
Oy verelim ve satır arası yorum yapalım lütfen 💕
★
Kitapta geçen örgüt, tim, üs isimleri tamamen benim uydurmamdır.
Yaşanan olayların gerçeklik ile alakası yoktur.
★
Sezan Aksu ~ Unuttun mu
Dedublüman ~ Sen Bilmezsin
Yıldız Yürek. Şubat. 2028
İnsan asker olunca ölmekten korkmuyor sanıyorlar. Yanlış. Biz de korkuyorduk. Ama korkumuz kendimiz için değildi. Bir köy okulunun önünde bayrak inmeyecek mi diye korkuyorduk.
Sınırdaki bir annenin oğlu eve dönebilecek mi diye korkuyorduk. Şehit cenazesinde dimdik duran babaların gözlerinde gördüğüm şey hep aynıydı: gururla karışmış tarifsiz bir acı. İşte o an anlıyordum… bu millet diz çökmezdi.
Çünkü toprağın altında bile nöbet tutan evlatları vardı.
Şimdi bu helikopterde belki de o evletlardan biri olmak için gidiyorduk. Helikopterin pervaneleri hâlâ kulaklarımızı sağır eden bir uğultuyla dönüyordu. O döndükçe sırtımda titremeni hissediyordum. Sırtım helikopterin soğuk metaline yasalıyken uykulu gözlerimi araladım. Yine helikopterde uyuya kalmıştım. Bu gün sabah emir gelmişti. Tüm Kılıç timinin tayini Şırnak’a çıkmıştı.
Hepimiz özel bir görev emriyle buradaydık. Emir hakkında kimsenin bir bilgisi yoktu, zaten sorgulama şansı da yoktu. Sabah saat 4’te güneş daha doğmadan şafak vaktinde herkes ailesine veda etmiş, ikinci evi bildiği üniformasını giyinerek helikoptere binmişti.
Görevin bu kadar gizli ve acil olmasıyla birlikte bize verilmiş olması da önemini kafama mızrak gibi saplıyordu. Belliydi. Bir şeyler oluyordu.
Belliydi.
Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Helikopter askeri üssün sahasına iniş yaparken, telsizden “Merkeze vardık yüzbaşım,” lafını duydum. Telsizi elime alıp “Sağ olun yüzbaşım, Allah varlığınızı her zaman daim etsin” dedim.
Sırasıyla postalarımızı yere basa basa iniş yaptık. Şırnak’taydık. Sınırda. Bizim yurdumuz, vatanımız, canımızdı bu topraklar. Helikopterin pervanesinin dönmesi dayanılmaz olduğundan olsa her taraf toz dumandı. Bu yüzden onun durmasını bekledik. Durduktan sonra hızlıca yürüyerek sahadan üssü yakınlaştık. Bizi karşılamaya Albay İhsan Karaca ve yanında duran iki asker daha vardı.
Hepimiz onu gördükten sonra ipe dizilmiş inciler gibi bir sıraya dizilip, hazır ola geçtik.
Biz kim miydik?
Kılıç timiydik.
Benim canımdan öte kardeşlerim… Bu devletin evlatları… Bu vatan için gözünü bile kırpmadan ölüme gidecek olanlar… İsimleri ecel ile bir anılan beş asker…
• Yüzbaşı Yıldız Yürek
• Üsteğmen Berkay Demirtaş
• Asteğmen Yusuf Akay
• Kıdemli Başçavuş Batuhan Kara
• Astsubay Çavuş Efe Öztürk
Ben, elim alnımda, önümde duran Albay İhsan Karaca’a baktım. Sonra o da elini alnına götürünce, “Kılıç Timi, üç subay, iki astsubay ile emir ve görüşlerinize hazırdır, komutanım!” diye bağırdım gür bir sesle.
“Sağ ol yüzbaşım.” Dedi Albay.
“Sağ ol!” diye bağırdım.
“Merhaba, Kılıç Timi!” diye bağırdı Turgut Albay.
“Sağ ol!” diye bağırdık hepimiz. Sesimiz öyle gür çıktı ki etraftaki ağaçların bile yaprakları titredi.
İhsan Albay, “Yerine geçebilirsin,” deyince hızla timin başındaki yerimi aldım.
“Kılıç Timi, vatanın birçok bölgesinde görev aldınız, yüzümüzü hiç kara çıkarmadınız. Gittiğiniz yerlerde dosta güven, düşmana korku saldınız. Bundan sonra bu alayda görev alacaksınız. Hayırlı, uğurlu olsun!”
“Sağ ol!” diye yeniden bağırdık.
İhsan Albay bana dönerek, “Seninle biraz sohbet edelim, Yüzbaşım,” dedi. Kafamda olan bereyi çıkarıp Berkay’a uzattım.
“Emredersiniz, komutanım,” dedim.
Yanına geldim. Yürümeye başladık. “İsmini çok duydum, Yüzbaşım. Hakkında iyi şeyler de duydum, tatsız şeyler de... Elbette geçmiş, geçmişte kalır. Ama yine de dikkatli ol. Buraları bilirsin, kurtlar sofrasıdır,” dedi.
“Biliyorum, komutanım. Teşekkür ederim yine de.”
Onunla birlikte kapıdan içeriye geçtik. “Şimdi esas görevimize ve buraya gelme nedeninize gelelim.” Dedi ve odasına girdik.
Odası havası oldukça karanlıktı. Perdeler çekili ve içerinin ışıkları kısıktı. Işıkları açmadı ama etrafta olan loş ışıkları yaktı. Sadece güçlü bir ışık albayın koltuğunun arkasında olan Mustafa Kemal Atatürk portresini aydınlatıyordu. Masasına geçmeden önce arkasında olan dolabın kapağını açıb JAMMER’ın siyah düğmesine bastı. Bununla odanın sinyal kesici sistemi aktif etmişti. Yerine oturduktan sonra kendimi tanıtmamı bekledi.
Yüksek sesle kendimi tanıttım. Beni tabii ki tanıyordu, dosyamı çoktan okumuştu. Bunlar düzenin bir parçasıydı.
“Yüzbaşı Yıldız Yürek, Giresun.” Dedim.
“Rahat, asker.” Dedi ve elini öne uzatarak oturmam için işaret verdi.
Kafamı aşağıya indirerek sandalyelerin birine oturub, ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Omuzlarım her zaman olduğu gibi dikti. Albay fazla uzatmadan lafa başladı.
“Buraya asıl gelişinin nedeni, üst mertebelerden gelen bir emirle güçlü bir birlik kuruluyor olması. Görevin içeriği oldukça gizli.” Ellerini önünde birleştirdi. Mavi gözleri sözlerini sanki benim gözlerime işliyordu. “Bu birliğin başında olacak olan yüzbaşılardan biri sensin. Diğeri son operasyonda esir düştü. Onu gidip alman gerekiyor.”
Sessizlikle anlattıklarını dinliyordum. Yeni birlik. Yeni görev. Yine başarısız bir komutan. Yeni askerlerin gelmesini hiç hoşnut değildim. Adaptasyon sorunu yaşayan biriydim. Kılıç’a yeni alışmışken başka askerlerin gelmesini istemiyordum.
“Yeni askerler olacak mı komutanım?” dedim bir umut cevabı hayır olur diyerekten. Lütfen cevabın hayır olsun.
“Elbette olacak. Yüzbaşının timinde olan askerleri Kılıç timine alacaksın. Yeni bir tim kurulacak.” Ne kadar da güzel! Umarım en azından uyumlu birileri olurdu.
Onlar uyumlu olsa bile sen onlara uyumsuzsun Yıldız.
“Şimdilik bu kadar. Yüzbaşını bulduktan sonra görevin içeriğini geriye kalanlara anlatacağım. Şimdi git, yaralı kurdu bul ve yarasını sar ve onunla bu savaşı kazan!”
“Emredersiniz komutanım.”
Ayağa kalkıp hazır ola durup selam verdim ve odadan çıktım. Koridorun sonunda olan kapıdan karargâh odasına geçiş yaptım. Oda yüksek korumayla korunuyordu. Kapıda olan parmak izi okuyucu ile güvenlik kapsamını geçtim. Göz taraması da yaptıktan sonra kod adım ekranda belirdi.
Beyaz Kurt
Odanın içine girdiğimde beş altı askerin tartışmasına şahit oldum. Ne kadar da uyumlu bir timdi.
Birlikte kavga etmek de bir uyumdur, Yıldız.
İçeri girip bir kenara çekildim, tartışmalarını dinlemeye başladım. Her yaşta mahalle teyzesine dönüşebiliyordum.
“Kaç gün oldu, haber yok. Öldü mü, diri mi, o bile belli değil amına koyayım.”
İnce bir ses, sarı saçlı narin bir kadından yükseldi.
“Yüzbaşıya bir şey olmamıştır bence.”
Omzundaki rütbeye baktığımda astsubay olduğunu anladım.
“Sen konuşuyor musun bir de?” diye çıkıştı sarışın adam. Gözlerinden ateş fışkırıyordu.
“Benim kötü bir niye-” diye kendini savunmaya çalıştı kız.
“Başlarım niyetine!” diye patladı adam. Bir adım öne çıktı. “Zamanında haberi ulaştırsaydın bunların hiçbiri olmayacaktı. Ama ben ‘gitme’ dedim! Hak etmediğin üniformayı taşımaya utanmıyor musun?”
Kızın sesi boğazında düğümlendi. Gözleri bir anlığına yere kaydı ama geri adım atmadı.
“Mert, tamam anladık. Daha ne kadar yükleneceksin kıza?” Siyah saçlı, yeşil gözlü adam aralarındaki en üst rütbeli askerdi.
“Ben dedim ona, ‘gelme operasyona’ dedim.” Diye devam etti sarışın adam. “‘Bu operasyon hassas’ dedim. ‘Beceremezsin’ dedim!”
“Niçin? Kadın olduğum için mi?” diye dikeldi kadın.
“Toy olduğun için!” Bu kez sözler duvara çarpmış gibi yankılandı. Odanın içine çöken sessizlik ağırdı ama uzun sürmedi.
“Burası özel bir tim,” diye devam etti Mert. “Kaçıncı hatan bu? Her zaman arkanı toplayan biri olmayacak, bunu kafana sok. Senin yaptığın hatanın bedelini başkaları ödüyor. Hiç düşündün mü?”
Bir adım daha yaklaştı kıza.
“Komutanın yerinde sen olsaydın… o mağaraya sen girseydin ne olurdu, düşündün mü? O itler sana neler yapardı? Şu anda komutanın yerine sen esir düşseydin… seni ıslak mendil gibi kullanıp kenara atarlardı. Belki naaşına bile ulaşamayacaktık.”
Sesindeki öfke yavaş yavaş yerini korkuya bırakıyordu.
Kızın nefesi hızlandı. Sanki anlattığı şeyi gerçekten yaşıyordu. Ama Mert hâlâ susmadı. Ne yazık ki tamamen haksız olduğunu da söyleyemezdim. Askeriyede hatalar affedilmezdi. Ya silahdaşının, ya kendi canının ya da bir masumun ölümüne sebep olurdun.
“Yerinde olsaydım,” dedi sesi gittikçe tehlikeli bir hâl alırken, “çoktan istifamı verirdim, Fırtına.”
Ortamı yatıştırmaya çalışan siyah saçlı teğmendi. “Tamam, Asya. Sen çık dışarı.”
Asya önce kıpırdamadı. Sonra başını sallayıp kendini toparladı ve ayağa kalktı. Omuzları çökmüştü. Kalbi mi kırılmıştı, yoksa özgüveni mi parçalanmıştı, bilmiyordum.
“Mert, yeter. Kızın üstüne fazla gidiyorsun.” Dedi koltukta oturan teğmen.
“Onun için söylüyorum.” Diye mırıldandı Mert.
Asya’ya karşı bir bağı olduğu belliydi. Bu timle başımın belada olduğunu hissediyordum.
“İyi de her şeyin bir sınırı var.” Diye devam etti teğmen. “Bütün öfkeni ondan çıkaramazsın.”
Mert başını iki yana salladı, gözlerini yere indirdi.
“Hiç düşündünüz mü komutanım?” dedi sesi çatallanarak. “O mağaralarda kurtardığımız kadınları… Ya onlardan biri Asya olsaydı? Ben her seferinde düşünüyorum… ve deliriyorum.”
“Allah korusun.”
Benim de dudaklarımdan aynı fısıltı döküldü. Bir asker için esir düşmek ölümden beterdi ama bir kadın için bu, alevlerin içinde diri diri yanmaktı.
“Korusun tabii…” dedi Mert, neredeyse duyulmayacak bir sesle. “Ama o kendini korumuyor maalesef.”
Cam kapının iki yana açılma sesi duyuldu. Aslında neredeyse hiç ses çıkmamıştı ama reflekslerim fazlasıyla gelişmişti; en ufak hareketi bile kaçırmazdım. Kapının açılmasıyla birlikte içeri dolan serin hava bile odadaki gerginliği dağıtmaya yetmedi.
Kılıç içeri girdiğinde Berkay’ın elinde bir dosya vardı. Gözleri beni bulduğu anda, diğerleri de Kılıç’ın gelişiyle birlikte varlığımı fark etti.
“Dikkat!”
Gür bir ses odayı doldurdu. Hepsi aynı anda hazır ola geçti.
Gözlerimle sabahtan beri birbirini yiyen bu timi süzdüm. Kavga eden insanları hiç sevmezdim. Düzen takıntım yüzünden bu tarz çatışmalar beni rahatsız ederdi. Çünkü düzensizlik, beraberinde güvensizliği getirirdi. Güvensizlik bir birliğin içine sızdığında ise geriye yalnızca çöküş kalırdı. Bunu yaşayarak öğrenmiştim.
Elimi uzatıp Berkay’ın elindeki dosyayı açtım. Dosyanın ilk sayfasında kocaman harflerle “YILDIZ TİMİ” yazıyordu. Kendi ismimle adaş bir timde çalışmak garip olurdu. Kesinlikle isimlerinin değişmesi gerekiyordu.
“Rahata geç, tim,” dedim.
Hepsi rahata geçtikten sonra teğmen başını salladı. “Hoş geldiniz komutanım.”
“Hoş bulduk, keşke hoş bulsaydım Teğmenim.” Gözlerimle hepsini tarayıp kavga eden askere baktım. Boynunu utançla büktü. Kafamı öne eğip, “İsmin ne senin?” diye sordum.
Hemen hazır ola geçti. “Başçavuş Mert Kurtuluş Çanakkale. Emret komutanım!”
Kafamı sallayıp rahata geçmesini işaret ettim. “Mert olmak iyidir. İsminle yaşa ve yaşat. Lakin burada disiplinsizlik istemem.”
Bakışlarım yine teğmeni buldu. “Elimizde olan tüm istihbarat bilgilerini, son operasyon raporlarını, her şeyi masamda istiyorum. Timini toparla ve komutanı bulalım.”
“Emredersiniz komutanım!” dediler bir ağızdan.
Kafamı salladıktan sonra odadan çıktılar ve ben Kılıç Timi’yle baş başa kaldım.
“Yeni silah arkadaşlarımız onlar mı komutanım?” diye soran Yusuf’tu. Kendisi dövüş uzmanımızdı. Kafes dövüşlerine gizli gizli katıldığını bilen tek kişiydim.
“Evet,” diye kafamı salladım. “Onlara bu aralar destek olun. Malum, komutanlarını arıyorlar. Hepsi yaralı kurt şimdi.”
Hepsi birlikte kafa salladı.
“Komutanım,” diyerek önce herkese bakıp bana dönen Efe’ydi. Timin çaylağı ve kafadan çatlak olan çocuğuydu. “Tim sizinle adaş çıktı, ne yapacağız onu? Şimdi Yıldız 1 siz mi oluyorsunuz yoksa Yıldız Komutan mı?”
Allah’ın kafasızı bakışlarıma maruz kaldı. “Bu çocuk hep böyle salak mıydı? Yoksa biz döve döve mi salak ettik?” Bakışlarım Berkay’ı buldu.
Parmağını kaldırıp âşık âşık yüzüğüne bakan Batuhan abiyi gösterdi. “En son Batuhan abi vurdu komutanım.”
“Tövbe komutanım,” diyerek ellerini havaya kaldırdı. “Yemin billah ben vurmadım. Yusuf yaptı. Dövüş öğretiyorum diye çocuğu kafası üstüne düşürdü.”
“Bebek mi lan bu, kafası üstüne düşünce sarsılsın? Ben sadece birkaç taktik veriyordum, o kadar.” İri kaslı kollarını birleştirip kafasını çevirdi. Hepsi çocuk gibi adamlardı.
Sessizliği bozan Efe’nin mırıltısı oldu. “En son kafama şamar iliştiren Yıldız Komutan’dı ama…” Cümleyi bitirmesine kalmadan omzuna okkalı bir tokat iliştirdim.
“Öztürk, senin hafızan kötüleşmiş. Git Türkiye’nin 81 ilini 81 kere yaz operasyondan sonra. Hepsini tek tek sayacağım.”
Kırgın bakışlarla bana bakarak kafasını salladı. “Emredersiniz komutanım.”
“Hangi günahımın bedelisiniz?” diyerek arkamı döndüm. Ellerimi göğe açarak Allah’a dua ediyordum sanki. “Allah’ım, kimin hakkına girdim de bunları bana verdin? Söyle gidip helallik alacağım. Bir tane akıllı vardı aralarında, Serdar. O evlendi, canını kurtardı.”
“Komutanım,” Yusuf’un boşboğazlığıyla aklıma alakasız bir şey geldi. “Siz ona salak Serhat demiyor muydunuz?”
Onlara öyle bir dönüp baktım ki hepsi hazır ola geçti. “Gidin ve yeni silah arkadaşlarınıza yardım edin.”
“Emredersiniz komutanım!”
Kendimi karargâhın ücra köşesinde olan odaya attım. Masamın üzerinde Yıldız Timi’nin dosyaları vardı. Baştaki koltuğa geçip oturdum.
Üzerinde “Gölge” yazan dosyayı açtığımda içi tamamen bomboştu. Ne bir isim ne de bir fotoğraf vardı. Sadece yaptığı görevler yazılıydı.
Son dört senede hiçbir göreve katılmamıştı. Çünkü dört yıl önce meslekten ihraç edilmişti.
İlk çıktığı gövdede esir düşmüştü.
Böyle başarısız bir adamı bu kadar gizli bir görev için neden tayin etmişlerdi ki?
Nefesimi içime çekip ağır ağır geri verdim. Alışmak benim için çok uzak bir kavramdı. Güven ise imkânsızdı.
Kılıç’la gittiğim ilk görevi hatırladım. Ölmek istiyordum.
Bir time güvenmektense ölmeyi diliyordum.
Beni, tanımadığım ve asla güveneceğimi düşünmediğim askerler patlama olan mağaradan çıkarmıştı. Batuhan abinin patlamadan kalan yaralarımı sararken beni azarladığını hayal meyal hatırlıyordum. Komutanını azarlıyordu.
Gözlerimi araladığımda kenarda oturup beni Batuhan abiye şikâyet eden bir Efe vardı. “Kendi çıkmak istemedi.”
Yerinde huysuzlanan Berkay’dı. “Bizi sevmediğini anladık da ölmek isteyecek kadar boktan adamlar da değiliz.”
Onlarla da güzel başlamamıştı ama güzel gidiyorduk işte. Umarım yeni askerlerle de böyle oluruz.
Camdan olan kapımı tıklayıp içeri giren kıdemli teğmen Tuna Çelikti. “Komutanım, bir gelişme var. Gire bilir miyim?” dedi.
“Gel, teğmenim.”
“Askeriyenin sitesinde bulunan Gmail’e bir video iletilmiş. Personel bize yönlendirdi.”
Sandalyeden kalkarken üzerimde garip bir ağırlık hissettim. “Hemen geliyorum. Videoyu Berkay Üsteğmen’e iletin.”
Berkay, istihbarat analiz şubesinden TSK’ya alınan sayılı askerlerden biriydi. Özellikle dijital iz sürme ve şifre çözme konularında inanılmaz bir zekâya sahipti. MİT’le ortak yürütülen projelerde görev almış olması da bunun en büyük kanıtıydı.
“Emredersiniz komutanım.”
Operasyon odasına geçtiğimizde içerideki hava buz gibiydi. Herkes ekrana kilitlenmişti. Projektörden yansıyan görüntü karanlık bir odada çekilmişti. Yüzü görünmeyen adamın sesi boğuk tehditkârdı ve şiveli sesi odaya yayıldı.
Arkasında aradığımız komutan vardı. Bir tahterevalli benzeri bir tahtaya zincirlemiş yüzünü suya ya da camura görmüşlerdi. Yüzünü göremiyorduk.
“T.C. Devleti, sizinle bir anlaşma yapmak için bu videoyu çekiyorum. Elimizde olan bu kömitanin ömrüne kaç gün kaldığını söylemeye geldim. Sizin bize verdiğiniz süreler gibi. 24 saat kaldı. Ya tepemizde elinizde olan Yapay zeka donalımlı silah projesini muhendislerle birlikte bize verirsiniz. Ya da elimizde olanın kafasına sıkıp leşini önünüze atacağız.”
“Ne yapacağız komutanım?” diye sordu Mert.
“Gölge’ye bir şey olursa kendimi affetmem.” Az önce azar işiten kız konuşmuştu. Bu konuda kendini suçluyordu.
“Üsteğmenim, ne diyorsun?” diyerek Berkay’a baktım.
“Ellerini büyütür müsün?” diyerek Asya’ya baktı.
Asya hemen bilgisayarın başına geçti.
Parmakları klavyede hızla dolaşırken görüntü yakınlaştırıldı. “Hemen.”
Ekranda adamın paramak uçlarında minik bir kıpırdama vardı. Mors alfabesiyle mesaj vermeye çalışıyordu.
Eline kalem alıp minik bir kâğıda bir şeyler yazmaya başladı. Berkay, üst düzey analitik zekâya da sahipti.
“Komutanım, koordinat veriyor,” diyerek elindeki kâğıdı Asya’ya uzattı. Asya bilgisayarda bölgeyi aratamaya başladı. “Komutanım bölge Kara Tepe.”
Elimi yumruk yapıp masaya vurdum. “Biz onlar gibi itlerle pazarlık yapmayız. Hazırlanın komutanınızı almaya gidiyoruz.”
🪖💥
Kara Tepe diye anılan o dağlık bölge, teröristlerin yuvası hâline gelmişti. Muhbirlerden gelen bilgiye göre içeride sayısız esir tutuluyordu. Hangisi askerdi, hangisi sivildi, bilmiyorduk. Kara Tepe’nin başında ise herkesin korkuyla adını andığı biri vardı: Dabid al-Nar.
“Alev Savaşçısı...” derlerdi ona.
İnsanları diri diri yakmaktan zevk alan bir canavar.
Onu alevlerde yakacaktım. Askerime dokunan kimseyi canlı bırakamyacaktım.
Kulaklığıma cızırtı karıştı.
“Kılıç 2 konuşuyor.”
“Kılıç dinlemede,” dedim, gözümü dürbünden ayırmadan.
“İçeride kadınlar ve çocuklar görünüyor.” Çenem istemsizce kasıldı.
“Kaç kişi, Kılıç 2 ?”
“Küçük bir çocuk var... geri kalanını seçemiyorum.”
Telsiz yeniden parazit verdi.
“Yıldız Dört konuşuyor.”
Bu, Mert'in sesiydi. Sert ama içinde bastırılmış bir öfke taşıyan bir ses.
“Kılıç 1 dinlemede.”
“Mağaranın içinde bir kadın var. Yardım istiyor.”
Bir saniye durdu. “Ne yapmamı emredersiniz, komutanım?”
“Yok et, Yıldız Dört,” dedim. Askerime dokunanı yakardım. Kadına dokunanıysa yok ederdim.
Elimle işaret yaparak Tuna teğmeni yanıma çağırdım. Silahın kayışını kolumdan geçirip sırtıma attım. Parmaklarım belimdeki kının soğuk derisine dokunduğunda nefesimi tuttum. Bıçağı sessizce çektim. Metalin o ince sesi, gecenin içinde kayboldu.
Ayak tabanımı yere tam bastırmadan ilerliyordum. Tuna hemen yanımdaydı. İkimiz de rüzgârın yönüne göre hareket ediyor, sesimizi doğanın içine gömüyorduk. Yüzüme çarpan sert rüzgâr saçlarımı savururken elimde tuttuğum bıçağın kabzası avucumda ağırlaşıyordu.
Birazdan kana bulanacaktı.
Mağaranın girişinde sigara içen iki adam vardı. Rahatlardı. Kendilerini dokunulmaz sanan adamlara özgü o gevşek tavır üzerlerindeydi. Birinin kahkahası taş duvarlara çarpıp yankılandı.
Son kahkahası oldu.
Tuna’yla aynı anda arkalarına geçtik. Ellerimizi enselerine geçirip bedenlerini geriye çektik. Bıçak boğazlarını tek hamlede yardı. Sıcak kan parmaklarıma aktı. Adamlardan biri refleksle çırpındı ama sesi boğazında öldü.
Cesetlerini taşların üstüne sessizce bıraktık.
Mağaranın içine adım attığım anda burnuma ağır bir rutubet kokusu doldu. Nem, kan ve korku birbirine karışmıştı. İçeride dip dibe oturmuş beş kadın vardı. Gözleri karanlığın içinde bile korkudan parlıyordu.
Başlarında ise silahlı bir adam dikiliyordu.
Kadınlara susmalarını söylemek için parmağımı dudaklarıma götürdüğüm, ordanda kolumda olan Türk bayrağına. Anında hepsinin yüzü değişti. Umut bazen tek bir harekette doğuyordu.
Adamın arkasına geçtim. Bıçağı ense köküne sapladım. Aynı anda ağzını kapatıp bedenini kendime çektim. Adamın gözleri büyüdü. Dizleri boşaldı. Onu yavaşça yere yatırırken boğazından boğuk bir hırıltı çıktı.
Seri adımlarla kadınların yanına çömeldim. “Hepiniz sakin olun,” diye fısıldadım. “Sizi buradan çıkacağız.”
Tuna’yı işaret ettim.
“O sizi çıkaracak. Ama tek bir ses bile istemiyorum. Anlaşıldı mı?”
Hepsi mutlulukla kafasını salladı. İçlerinden biri ağlamaya başladı. “Bebeleriminizi aldılar.” Diye mırıldandı. Sessiz ağlıyordu ama omuzları titriyordu. Tuna hemen diz çöküp kadının omzunu tuttu.
“Bitti,” dedi yumuşak bir sesle. “Artık size dokunamayacaklar. Çocuklarınızı da güvenli yere alacağız."
Tam o sırada kulağımdaki telsiz cızırdadı. "Komutanım." Diye Batuhandı.
"Kılıç 1 dinlemedi, söyle."
"Çocukları tahliye ediyoruz. Direnen iki hedef indirildi."
Ardından Mert'in sesi girdi araya. Kendisi keskin nişancıydı. "Yıldız 4 konuşuyor. Dış gözcüler temiz komutanım. Kuzey geçidi kontrol altında."
Tuna gözlerini bana çevirdi.
"Kadınları çıkarıyorum komutanım."
"Hazırlanın," dedim soğuk bir sesle. "El-Nar'ı misafir edeceyiz."
Tam o anda yerde duran telsizden cızırtılı bir ses yükseldi. "Adem... o kadınların ikisini hazırla. Bu gece yatağımı şenlendirecekler."
Kadınlardan biri titremeye başladı. Bir diğeri gözlerini kapatıp ağlamamak için dudağını ısırdı.
Tam o anda yerde duran telsizden cızırtılı bir ses yükseldi. "Adem... o kadınların ikisini hazırla. Bu gece yatağımı şenlendirecekler."
Kadınlardan biri titremeye başladı. Bir diğeri gözlerini kapatıp ağlamamak için dudağını ısırdı.
Telsizi yerden alıp Tuna'ya uzattım.
Tuna boğazını temizledi. Yüzünde öyle ince bir gülümseme vardı ki insan ilk bakışta sakin sanardı.
"Tamam," dedi hafif şivesiyle.
Karşı taraftan kahkaha yükseldi.
Tuna'nın gözleri karardı.
"Bekle bakalım El-Nar..." dedi alçak bir sesle. "Bu gece kimin gecesi şenlenecek senin mi benim mi."
Telsizi kapattı.
Sonra bana döndü.
"Kuzeyden girersek kaçış yollarını keserik komutanım." Silahımı kaldırdım. Şarjörü kontrol edip mermiyi namluya sürdüm.
"Hazırlanın tim her yeri ateşe veriyoruz. Bakalım ateş savaşçısı bizim alevimize dayana bilecek mi."
🪖💥
Her tarafı aramaya başlamıştık. Mağaraya girdiğimde duvarlara kollarından asılmış komutanı gördüm. Başı öne düşmüştü. Fazlasıyla işkence gördüğü belliydi; vücudunda kesikler ve darp izleri vardı. Göğsünün tam ortasından kan akıyordu. Kollarının bağlı olduğu kelepçelerin uçlarına elektrik telleri bağlanmıştı. Sürekli elektrik veriyorlardı.
Sırtımdaki çantayı yere bıraktım ve içinden küçük bir tahta çubuk çıkardım. Böyle durumlar için eğitim almıştık. Bir yüksekliğe çıkıp önce telleri kelepçelerden uzaklaştırdım. Tahtanın ucunu dikkatlice tellere dokundurup onları kenara ittirdim. Ardından hızla adama yaklaşıp kelepçelerini çözmeye başladım.
Kaç kere elektrik vermişlerdi acaba? Allah bilir...
Ya konuşana kadar ya ölene...
Senin içinse... ölene kadar, Yıldız...
Göğsünde asılı olan künye dikkatimi çekti. Yanında tek taş bir yüzük vardı. Bekleyeni vardı demek ki. Kollarındaki kelepçeleri bir tel yardımıyla açmayı başarmıştım. Çıkardığımda hâlâ "Yıldız..." diye sayıklıyordu. Timine bu kadar bağlı bir komutanı kurtarmak benim için onurdu.
Çantamdan bir şişe su çıkardım. Yüzünü çamura gömmüşlerdi. Hızla yüzündeki çamuru temizlemeye başladım.
"Efe, acele et! Buraya gel, komutanı buldum. Durumu ağır!" diye tiz bir sesle bağırdım.
Yanına çöküp başını dizlerime koydum. Acil durumlara müdahale eden askerimiz Efe'ydi. Gölge'yi sırtüstü yatırmaya çalıştım. Yüzü tamamen çamur içindeydi. Nefes almakta zorlanıyordu.
"Affet..." diye sayıklıyordu boğuk bir sesle.
Şişeden avucuma biraz su döküp yüzünü dikkatlice temizlemeye başladım. Islak ellerim yüzünde dolaşırken yüz hatları yavaş yavaş ortaya çıktı.
Ve gözleri gözlerime değdi.
"Yıldız..." dedi. Sanki ismimi ilk kez söylüyormuş gibi.
O an elimin altında hissettiğim yüzle donup kaldım. Bu gözler, bu yüz... Vücudumdan sanki elektrik geçmişti. Bir anlığına nefesim kesildi. Ellerimi ateşe değmiş gibi geri çektim. Çünkü o... oydu.
Gölge başından beri Beyaz Kurt'un gölgesiydi.
Efe mağaraya girdiğinde şoktan çıkmaya çalışıyordum.
Sakin ol. Bize bir şey yapamaz.
Yine aynı görevdeyiz. Kaybedeceğiz. Her şey bitecek. Lanet geri dönüyor.
Kendimi hızla toparlayıp durumu anlattım.
"Göğsünde büyük bir yara var. Hızlıca sarman gerekiyor," dedim.
Onun için endişeleniyor muydum? Hayır. Asla. En azından kendime öyle söylüyordum.
Efe çantasından ilk yardım malzemelerini çıkardı. Elime bir bez verip gözüne tampon yapmamı söyledi. Ben de bezi bastırdım. Ellerim titriyordu. Ellerim onun kanına bulanmıştı.
"Affet..." diye sayıklamaya devam ediyordu.
"Komutanım, çekilin," dedi Efe ve göğsünü kontrol etti. "Solunumu çok zayıf."
Tam o sırada bir el yanağıma dokundu. Parmakları avucumu sardı. Güçsüzdü ama bırakmıyordu. Sanki tüm dünya sustu da bir tek o konuşuyor gibi fısıldadı:
"Özür dilerim... Özür dilerim, hak etmediklerini yaşadığın için."
Hikâyeleri daha yeni başlıyordu...
🫀
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
Geldimmmmm geri döndümmmm.
Nasılsınız?
Eski versiyonunu okuyanlar şu kalbi🤍 yeni okuyanlar da şu kalbi bıraka bilir mi?💗
Ben size tüm kalplerimi bırakıyorummmm❤️🧡💛💚🩵💙💜🤎🖤🩶🩶🤍🩷💘💝💖💗💓💞💕💌❣️❤️🩹💔❤️🔥
Şimdi gelelim yaşadığım sorunlara. Dün bölümü ne kadar çalışsam da yükleyemedim. Ve yük
lerken yazdığım ikinci operasyon sahnesinin silindiğini fark ettim🥺
Maalesef artık çok geçti. Onu bir ara yazıb ekleyeceğim merak etmeyin.
Sizce nasıl olucak olaylar?
Lütfen bol bol yorum yapın💞
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |