ben ilk kez aşık olduğumda? Ben daha adını bile bilmediğim birini hatırladığımda? Evlenme teklifi aldığımda? Alp ile beraber kurtardığımız bir kız çocuğu bana ilk kez anne dediğinde?” omuz silktim.
“Bebeğimi öğrendiğim gün bir bebeğimi kaybettiğimde var mıydın?”
Eğdiği başını yavaşça yukarı kaldırdı. Onca şey saymıştım, Hakan Türkeç başını eğmiş bin pişman beklerken son cümlemle neye uğradığını şaşırmış halde bana bakıyordu.
“Ne?”
Olumsuzca salladım başımı sağa sola. “Sen hiçbirinde yoktun.” Burnumu çekip dolan gözlerimi odanın tavanına diktim birkaç saniyeliğine. Sonra yine gözlerine baktım. Bir kez daha gözlerimi ondan aldığımı düşüdüm. “Bakma şimdi bana öyle. Kimseden yardım istediğim yok, ben yine tek başıma yürürüm yolumu.” Yere eğilip telefeonumu alarak kalktım. “bebeğimi de büyütürüm, kendimi de.”
Yirmi sekiz, yaş yirmi sekiz. Büyüyemedin mi hala Elfida?
Kapının eşiğine geldiğimde elim kapı kulpunu kavradı. Soğuk metal sıcak avcumu şoka uğrattığında duraksadım. Arkama döndüm kafa karışıklığı ile. “Son bir şey,” dedim.
Kravatını gevşettiğini gördüm. Nefes sesini duydum sonra. “Söyle, söyle canımı veririm tek cümlenle. Yeter ki konuş benimle.”
Sinir bozukluğuyla güldüm. “Mümkünse artık abartı yeminler etme.” Asıl konuya dönerek yanan gözlerimi ona diktim. “Yirmi dört senedir söyleyemediğim çok şey var ama ben sadece birini özlemekten geberdim.” Yanağıma düşen yaşı sildim, dudaklarım titrerken konuşmam zorlaşıyordu ve ben bundan nefret ediyordum. “Baba,” dedim sesim titreye titreye. “Ben seni çok özledim.”
Ağlıyordu. Babam yıllar sonra karşımda ağlıyordu. Gülümsedi bana beni bırakıp gittiği gün gülümsediği gibi. “Bende.” Dedi. “Bende seni çok özledim, babam.”
Baba, babam.
Dayanamadım daha fazla. Kapıyı çarpıp çıktığımda Büge yaslandığı duvardan korkuyla ayrılarak yanıma geldi. Öyle bir sıkıyordum ki kendimi ağlamamak için, nefesim yetmiyordu artık. Kollarımı göğsümde bağlayıp ayağımı sallamaya başladım gözyaşlarımın sessizliğini umursamadan. Diktim yine gözlerimi tavana.
Büge'nin ellerini sırtımda hissettiğimde biraz olsun rahatlamış oldum ama biraz daha burada kalırsam kafayı yiyecektim. Saniyeler sonra arkamdaki odanın kapısı açıldı. Babam yüzüme bakarken ben Büge’ye bakıyordum. “Alp geldi.” dedi pürüzlü bir sesle. “Eve götürecek seni. Git dinlen.”
Alt dudağımı ısırdım. İlk önce yürüyüp gidecek sandım ama yavaş adımlarla bana yaklaştı. Elinin beline gittiğini gördüm. Sİlahını çıkarıyordu. Göğsümde birleştirdiğim kollarımı açtığımda Büge geri geri giderek bizi az da olsa yalnız bırakmaya çalıştı. Babam ayırdığım kollarımdan birisini belli belirsiz bileğimden tutarak silahını avucuma bıraktı.
Bu benim İsimsizler’e atandığım gün Arif başkandan aldığım silahın ötekiydi. İki taneydi bunlardan. Birisini yıllar önce, silah arkadaşları babamın mezarına gömmüştü. O ayyıldız işlemesinin bir bezin üzerinde nasıl durduğunu hatırlıyorum hâlâ. Amcamlar cenazeye geldikleri gibi geri dönmüşlerdi. Ama ben o cenazenin arasında amcama dönüp “Babamın oyuncağını da mı yanına koyuyorlar, amca?” Diye sormuştum. Çocuk aklı ya. Altı yaşımda bile değildim unutmak istiyordum. O silahlardan birisi o mezarda sanıyordum diğeri de MİT’in başkan odasında kilitli dolaptaydı.
Silahın deri kabzası avucumda ağırlık yapmış, ayyıldız işlemelerinin kabarması tüylerimi ürpertmişti. Babam silahı avucuma koyduktan sonra iki elini de aynı anda başıma koyarak yüzümü elleri arasına aldı. “Gurur duyuyorum seninle.” Dedi fısıltıyla. “Şimdi en başta söz verdiğin gibi al bu silahı, göm. göm ki, ben kızıma kavuşayım.”
Gözleri yüzümde gezindi. Birkaç saniye yüzümü izledikten sonra dudaklarında bir gülümseme belirdi. Ne düşündü bilmiyorum ama o gülümseme içimdeki o yangını dindirmeye yetti. Ellerini yüzümden ayırdı. “Dikkat et.” diyerek bir adım geri gitti. Sonra arkasını dönüp zihnime kazınan asker adımlarıyla koridorda gözden kayboldu.
Elimde silahla, babamın gidişini izleyip hala yanaklarımda hissettiğim ellerini düşünürken ağlamak gelmedi içimden. Kahkahalar atarak gülmek istedim. Dişlerim görünecek halde gülümserken elime bir silah değil de çiçek konmuş kadar mutlu ve hafif hissediyordum kendimi. Büge’yle beraber alt kata inip onu orada bırakarak eşyalarımla beraber binadan çıkış yaptım. Korumalar iki yanımdayken ileride kendisini belli eden siyah porsche arabaya doğru yürüdüm. Hava soğuktu ancak tepedeki güneş az da olsa ısıtıyordu etrafı. Yerlerdeki karlar henüz erimemişti.
Alp arabadan inerek olduğum tarafın kapısını açıyordu ki, elimdeki silaha takıldı mavi gözleri. Güneşte iyice belli olan bebek kumralı saçları bugün özenle taranmış gibiydi, üzerinde lacivert bir kazak, o kazağın yakasından görünen beyaz bir gömlek ve altına giydiği kamuflaj desen pantolonu ile fazlasıyla şık duruyordu. Kaşları çatılmış bana doğru gelmeye başlamıştı. Nihayet arabaya çok yakın bir mesafede karşı karşıya geldiğimizde “Neyin var?” Diye sordu direkt. “Bu silah ne?” Dedi sanki asıl soru buymuş gibi bir sesle.
“Alp,” dedim. Ona böyle hitap etmeyi bile ne kadar özlemiştim.
“Efendim?” Dedi kibarca.
“Benimle mezarlığa gelir misin?”
Önce sorgulamadan başını salladı. “gelirim.” Dedi hemen. “Arabaya geçelim gel bekleme ayakta.” Arkasına dönüp araba kapısını açtığında koltuğa yerleştim. Benim kapımı kapatarak kendisi de arabaya bindi. Motor sesi kısa süreliğine arabanın içinde duyulurken elimdeki silahı kucağıma bıraktım. İçerini sıcaklığı nedeniyle siyah montumu üzerimden çıkarıp arka koltuğa attıktan sonra kemerimi bağladım.
“Babanla mı konuştun?”
Başımı salladım. “Babamla konuştum.”
“Ne hissediyorsun?”
“Karışık.” diyebildim.
Derin nefes alışını duydum. “Emin ol ben de.”
Kaşlarımı çattım. “Sen niye karışıksın?”
Direksiyonu avucunun içiyle sağa kırarken bir süre düz yolda ilerledik. “Sen nasıl hissediyorsan öyle hissediyorum.”
Güldüm. “Ben hamile hissediyorum. Sen de hissediyor musun?”
Güldü. “Onu da hissediyorum.”
Uzun yokuşu inerken başını bana çevirdi. Gözlerindeki o ifadeyi yaklaşık bir haftadır görüyordum ve bu benim için can yakıcıydı. Buruk bakıyordu, onu affetmemi dört gözle beklese de affedilmeyi hak etmiyor gibi bakıyordu.
Ediyordu.
Affedilmeyi hak ediyordu da, ben onu şimdi yapamıyordum.
İçimd ona karşı olan çoğu şey çözülmüştü aslında. Çoğu şeyi halletmiş gibiydim. Yalnızca ona eskisi gibi gülemiyordum, ona eskisi gibi dokunamıyordum, eskisi gibi konuşup başını şişirmiyordum. Şimdilik sorunlar bunlardı.
Önüne dönmüş, yolu izlerken ben de onu izliyordum. Dış görünüşü ne hoştu ama… bebeğimiz ona mı benzeyecekti yoksa bana mı? Belki benim gibi kızıl saçlı olurdu, belki ondan mavi gözlerini alırdı.
Cinsiyeti ne olacak bilmiyorum ama gözlerinin onun gözlerine benzemesini çok istiyordum. “Alp,” dedim boş bulunarak.
“Efendim,”
“Gözleri sana benzer inşallah.”
Kırmızı ışıklarda durmuş, bana dönmüştü. Dudağının hafiften titrediğini gördüğümde gizlenmek ister gibi önüne dönüp elleriyle yüzünü sıvazlayarak tekrar direksiyona sarıldı. “Sana benzemesini tercih ederim.” Dedi.
Gülümsedim. “Nasip.” dedim.
“Nasip, Şafak Güzeli. Nasip.”
İyice geriye yaslandım. Araba mezarlığın girişine on beş dakika gibi bir sürede geldiğinde elimde silahla indim. Araba kapılarının kapanma sesleri art arda geldiğinde ilerleyip beraber mezarlığa girdik. Uzunca bir süre karın altında kalmış mezarları izledim, en sonunda annemin mezarının başına geldiğimizde mezar taşının kenarındaki karları montumun koluyla silerek soğuk mermere oturdum. Annemin sıcak kucağı yerine, buz gibi bir mermer.
Alp tam arkamdaydı, beni izleyecek sonuna kadar gıkını çıkarmadan benim burada kalmamı bekleyecekti.
Geçen sefer bu mezarlığa gelişimin doldu aklıma. Onun babamın yaşadığını bile bile benimle beraber babamın mezarının başında saatler geçirmesini hatırladım. Canım yandı, öfke biraz olsun damarlarımda dolaştı. Sonra onun anne babasının ve öldü sandığımız kız kardeşinin mezarının başında benimle oturmasını hatırladım.
O da aynısını yaşadı, dedi içimden bir ses. O da aynı yerden yandı.
“Anne,” dedim. Sesim soğuğun arttığı Ankara’da dağılıp gitti. “Tek gelmedim.” Elimdeki silaha bakıyordum tam odak. Silah sargılı parmaklarıma temas ettikçe sanki bu şey bana kendi ölümümü getirmek için verilmiş gibi hissettim.
O iki silahtan birisini gömsem bile diğeri hala bendeydi. Asıl mesele de buydu, babamın işi bitmişti. Babam yapacağını yapmış, gerisini bizimle kalarak gerçekleştirecekti. Ama benim çok yolum vardı. Bizim daha hayallerimizin bile kilometrelerce yolu vardı.
Benim hikayem, o silahı gömdüğüm zaman bitecekti. Ya da o silah benimle birlikte gömüldüğünde.
“üç kişi geldim anne.” Dedim. “Kızımı da getirecektim ama hava çok soğuk. Getiremedim onu. Özür dilerim. Annesin sende, anlarsın beni.” gülümsedim. “Anneanne de oldun ha, Feyza Hanım?”
Alp'in elini omzumda hissettim. Sonra omuzlarıma doğru bırakılan bir ağırlık hakimiyet kurdu üzerimde. Kendi haki yeşili montunu üzerime bırakmıştı. “Üşürsün sen.” Dedim başımı yukarı kaldırarak ona bakarken.
“Siz üşümeyin. Gerisini düşünme.”
Omuzumdaki eline uzandı sol elim. Ellerimiz birbirini bulduğunda iyice yanıma yaklaştı. Başımı bacağına yaslayarak ondan destek aldım. Eli saçımda gezindi ama toplu olduğu için uçlarıyla oynuyordu.
Silahı kucağımdan alarak kolayca şarjörü çıkardım. İçinde iç mermi yoktu. Şarjörü geri takarak silahı yukarı kaldırdım. “Bunu benim için gömer misin?”
“Elbette.” Silahı aldı. “Nereye gömmemi istersin?” Diye sordu.
“Mezara.” Dedim. Elleri annemin mezarına doğru ilerlediğinde elimle onu durdurdum. Oturduğum yerden gözlerine baktım. “Babamın mezarına.”
Donakaldı. Yavaşça eğildiği yerden ayrılarak bana baktı. Ben ise ayağa kalkıp tam karşısında durdum. “Bunu konuşmamız gerekiyor.” Dedim.
“Elfida,” dedi.
İleri uzanarak elini tuttum. Benim ılık ellerim onun buz kesmiş elleri ile buluştu. Gözlerinden ayırmadım gözlerimi bir an olsun. “Bir haftadır eskiye döndük mü dönmedik mi bilmiyorum. Ama seni affetmeye çok uğraşıyorum.”
“biliyorum.” Dedi.
Derin bir nefes aldım. “Beni sevdiğini biliyorum.” Dedim başımı hafifçe sağa yatırırken. “Çünkü bende seni seviyorum. Ve bu hiç değişmeyecek. Ne yaşarsak yaşayalım ben seni sevmeye devam edeceğim.”
Silahı cebine atarak ellerimi elleri arasına aldı. “Bana o veda konuşmasını yapacaksan yalvarırım sus.”
Başımı sağa sola salladım. “Alp,” dedim. “Bu normal değil.” soğuktan kurumuş dudaklarımı dilimle ıslatarak, yaşlı gözlerle ona bakmaya devam ettim. “Bu his hiç normal değil. Ben,” durdum. Devam edemedim bir süre.
Ellerini ellerimden ayırarak yüzümü avuçları arasına aldı. Üzerime eğilip alnını alnıma yasladı. “Bana bunu yapma.” Dedi gözlerini kapatırken. “Beni öldür, beni affetme.” Başparmağı yanağımı okşadı. “Ama bana senin ölümünden söz etme.”
Gözlerimi kapattım onun yaptığı gibi. Ellerim ağır ağır yukarı çıkarak yanaklarına yerleşti. “O silahın öbürü benim evimde.” Dedim sakince. “Ya ben onu gömeceğim bu iş bittiğinde ya da…”
Yüzümü daha sıkı kavradı. “Ya dası yok.”
“Ya da sen o silahı benim mezarıma gömeceksin.”
Alnını çok sert olmayacak şekilde alnıma vurdu. “Elfida.” Dedi. Bir kez daha yaptı bu hafif vuruşu. “Elfida.” Dedi yine. “Saçmalama. Üzme beni.”
Saçlarına doğru gitti ellerim. Aylar sonra ilk kez bu kadar yakındık. “Hormonlarım yüzünden sanırım.” Diyerek üstelememeye çalıştım.
“Sanırım.” Diye mırıldandı. “Bebeğim benim.”
Gözlerimi açtım. “Hm?” Diye soru gibi bir mırıltı çıktı ağzımdan.
Alnını alnımdan ayırarak gözlerini açtığında gülümsüyordu. “Miniğe söyledim.”
“Ha.” Dedim geriye çekilirken. “Bebek, doğru.” Omuzlarımdaki montu çekerek ona uzattım. “Tamam bu kadar yeterli, ben üşüdüm, acıktım ve kızımı özledim.”
Güldü. “Ne yapmamı emredersiniz, Elfida Hanım?”
“Silahı gömüp geldikten sonra benimle beraber eve gelmeni, kızımla vakit geçirmeni, yemek yemeni emrederim.”
Başıyla beni onayladı. “Arabaya geç, geliyorum birazdan.”
“Tek mi yapacaksın?”
Montunu üzerine giyerken dışarıya doğru ağzından çıkan nefesler duman halinde yayılıyordu havaya. Montu giydikten sonra ellerini cebine attı. “O mezarı görmenin sana iyi hissettirmeyeceğinden eminim.”
Haklıydı. Sadece bunu düşündüm o an. Daha fazlasına başımın feci ağrısı izin vermedi. Bebeğim bugün biraz hareketsizdi, sanırım o da sıkılmıştı. Bende onun gibi ellerimi ceplerime atarak mezarlığın dışına çıktım. Yere bastıkça çıkan o karların sesiyle kendi kendime konuşarak yürümeye devam ettim. Güneş bulutların arkasına saklanmıştı. Sabahki gibi içimi biraz olsun ısıtan güneş şimdi yoktu. Montuma iyice sarıldım. “Keşke bende birinin karnında olsam şimdi.” Diye mırıldandım. “Karnımda üşümeyeceğinden eminim minik şey.”
Yine kıpırdanma yoktu. İçim bir tür tedirginlik sardı demek isterdim ama o tedirginlik hiç gitmiyordu. Düşüncelerime hakim olmaya çalışarak “Acıktık değil mi? O yüzden hiç hareket etmiyorsun.” arabanın yanına geldiğimde Alp’in verdiği anahtar ile içeri girip oturdum. Bir süre bekleyeceğimi anlayınca telefonumu elime alarak birkaç bildirim harici hiçbir şey olmayan uygulamalarda gezinmeye başladım. Bildirimi gelen bir internet alışveriş sitesine tıkladığımda, ana sayfaya düşmüş bir ürüne takıldı gözlerim.
Mavi, üzerinde minik bulut desenleri olan bir yenidoğan kıyafetiydi bu. Her şeyi vardı yanında, minik beyaz çorapları, mavi yumuş yumuş yünlü yeleği ve bulut desenli bebe mavisi hastane çıkışı takımı…
Elim ekrana o kıyafeti sepetime eklemek için gitmedi. Yapamadım. Kız da olsa, erkek de olsa çok yakışacağından emindim. Ama ekleyemedim.
Belki benimle kalmaz ise, geride ondan kalan şeyler çok olsun istemedim.
Bencilliğim ağır bastı yine, kahr olmak istemedim bu kez. Alp'i de mahvetmek istemedim. Kıyamadım. Bunun yerine uygulamadan bile çıkmadan telefonu kapatarak kucağıma bıraktım.
İyice geriye yaslanmadan önce anahtarı anahtar girişine takarak çalıştırdım. İçeris tekrar ısınmaya başladığında üzerimdeki yorgunluk ile karnıma sarılarak geriye iyice yaslandım. “Baba gelsin değil mi?” Gözlerimi yavaş yavaş kapatarak yerime yerleştim. “Benim babam da gelse değil mi, minik?”
Aslında amacım sadece biraz dinlenmekti ancak gözlerimi bir sarsıntı ile açtığımda Alp beni kucağına alıyordu. Yarım yamalak görmeme rağmen evin önünde olduğumuzu anlamıştım. “Şhh,” dedi beni kendine çekerek kucaklarken. “Uyu geri, yorgunsun.”
Cennet canıma minnet tabii… gözlerim geri kapandı ama bilincimin geriye uyku moduna geçmesi biraz uzun sürdü. Bu yüzden eve girerken Narin’in kapıyı açmasını, Adem’in ne oldu diye fısırdaşmasını az çok duyuyordum. Tekrar yumuşak bir zemine sırtım yaslandığında arabada olduğundan çok daha rahattım. “Elfida,” diye fısıldadı Alp. Montumu çıkarıyordu sanırım. “Dur güzelim.” Hareket edip sağa sola dönüyor olmamdan dolayı çıkaramıyordu sanırım. Titrek bir nefes vererek montun beni bunaltmaya başlamasından ötürü yattığım yerde doğruldum.
Alp montumu çıkarıp yere bıraktı. Sonra elleri ayakkabılarıma uzandı. Bağcıklarımı çözüp onları da yere bıraktıktan sonra dolabıma yöneldi. Arkası bana dönük, dolabımdan birkaç bir şey bakmak için kapakları açıyordu. “Kıyafetlerim…” diye mırıldandım. “Bavulumda. köşede.” dolaptan çekilerek odaya göz attı, bavulumu alıp yatağın üzerinde açtıktan sonra içinden bir iki parça kıyafetin arasından yeşil pijama takımımı çıkardı. Bana doğru yaklaşak kazağımı üzerimden çıkarmak için gözlerime baktı. Kollarımı yukarı kaldırarak izin verdiğimi belli ettiğimden kazağımın uçlarını tutarak çıkardı.
Omuzlarıma batan ve neden bilmiyorum ama kilo vermiş olmama rağmen sıkan sütyenim benim için dayanılması zor bir durumdu. Sıkılarak bir nefes verdim. “Alp,” dedim uzatarak.
“Efendim.” Dedi yeşil pijama takımımın üstünün düğmelerini açarken.
“Bunu da çıkarır mısın?” dedim omuzlarındaki kopçalarını tuttuğum sütyeni göstererek.
“Çıkarırım.” Dedi. Düğmelerini açtığı pijamayı soluma bırakıp bana doğru eğilerek sütyeni açtı. Sıktığı için direkt olarak kendini serbest bırakan ipler dolayısıyla zaten göğüslerim görünüyordu. Alp açtıktan sonra ayağa kalkarak pijamayı aldı. “Üzerine geçirirken çıkarabilirsin, görmemi istemiyor olman sorun değil.”
Gördüğün için karnımda sıfırdan bir insan var zaten şapşal adam.
Başımı sağa sola salladım. Sütyeni çekip çıkararak yatağa bıraktım. O da pijamamın üzerini verip bana giydirdikten sonra düğmelerini kapattı. Ayağa kalkıp kotumu da kendim çıkarıp altımı giydim. Yatağa geri oturduktan sonra başımı ellerimin arasına alarak dirseklerimi dizlerime yasladım. O ise, benim onu tanıdığım zamanın aksine odamda kirli olan ne varsa toplayıp yatağımın üzerini boşaltarak yanıma oturu. Ağırlığı ile yatak sağa doğru çöktüğünde yaslanacak bir dalım olduğundan emindim.
“Başın mı ağrıyor.”
“Evet.”
“Saçlarını açmama izin verir misin?”
Ellerimi başımın arasından çekerek ona döndüm. “Dizine başımı koymama izin verir misin?”
Hafif ıslanmış nemli saçlarının rengi koyulaşmıştı. Odanın aydınlığı ile kendini belli eden mavi gözlerinin içi gülüyordu. Başını salladı. “Gel,” dedi. Yatakta biraz daha geri giderek dizine yatmama izin verdi. Kıvrılarak başımı dizine yasladım. Elleri saçlarıma gitti. Önce nazikçe tokamı açtı. Ben olsam çoktan o tokayı çekip saçlarımı yolardım. Ama o tek saç telimin bile koymasına izin vermeden çıkardı tokayı. Sonra saçlarımı parmakları ile tarayarak açtı. gevşeyen saçlarım ile birlikte baş ağrım da yavaş yavaş çözülüyordu.
“Elfida.” Diye seslendi.
“Efendim.” Dedim gözlerimi açmadan.
“Eskisi gibi olabilir miyiz bende bilmiyorum.” Diyerek girdi konuya. “Hiçbir şey olmamış gibi yapamayız onu da biliyorum.” Nefesi saçlarıma kadar geldi. “Ama en azından beraber gülmeye devam etsek… olur mu? Sen ve ben.”
Başımı dizinden kaldırarak ağır hareketler ile ona dönerek yatakta bağdaş kurdum. Vereceğim cevabı dört gözle beklediğinden emindim. Şimdi ağzımda çıkacak tek kelime, bir kader ağı olacaktı. Yirmi sekiz senelik hayatımın geri kalanında onunla ne yaşayacaksam şimdi ağzımdan çıkacak bir kelime belirleyecekti bunu. Kötü olan her senaryoyu o an düşündüm. Sonra onca kötü sona rağmen gözlerinin içine bakarak “Gülelim.” Dedim. “Hep.”
Saatler geçti yine beraber. Bazen susup oturduk, bazen konuşmaktan yorulduk. Onunla olduğum anlara tekrar şükretmeyi öğrendim bugün. Beraber kahvaltı yaparken fark ettirmeden tabağıma koyduğu yiyecekleri yemek dünyanın en güzel yemeğinden daha lezzetliydi benim için. Gözlerim doldu ara ara o kahvaltıyı yaparken ama belli etmeden hep toparladım. Narin ile vakit geçirdiğimiz sıralarda, Narin bana her anne dediğinde gözlerinin içindeki o umudu gördüm. Her şeye rağmen içimize doğan o minik umudu.
“Anne,” diyerek yanıma yaklaştı, Narin. Biz oturma odasında, alçak sehpanın etrafına dizilmiş, Barın Alp’in Narin’e aldığı oyuncaklar ile ilgileniyorduk. Başımı kaldırarak elimdeki legoyu sehpaya bıraktım. “Annem,” dedim oturuyor olmama rağmen benimle aynı boyda olan narin’e sarılarak onu kucağıma çekerken. “Büge nerede?” dedi dudak büzerek. Elimi saçlarına atıp uzayan siyah saçlarını okşadım. “işi var biraz. Ama gelecek yarın bize.”
“Şimdi gelse…” dedi göz süzerek.
Gülerek yanağını öptüm. “Ay benim kızım göz süzmeyi de mi bilirmiş!” Dedim hırpalayarak severken. Narin küçük kahkahalar atmaya başlamıştı. bakışlarım kısa süreliğine karşımda oturan Alp’e değdi.
Dudağında minik bir gülümseme, gözlerinde birazdan akacak olan yaşlar ile bizi izliyordu. Ona baktığımı görünce burnunu çekerek başını eğdi. Önce masadaki eşyalara dokundu ama sonra masadan destek alarak ayağa kalkıp odadan çıktı.
“Nereye gitti?” Dedi Narin başını dizimden iyice düşürerek ters şekilde kapıyı izlerken.
“Lavaboya gitmiş anneciğim.” diyerek Narin’in duruşunu düzeltmek için elimi başının altına koydum. “Bebeğim boynun ağrıyacak.”
Bizim konuşmalarımızın arasından kapıdan Barın Alp bizi izlemeye başladı. Kollarını göğsünde başlayarak kapıya yaslanmıştı.
“Anne ama böyle her şey tam tersi.” Gülerek anlatmaya başladı. “Baksana televizyonda ters. Niloya da ters… Bak anne kapı da ters.” gülüşü durdu bir an. “Anne, sizde tersine dönsenize.”
Gülen ben oldum bu sefer. “Düz halimizi çekemiyor musunuz, minik hanımefendi?”
Başını sağa sola salladı. “Belki eskisi gibi olursunuz.”
Başım tereddütle kalktığında Alp’e baktım. Derin bir nefes aldığını gördüm. “Annem nereden çıktı o?”
Narin kalkmak için kolumu tuttuğunda başından destek vererek onu doğrulttum. Omuz silkti kalkar kalkmaz. “Öyle ama…” dedi kucağındaki ellerini izlerken.
Bunca şeyin arasında nasıl olurda ilk sıraya onun psikolojisini koymazdım?
Küçücük bir çocuktu, annesi yerine koyduğu kadın bir ay yanında olamamıştı. Yabancı hissettiği her an gerçek anne babasını çok özlemişti belki de. Bu kadar kısa zamanda bana bağlanmasının tek nedeni Narin’in sevilmeye, sevgiye aç bir çocuk olmasıydı. Kollarımı ona sarıp onu göğsüme bastırdım. saçlarından öptüm. “Narin,” dedim onu kendimden ayırop yüzüne bakarken. “Sana bir sır vereyim mi?”
Başını salladı.
Tutam tutam saçlarını geriye ittim. O kömür gözlerine baktım. “Ben onu çok seviyorum.” Dedim başımı sallayarak. “Ben onu eskisinden çok daha fazla seviyorum.” başımı kaldırıp Alp’e baktım. “Sadece cesaretim yok. Sadece yorgunum biraz.”
Gözlerini güvenle kapadığında ona karşılık kırptım gözlerimi.
“O ne demek?”
“Senin şimdilik bilmemen gerek şeyler demek, miniğim.”
İtiraz etmek için ağzını açtığında yanağından öpüp kucağımdan kaldırdım onu. “Salıncağa binmek istemez misin?” Diye bir soru yönelttim kendisine ayağa kalkarken.
Biraz isteksiz bir sesle “olur.” Dedi.
“Süper!” Dedim. “O zaman aşağıda Adem abin duruyor. Koş ona de ki, beni salıncakta sallamanı emrediyorum.” Güldü.
“Asker mi olacağım?”
“Neden olmayasın?”
Elini başına koyarak asker selamı vermeye çalıştı. Ortama edilen müdahale, Alp’in o gür sesiyle verdiği emir ile geldi.
“Asker!” Dedi o da elleri dümdüz olacak şekilde hazır duruşunda beklerken. “Acilen evin bahçesine inmeni emrediyorum.”
Narin parmaklarını bükerek verdiği asker selamı pozisyonundan çıkarak Alp gibi hazır olda durdu. “Emredersiniz asker abi!”
Küçük boyuyla koşa koşa Alp’in yanından geçip koridora çıktı. Elinde pembe montu ile merdivenlerden indiğinde arkasından seslendim. “Narin!” Kapıya çıkarak merdivenlerin başına geldim. “Şu merdivenleri yavaş in!”
Arkasına bile bakmadan “Anne!” Dedi benim seslendiğim gibi.
Alt kata inerek gözden tamamen kaybolduğunda odaya geri döndüm. Pencereyi açarak kapıda bekleyen Adem’e seslendim. “Adem, Narin geliyor. Göz kulak ol.”
Adem yukarı bakarken başıyla beni onaylayıp “Emredersiniz efendim.”
Hayır, onu bir bakıcı olarak kullanmıyordum. Ama narin onu çok seviyordu. Biraz mizahi kişiliğinden olsa gerek yanında gülmeden duramıyordu. Pencereden bir süre daha izleyip Narin’in bahçeye çıkışını ve Adem ile birlikte karları temizlenmiş bahçede üstü kapalı salıncağa yürüklerini görünce pencereyi kapatıp geriye çekildim.
Biraz önce ona karşı dik tuttuğum omuzlarım, Alp’i görünce çöktü.
Bana doğru ağır adımlar attı. Karşısında durduğumda yüzüne bakmak için başımı kaldırmak yerine alnımı göğsüne yasladım. “Yorgunluğum geçmiyor,” dedim. “Uyuyup uyanmamak istiyorum.”
“Bu konuşmaları yapmaman için anlaştığımızı sanıyordum.”
Ellerim onun beline sarıldığında gözlerimi kapatarak bekledim. Derin bir sızı kasıklarıma oturduğunda dişlerimi sıkarak biraz bekledim. “Kasıklarım acıyor.”
Kollarını bana sardı. Çenesini başıma yaslarken bir yandan da sırtımı elleriyle okşuyordu. “Normalinden fazla mı?”
“Normali ne bilmiyorum.”
“Alıştın mı?”
“Sanırım.”
Kollarını benden ayırarak saçlarımı sevdi.
Alp benim en çok saçlarımı sevdi.
“Acıya alıştığın için nefret ediyorum kendimden,” dedi elleri hala saçlarımdayken. “Hamilelik sancısına bile dayanıp normalini çözemediğin için nefret ediyorum kendimden.”
“Alp,” dedim sözünü keserek. “Lütfen.”
Derin bir nefes aldı. “Nasıl istersen.” saçlarımdaki ellerini çektiğinde bende ona sarılmayı bıraktım. “Uyumak ister misin?”
Başımı aşağı yukarı salladım. “Olur.”
Elimi tuttu. Beni arkasında götürerek üst kattaki odama çıktık. Zaten üzerimde olan pijamalarıma uğraşmayarak yatağa girdim. Bu kez cesaretimi toplayarak elini bırakmadan onu yanıma çektim. “Beraber uyusak.”
Bu teklifimi beklemiyor olacakki önce duraksayarak yatağa baktı. Daha sonra beni onaylayıp sağıma geçerek yatağa yerleşip beni de yanına çekti. Ben göğsüne yaslanırken boğazımı yakan o histen dolayı konuşmadan bekledim.
“Elfida.” Dedi sessizliğimizi bozarak.
Yutkundum. “Efendim.” Dedim.
“Evlenme teklifini ettiğim yüzük cebimde.”
Senin avucuma koyup gittiğin yüzük değil. Evlenme teklifi ettiğim yüzük. Ne yaparsam yapayım o yine bana gelecekti. Ne yaparsam yapayım sevmeye devam edecekti. Ve şimdi, eğer evet dersem o yüzüğü tekrar parmağıma takacaktı bundan emindim.
“Ne olacak şimdi?” Diye bir soru sordum istemsizce ağlamaklı çıkan sesimle.
Bekledi bir süre. “Bir anlaşma yapalım, Lilyum Çiçeği.” cebindeki yüzüğü çıkardı. “Tak bu yüzüğü, baştan başlayalım. Tak bu yüzüğü, kıyalım nikahı.”
Ellerimin zangır zangır titriyor oluşunu umursamadan sol elimi uzattım. Hiçbir şey demeden, çıkardığım o tektaş yüzüğün ısınmış dokusu yüzük parmağımı sardı.
İkinc kez ona evet dedim.
Ne demişti annem? Bin defa olsa yine babanla evlenirdim. Bin defa sorsa yine babanı seçerdim.
Öyle yaptım. Ona yine evet dedim, yine onu seçtim.
Sol elimle elini tutarak karnıma yaklaştırdım. Büyük avcu karnımın üzerine yaslandığında gözlerim güvende olmanın verdiği huzur ile kapandı. Ağırlığımı tamamen yatağa verirken sanki omzumdaki yükleri de bırakmış gibi hissettim.
“Sen şimdi uyu.” Dedi eli karnımı okşarken. “Ve bana güven. Bu kez omzuna bir yük bırakmayacağımı bilerek güven bana.”
Güvendim.
Ve bu kez pişman olmayacağımdan adım kadar emin olarak onun kollarında bir uykuya daldım.
Gözlerimi kapattığımda ise, bilinçaltımın bana sunduğu o senaryolardan birisiyle burun buruna geldim.
Sonsuza kadar mutlu yaşayacağımız o iki katlı evin bahçesinde, küçük bir erkek çocuğu top peşinde koştururken; omuzlarına aldığı kızımız Narin’i bahçede gezdirerek eğlendiren Alp’i gördüm. Ben ise uzaktan, çok uzaktan, gözlerimde yaşlar ile onları izliyordum.
Böylesine güzel bir kare, ancak rüya olabilir diye düşünmüştüm. Ama o rüyanın bana hissettirdiği en ufak duygu bile öylesine gerçekçi gelmişti ki, sırf onları uzaktan izlediğim için uykumda ağladım.
⛓️
Oy vermeyi ve yorum yapmayı lütfen es geçmeyin.
Sizi seviyorum.
Bölümler hakkında bilgi edinmek için: @eliffbulu instagram hesabım.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 50.22k Okunma |
3.3k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |