3. Bölüm

Can çıkmazı

Hazal Şirin Aydın
grilt998

 

Nasıl bir dünyanın içine düşmüştüm bilmiyordum ve şimdi de buraya gelirken gördüğüm varlıklardan daha fazlası olduğunu bilerek zorlanacağımı öğreniyordum. Ben neyin ve kimin emanetiydim bunu da bilmiyordum ama bir insan birinin emanetine acımayacağını söylemezdi bunu biliyordum. Ve tüm bunların dışında annem olduğu söylenen kadının bir komutan olduğunu hatta Pecust’un en güçlü komutanı olduğunu öğrenmiştim. Bu dünyada gücün her şey olduğunu bilmeme gerek yoktu zira gayet açıktı. Diğer bir gerçekse babam sandığım kişinin de babam olmamasıydı. Dışarda gördüğüm o canlılara yem olmamak için güçlü olmak bir şarttı. Ayrıca buradaki her insanın bir güce sahip olduğunu bilmenin gerginliği o şartı daha da belli ediyordu. Ve ben o şartı karşılamak zorundaydım, bilmediğim bir evrende bir ejderhaya ya da herhangi güce sahip bir canlıya yem olmak aklımda yoktu, bütün bunların dışında o kadının çocuğu olduğumu kanıtlamak zorundaydım ve buda güçten geçen bir yoldu çünkü o güçlüydü. Lilith Noran neydi bilmiyordum, benim onun kızı olup olmadığımı da bilmiyordum. Eğer onun kızıysam bana miras bırakılan o gücü bir an önce almak zorundaydım. Bu masada oturan diğer yedi kişinin kim olduğunu bilmiyordum ancak bir kraliçenin masasında oturuyorlarsa önemli insanlar oldukları açıktı ve gözlerinde gördüğüm ölümü bizzat bana uğratmaya çalışacaklarını okuyabiliyordum. Anlaşılan oydu ki Lilith Noran burada pek sevilmiyordu. Kraliçe hala zihnimi okuyor olmalı ki önce bana bariz bir afallamayla ardından kaşlarını çatarak baktı. Masadakilere bir bakış attığında onlara güvendiğini görebiliyordum ama bunu benden bekleyemezdi. Şuan herkes ve her şey birer tehlike, birer düşmandı. Kraliçe bana dönerek kulağıma doğru yaklaştı. “Sandığımdan daha zekisin Vesperine ama unutma düşüncelerini senin bile duymaman gerekir, eğer ben onları engellemeseydim şuan hepsi senin düşüncelerini duymuş, hainlik gerekçesiyle seni öldürmüş olurlardı.” Haklıydı ve bu haklılık ürkünçtü. Geri çekildiğinde ona güvenmemi isteyen gözlerle bakıyordu bana. “Aragorn!” Diyerek dışarda bekleyen askere seslendiğinde çok geçmeden arkamdaki kapı açıldı. “Onu Mish’in yanına götür.” Diyerek emir verdi. “Emredersiniz kraliçem.” Kraliçe oturduğu tahta geri dönerken Aragorn kolumdan tutarak beni geri çekti. Kapıdan çıktığımızda şiddetle çarpan kapı beni irkiltti. Eli hala kolumda olan Aragorn ilerlemeye başladığında kolumu ondan çektim. Kesikten artık kan sızmıyordu ama acısı devam ediyordu. Koridordan sağa döndükten sonra uzun bir süre yürüdük. Anlık olarak Aisha’nın varlığını hatırladığımda panikledim, onu unutmuştum. Aragorn’u kolundan tutarak durdurduğumda bir onu tutan elime birde bana bakıyordu. Kaşları çatık bir şekilde bu bakışmayı böldüğünde elimi geri çektim. “Aisha nerede?” Aragorn çatık kaşlarını bir an olsun bozmuyordu. Bir süreliğine bana cevap vermedi. “Eğer ben sana bir şeyler söyleyeceksem senin de bana bir şeyler söylemen gerekir.” Yüzündeki ifade de neyin nesiydi? Bu sefer kaşlarını çatan ben oldum. “Neyi söylemem gerekiyor?” Diye sordum. Kabul etmeme şaşırmış bir şekilde bir süre düşündü. “Sen cidden komutan Lilith’in soyandansın buna şüphe etmeme gerek yok eğer olmasaydın çoktan gönderilmiş olurdun ama kafama takılan bir nokta var. Ona neden hiç benzemiyorsun?” Anlık olarak duraksadı. “Babanın kim olduğunu sana söylediler mi?” Bunu neden merak ediyordu ve bunu bilmesi neyi değiştirecekti? Çenemi dikleştirdiğimde onu işaret ettim. “Önce sen.” Bana çok rahat karşı gelip önce benim söylememi isteyebilirdi ama bunu yapmadı. “Lerta’nın kralı burada olduğu için toplantı sonrası onu görmek istedi hazırlanmak için odalardan birine götürüldü.” “O masadakilerden biriydi değil mi?" “Bu iki soru eder asilzade.” Asilzade? “Ama yine de bunu bilmende sakınca yok o masadakiler krallık yöneticileri olan kral ve kraliçeler.” Gözlerinde ölüm gördüğüm insanlar beni bir emirleriyle öldürtebilecekleri krallar ve kraliçelerdi. Ama neden sıradan bir kızı öldürmek istiyorlardı? Belki de annemle bir ilgisi vardı. “Bana onun kim olduğunu söylemediler.”“Bu anlaşma hiç adil olmadı.” Dedihomurdanarak. “İstediğin bir cevaptı asker ve ben sana bu cevabın istediğin gibi olacağını söylemedim.” Az önceki kelimesine karşılık olarak ona özellikle asker dememe karşın gülümsedi. “Öyle olsun Asilzade.”“Zaten olacak Asker.” Dedim tatlı tatlı gülümserken. “Şimdiden başımıza bela alacağımız belli oldu.” Dedi yürümeye tekrar baslarken.“Ne için başına bela alacakmışsın?” Peşinden giderken adımlarına yetişmek zor değildi arkasında kalmamam için yavaş yürüyordu. “Senin için.” “Niye benim için başına bela alıyorsun ki?” Diye sordum bu sefer. Ondan böyle bir şey istememiştim, henüz. “Beni senin emrine verdiler. Akademide sana göz kulak olmam için.” Bana bakarak söylemişti bunları ancak sesinin aksine gözleri bu durumdan hoşnut gibiydi. “Bu ne ara oldu?” Diye sordum şaşkınlıkla.“Senin komutan Lilith’in kızı olduğunu anladıkları an kraliçe emir verdi.” “Hayır vermedi.” Dedim kaşlarımı kaldırarak, verseydi duyardım. Bu sefer seslice güldüğünde eğlendiği belli oluyordu, sırık işte ne yaparsın bir tane çakamıyordum. “Kraliçe her insanın zihnine girebilecek biri özellikle senin gibilerin,” dedikten sonra bana bir bakış attı. “Bana zihnime girerek emir verdi yüksek ihtimalle şuan bundan kimsenin haberi yok.” Bunu sıkıntılı bir sesle söylemesi garibeme gitti. Sonuçta bir gün bir başkasının emrine illaki verilecekti. Sorun ben miydim? Öyleyse bile umurumda değildi. Koridordan bu sefer sağa doğru döndüğümüzde bir kaç metre ilerimizde bizi beklediğini düşündüğüm üç kadın vardı. Onların yanına yaklaştıkça yüzleri daha da belli oluyordu. En öndeki kadın yılların getirdiği yorgunlukla bekliyor gibiydi ama bizi görür görmez bükük sırtını doğrulttu. Yüzünde ki kırışıklıklara bakacak olursak elli beş yaşında veya civarında derdim. Arkasında ki diğer iki kız muhtemelen benim yaşlarımdaydı. Onların yanına geldiğimizde Aragorn en öndeki kadına bir baş selamı verdi. “Mish.” Dediğinde yaşlı kadın da aynı şekilde ona “Aragorn.” Dedi. Bu kendi aralarında bir selamlaşmaya benziyordu. Mish dedikleri yaşlı kadın bana döndüğünde beni ayaklarımdan başlayıp yüzüme kadar süzdü. Bakışlarından rahatsız olarak yerimde kıpırdandığımda bana yüzünde ki alayla baktı. “Onun gerçekten Lilith’in kızı olduğuna emin miyiz?” Derken gülüyordu. “Öyle olduğu onaylandı.” Dedi Aragorn.Kadın dedin bir nefes alıp iç geçirerek bana baktı. “Eğer bunu kraliçemiz onaylamamış olsaydı muhtemelen bir yalancı olduğunu söylerdim. Onunla yakından uzaktan alakası yok, dış görünüşü bir kenara bıraksak bile bu kızın korkağın teki olduğu çok açık.” Bunları başını iki yana sallarken söylemişti. Her dediğiyle göz yaşlarım akmak için, sinirim tavan yapmak için hareket ediyordu. “Siz daha önce annenizin yanından zorla alınıp bambaşka bir diyara getirilmediğiniz için geldiğinizde yıllardır anneniz sandığınız kişinin aslında anneniz olmadığı ailenizin gerçek olmadığını ve gerçek annenizin öldüğü söylenmediği için, babanızın kim olduğunun bilinmediğini ve daha önce hiç görmediğiniz yaratıklarla aynı dünyaya bırakılmadığınız için bu halim size korkak olduğumu düşündürebilir ancak inanın bana korkak değilim ve öyle olsa bile o kadınla benzemediğim için şükrediyorum çünkü beni terk eden bir kadınla benzemek zerre umurumda değil.” Derin bir nefes alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Beni bu kadar doldurmamalıydılar zira yaşadıklarım delirmemek için kendimi tuttuğum şeylerdi. Mish ve yanında ki kadınlar benden böyle bir karşılık beklemediği için kaşlarını kaldırıp bana şaşkınca bakıyorlardı. Mish beklemediğim bir şey yaparak bana gülümsediğinde bu sefer şaşıran taraf bendim. “Anlaşılan ona benzeyen taraflarında var.” Dedi gülümsemeye devam ederek. Bu kadın manyak mıydı? “Aragorn sen gidebilirsin.” Dedi Mish ona bakarken. Aragorn bir şey demeden bizden uzaklaştığında Mish onun gözden kaybolmasını bekledi. Ortalıktan kaybolmuş olacak ki yürümeye başladı. Peşinden ilerlerken koridorun sonuna kadar ilerledik ve en sonda ortada duran kapının önüne geldik. Mish önlüğü benzeyen ama asla önlük olmayan şeyden bir anahtar çıkardı ve kapıyı açtı.İçerisi ferahtı açık camdan içeriye giren rüzgar tül perdeyi uçuşturuyordu. Oraya gidip aşağıya bakmak berbat bir fikirdi çünkü çok yüksekteydik. “Kraliçe ve ailesiyle birlikte akşam yemeği yiyeceksin ardından kabul törenine girip kraliçe tarafından resmi bir asilzade sayılacaksın, kafan karışmasın diye söylüyorum kraliyet ailesi ile herhangi bir bağın yok ancak Pecust’da komutanlık mertebesine ulaşan herkes bir asilzade sayılır bunun dışında annen,” dediğinde anlık olarak duraksadı. “ Kraliçe tarafından resmi olarak kraliyet ailesinden sayılıyordu bu yüzden sende öylesin.” Bana olan bakışlarını hissederek kafamı onaylarcasına salladım. Korkarak ta olsa “Kardeşim var mı?” Diye sordum. Mish’e bakmaktan korkuyordum ancak yine de kafamı kaldırıp ona baktım. “Hayır yok.” Dedi sakince. Diğer kızların odadaki bir başka odaya girdiğini gördüm. “Anne mi sevmiyorlar mı?” Diye sorduğumda Mish’i afallatmıştım. “Bunu da nereden çıkardın Vesperine?” Gözleri bana karşı yumuşamıştı. Omuz silkerek onu cevapladım “Sadece öyle hissettim.”Mish derin bir nefes aldı. “Anneni herkes çok severdi sadece son yaptığından dolayı herkes ona kızgın.” “Annem ne yaptı Mish?” Gözleri bu soruyla birlikte daldı gitti. “Kendinden vazgeçti.” Derken sesi acı çekiyor gibiydi. Kendinden vazgeçti de ne demekti? “Kimse ondan istemese de o kendini feda etti,” gözleri doluyordu. “Hepimizi kurtardı ama kendini öldürdü.”Vücudum taş kesti. Bu beklemediğim bir şeydi. “Kimse onun elinden kurtulamamıştı ama kendisiyle birlikte onu da yok eden biri vardı o da aynısını yapmayı kafaya koymuştu çünkü canından daha çok sevdiği biri vardı, onu kurtarabilmek için kendini feda etti.” Elleriyle akan gözyaşlarını sildi. “Hepimizden tek isteği vardı kim olduğunu bilmesekte herkese sanki onun emaneti gibi davranmamızı istemişti bu çok ağırdı çünkü Pecust gibi cani bir krallıkta bu imkansızdı ama kraliçe Agatha ne olursa olsun bunu yapacağını söyledi çünkü bu kardeşi gibi gördüğü kadının son isteğiydi.” “O dediğin ne Mish?” Diye sordum. İçimde kendini dışarı salmak için bekleyen bir öfke vardı. Bunu sormamla bile irkilen Mish kafasını iki yana salladı. Daha fazla cevap için ona yalvaracakken içerdeki kızlar bizim olduğumuz yere geldi. “Su hazır Mish.” Dedi sarı saçlı olan kız. Mish kafasını sallayıp onu onayladı. Kolumdan tutarak beni banyo olduğunu düşündüğüm yere doğru ilerletti. Üzerimi çıkarmaya başladığında onlara engel olamadım. “Kraliçe sana kabul töreninden sonra zihnine girmelerini engelleyecek olan yöntemi öğretecek. Bunu yapmasının sebebi akademiye gittiğinde herkesin bilgi alabilmek için zihnine girmeye çalışacak olmasından kaynaklı. Kimse saray ve içinde yaşanan şeylerden haberdar olmamalı özellikle sen ve ailenden.” Beni küvete sokarken bir süre ısınmam için bekledi. “Kraliyet ailesi öncesinde sana soğuk davranacaktır, onlardan korkma. Sadece seni tanıyana kadar sürecektir bu seni sevmeseler bile annene olan sayılarından dolayı sana sesleri çıkmayacaktır. Senin üzerinde söz sahibi olacak tek kişi Kraliçe Agatha olacak.” Duş boyunca bana eğitimim hakkında bilgi veren Mish yemeğe kadar dinlenmemi isteyip odamdan çıkmıştı. O uyumamı istese de benim düşünecek çok şeyim vardı. Önceliğim beni fiziksel olarak zorlayacak olan şeyleri düşünmekti. Yaşıma göre akademide ikinci sınıftım ancak önce birinci sınıfa gitmem gerekiyordu ki bu krallığın itibarını zedeleyeceği için Mish akademinin başlayacağı süreye kadar beni eğitecekti. Diğer insanların hatta gücü olan insanların bir yılda öğrendiği şeyleri ben bir ayda öğrenmeye çalışacaktım, bana göre bu imkansızdı ancak Mish benim bir komutan kızı olduğumu savunarak yapabileceğimi söylüyordu. Diğer bir sorunumuz ise bu dünyada herkesin bir gücü varken bende olmamasıydı, bunun içinde dersler alacaktım ve alacağım ilk derslerden biri buydu. Akademide ilk yıl genellikle güçlerle ilgili bir şey olmasa da son aylarda güçler ortaya çıkmaya başlıyordu ve akademinin kabul sınavında da gücümü görmek isteyeceklerdi ayrıca derslerin yarısı artık gücünle doğru orantılı olmaya başlıyordu. Diğer öğrendiğim şeylerden biri ise akademide sekiz kralliktanda öğrenci olduğu gerçeğiydi.Bunun anlamı Pecust’un anlaşamadığı her krallık bana sıkıntı çıkaracak demekti ve bunların başında Kalelton yer alıyordu. Kalelton’u hiçbir krallık sevmesede onlar özellikle Pecust’u sevmiyordu. Ancak bunların yanında Mish’in altını çizerek söylediği bir şey vardı.' Herkes annene saygı duyuyor ve bu kızına da saygı duyacaklar demek.' 'Ancak bunun yanında söylediği başka bir şey daha vardı. Eğer gücün anneninki kadar fazla olursa bırak Kalelton’u sekiz krallıkta seni isteyecektir ve sen birini seçmedikçe onların güç savaşı ortasında kalacak belki de kimsenin sana sahip olamaması için seni öldürecekler.' Bu bir günde öğrendiğim şeyler korkudan koşup kaçmamı sağlayacak şeylerdi ve ben korkudan uyuyamıyordum. Akademiye gittiğimde herkesin gözü benim üzerimde olacaktı. Mish şimdiden bile buraya gelmenin büyük ses getirdiğini söylemişti. O bunları anlatırken benim sorduğum tek soru anneme benzeyip benzemediğim di aslında bunun cevabını önceden vermişti ama sonuç değişir sanmıştım. Yanılmışım. 'Annenle alakan bile yok Vesperine. O siyah saçlıydı her ne kadar sonradan saçını beyaza boyatmış olsa da. Gözleri kahverengiydi ama seninki ela. Saçlarında boya değil ve gerçek bir kızılsın. Karakterin içinse bir şey diyebilecek kadar tanıyamadım seni.' Oysa bunca zamana kadar annem sandığım kişiyle çok benzerdik. O da kızıldı bende. Gözlerimiz neredeyse aynı renkti. Onun ki yeşildi benimki ela.Onu hatırlayınca gözlerim bir kez daha yanmaya başlamıştı. Veda bile edememiştim ona, kardeşime ve babama. Canımdan birer parçaydı hepsi ancak şimdi birer yabancı olmuşlardı ve kalbim buna şiddetle karşı çıkıyor her yanı yakıyordu. Göğsümde bir yangın vardı. Unutmanın kadar yakıcı olması vazgeçmek istememe neden oluyordu.Bana bunu isteyip istemediğimi bile sormamışlardı. Bir anda istemediğim türlü türlü yükü omuzlarıma bildirmişlerdi. Küçük çocuklar gibi annemi istiyorum diye ağlamamak adına zor duruyordum. Bunca zaman annem diye gördüğüm kişiyi bir günde silmemi bekliyorlardı benden. O benim birtanemdi. Babama o senin gerçek baban değil diyorlardı ama benim için ne kadar çalıştığını beni ne kadar sevdiğini onu ne kadar sevdiğimi görmüyorlardı. Bunca zaman babam olarak gördüğüm kişiyi bir günde silmemi bekliyorlardı benden. O benim canımdı. Senin kardeşin yok diyorlardı ama onun için canımı verebilecekken yine de onunla kavga ettiğim günleri bilmiyorlardı. Bunca zaman kardeşim olarak gördüğüm kişiyi silmemi bekliyorlardı benden. O benim canımdan bir parçaydı. Mish onların hafızasından beni sildiklerini söylediğinde yıkılmıştım ama yine gıkım çıkmamıştı. Onlardan beni silseler de benden onları silemeyeceklerdi. Gözümden uyumadan önce son bir gözyaşı daha düştü. Bu savaşın imzasıydı. 🫀 Bir kaç kere vücudumun sarsılmasıyla gözümü açtığımda Mish’i gördüm. “Hadi bakalım kalkma vakti.” Diyerek üzerimdeki örtüyü çekti. Ayılmaya çalışarak oturur pozisyona geldim. Gözlerimi ovalayıp uykunun kollarından sıyrılmaya çalıştım. Sonunda ayıldığımda Mish beni ayaklandırıp askılığın önünde durdurdu. Burada rengarenk elbiseler vardı ancak fazla... kabarıktı. “Bana bunları giyeceğimi söyleme?” Derken bunun bir şaka olmasını diliyordum. Mish başını sallayarak beni onayladı. “Tam olarak bunları giyeceksin, bu dünyada sizinkindeki gibi basitlik değil abartı moda.” Derken kendinden pek emin duruyordu. “Bunlar antika antika!” Diyerek yükseldiğimde Mish kaşlarını çatarak bana baktı. “Eğer bir daha bu kıyafetlere antika diyecek olursan seni eğitim kıyafetleriyle aşağıya indiririm!” Aslına bakılırsa bu işime gelirdi. Gözlerine bakarak “Bu elbiseler antika.” Dediğim an önce kafama bir darbe ardından asla anlayamadığım tonlarca sözlük kafama yağmaya başladı. Anlaşılan Mish’in kırmızı noktası elbiselerdi. Azarlamaları sona erdiğinde hala çok sinirli gibiydi ama daha fazla bir şey demedi. O elbiselerden kurtularak bana siyah deri ve dar bir pantolon üzerine de yine deri kalın askılı bir bluz vermişti. Pantolonun üzerinde kayışlar vardı ve muhtemelen silah ya da bıçak koymak için vardı. Bedenimi tamamen saran kıyafetler o cafcaflı elbiselerden daha çok hoşuma gitmişti. Ben aynadan kendime bakarken Mish’inde bana dalmış bir şekilde bakması dikkatimi çekti. “Ne oldu?” Diye sorduğumda önce başını iki yana sallamış sonra da “Annende hep yemeklere böyle inerdi.” Demişti. Onu sevdiğini anlamak zor değildi ancak her şeyde onu hatırlaması için ona gerçekten bağlı olması gerekiyordu. Bu bağlılık onun bana karşı yumuşak davranmasına sağlıyordu. Acaba yumuşak olmadığı zamanlarda nasıl diye düşünürken beni ilk gördüğünde ki hareketleri geldi aklıma.Kesinlikle bu hali daha iyiydi. Yemek saati yaklaştığın da aşağı inmeyi beklerken bir adamın içeriye girmesiyle bakışlarımı ona çevirdim.Mish ona “Hoş geldin Yato.” Derken ben adamı inceliyordum. Muhtemelen otuzlarının sonundaydı ve giydiği tişörtten açıkta kalan kolunda görünen derisinin içine girmiş mücevherler vardı. Bu adam manyak mıydı? O taşları nasıl derisinin altına sokmuştu? “Hoş bulduk Mish.” Dedikten sonra bakışlarını bana çevirdi. “Bu o mu?” Diye sorduğunda Mish onu onayladı. Adam bana doğru bir kaç adım attı. “Merhaba Vesperine, ben Yato. Annenin akademiden arkadaşıydım.” Bunları söyledikten sonra ona olan sert bakışlarım biraz olsun yumuşadı. “Merhaba Yato tanıştığımıza memnun oldum.” Bu adamın gözlerinde yaşlar görmeyi beklemiyordum ama yine de gördüm. “Ona hiç benzemeden nasıl bu kadar benzeyebilirsin?” Tam bir şeyler soracaktım ki başını iki yana salladı. “Şimdi bunun zamanı değil seni bir an önce hazır hale getirmeliyiz.” Elindeki kocaman çantayı aynanın yanında bulunan küçük sehpaya koydu. Hazır hale getirmek ile neyi kastettiğini anlamaya çalışırken Mish, Yako’nun arkasından endişeli bir şekilde çıktı. “Henüz güçleri yokken ona rün takmak çok riskli ya tüm gücünü kaybederse?” Sesindeki korkuyu hissetsem de neyden bahsettiğini anlanmıyordum. “Peki ya güçleri şimdi gelirse Mish? Onun geldiğini duyan herkes kabul törenine yığılacak ve eminim ki o kötü kral onu öldürmeye çalışacak. Lilith’e olan öfkesini belkide ondan çıkaracak.” “O Lilith’e öfkeli değil ona minnet duyuyor.” Dedi Mish şaşkınlıkla. Yako yüzünü buruşturdu. “Düne kadar öyleydi evet.” Dediğinde Mish devam etmesini istercesine kaşlarını kaldırdı. “Lilith’in kendi el yazısıyla yazdığı bir bildiri ortaya çıktı, Elvis’i Kalelton kralının çağırdığı yazıyor ve kral kendini aklasa da Lilith’e çok kızgın ve hayatta olmayan birinden intikam alamaz bu yüzden yaşayan tek akrabasına yani kızına saldıracak.” Dediğinde aynı anda bakışları bana döndü. Mish’in gözlerinde azımsanamayacak bir korku vardı. Kimdi bu Kalelton kralı ve neden insanları korkutacak kadar kötü bir nam saldığını hissediyordum. “Bir an önce yap şunu Yako yemek saati gelmek üzere.” Dedi Mish çaresiz bir sesle. Yako başını sallayıp bıraktığı çantaya doğru döndü. Neler olacağını soracakken Mish ellerimi tutup gözlerimin içine baktı. “Aslında bunun çok sonra, gücünü kazandığında olması gerekiyordu ancak bunu şimdi yapmak zorundayız senin için Vesperine.” Ona inanıyordum. “Yako’nun kolunda olan şeyleri görüyor musun?” Dediğinde başımı salladım. “Onların adı rün Vesperine, gücü olan herkes bu rünleri kullanarak gücünün her ayrıntısını kullanır.Her bir başarında rün sayın artar. Şimdi sana takacaklarımız temel rünler bunun için herhangi bir başı göstermene gerek yok ancak sen temel seviyede bile değilsin çünkü henüz gücün uyanmadı. Şimdi rünleri yaktıktan sonra eğer güçlerin gelirse seni korumuş olacağız ama gelmezse sonsuza kadar güçlerin olmayacak.Biliyorum bu büyük bir risk ancak Kalelton kralı eğer gerçekten seni öldürmek isterse buna Pecust bile karşı koyamaz.” “Yapmak zorundayım değil mi?” Dedim son kez. “Evet.” Dedi Mish sesi bu sefer daha ciddi çıkmış az önceki çaresizliğini kenara bırakmıştı. Şimdi Kalelton kralı beni öldürmesin diyerek bu rünleri takacaktım ancak eğer güçlerim gelmez ise sonsuza kadar ölümle burun buruna olacaktım. Ya sonsuz ölümü tadacaktım ya da başarılı olacaktım. Başarı şansım yarı yarıyaydı ancak ölüm her yerde yüzde yüzdü. Hayatım bundan sonra böyle mi geçecekti? Annemin bana miras bıraktığı hayat buydu... “Hazır mısın?” Diyerek bana dönen Yako’nun elinde matkaba benzer bir alet vardı. Derimi mi deşeceklerdi?“O da ne?” Diye sorduğumda Yako bana tedirginlikle baktı. Oda bir anda buz kestiğinde hepimiz birbirimize bakıyorduk. “Rünler derinin altına girmeli Vesperine. Bu alet derinin altına rünleri takabilmek için var.” Korkuyla yutkundum. “Bizim dünyamızdan olan insanlar bile bu acıya karşı zayıftır ve senin daha tek bir gücün bile yok,” sıkıntılı bir nefes aldı. “Canın acıyacak ve bu acı seni öldürebilir.” Dediğinde elleri çenesine gitti. “O da bizim dünyamızdan,” diyerek Yako’yu tersleyen Mish bana döndü. Bir kez daha ellerimi tuttu. “Acını azaltmak için her şeyi yapacağım Vesperine.” Ona güvenmek istiyordum ancak korkum buna engel oluyordu. Yine de yutkunup onu onaylayarak başımı salladım.Bir kez daha Yako’ya baktığımda bizi izlediğini gördüm. “Rünler sen ölene dek seninle kalacaklar o yüzden onları takmak için iyi bir yer seçmelisin. Aklında herhangi bir yer var mı?” “Kaç rün takacaksın?” Diye sorduğumda çantasına bir göz attı. “Toplam 12 temel rün var hepsini takmayı planlıyorum.”Aklımda iki yer vardı, biri kolumun etrafına dizmekti diğeri ise belimin. Bir kaç dakika düşündüğümde Mish “Fazla vaktimiz yok.” Diyerek beni uyardı. “Belime,” Dedim Yako’ya bakarken. “Belimin etrafını halka şeklinde satmasını istiyorum.” Yako’nun gözünde bir ışık yandığında başını sallayarak “Hay hay efendim.” Dedi. Aynanın önünde ki küçük koltuğa oturduğum da üzerimde siyah bluzu yukarı doğru çektim. Yako beni belimden iterek öne doğru egilmemi sağladı, anlaşılan arkadan başlayacaktı.Mish’in ayakları göz hizama geldiğinde korkudan derin derin nefes alıyordum. “Şimdi takacağım rün bir nevi tetikleyici, güçlerini uyandırmak için en gerekli olanı bu.” Başımı sallayarak onu onayladığımda elindeki alet çalışmaya ve korkutucu sesler çıkarmaya başladı. Ondan bir saniye beklemesini isteyecekken derimi deşmeye başladı. Gözlerim sonuna kadar açılırken acıyla çığlık attım. Doğrulmak istediğimde biri beni sırtımdan iterek doğrulama engel oldu. Çığlıklarım durmuyordu ve daha birini bile takmamıştı. Belimin acısı azımsanamayacak derecedeydi. Gözlerimden sicim gibi yaşlar akarken derimi desen alet geri çekildi tam rahat bir nefes alacakken bu sefer hemen sağından bir kez daha içeri girdi alet. Canımın acısı çığlıklarımın sesini daha da arttırıyordu. Bir kez daha farklı bir yerden giren alet artık son gücümü de çekmişti.Tam kendimi bırakmak üzereyken elimin üzerinde bir el hissettim. Kafamı zorlukla kaldırdığımda bunun Mish olduğunu gördüm. Bana bir şeyler söylüyordu ama ne olduğunu anlamıyordum. Alet bir kez daha çıkıp farklı bir yere girdi. Çığlık atacak gücüm kalmamıştı sadece kısık kısık inliyordum. Vücudumda her yerim ancak özellikle belim sızım sızım sızlıyor aynı zamanda yanıyordu ancak bir anda acı tamamen gitmese de azalmaya başladı, sesler netleşti. “Şş,” diyordu Mish. “Az kaldı dayan.” “Kaç tane daha var?” Diye sordum zorlukla. Mish gözlerinde tereddütle “Yedi.” Diye mırıldandı. “Beni bayıltamaz mısınız?” Sesim her an tekrar ağlayacakmışım gibi çıkıyordu. “O zaman rünler bir işe yaramaz gücün uyanmaz.” Ellerimi sıkarak desteğini belli etti ama bu bir işe yaramıyordu. “Annemle olsaydım bunları yaşamazdım.” Dedim gözyaşları birer birer dökülürken bu her iki kadın içinde geçerliydi. Eğer Olga ile kalsaydım ve bu dünyadan haberim olmasaydı bunu yaşamazdım. Eğer Lilith ile olsaydım beni öldürecekler diye korkmazdım, ailem beni korurdu. Ama şimdi ikisi de yoktu. Alet bir kez daha bedenimden içeriye girdiğinde sarsıldım. “Eğer beni bırakmasaydı bunu yaşamazdım!” Bedenimde ki acıyı artık hissetmiyordum çünkü oradan daha çok acıyan bir yer vardı. Kalbim kimsesiz hissediyordu. Ruhum yalnız kalmış ve bir anda tutsak edilmişti, ben özgür ve mutluyken ruhum buna alışmışken bir anda kendimi parmaklıkların ardında zincirlere bağlı bulmuştum. Benim ait olduğum yer kendi dünyamdı. “Lanet olsun sana!” Diye haykırdığımda bu herkese karşı bir isyandı ama en çok Lilith Noran’aydı. “Şş,” Diye fısıldayan bir ses duyduğumda bunun kraliçeye ait olduğunu hemen anlamıştım. “ Geçti güzel kızım benim.” Şefkatli sesini duyduktan sonra elleri belime sarıldı oradaki acı geri çekilmeye başladığında bunu onun yaptığını anlamıştım. Acı geri çekilince bedenim rahatlamayla çöktü ama olduğum yere düşmemi onun elleri engelliyordu. “Gücünü annenden aldığını öğrenmiş olduk.” Dedi fısıltı şeklinde çıkan sesi. “Elementin ateş.” Dedi bu sefer daha gür bir sesle. “Ve ışık, şaşırtıcı ama daha şimdiden iki güce birden sahipsin hem de daha eğitim görmeden.” Mayışmış bir şekilde başımı salladığımda kraliçe yavaşça geri çekildi. Acı bedenimden çekilse de hala bitkin hissediyordum. Kraliçe Agatha ayaklanıp endişeyle bakan Mish’in yanına gittiğinde beni geriye yaslandım. Az önce hem fiziksel hem de ruhsal anlamda büyük bir acı çekmiştim. “Ona benim ilaçlarımdan verin iki dakika içinde kendini toparlar sonra hemen yemeğe inin. On dakikan var Mish, daha sonra seninle benden habersiz onun hakkında hüküm verme meselesini konuşacağız.” “Nasıl isterseniz efendim.” Mish’in sesinde herhangi bir korku yoktu. Her şeyi benim için yapmıştı ve pişman değildi. Kraliçe çıktıktan sonra sadece Mish’in bana ilaç verdiğini hatırlıyordum. Kendime geldiğimde artık daha dinç hissediyordum ve üzerimdeki kıyafetler değişmişti ama eski takımın aynısıydı. Mish ve yanımızda ki askerlerle aşağı inmek için yürümeye başladığımızda Mish’e, Yako’nun nereye gittiğini sormuştum. Dediğine göre Yako son rünü takmayı bitirdiğinde kraliçe çığlıklarımı duyarak odaya girmiş benim halimi gördüğünde onun izni olmadan bunu yaptığı için Yako’yu göndermiş ve cezasını çekeceğini söylemişti.Yako gitmeden önce bana hangi rünleri taktığını kraliçeye bir bir söylemişti. Üzerimdeki dinlerin biri dışında hepsi fiziksel aktivitelerimi arttıran şeylerden oluşuyordu. Sarı olan rün daha iyi duymamı sağlıyordu ve henüz buna alışamadığım için sesler kafamı ağrıyordu. Artık daha iyi duyabiliyor, koklayabiliyor, görebiliyordum. Bunun dışında daha esnek, kontrollü, tetikte ve çeviktim. En çok korktuğum şey ise başıma gelmemişti. Gücüm uyanmıştı. Devasa bir kapının önünde durduğumuzda Mish bundan sonra tek olacağımı söylemişti. Bilmediği şey benim buraya geldiğimden itibaren tek olduğumdu. İçerden konuşma sesleri geliyordu ve ben her ayrıntısını net bir şekilde duyuyordum. Kulağıma tanıdık bir ses geldiğinde mutlulukla gülümsedim Aisha buradaydı. Kapılar iki yandan açılmaya başladığında içeriye bir adım attım. Benim girişimle birlikte bana dönen on adet bakışa tek tek karşılık verdim. İçlerinden sadece ikisi dışında hiç birini tanımıyordum ve bu yabancı gözlerin hepsi bana şaşırtıcı derecede bir sıcaklıkla bakıyordu.Kapı arkamdan kapandı ve ben bu ailenin bundan sonra başıma getireceklerini bilmeden içeriye onlarla tanışmaya girdim.

Bölüm : 22.12.2024 15:19 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Hazal Şirin Aydın / TANRININ İZİ / Can çıkmazı
Hazal Şirin Aydın
TANRININ İZİ

53 Okunma

18 Oy

0 Takip
3
Bölümlü Kitap
Hikayeyi Paylaş
Loading...