
Biz geldiiiik🎉
Yaşanan gecikme için çok üzgün olduğumu bilmenizi istiyorum.
Bazı noktalarda insan tıkanabiliyor ve bu bölümde öyle bir döneme denk geldi maalesef.
Genelde de bölüm geç geliyor ama bu sefer ekstra bir gecikme olduğunun farkındayım, bunu diğer bölümle telafi etmeye çalışacağım, anlayışınız ve sabrınız için teşekkür ederim çiçeklerimmm🌸
Ayroca araya zaman girdiği için en son bölümde neler olmuştu ufak bir hatırlatma yapacağım:
Dilba, Azer'le kavga ettikten sonra sinir krizi geçirip bayılmış ve hastaneye kaldırılmıştı. Sonrasında Azer onu ve kızları çiftliğe getirmişti. Dilba attan düşüp kaybolunca Azer onu aramaya çıkmış sonra da aralarında bir yakınlaşma olmuştu. Çiftliğe döndüklerinde ise Dilba, Elvan'ın Azer'i aradığını görmüş ve bölüm sonlanmıştı.
Keyifli okumalar...
𝅘𝅥𝅮
Toygar Işıklı, Korkuyorum
Kalben, Doya Doya
29. BÖLÜM
"KABUSLARIN KOYNUNDA BÜYÜYEN SEVDA"
𓆙
O telefon çaldığında, kalbim bir anda buz kesti ve ben hiçbir şey söylemeden sadece onun yüzüne baktım.
Telefonu cebinden çıkarıp arayan kişiye bakmış ve haklı olduğum gerçeği bir tokat gibi yüzüme çarpmıştı. Elvan arıyordu. Ve bu Azer benim yanımdan ayrılacağı sırada oluyordu. Sinirlenmeli miydim? Belki de sakin görünüyordum ama tırnaklarımı avuç içlerime bastırdığımda, içimde bir dağ gibi büyüyen o hissin hiçte hafife alınamayacak bir şey olduğunu idrak etmiştim.
Aramayı reddetti ama ben bir an bile ondan bakışlarımı ayırmadan sadece onu izledim. Gideceğini biliyordum. Nereye ve neden gidecekti bilmiyorum ama her türlü gidecekti. Gözlerime korkunç bir soğukluk inerken, "Niye açmıyorsun?" diye sordum. "Gerçi zaten..."
"Dilba..."
"Zaten onun yanına gideceksin değil mi?" diye devam ettim beklemeden. Gözlerim onun gözlerinden ayrılmazken, sinirden başıma sert bir ağrı saplanmıştı. "Görmeyeli samimiyet baya bir ilerlemiş ha?"
Azer, gözlerini hafifçe yumdu ve derin bir nefes alarak, "Yapma bunu," diye konuştu. "Sana yalvarırım, yapma."
Bir an öfkemi kontrol edemeyip, "Neyi yapma be?" diye bağırdım. Sesim gereğinden fazla yüksek çıkmıştı lakin o an bunu umursamak yerine ona bir adım yaklaştım. "Niye her fırsatta arıyor bu kadın seni? Çok merak ediyorum hangi sıfatın arkasına saklanarak yapıyor bunu, senin sahte karın olarak mı?"
Azer, söylediklerimi anlamlandıramıyormuş gibi bir müddet beni izledi. Gözleri hafifçe kısılırken, "Bunu sana açıklamayacağım Dilba," dedi buz gibi bir sesle. "Nasıl düşünmek istiyorsan öyle düşün çünkü ben sana bir şeyleri kanıtlamaktan çok sıkıldım."
Alayla güldüm. Feci derecede sinirliydim, şu an bu öfkeyle nasıl başa çıkacağımı da bilmiyordum ama boğazımda bir şeyler düğümlendi sanki. "Çok sıkıldın," diye tekrarladım onu belli belirsiz bir tebessüm eşliğinde. "Çok sıkıldın öyle mi? O zaman her nereye gideceksen defolup gidebilirsin Azer, seni burada tutan yok. İnan sizin bu saçma sapan işlerinizi hiç çekemeyeceğim."
Sabır dilercesine derin bir nefes aldı. Sinirlenmişe benziyordu. "Senin o saçma sapan dediğin şey hiçte basite alınacak bir şey değil Dilba, ortada ciddi bir mevzu var. Sana anlatamayacağım kadar ciddi." Ağır ağır kafasını salladı. "Ve inan senin o kafanda kurduğun şeyle zerre alakası yok."
Kaşlarımı hafifçe kaldırarak, sorarcasına ona baktım. "İçinde Elvan'ın olduğu bir mesele başka neyle ilgili olabilir ya?" diye sordum. "Ben bu oyundan da, Elvan'dan da çok sıkıldım Azer. İnan artık bu konuda seninle tartışmak bile istemiyorum. Nereye gideceksen git."
Elimle kapıyı göstererek geriye doğru adımladım ve arkamı dönüp odanın içinde bir kaç adım ilerledim. Vücudumda biriken o bastırılamaz öfke ciddi bir hal almaya başlarken derin bir nefes alma ihtiyacı hissetmiştim. Gerçekten canım acıyordu artık. Sürekli aynı şeyle sınanmak ve yan yana olduğumuz her an aramızdaki o kara gölgeyi iliklerime kadar hissetmek yoruyordu.
Çıkıp gitmesini bekledim ama o orada beklemeye devam etti. Ona bakmamama rağmen bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. En sonunda göz ucuyla ona bakarak, "Gidecek misin artık?" diye çıkıştım ama o öylece beni izliyordu hâlâ.
Yüzünde mimik dahi oynamazken, gözleri yüzümdeki bir noktada asılı kalmış gibiydi. "Az önce gitmek zordu," dediğinde, gözlerimi gözlerine doğru kaldırdım. "Ama şu an buradan ayrılmak zulüm gibi geliyor Dilba."
"Suçlusu ben miyim yani?" diye sordum, sesim gereğinden fazla yüksek çıkmıştı lakin bu umurumda bile değildi. Söylediğim şeyle beraber gözleri hafifçe kısılırken, ona bir adım yaklaşarak gözlerine baktım. "Ben varya, seni hiç anlamıyorum Azer. Bir orada, bir burada... Hayır yani keyif mi alıyorsun bu durumdan?"
Azer, sabır dilercesine derin bir nefes aldı. "Bahsettiğim şey tam olarak bu biliyor musun?" diye mırıldandı, keyifsiz bir sesle. "Mesele ne olursa olsun buna yoracaksın öyle değil mi?"
Alayla güldüğümde gözlerimi onun üzerinde gezdirdim. Sinirliydim ama onunla kavga edip, bu olaya içten içe deli olduğumu ona göstermek niyetinde değildim. "Mesele her neyse sadece git Azer," diye konuştum umursamazca. "Sana söz umurumda bile olmayacaksınız."
Azer ellerini ceplerine koyarak bakışlarını kısaca benim üzerimde gezdirdi. Sinirli miydi, yoksa morali mi bozuktu bilmiyorum ama bu bakışlarda gereğinden fazla bir sakinlik vardı. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama kelimeleri dudaklarına tekrardan hapsetti ve dudaklarında varla yok arasında keyifsiz bir tebessüm peyda oldu. Başka bir şey söylemek istedi ama vazgeçti ve o kelimeleri dudaklarının arasına hapsederek, "Çiftlikten ayrılmaya kalkma," diye mırıldandı. Sanki şu an konu buymuş gibi buz gibi bir sesle konuştuğunda bakışları benden ayrılmıştı. "Yusuf adamlarla beraber burada olacak, bir şey lazım olursa ona söylersin."
Başka bir şey söylemeden arkasını dönüp odadan çıktığında, bir şeyin onu engellemesini istemiyormuş gibi hızlıydı adımları. Arkasını dönüp bir an bile bana bakmadı, belki de bakarsa gidemeyeceğini biliyordu. O yüzdendi bu acelesi.
Bir müddet arkasından öylece baktım. Sinirlerimin beni altetmesine izin vermemem gerektiğinin farkındaydım. O yüzden buz gibi bir ifadeyle kapıya doğru ilerleyip, sonuna kadar açık olan kapıyı onun arkasından kapattım ve geçip yatağın bir köşesine oturdum.
Avuç içlerimi yatağın nevresimine bastırırken, bakışlarımı karşı duvara dikmiştim. Öylece gitmişti. Göğüs kafesimde bir şey birikti sanki ama hiçbir tepki vermedim. Kendimi ve sinirlerimi ciddi anlamda bastırmaya çalışıyordum.
En azından o buradan tamamen uzaklaşana kadar.
Tırnaklarımı nevresime batırarak, topuklarımı ritmik bir şekilde parke zemine vurmaya başladığımda, odanın içindeki o korkunç sessizlik bir el olup boğazıma yapıştı sanki. İşin garibi ise içinde bulunduğum bu an bana hiç yabancı gelmiyordu. Yalnız bırakılmaya ve bu ürpertici sessizlikle baş başa bırakılmaya o kadar çok alışmıştım ki, onun hiçbir şey söylemeden gidişi bile başka bir kapıyı araladı o an.
Bir keresinde Yaren'i o kadar çıldırtmıştım ki o an ki sinirle, senin için çabalamamı bile haketmiyorsun diye bir cümle kurmuştu. O zamanlar ağır gelmemişti bu cümle bana ama Yaren gittikten sonra hayat karşıma bir ayna koymuş ve hatırlamak istemediğim o cümleyi bir kez daha duymuştum. O gece evden ayrılmış ve Ankara'nın boş sokaklarında gün doğana kadar yürümüştüm. Bu sessizlik bana o geceyi anımsatsada arada çok fark vardı.
Benim kalbim o gece olduğum kızın kalbinden daha karaydı artık.
Bazen hiç kurtulamayacakmışım gibi geliyordu.
Demirden bir kafesin içerisine hapsedilmiş doğrularım ve o doğruları dışarıdan yüzlerinde aşağılayıcı gülüşleriyle izleyen yalanlarım vardı. Kendime yuva sandığım her ev toza dönüşüp çökmüştü üzerime. Ve ben bu her olduğunda bir adım daha uzaklaşmıştım evimden. Yalanlarımın koynunda yalancı bir uykuya daldığımda gözlerimi kaygısızca kapatıyor oluşumdan mı suçluluk duymalıydım? Yoksa beni ite ite, kanata kanata evimden uzaklaştıranlara duyduğum nefretten mi? Kime soracaktım hesabını? Her gece yatağımda besleyip büyüttüğüm kabuslarımdan mı? Onca yıl beni bir kez bile bağrına basmayan babamdan mı? Her fırsatta o ince ince işlenmiş sözleriyle beni darmadağın eden annemden mi?
Kaç defa itseler kopabilirdim doğrularımdan?
Yatağımdan kaç adım daha uzaklaşırsam kurtulabilirdim ki kabuslarımdan?
Cevap çok netti.
Hiçbir zaman.
Oturduğum yerden yavaşça ayağa kalkıp acele etmeden makyaj masasına doğru ilerlemeye başladım. Bakışlarım aynadaki görüntümle buluştuğunda, gözlerimin hafiften kızardığını görebiliyordum. Bakışlarımı aynadan ayırarak aynanın hemen karşısında duran ufak toka sepetini karıştırmaya başladım. İstediğim tokayı bulduğum anda masanın üzerinde duran ufak bir aynaya elim çarptı ve ayna parke zemine düşerek paramparça oldu.
Bakışlarım düşen aynaya doğru kaydığında, içime düşen huzursuzluğa o an anlam veremedim. Yaren, kırılan aynalar uğursuzluk getirir demişti bir keresinde. Bu tarz şeylere gülüp geçerdim ama şimdi gözlerim o parlak parçaların üzerinde gereğinden fazla oyalanmıştı.
Buz gibi bir ifadeyle bakışlarımı büyük aynaya doğru çevirdim ve saçlarımı düzgünce kıvırarak arkadan siyah mandal tokayla topladım. Yüzüme doğru düşen iki tutamı elimle hafifçe düzeltirken, "İdil," diye seslendim ve ardından kapıya doğru ilerlemeye başladım. Koridora çıkıp merdivenlere doğru uzanarak tekrar seslendim. "İdil..."
İdil'in koşar adımlarla merdivenlere doğru geldiğini ve yukarıya doğru baktığını gördüm. "Efendim Dilba."
"Tatlım elektrikli süpürgeyi yollasana bana ya," diye konuştum ve kafamla içeriyi gösterdim. "Ayna kırıldı, odanın her tarafı cam dolu."
İdil, "O ses oradan mı geldi?" diye konuşup kafasını aşağı yukarı salladı. "Süpürgeyi alıp hemen geliyorum ben."
İdil gözden kaybolurken ben göz ucuyla Azer'in odasına doğru baktım. "Kafayı yiyeceğim ya," diye söylendim kendi kendime. Ciddi anlamda hazmedemiyordum.
Parmak uçlarımda ilerleyerek tekrar kendi odama girdim. Yatağın üzerine oturarak, kafamı yatağın başlığına yasladım ve bakışlarımı tavana diktim. Telefonumu avuçlarımın içinde sıkarken, bedenimdeki o gerginliği kontrol etmekte zorluk çekiyordum.
Hâlâ çiftlikte olmak canımı epey bir sıkmaya başlamıştı. Üstelik Azer buradan bu şekilde ayrılmışken ve ben onun ne haltlar karıştırdığından bir haberken, oradan uzak kalmak hiç iyi bir seçenek değildi. Meraktan çıldırıyor olmama rağmen sakinliğimi korumayı başarıyordum lakin eğer biraz dağa böyle devam ederse, kendimi tutabileceğimden emin değildim. Sinirlerimi bu aralar fazlasıyla bozuyordu. Ve ben ona karşı hiçte yumuşak davranamayacaktım.
O aptal oyuna daha fazla tahammül edemiyordum. Onun, bu oyun yüzünden o kadının yanında olmasına gerçekten tahammül edemiyordum. Sonrası veya öncesi umurumda değildi. Tek istediğim şey bunun son bulmasıydı ve nedense artık harekete geçmem gerektiğini hissediyordum.
Bu oyunun bitmesi, hiçbir şeyi yoluna sokmayacaktı biliyordum. Azer'le aramızdaki o engel kalksa bile, onunla bir geleceğim olup olmadığı konusunda ciddi şüphelerim vardı. Ona söylediğim tüm bu yalanları öğrenseydi yüzüme bile bakmayacaktı, bunu da çok iyi biliyordum. İmkansızdık. Ama tüm bunlara rağmen, onu başka bir kadının yanında görmekten nefret ediyordum. Benim olmamasından, aramızdaki bu korkunç uçurumdan nefret ediyordum.
Yaklaşan adım sesleri içine gömüldüğüm zehirli düşüncelerden sıyrılmama sebep olurken, kapıya taraf çevirdim bakışlarımı ve tam bu sırada İdil'le göz göze geldik. İdil önce bana sonra da yerdeki parçalara baktı. "Hay Allah, nasıl düştü bu?"
Bu sorusuyla beraber, "Elim çarptı," diye konuştum.
O beklemeden içeriye girip kapıyı arkasından kapatırken, benim bakışlarım onun üzerinde kısaca gezindi. Elindeki elektrikli süpürgeyi duvara yaslayarak, geçip yatağın köşesine oturduğunda, bakışları beni inceledi bir müddet.
"İyi misin?"
Bozuntuya vermeden hafifçe kafamı salladım. "İyiyim?" diye konuştuğumda sorarcasına ona bakmıştım.
Bakışları benden ayrılarak odanın içinde yavaşça gezindi. Gözleri kapının önünde yere düşmüş bir şekilde duran parçalara takılı kalırken, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Görünüşe bakılırsa, bir öfke patlaması yaşanmış," dedi ve ardından tekrar bana çevirdi bakışlarını. "Annenle veya Adil Bey'le ilgili bir şey mi oldu? Ona mı canın sıkıldı?"
Değildi, sadece yanlışlıkla olmuştu.
Azer'in burada olduğunu görmemiş miydi, yoksa görmemiş gibi mi davranıyordu bilmiyorum ama bu bana o an garip gelmişti. Şu an çiftlikte olan herkes Azer ve ben hakkında bir şeyler seziyordu lakin İdil'den bu zamana kadar bu konuyla ilgili ne bir ima, ne de herhangi bir şey duymuştum. Sanki hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranıyordu. Ya da hiçbir şeyi gerçekten farketmemişti.
İfadesiz bir sesle, "Öncelikle ayna gerçekten yanlışlıkla düştü, ama öfkeliyim evet. Azer'e sinirlendim," diye konuştuğumda, kaşları hafifçe havalandı. Bunu söylememi beklemiyor gibiydi. Bense tereddüt etmeden devam ettim. "Midyat'a gitmek istediğimi söyledim, kesinlikle olmaz dedi bana. Haliyle sinirlerim bozuldu. Onlar nereye gitti sen biliyor musun?"
İdil anladım dercesine kafasını aşağı yukarı salladı. "Bilmiyorum çıkarken görmedim Azer'i. Ayrıca seni anlıyorum ama bir süre Midyat'a gitmemen senin için daha iyi olacaktır Dilba," dedi nasihat verir gibi. "Altında yatan sebebi bilmiyorum tam olarak ama Azer eğer böyle istiyorsa emin ol bildiği bir şey vardır."
İfadesini ölçmeye çalışarak, "Şimdi ben çiftlikten çıkarsam Azer'e haber veririsin değil mi?" diye sordum ardından hafifçe tebessüm ettim.
İdil aynı şekilde gülerek bana karşılık verdi. "Buna mecburum."
Gözlerimi devirme isteğimi zorlukla bastırıp, oturduğum yerden kalktım ve İdil'in az önce duvarın kenarına bıraktığı süpürgeye doğru ilerledim.
"Sen dur ben yaparım," dedi İdil hemen ayağa kalkarak.
Elektrikli süpürgeyi elime alıp fişe taktığımda, daha çalıştırma düğmesine basmadan makine çalışmaya başlamıştı. Zaten eski model bir elektrikli süpürgeydi ve epeyde büyüktü. Çıkan yüksek gürültüyle beraber yüzümü buruşturduğumda, "Ne biçim bir süpürge bu ya?" diye söylendim. "Milattan önce falan alındı herhalde... O kadar paraları var bir robot süpürge alamadılar mı?"
İdil keyifle güldü. "Aşağıda var ama annem asla kullanmıyor, bize de kullandırtmıyor. Bu onun uğurlu süpürgesiymiş," Bana doğru ilerleyerek süpürgeyi elime aldı. "Ver sen bana ben onun dilinden anlıyorum. Hallederim hemen."
"Dikkat et ayağına," dedim beni duyması için yüksek sesle bağırarak.
İdil çenesiyle kırılan aynayı gösterdi. "Annem aynanın kırıldığını görse uğursuzluk getirir der şimdi."
Alayla güldüm. "Ay bu uğursuzluk getirse ne olacak Allah aşkına, biz zaten uğursuzluğun alasını yaşıyoruz."
İdil hızlıca işini bitirdiğinde, nihayet fişi çekmiş ve bizi bu korkunç gürültüden kurtarmıştı. "Tamamdır, buranın işi."
"Ay çok sağol," dedim. "Helin aşağıda mı bu arada?"
İdil hafifçe kafasını salladı. "Evet bahçede oturuyordu en son."
O, elektrikli süpürgeyi eline alarak odadan çıkarken bende beklemeden aşağıya inmiştim. Gözlerim Helin'i ararken, bakışlarım bahçeye doğru kaymıştı. Salonun bahçeye açılan büyük cam kapısının az ilerisinde duran koltuklardan birine oturmuş öylece uzakları izliyordu. Büyük cam kapıyı elimle iterek bahçeye çıktığımda, bakışları direkt beni bulmuştu. "Dilba, gelsene."
Belli belirsiz tebessüm ederek geçip Helin'in yanına oturdum. "Hayırdır dalmışsın yine uzaklara."
Helin tekrar önüne dönerek temiz havayı uzunca içine çekti. "Bilmiyorum ya, buranın havası çok iyi geldi bana," dedi. "Böyle saatlerce oturasım geliyor."
O gayet huzurlu görünüyordu lakin ben onun aksine hiç huzurlu hissetmiyordum. Sıkıntılı bir ifadeyle iç çektiğimde, "Ben sıkıldım ama ya," diye söylendim. "Tüm gün böyle sessiz sessiz, hiç benim tarzım değil."
Ankara'dayken, asla evde duran bir insan olmadığımdan buraya geldiğimden beri geceleri fazlaca yadırgıyordum ortamı. Helin de sanki içimi okumuş gibi, "Ankara'da her gece partilemekten bir anda Mardin gecelerine geçiş yapınca sıkıldın tabi," diye konuştu ve ardından hafifçe güldü. "Gerçi bugün attan da düşünce..."
"Hiç hatırlatma onu," diye konuşup Helin'e ters bir bakış attım. "Zaten sinirlerim bozuk, bir de üzerine attan düşmek hiç hoş değil yani..."
Helin'in bakışları benim üzerime döndü tekrar. Bu sefer bakışları ciddileşmişti. "Son zamanlarda yaşananlar gerçekten can sıkıcıydı," diye konuştu. "Hele o konaktaki olay... Bak canını sıkmak istemiyorum ama hâlâ neden böyle bir şey yaptığına anlam veremiyorum Dilba."
"Sebeplerim vardı." dedim beklemeden.
"Buraya ilk geldiğin zaman sana sormuştum," dedi düz bir sesle. "İntikam için mi geldin diye. Bana hayır demiştin."
Arkama yaslanarak, bakışlarımı uzaklara diktim. "Her şey intikam değil," diye mırıldandım. "Bazen hiç beklemediğin anda basılıyor damarına. Sonra olanları sen bile hesap edemiyorsun."
Helin'in derin bir iç çektiğini işittim. "Gerçekten öyle mi peki?" diye sordu, sesi düşünceliydi. "Çünkü bazen sana ne kadar kızsamda, intikam istiyorum deseydin sana haksız olduğunu söyleyemezdim herhalde. Her kim olursa olsun, bu yaşadıkların hafife alınmayacak kadar ağır."
Histerik bir tebessüm yavaşça yer edindi dudaklarımda. Yaşadıklarımı hiçbir zaman hafife almamıştım lakin Yaren'in yaşadıklarının ağırlığı öyle bir çökmüştü ki hayatımın üzerine, o yükün altında paramparça olmuş gibiydim.
"Canın sıkkın," diye devam etti Helin, bu sefer gözleri bana doğru dönmüştü. "Niye anlatmıyorsun bana Dilba? Ben tanıyorum işte seni, bariz bir şekilde acı çekiyorsun." Göz ucuyla ona baktığımda, kafasıyla içeriyi gösterdi. "Azer'le mi ilgili diye sormayacağım çünkü biliyorum, basbayağı onunla ilgili."
Gözlerim ağır ağır tekrar önüme döndü. Belki ilk defa bir şeyleri gizleme gereği duymadan saniyelerce sessiz kaldım. Bu sessizliğimin sebebi tamamen bir kabullenişti. Geçen saniyelerin ardından, "Onunla ilgili," diye mırıldandım güçsüz bir sesle. "Her şey onunla ilgili."
Helin bir müddet duraksadı. Ama bu kabulleneceğimi beklemediğinden değildi. Kafasını ağır ağır sallarken, "Bu duruma rağmen," diye konuştu en sonunda. "Buna rağmen bunu söylüyorsan durum baya vahim ha..."
Bu durumdan kastı Azer'in evlilik oyunuydu. Şu an onun gözünde evli bir adama aşık olmuş bir kadındım. Sadece bir an reddetmek istedim bunu ve "Hiçbir şey bildiğin gibi değil," diye konuştum, sesim bir buzdan farksızdı.
"Neyden bahsettiğimi biliyorsun Dilba," dediğinde bakışlarım onun üzerine döndü. "Adam evli."
O an bu söz bünyeme o kadar ağır geldi ki, söylememem gerektiğini bile bile, "Değil," diye konuştum. "Evli değil."
Bunu yapmamam gerekiyordu. Ama bir noktadan sonra bu bile umurumda değildi artık çünkü bunu söylemiş olmak böyle bir durumla anılmaktan her türlü daha iyiydi.
Helin'in yüzünde gördüğüm şaşkınlığın dozu baya yüksekti. Anlamadım dercesine kaşları hafifçe havalanırken, ben etrafıma bakınıp kimsenin olmadığına emin oldum ve tekrar Helin'e doğru döndüm.
"Bir dakika," diye konuştu şaşkın bir sesle. "Sen az önce evli değil mi dedin? Nasıl ya..."
"Sessiz ol Helo," diye konuştum ve belli belirsiz kafamı salladım. "Basbaya evli değil işte. Nikah falan yok aralarında."
Sesimi özellikle kısık tutarak konuştuğumda, Helin bir müddet düşündü. "İyi de nikah yoksa neden evlilermiş gibi davranıyorlar?"
"Şimdi sırası değil," diye kestim lafını ve ardından yüzüne baktım. "Ama bunu kimsenin bilmemesi gerekiyor anlıyorsun değil mi beni? Orkun biliyor mu, bilmiyor mu haberim yok ama sen bahsini bile açmayacaksın. Söz ver bana."
Helin üzerindeki şaşkınlığı hâlâ atlatamamışken hızlıca kafasını salladı, "Ben hiçbir şey anlamadım şu an," diye söylendi. "Kimseye söylemem tabiki ama sende bana anlatacaksın bu konuyu tamam mı Dilba?"
Belli belirsiz kafamı salladım. "Tamam anlatacağım."
"Kızlar," İdil'in sesi aramıza girdiğinde bakışlarım hızlıca İdil'e doğru döndü. O an ikimizde susmuştuk. İdil kapının eşiğine tutunarak bize doğru baktı ve hafifçe gülümsedi. "Yemek için istediğiniz özel bir şey var mı?"
"Yok, teşekkür ederiz," diye yanıtladı Helin ve ardından bakışları bana döndü. "Bizde yardım edelim ama olmaz böyle."
"Olur mu, hiç zahmet etmeyin."
"Yok ben rahat etmem," dedi Helin oturduğu yerden kalkarken. "Hep beraber hazırlayalım işte ne olacak. Hadi Dilba."
Oturduğum yerden kalkarak, "Olur olur," diye mırıldandım. "Zaten otur otur bir hal oldum."
İdil, düşünceli bir tavırla bana çevirdi bakışlarını. "Ama yormayalım biz şimdi seni, dinlenmen lazımmış hem..."
"Olmaz bir şey merak etme," diye konuştum ve ardından içeriye doğru ilerlemeye başladım.
Üçümüz beraber mutfağa girdiğimizde, İdil'in annesi tencerenin başında durmuş yemeği karıştırmakla meşguldü. Bizi gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme belirmişti. "Yardıma mı geldiniz kızım? Ay ne iyi oldu valla bayılırım böyle hep beraber sofra hazırlamaya..."
İdil gülerek annesine baktı. "Annem için sohbet muhabbet olsun yeter, dedikodu yapa yapa tüm Midyat'ın işini bitirir valla."
"Kız sende..." diye konuştu İdil'in annesi ve ardından tezgahın üzerinde duran sebze kasesini İdil'in eline tutuşturdu. "Al şunları yıkayıver. Ay o değilde tatlı olarak ne yapsak karar veremedim bir türlü."
Semra teyzeye bakarak, "Tatlı bizde hanımlar," diye konuştum. "Siz düşünmeyin."
Helin'in bakışları bana dönerken gözleri kocaman açılmıştı. "Yoksa düşündüğüm şey mi," diye konuşup alt dudağını ısırdı. "Frambuazlı trileçe."
İdil, "Bayılırım bu arada," diye mırıldandı ve sorarcasına bana baktı. "Yemek yapmayı sevdiğini bilmiyordum."
"Dilba, tatlı konusunda uzman daha çok," dedi Helin. "Dilba'nın yaptığı trileçeyi yemeniz lazım, varya dehşet bir şey."
"Ay bak daha da merak ettim şimdi, anne ahududu vardı değil mi?" diye sordu İdil annesine doğru bakarak. "Bak canım çekti şimdi."
"Reçel yapmak için almıştım ya geçen, alt kattaki derin dondurucudan lazım olan kadarını çıkarıver sana zahmet."
Semra teyze bunu dediğinde İdil, "Tamamdır, ben hemen alıp geliyorum." diyerek, mutfaktan çıkmıştı.
Semra teyze ocağın üzerinde duran tencereyi karıştırmakla meşgulken, Helin de gerekli malzemeleri aramaya başlamıştı. Un paketini ve dolaptan çıkardığı yumurtaları tezgaha koyarken, "Ev sessizleşti sanki bir anda," diye mırıldandı. "Dönerler mi sence bu gece buraya?"
Göz ucuyla Helin'e bakarak, "Orkun da mı gitti?" diye sorduğumda Helin belli belirsiz kafasını salladı.
"Evet Azer'in arkasından o da çıktı hemen," dedi rahat bir ifadeyle. "Tarlalara mı ne bakacaklarmış..."
Un paketini açmaya çalışırken, "Yalan söylemiş," diye mırıldandım buz gibi bir sesle.
İşim bittikten sonra paketi kapatarak tekrar yerine yerleştirdim. Helin'in bana doğru baktığını farketsemde dönüp ona bakmadım ve tekrar tezgahın başına geçtim.
"O ne demek ya?"
Tüpü yaktığımda, göz ucuyla Helin'e baktım. "Şu demek," dediğimde küçük tencereyi gereğinden daha sert bir şekilde ocağın üzerine yerleştirdim. "Azer bir işler çeviriyor ve Orkun'da biz öğrenmeyelim diye yalan söylüyor," Helin bu söylediğim şeyle beraber bana anlamsız bakışlar atarken ben elime aldığım spatulayı Helin'e doğrulttum. "O yüzden sen şimdi Orkun'u arıyorsun ve ne olduğunu öğreniyorsun."
Helin bir an duraksadı. Ben yaptığım işe devam ederken o hâlâ dik dik bana bakmakla meşguldü. "Sen neyden şüpheleniyorsun ki?"
Tam o sırada iki adamın elinde poşetlerle mutfağa girdiğini gördüm. Muhtemelen mutfağın ihtiyaçlarını getirmişlerdi. O an aklıma gelen şeyle beraber, onlara doğru döndüm. "Bir dakika ya, kim yolladı sizi markete?"
Adamlardan biri elindeki poşeti tezgaha bırakırken, "Semra abla alınacak bir kaç bir şey istemişti de onları getirdik," diye konuştu. "İçinde ki sebzelerin hepsi de taş gibi mübarek, belimiz koptu valla."
"Ay oturun bir çay yapayım size," diye konuştu İdil elinde bir poşetle mutfağa girerken. "Yorlumuşsunuzdur."
Elimdeki spatulayı tezgahın üzerine bırakarak, "Ama olmaz ki böyle," diye konuştum, bir yandan da yalandan poşetleri karıştırıyordum. "Mesaj attım Yusuf'a dondurulmuş yaban mersini alsın diye, burada sırf sebze var."
Bunu tamamen şu an uydurmuştum ama umurumda değildi, amacıma hizmet eden ufak bir yalandı sadece.
Adamlar geçip küçük masaya otururlarken, "Valla bize kimse bir şey demedi Dilba Hanım," diye konuştu. "Ama isterseniz gidip alırız hemen."
"Ya Allah aşkına Dilba ne yapacaksın sen dondurulmuş yaban mersinini? Trileçe frambuazlı olmayacak mı zaten?" diye sordu Helin bana doğru bakarak.
Göz ucuyla Helin'e bakarak, "Ya Helo, Smoothie yapacağız dedik ya hani," diye konuştum ufak bir kaş göz yaparak. "Valla bak sinir oldum, yaban mersini yok ne yapacağız şimdi?"
Adam, "Af buyurun ne için lazım dediniz?" diye sordu.
"Smoothie," dediğimde adam hafifçe yüzünü buruşturdu ve diğer adama baktı.
"Smot... Ne? Yahu Dilba Hanım o ne?"
Sabır dilercesine derin bir nefes aldım. "Yapınca içersiniz işte," dedim ve ardından gereğinden fazla yüksek bir sesle, "Volki!" diye bağırdım. "Volki!"
Volki bir kaç saniye sonra mutfağın kapısında bittiğinde, hızlıca bakışlarımı ona çevirdim. "Hah, sen şimdi bir koşu Midyat'a inip dondurulmuş yaban mersini alıyorsun tamam mı?"
"Yaban mersini mi alayım?" diye sordu Volki kaşlarını havaya kaldırarak. "Bana bak sen yine diyete mi başladın? Nereden bulayım kızım ben şimdi yaban mersinini? Dut pekmezi falan yokmu şuralarda, onunla idare et işte... Yaban mersiniymiş..."
Kaşlarımı çatarak, "Salak mısın Volki?" diye sordum. "Ya ben yaban mersini lazım diyorum sen bana dut pekmeziyle idare et diyorsun. Bana bak eğer bir saat içinde o yaban mersini buraya gelmesin varya valla çok fena yaparım."
"Bu Volkan'ı yollamayalım şimdi ya," diye araya girdi adamlardan biri. "Bahaneyle işten kaytarır falan..."
"Hayır Volki gidecek," diye konuştum. "Siz oturup çayınızı için."
Volki'ye doğru yaklaşarak hafifçe kolundan tuttum ve kafamla dışarıyı gösterdim. "Gel ben sana nereden alacağını net bir şekilde söyleyeyim de sonra çürük çarık şeyler getirme..."
Bu bahaneyle onu mutfaktan dışarı çıkarır çıkarmaz, kimsenin duyamayacağı bir noktaya geçip etrafa kısaca göz gezdirdim. "Ya kızım ne oluyor ya?" diye sordu Volki. "Valla önüme çıkan ilk yerden alır gelirim, gezemem ben şimdi o kadar... Hem ne yapacaksın sen yaban mersinini bu saatte?"
Bakışlarım Volki'ye dönerken, "Bırak şimdi yaban mersinini falan," diye konuştum. "Sen şimdi buradan direkt konağa gidiyorsun, işte siparişleri almak için indim bir uğrayayım dedim falan dersin. Bir bak bakalım neler oluyor orada."
Volki bu söylediğim şeyle hafifçe gözlerini kısıp kafasını geriye doğru çekerek beni baştan aşağı süzdü. "Sen bizim Deccaliçe'ye bak hele," diye konuştu. "Yaban mersini ayağına operasyon çektirecek bana. Hayırdır ne var senin aklında?"
Belli belirsiz omuz silktim, "Boşver şimdi," dedim düz bir sesle. "Bak Volki, özellikle Azer'in nerede olduğunu öğrenmeden gelmiyorsun tamam mı? Bunlar bir anda ortadan kayboldular, Orkun'la Barış da çıkmış zaten. Bir haltlar dönüyor ama..."
Volki bir müddet düşündükten sonra, "Olmaz," diye konuştu. "Azer abi beni kıtır kıtır keser. Kızım bu adama mafya demek hafif kalır ha, başka bir seviyede yani sen düşün. Ben canımı sokakta bulmadım valla..."
Yüzümü buruşturarak Volki'ye baktım. "Ne korkaksın Volki ya," diye söylendim, ardından lütfen dercesine kafamı hafifçe yana eğdim. "Bak çok önemli diyorum. Benim neler döndüğünü öğrenmem lazım. Hem Azer nereden bilecek ki benim seni yolladığımı? Volki lütfen diyorum ya, yalvartacaksın beni illa."
Volki pes edercesine derin bir nefes aldı. "İyi tamam ya lanet gitsin... Bana bak vefat edersem, mefta olursam suçlusu sensin ona göre."
Kaşlarımı çattım. "Ya niye vefat edesin delirtme beni."
Volki ters ters bana baktı. "Azer abi diyorum, beni diyorum, ayaklarımdan diyorum, tavana asar diyorum..."
Sinirlerim tepeme çıkarken, "Volki!" diye carladım yüksek bir sesle. "Gidiyor musun gitmiyor musun?"
Volki iki elini havaya kaldırarak, "Tamam be," dedi ve yüzünü buruşturdu. "Cazgır yelloz seni... İlla dövdürteceksin beni değil mi?"
"Hadi söylenme ama."
Volki söylene söylene yanımdan uzaklaşırken ben yüzüme tekrar keyifli bir ifade yerleştirdim ve mutfağa geri döndüm. Ben içeri girdiğimde İdil dondurulmuş frambuazları poşetten çıkarmakla meşguldü.
"İdil baban atlara bir baksın demişti, unutma sakın," Semra teyze, tencerenin içindeki kaynayan çorbayı karıştırırken, bir yandan da İdil'le konuşuyordu. "Baytar gelmek üzeredir, bak adam kimseyi bulamayıp geri dönerse baban çok kızar haberin olsun."
İdil'in elinden poşeti alarak, "Sen ver onu bana," diye konuştum. "Gerisini ben hallederim sen bak işine."
İdil tamam dercesine kafasını salladığında annesi gülmeye başlamıştı. "Görüyor musunuz nasıl gözleri parladı. Ezelden beri sevmez zaten mutfakta durmayı, varsa yoksa atlar."
İdil gülerek annesine baktı. "Atlar sevilmez mi ya?" diye sordu. "Canlarım onlar benim."
"İyi çabuk git bari," dedi Semra teyze ve ardından tekrar yaptığı işe geri döndü.
İdil mutfaktan çıktığında, Helin yanıma yaklaşarak sadece benim duyabileceğim bir şekilde, "Ne diye yolladın Volkan'ı?" diye sordu. "Meraktan çatlıyorsun değil mi?"
Tezgahın üzerindeki yumurtaları kırması için Helin'in eline uzatırken, "Sen şimdi aramayacak mısın Orkun'u?" diye sordum.
"Tabi ki de aramayacağım," dedi Helin, hayret edercesine. "Benim kafamda senin gibi kırk tane tilki dolaşmıyor. Hem sen niye aramıyorsun Azer'i?"
Son cümleyi söylerken sesini olabildiğince kısmıştı. Ters ters Helin'e baktığımda, "Oldu canım, arayayım da onun için ölüp bitiyorum zanetsin değil mi?"
"Ölüp bitmiyor musun sanki?" diye sordu pat diye.
Bu sorusuyla beraber alayla güldüm, "Helo'cuğum biri ölüp bitiyorsa o ben değilim tatlım," dedim. "Ayrıca sen niye Orkun'u aramamakta ısrar ediyorsun ki, sevgili değil misiniz siz?"
Helin sus dercesine kaşlarını havaya kaldırdı ve işaret parmağını dudağına yasladı. "Ya Dilba yok öyle bir şey..."
"Tabi kesin yoktur öyle bir şey," dediğimde, önüme dönerek trileçenin hamuru için malzemeleri önüme aldığım büyük kaba koymaya başladım.
Tüm malzemeleri koyarak mikseri çalıştırdığımda, bakışlarım kabın içindeki karışımdan ayrılmıyordu. Tüm düşüncelerim zihnimin etrafında bir çember oluşturup benimle alay edercesine dönmeye başlarken, kafa dağıtmak için tatlı yapmanın iyi bir fikir olup olmadığı konusunda emin olamamıştım.
Ama her halükarda çiftliğin büyük mutfağında frambuazlı trileçe yapmak, gidip Azer'i öldürmekten daha tatlı ve masum geliyordu kulağa.
•••
Sabah yine tam bir sinir küpü olarak uyandım. Volki'yi yollayıp ne olup bittiğini öğrenmekti niyetim ama o hâlâ konağa dönmemiş, üzerine bir de aramalarımada cevap vermemişti. Zaten onu oraya yollamak benim aptallığımdı, Volki'nin Azer'in radarına hemencecik takılacağını adım gibi iyi biliyordum ama elimin altında işime yarayacak tek kişinin Volki olduğu da bariz ortadaydı.
Semra teyze ve Helin kahvaltıyı hazırlamakla uğraşırlarken ben tezgahın başında elime bıçağı almış Semra teyzenin yapacağı menemen için biberleri doğruyordum. Barış ve Orkun'un özel isteğiydi, sabahın köründe kalkıp çiftliğe gelmeleri yetmiyormuş gibi birde o yağlı şeyi yemek için özel sipariş vermişlerdi. Ne olmuştu da tekrar buraya dönmüşlerdi bilmiyorum ama ağızlarından laf almak için elimden geleni yapacaktım.
Bıçağı gereğinden fazla bir şiddetle indirip kaldırırken, metalin tahtaya değmesiyle çıkan seslere dalıp gitmiştim. "Yarın hastaneye döneceğim tekrar," diyen Helin'in sesiyle beraber bakışlarımı yavaşça Helin'e doğru çevirdim. Elinde tuttuğu cam kavanozun kapağını kapatırken, bakışları benim üzerimdeydi. "Hiç içime sinmiyor seni böyle yalnız bırakmak ama..."
Bakışlarım tekrar elimdeki bıçağa kayarken, "Ben de burada kalmaya niyetli değilim," diye konuştum. "En fazla iki gün sonra dönerim ben de Midyat'a."
"Tüm bu olanlardan sonra konağa dönmek iyi bir fikir mi sence?" diye sordu Helin. "En azından bir hafta daha kalsaydın, en azından şu olaylar biraz unutulana kadar."
Göz ucuyla Helin'e bakarak, "Konağa falan dönmeyeceğim zaten," diye konuştum. "Annemlere geçeceğim. Gerçi orası da pek iyi bir fikir değil ama her türlü konaktan iyidir."
"Sabah şerifleriniz hayırlı olsun millet..."
Duyduğum bu tanıdık sesle beraber bakışlarım kapıya doğru dönerken, kapı eşiğinde dikilen Volki'yle göz göze geldim. Aniden kendini benim öfkeli bakışlarımın odağında bulurken, pişkin pişkin sırıtmaya başlamıştı. "He şimdi sen beni böyle öldürecekmiş gibi bakıyorsun da," Elindeki poşeti havaya kaldırdı. "Yaban mersini getirdim bak. Geç olsun ama güç olmasın, yemin ederim bin tane market gezdim bunu bulabilmek için."
Elimdeki bıçağın sapını sıkıca kavrarken ucunu Volki'ye doğrulttum ve kaşlarımı hafifçe havaya kaldırdım. "Ya bu yaban mersini ne zor bulunan bir şeymiş," diye söylendim dalga geçercesine. "Sanırsın Endonezya'ya git Rambutan getir dedim. Alt tarafı bir yaban mersini ya."
Volki imalı bir tavırla, "Tabi canım," diye söylendi. "Alt tarafı bir yaban mersini. Bunun için az kalsın canımdan oluyordum."
Elimdeki bıçağı kesme tahtasının üzerine sertçe bırakarak hızlıca ellerimi yıkadım ve ardından Volki'nin bana uzattığı poşeti Helin'e uzatarak, kafamla Volki'ye dışarıyı gösterdim. Volki önümden yürüyerek dış kapıdan çıktığında bende dışarı çıkarak kapıyı arkamdan hafifçe çektim. Bakışlarım bir ok gibi Volki'yi buldu. "Anlat."
"Kızım bak valla çok fena şeyler yaşadım, az kalsın yakalanacaktım."
"Ne yaşadın çok merak ediyorum," diye söylendim. "Ya bin defa aradım seni niye açmıyorsun telefonumu."
Volki iki elini hafifçe kaldırarak, "Valla benimle hiçbir ilgisi yok," dedi. "Güven abi telefonuma el koymuştu o sırada, daha yarım saat önce verdi. Yahu adam bana inanmıyor ya, neyse Allah'tan bir şey çakmadı pek. Şüphelendi orası ayrı ama..."
Derin bir nefes alarak, dik dik Volki'ye baktım. "Esas meseleye gelsek mi artık Volki?"
Volki hafifçe gözlerini kısarak etrafına baktı. "Ha o mesele," dedi gereğinden fazla bir rollenmeye girerek. "Valla sana bir şey diyeyim mi, bunlar kesin bir şeyler karıştırıyor."
Sabır dilercesine kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım. "Bravo ya nasıl anladın," dedim ters ters. "Ne çeviriyorlarmış onu öğrenmek için gittin ya sen hani."
Volki bakışlarını tekrar bana çevirerek, "Bir kaç bir şey öğrendim," dedi ve ardından kimsenin duymadığına emin olduktan sonra bir adım bana yaklaştı. "Azer abi ben gittiğimde konakta değildi, Yasemin'in ağzını aradım bende. Orkun'la, Barış ortaklarla görüşmeye gitmişler, daha doğrusu Azer abi yollamış onları. Azer abi de karısıyla beraber çıkmış konaktan, Berşan Hanım'da varmış yanlarında. Nereye gittiklerini öğrenemedim ama."
Duyduğum şeyle beraber tırnaklarımı avuç içlerime bastırdığımda, bakışlarımı Volki'den ayırarak başka tarafa baktım. Elvan'la beraber çıkmıştı, bundan nasıl bir sonuç çıkarabilirdim bilmiyordum çünkü şu an hissettiğim tek şey öfkeydi. Ama bunu bir an bile belli etmedim. "Başka?"
Volki biraz düşündükten sonra bir şey hatırlamış gibi hafifçe kaşlarını kaldırdı. "Ha bir de bu akşam Midyat'taki büyük otelin restoranında bir aile yemeği yenecekmiş. Onu da şu Hatice denen suratsız kadın yok mu ondan öğrendim. Yemeğe kimler davetli bilmiyorum ama önemli bir şeymiş sanırım."
Dudaklarımın kenarı alayla kıvrılırken, boynumu bir sağa bir sola hafifçe eğdim. Kimlerin davetli olduğunu tabiki de tahmin edebiliyordum ama asıl komik olan, bunu benden gizleyebilecek olmasını düşünmesiydi.
O an aklımda binlerce sarmaşık dallanıp budaklandı. Her bir plan zarif bir kumaşa işlenir gibi ilmek ilmek işlenirken zihnimde, göz bebeklerim soğuğun en sert halini taşıyordu. Bu kadar basitmiş gibi, bana tek bir açıklama bile yapmadan gittiğinde olabilecekleri yavaştan sezmiştim ama şimdi sular daha da berraklaşmaya başlamıştı. O suyun dibini görebiliyordum ve bu hiçte hayra alamet değildi.
Bedenim öfkenin verdiği ağırlıkla beraber kasılırken, siyah bir arabanın çiftliğin önünde durduğunu yeni yeni farketmiştim. İkimizinde bakışları arabaya doğru dönerken, arabayı kullanan şoför aşağı inmiş ve arabanın arka kapısını açarak hafifçe geri çekilmişti. Adil Bey'in elinde bir evrak çantasıyla arabadan indiğini gördüğümde ufak çaplı bir şok yaşamıştım çünkü onu burada görmeyi gerçekten beklemiyordum.
Neden buradaydı hiçbir fikrim yoktu.
"Günaydın gençler."
Volki sadece benim duyabileceğim bir şekilde, "Bizim babalığa bak sen," diye geveledi ağzının içinde ve ardından kocaman gülümseyerek Adil Bey'e baktı. "Hoşgeldiniz Adil Bey."
Bakışlarım Adil Bey'in üzerinde gezinirken onun bakışları yavaşça benim üzerime döndü ve ardından, "Sana da günaydın," diye konuştu belli belirsiz tebessüm ederek.
Kollarımı önümde bağlayarak, "Hayırdır sabah sabah Adil Bey?" diye sordum mesafeli bir sesle.
Adil Bey gelip tam önümde durduğunda beni baştan aşağı dikkatlice süzdü ve ardından, "Yine çok kibarız bakıyorum," diye konuştu. "Neyse, olur öyle. Gel bakalım içeriye seninle konuşacaklarım var."
Adil Bey bunu söyleyerek önümden geçip içeriye girdiğinde Volki'yle anlık olarak birbirimize baktık. "Bu neydi şimdi?"
Volki bilmiyorum dercesine omuz silktiğinde herhangi bir şey söylemeden içeriye doğru adımladım. Adil Bey çoktan salona geçmişti. Reşat Kahya ve Semra teyze onu karşılarlarken, ben buz gibi bir ifadeyle geçip onun tam karşısında ki koltuğa oturdum.
"Orkun da atlara bakmaya gitmişti çağırayım isterseniz hemen."
Semra teyze bunu söylediğinde Adil Bey olumsuz anlamda elini kaldırıp, "Gerek yok, çok kalmayacağım zaten," diye mırıldandı ve ardından göz ucuyla bana baktı. "Ben Dilba'yı görmeye geldim."
Bu söylediği şeye ters bir bakış atarken, Adil Bey Semra teyzeye bakarak, "Ama bir sade kahveni alırım," diye konuştu.
Semra teyze, "Hemen getiririyorum," diyerek mutfağa doğru giderken, Reşat Kahya'da Adil Bey'e ufak bir kafa selamı verip yanımızdan uzaklaşmıştı.
"Nasıl hissediyorsun kendini?" diye sordu Adil Bey bakışlarını onlardan ayırıp bana dönerken. "İlaçlarını aksatmıyorsundur umarım, yoksa tedavinin hiçbir anlamı kalmaz."
Bakışlarım Adil Bey'in üzerine dönerken bir müddet onun üzerine diktim gözlerimi. Şimdi ona bakınca yeterince merhametli bir adam görüyor olabilirdim ama bu onu ablamın ölümüne sebep olmuş olma vebalinden kurtarmıyordu ne yazık ki. Bu tavrına gülüp geçmek istedim, hatta ona karşı kullanabileceğim can yakıcı sözlerim bekliyordu dudaklarımın ardında ama bunu yapmadım. En azından şu anlık, oyunun dozunu çizginin altında tutmalıydım. Yüzümde mimik dahi oynamazken, "İyi gibiyim," diye mırıldandım buz gibi bir sesle. "Şimdilik."
Adil Bey bir an duraksadı. Yanında duran büyük deri çantaya doğru uzandığında, çantanın içinden birbirine zımbalanmış bir kaç kağıt ve mavi kaplı bir dosya çıkardığını gördüm. Dosyaya kısaca göz gezdirdi ve ardından çantanın yanına bırakarak diğer kağıtları eline aldı. "Kullanman gereken bir ek ilaç daha yazdım sana, Yusuf bugün getirecek sana gerekli olan ilacı," Gözleri kağıdın üzerine gezinirken, ifadesinden bir şey yakalamaya çalıştım ama olmadı. "Düzenli olarak kullanman gerekiyor, İdil özel olarak kontrol edecek içip içmediğini."
"Ölecek miyim?" diye sordum alaycı bir sesle.
Bu söylediğim şeyle beraber bakışları kağıttan ayrılıp hızlıca beni bulurken, kaşlarının hafifçe çatıldığını farkettim. Bir şakaydı ama o buna fazla takılmış gibiydi. Yüz hatları kasılırken, elindeki kağıdı diğer dosyanın üzerine bıraktı. "Bu kadar kolay dillendirmemelisin bölye şeyleri," diye konuştuğunda gözleri benden ayrılmamıştı. "Bazen sana çok şaşırıyorum, en kötü ihtimalden bile basit bir şeymiş gibi bahsediyorsun ya," Belli belirsiz gülümsedi. "Aynı huy Orkun'da da var."
O an bu söylediğine kahkahalarla gülmek istedim ama içimde garip bir his vardı. Derin bir nefes alma ihtiyacı hissettim ama bunu yapmak yerine boş bakışlarla onu izledim bir süre. "İyi huylu mu, yoksa kötü huylu mu?"
Anlık olarak duraksadı. "Anlamadım?"
Gözlerimi dahi kırpmadan, "Tümör diyorum," diye devam ettim kayıtsızca. "İyi huylu mu, yoksa kötü huylu mu?"
Bir an ne diyeceğini bilemedi sanki. Bunu söylememi beklemiyor gibiydi. Bakışları benim üzerimde donup kalırken ben sanki çok basit bir şeyden bahsediyormuşcasına sakindim. Baş ağrılarımın ve geçirdiğim krizlerin sebebini az çok tahmin edebiliyordum.
Sorun değildi, hiç sorun değildi.
Adil Bey gereğinden daha uzun bir süre boyunca sessiz kalmayı tercih ettiğinde, "Hadi ama," diye konuştum rahat bir tavırla. "Bazen benim de bir doktor olduğumu unutuyorsun."
Adil Bey derin bir nefes alarak iki elini birbiriyle kavuşturdu ve bakışlarını yere indirdi bir müddet. Yüzündeki ciddiyet söylediğim şeyi onaylar nitelikteydi. Söylemekte zorlanıyor gibiydi ama yine de kendini hızlıca toparlayıp, "İyi huylu," diye yanıtladı beni. Bu cümle dudaklarından zorlukla dökülmüştü. "En başta farketmedik, tekrar kontrol ettiğimizde temporal lobda, çok düşük dereceli bir tümör tespit ettik. Şimdilik riskli görünmüyor."
Riskli bir şey olmadığının ben de farkındaydım ama bu şeyin benim krizlerimi tetiklediği de bir gerçekti. "Ameliyat gerektirecek bir durum var mı?" diye sorduğumda, Adil Bey kafasını olumsuz anlamda salladı.
"Hayır, dediğim gibi çok düşük dereceli bir tümör bu. Kontrol altında tutabileceğimiz bir şey ama tekrardan bir kriz geçirme riskini azaltmak için hafif bir ilaç tedavisi uygulayacağız, sadece bu."
Belli belirsiz kafamı salladım. "Umarım benden başka kimse bilmiyordur."
Bu söylediğim şey onu şaşırtmış olacak ki, kaşları hafifçe çatıldı. "Henüz değil," diye konuştu sorarcasına. "Ama annenin bilmesi gerekiyor. Böyle bir şeyi saklamayı düşünmüyorsundur umarım."
Ellerimi saçlarıma daldırarak derrin bir nefes aldım. "Kimsenin bilmesine gerek yok, sende söyledin işte basit bir şeymiş," dedim. "Bilse de bilmese de bir şey farketmez zaten."
Bu son cümle dudaklarımdan bir fısıltı gibi çıkmıştı. O an bunu sesli bir şekilde dillendirdiğimi farkettiğimde kendime kızdım. Sadece zihnimden geçen basit bir düşünceydi. Bu söylediğimin Adil Bey'in üzerinde herhangi bir tesiri olmayacağını düşündüm ama onun bakışları hiçte öyle söylemiyordu. Her cümlem onu daha çok şaşırtıyormuş gibiydi sanki. Bu cümleyi neden kurduğumu hem anlıyor, hem de anlam veremiyor gibiydi.
Bir kaç saniyelik kısa sessizliğin ardından, "Peki," diye kabullendi. "Sen nasıl istiyorsan öyle olsun. Madem kimse bilsin istemiyorsun, sen söyleyene kadar benden hiçbir şey çıkmayacak."
Hafifçe kafamı salladım. "Umarım."
Adil Bey tomografi sonuçlarının yazılı olduğu kağıdı bana uzattığında, herhangi bir şey söylemeden kağıdı elinden aldım. "Eğer daha detaylı incelemek istersen her şey burada var," dedi Adil Bey. "Stresten uzak durman lazım, bunu söylememe gerek yoktur umarım."
İşte o biraz zordu.
"Neyi söylemene gerek yoktur ya," diye araya girdi bir ses. Bu kişi Orkun'dan başkası değildi. Bahçeye açılan kapıdan salona girdiğinde gözleri önce benim üzerime, sonra da babasının üzerine döndü. "Sen ne ara geldin baba?"
"Oo Adil amca sende mi buradaydın..."
Barış'ta, Orkun'un hemen arkasından içeriye daldığında ben elimdeki kağıdı ikiye katlayarak oturduğum yerden kalktım. Orkun'un ve Barış'ın bakışları elimdeki kağıda kayarken, "O ne?" diye sordu Orkun. "Tomografi çekilmişti değil mi en son? Ee ne çıkmış?"
Göz ucuyla Orkun'a bakarak, "Temiz," diye konuştum. "Sana iyi bir haber veremeyeceğim, üzgünüm."
Orkun bana bakarak alayla sırıttı ve geçip koltuklardan birine oturdu rahatça. "Bence senin ki psikiyatri alanına giriyor," dedi arkasına yaslanırken. "Şöyle bir hafta kliniğe yatırsak fena olmaz bence ha?"
Ters ters ona bakarak, "Komik olduğunu mu sanıyorsun?" diye sordum.
"Tamam didişmeyin artık," diye araya girdi Adil Bey bir aile babası edasıyla.
Gerçi o zaten bir aile babasıydı öyle değil mi? Orkun'un ailesinin biricik babası.
Benim değil.
Herhangi bir şey söyleme ihtiyacı duymadan salondan çıkıp tekrar mitfağa girdiğimde, katladığım kağıdı kot pantolonumun arka cebine sıkıştırmıştım. Helin beni görür görmez, "Nereye kayboldun ya?" diye sordu. "Biri mi geldi?"
Hafifçe kafamı sallayarak, "Adil Bey içeride," diye mırıldandım. "Test sonuçlarımı getirmiş."
Helin şaşırırcasına kaşlarını kaldırdı. "Adil hoca mı burada?" diye sordu. "E ne çıkmış sonuçlar, kötü bir şey yoktur umarım."
Volki'nin az önce getirdiği poşete doğru ilerleyip içindeki dondurulmuş yaban mersini paketini çıkardım ve tezgahın üzerine koydum. "Herhangi bir sorun yokmuş," dedim kayıtsızca. "Sonuçlar temiz."
"İyi bari," dedi Helin ve ardından bir parça kağıt havluyla elini kurulayarak, kafasıyla içeriyi gösterdi. "Ben bir Adil hocaya merhaba deyip geleyim, ayıp olmasın şimdi."
Helin mutfaktan çıkarken, Semra teyze de yaptığı kahveleri alarak Helin'in peşinden çıkmıştı mutfaktan. Koskoca mutfakta yalnız kaldığımda, bir müddet duraksadı hareketlerim. Derin bir nefes alma ihtiyacı hissederek, avuçlarımı mermer tezgaha yasladım ve bir müddet karşımdaki duvarı izledim. Zihnimi meşgul eden şey ne Adil Bey, ne de az önce öğrendiğim sağlık durumumdu. Hayatımın üzerindeki ince çatlak hergün biraz daha büyüyordu ve ben bir gün o duvar üzerime çullanacakmış gibi hissediyordum.
Bu çiftlikte tıkılıp kalmış gibiydim. Azer dün geceden beri beni bir kez olsun aramamıştı. Aramasını beklemiş miydim? Doğruyu söylemek gerekirse hayır. Ama kendimi bu denli boşlukta hissediyor olmam normal değildi. Benden gitmesini istemiyordum ama gelmesini beklemeyi kendime yediremeyecek kadar da öfkeliydim ona, o da bana öfkeliydi. Her anlamda.
Kafamı biraz meşgul etmesi adına Smoothie yapmak için gerekli olan meyveleri ve diğer malzemeleri dolaptan çıkarmış ve hepsini teker teker doğrayarak blendera atmıştım. Biraz daha bu çiftlikte kalırsam aşçı olacaktım herhalde. Genelde mutfakta vakit geçirmeyi seven biriydim aslında ama burada can sıkıntısından sürekli başka bir şey icat ediyordum.
Blenderdaki karışıma yavaş yavaş süt ekleyerek tekrar kapağını kapattım ve cebimden telefonumu çıkararak, rehberden Şilan'ın adını buldum. Telefonu kulağıma götürürken, Blender'ın sesi tüm mutfağı doldurmuştu.
"Alo, Dilba'cığım..."
Şilan, ikinci çalışta aramayı yanıtladığında, "Şilan nasılsın tatlım?" diye konuşmaya başladım.
"Ay çok iyiyim, asıl seni sormalı? Bak arayacağım arayacağım bir türlü fırsat bulamadım, olanları duydum geçmiş olsun canım ya."
"Evet oldu bir şeyler," diye konuştum rahat bir sesle. "Ama boşver şimdi sen olup biteni. Bak ne diyeceğim, biz şimdi Boranlı'ların büyük çiftlikteyiz. Akşama senin kızları da al, gelin buraya."
Şilan sunduğum bu teklife hemen atlayarak, "Ay olur olur," diye konuştu, sesi gereğinden daha heyecanlı çıkmıştı. "Hep orayı merak etmişimdir Dilba ya... Ama sizinkiler orada değil mi, Büyük Hanım falan?"
"Hayır ya bizim kızlar, Orkun, Barış falan var sadece," diye konuştum ve hafifçe gülümsedim. "Siz akşam altı-yedi gibi burada olun. Varya feci eğleneceğiz."
Şilan, "Tamamdır ben hemen kızları arayıp haber veriyorum," dedi. "Süper oldu bu ya."
"Akşam görüşürüz o zaman."
Bunu söyledikten sonra aramayı sonlandırıp, hemen rehberimdeki diğer kişileri aramaya başladım. Olabildiğince kalabalık bir ortam olmalıydı. Midyat'ta tanıştığım en az on kişiyi daha aramış ve kendileriyle beraber arkadaşlarını da getirmelerini tembih etmiştim.
Bizimkiler bu son dakika partisinden pek hoşlanmayacaklardı ama maalesef ben eğer bir şeyi yapmak istiyorsam o şey olacak demekti. Eğer beni buraya tıkmayı tercih ediyorlarsa ben de burada istediğimi yapmakta özgürdüm. Tabii bu küçük partinin benim bir kaç küçük planım için bir araç niteliğinde olacağını da gözden kaçırmamak gerekiyordu.
Smoothie işini de hallettikten sonra kendim için bir bardak hazırlamakla meşguldüm. Buz kalıbından çıkardığım buzları bardağın içine koyarken, mutfağa giren İdil ve Helin'e doğru döndü bakışlarım. "Adil Bey gitti mi?"
İdil hafifçe kafasını salladı. "Evet az önce çıktı, acil hastaneye dönmesi gerekiyormuş."
"Harika," dedim yaptığım Smoothie'yi bardağa doldururken. "Bizimkilerden birini Midyat'a yollayalım içecek abur cubur falan alsın."
"Aa," diye şaşkın bir tepki verdi Helin. "Kızım sen yemezsin ki, nereden çıktı şimdi?"
"Ayrıca dolapta öyle şeylerin olması lazım..." diye ekledi İdil.
Pipeti bardağın içine koyarak hafifçe karıştırdım ve Smoothie'den bir yudum aldım. "Akşama parti var," dedim yapmacık bir şekilde tebessüm ederek. "Yani bizimkileri direkt markete şutluyoruz, kalabalık olacağız çünkü."
İdil ve Helin şaşkın bir şekilde bana bakakalırken, İdil sorarcasına kafasını salladı. "Ya işine karışmak gibi olmasın ama Büyük Hanım'a bir sorsamıydık acaba? Çünkü o hiç hoşlanmaz böyle şeylerden. Hem ben bilemedim şimdi..."
Rahat ve keyifli bir ifadeyle, "Ben izin aldım ondan," diye bir yalan uydurdum. "Ayrıca izin almasam ne olacak ki? Alt tarafı eğleneceğiz biraz. Bana güvenin siz harika bir gece olacak."
Helin, "Kimleri çağırdın çok merak ediyorum," diye söylendi. "Yani şu kısacık sürede de arkadaş edinmeyi becerdin ya pes diyorum artık."
İdil gergin bir ifadeyle derin bir nefes aldı. "Yalnız benim içim hiç rahat değil," dediğinde ona ters bir bakış atmıştım. "Azer özellikle tembihledi kimse habersiz çiftlikten ayrılmayacak dedi. Şimdi o kadar insanı buraya getirmekte ne kadar iyi bir fikir bilmiyorum. Ben en iyisi Azer'i arayıp bir sorayım..."
"Sakın," diye çıkıştım gereğinden daha yüksek bir sesle. Ardından bir an fazla tepki verdiğimi anlayarak belli belirsiz gülümsedim. Bu sırada İdil'in bakışları şaşkınlıkla bana dönmüştü. Toparlamak istercesine, "Ya alt tarafı ufak bir parti," diye konuştum. "Hem Azer'e sorup ne yapacaksın ki, valla bak sıkıntıdan patlamak üzereyim. O hayatta izin vermez, ben de sana fena kırılırım bak."
"Ama Dilba..."
"Ya Helo sende bir şey söylesene," diye konuştum Helin'e taraf dönerek.
Helin iki elini hafifçe havaya kaldırarak, "Valla ben hiç hoşlanmam partilerden falan biliyorsun," diye itiraz etti. "Hem bence İdil haklı, otur oturduğun yerde."
Önce Helin'e, sonra da İdil'e ters bir bakış attım ve ardından hafifçe gülümseyerek, "Yapacağım dediysem yaparım," diye konuştum. "Ayrıca istediğiniz kişiye söyleyin, ben Lebriz Hanım'dan izin aldım gerisiyle ilgilenmiyorum."
İdil pes edercesine kafasını salladı. "İyi peki, ama kimler gelecek onu söyle en azından."
İçeceğimden bir yudum daha alarak, "Şilan'lar falan gelecek," diye yanıtladım onu. "Geçen konaktaki davette ki kızları da çağırdım, muhtemelen hepsini tanıyorsunuzdur yani fazla kasmayın."
Helin gözlerini kısarak bir müddet beni inceledi. "Şilan'lar falan," dedi beni taklit ederek. "Ya ben mi yanlış hatırlıyorum o kız barda olay çıkaran çocuğun kardeşi değil miydi?Hani senin şu sonradan tuvalete kilitlediğin kız? Ne ara samimi oldun çok merak ediyorum."
"Yalnız o kız ve çevresinden bende hiç hazetmiyorum Dilba," diye ekledi İdil tezgaha hafifçe sırtını yaslarken. "Ne bileyim böyle burunları fazla havada gibi."
"Kimin burnu havada ya?" diye bir ses girdi araya. Bu ses Gaye'den başkasına ait değildi. Sabahtan beri onu yeni görüyordum, muhtemelen yeni uyanmıştı.
Bakışlarımı onun üzerinde gezdirirken, "Hah Gaye," diye konuşup genişçe gülümsedim. "Akşama kızları çağırdım, parti var ona göre..."
Gaye'nin gözleri kocaman açılırken, "Ne ciddi misin?" diye sordu. "Buraya mı çağırdın insanları, ay harika fikir..."
Göz ucuyla Helin ve İdil'e taraf bakarak, işaret parmağımı Gaye'ye doğrulttum. "Bakın işte eğlenceden anlayan insanın hali başka oluyor," dedim alaycı bir sesle. "Ayrıca siz Şilan'ı niye sevmiyorsunuz ki, bence gayet tatlış bir kız."
"Ay Şilan mı tatlış?" diye sordu Gaye gülerek. "Uyuzun teki işte ama bu gece ona bile katlanabilirim çünkü gerçekten sıkıntıdan patlamak üzereyim."
Elimdeki bardağı hemen arkamdaki tezgaha bırakarak ellerimi birbirine vurdum. "O zaman Gaye sen hemen Ruken'e haber veriyorsun, Sevde falan da gelecek çünkü haberi olsun da pot kırma durumları falan olmasın akşam."
İdil sorarcasına bana baktı. "Sevde kim?"
Alayla gülerek, "Azat'ın yeni eski sevgilisi," diye mırıldandım. "Bakma sen çok iyi kızdır. Helo'yla, Gaye'de tanıyor zaten. Ay o değilde bunun abileri Azat'ı geçen bir benzetmişler ki sorma, çocuğun yüzü hoşafa dönmüş resmen. Gerçi onun dayak yemediği insan kalmadı Mardin'de, gelen geçen vuruyor."
"Aldatan erkeğin sonu işte," diye ekledi Gaye keyifle gülerek.
Tam o sırada telefonumun çaldığını farkettim. Cebimde duran telefonun titreşim sesiyle beraber, elim telefona doğru giderken herkesin bakışları bana doğru dönmüştü. Telefonun ekranına baktığımda gördüğüm isim ufak bir duraksamaya neden olmuştu çünkü şu an ekranda Azer'in adını görmeyi asla beklemiyordum.
Bir kaç saniye boyunca ekranla bakıştıktan sonra, ekranı kapatıp telefonu tekrar arka cebime koydum. Tabi ki de açmayacaktım.
"Niye açmadın?" İdil'in sorduğu soruyla beraber bakışlarım onu buldu. "Belki önemli bir şeydir."
Belli belirsiz gülerek, "Bilinmeyen numara," diye bir yalan uydurdum. Ardından konuyu dağıtmak adına, diğerlerine çevirdim bakışlarımı. "E hadi ama başlayalım hazırlıklara, bir sürü işimiz var."
Hemde fazlaca işimiz var.
•••
Hava kararmaya başladığında, çiftliğin önü yavaştan arabalarla dolmaya başlamıştı. Şilan ve arkadaşları söylediğim saatten önce gelerek, şimdiden yerlerini almışlardı. Salon henüz fazla kalabalık değildi. Volki'ye aldırdığım hoparlörleri kurmuş ve tüm icecek ve ikramları kızlarla beraber hazırlamıştık. Salonu dolduran hareketli müzik eşliğinde, gelenleri karşılarken, bir yandan da telefonumun çaldığını işitiyordum.
Bu dördüncü arayışıydı.
Sevde ve iki arkadaşını salona doğru yönlendirip, telefonumun ekranıyla bakıştım bir süre.
"Dilba bu ne güzellik tatlım ya," Davette sadece bir kez gördüğüm ve adının Merve olduğunu zar zor hatırlayabildiğim kız gereğinden fazla bir samimiyetle bana doğru gelirken ben telefonu kapatarak ona aynı şekilde karşılık verdim.
"Hoşgeldin Merve'ciğim," Yapmacık bir samimiyet eşliğinde onu baştan aşağı süzdüm. "Yanlız elbisene bayıldım, harika görünüyorsun."
Merve keyifle gülerek, "Gerçekten mi ya, olmuş mu cidden?"
Kafamı sallayarak, "Sen bana güven," diye konuştum ve elimle salonu gösterdim. "Hadi sen geç istersen kızların yanına, ben geleceğim birazdan."
"Tamam canım."
O, salona doğru ilerleyip yanımdan ayrılırken ben etrafa kısaca göz gezdirdim. Açık konuşmak gerekirse içerideki hiç kimseden öyle çokta haz ettiğim söylenemezdi. Ama oyunu kuralına göre oynamam gerekiyordu. İşin sonunda tüm bu sahte arkadaşlıklar işime yarayacaktı. Aynen şu an işime yaradıkları gibi.
Birilerinin mutfaktan çıktığını farkettiğimde bakışlarım o yöne doğru döndü yavaşça. Orkun elinde bir tabakla mutfaktan çıkarken, Barış'ta onun hemen arkasından belirmişti. Orkun, dün akşam yaptığım triliçeden büyük bir çatal alıp ağzına attığında bakışları ne olduğunu anlamak istercesine etrafta geziniyordu. Gözleri en sonunda beni bulurken, sorarcasına içeriyi gösterdi. "Kızım bu ne ya sabahtan beri birileri geliyor, müzikte son ses. Düğün varda bizim mi haberimiz yok."
Orkun bunu söylerken yaklaşık altı kişi daha önümüzden geçerek salona girmişti. Orkun ve Barış onların arkasından bakakalırken ben Orkun'a doğru dönüp, "Arkadaşlarımı çağırdım," diye konuştum. "Dik dik insanları süzeceğinize gidin de bir hoşgeldin falan deyin."
Barış kafasını salona doğru uzatarak etrafa kısaca göz attı ve ardından dudaklarına keyifli bir gülümseme yayıldı. "Yanlız ortam iyi duruyor ha," Elinde tuttuğu tabağın üzerindeki tatlının neredeyse yarısını tek seferde ağzına attığında Orkun ona ters bir bakış atmıştı.
"Yavaş lan yavaş boğulacaksın."
Bu sırada İdil, Ruken ve Gaye'de mutfaktan çıkıp yanımıza gelmişlerdi. Bakışlarım Helin'i aradı ama o da bir kaç saniye sonra mutfaktan çıkmış ve aramıza katılmıştı.
"Oğlum bunu kim yaptı ya," diye konuştu Barış, önündeki dilimin kalan yarısını da tek seferde ağzına attıktan sonra. "Feci derecede iyi olmuş, ben bu gidişle tepsiyi yarılarım haberiniz olsun."
"Harbiden lan," diye araya girdi Orkun. "Gerçi İdil yapmıştır, başka kim olacak. Bizimkiler yumurta kırmayı bile bilmiyordur."
Orkun, bana ve Gaye'ye doğru bakarak alayla güldüğünde İdil, "Tatlıyı ben yapmadım bu arada," diye konuştu ve gülümsedi. "Ama söz bu tatlıyı da öğreneceğim."
Alayla gülerek, "Bir şeyden de eksik kal," diye geveledim ağzımın içinde ama içeriden gelen yoğun müzik sesi bu cümlemin duyulmasını engellemişti. Neyseki.
Orkun, "Hadi ya," diye mırıldandı. "Semra teyze bu tür tatlılardan anlar mıydı ya?"
"Semra teyze değil canım ben yaptım tatlıyı," diye araya girdiğimde, Orkun'un bakışları tekrar benim üzerime döndü ama bu sefer şaşkın görünüyordu. Alayla güldüm. "Seninkine şeker yerine fare zehri koymuş olabilirim, dikkat ette dokunmasın."
Orkun'un gözleri kocaman açıldı. "Şaka mı yapıyorsun yoksa ciddi misin?" Önündeki tabağa doğru indirdi bakışlarını ve ardından bakışlarını kızların üzerine çevirdi. "Bana bakın eğer bu gece bana bir şey olursa sorumlusu Dilba'dır ona göre."
Eğlendiği belliydi. İşi şakaya vuruyordu ama gözlerinde yer edinen o hafif tedirginliği görünce kendimi tutamayıp gülmeye başlamıştım. Benimle beraber diğerleri de gülmeye başlarken, "Salak ya," diye söylendim. "Korkma şaka yapıyorum."
Orkun bana ters bir bakış atarak, tatlıdan büyük bir çatal aldı ve bana nisbet yaparcasına ağzına attı. "Ne korkacağım ya," diye konuştu ve ardından kafasıyla içeriyi gösterdi. "Asıl sen kork, Büyük Hanım şu manzarayı görse küplere biner, hatta cümlesi de hazır, küçük hanım seni şiddetle kınıyorum, bu davranışlarına derhal çeki düzen ver."
Lebriz Hanım'ın taklitini yaptığında istemsizce kahkahayı basmıştım.
"Bak bak şuna bak," dedi Orkun salonda kızlarla dans eden Volki'yi göstererek. "Güya kuş uçurtmayacaktı etrafta. Herif ortamını bulmuş."
Orkun'a bakarak, "Söylenmeyi bırak ya baksana ne kadar eğlenceli bir ortam," diye konuştum. "Valla bak çok eğleneceğiz istersen arkadaşlarını falan da çağır hem daha kalabalık oluruz."
Barış, "Buraya bizim dışımızda herhangi bir erkek canlısı girerse sabah Azer cenazemizi kaldırır," diye konuştu. "Ben daha çok gencim, ölmek istemiyorum."
"E herhalde kızım," diye konuştu Orkun bana bakarak. "O kadar uzun boylu değil."
Siz bilirsiniz dercesine omuz silktiğimde birinin, "Dilba hanım," diye bana seslendiğini işittim. Bakışlarım sesin geldiği yöne doğru dönerken, dış kapıdan Yusuf'un içeriye girdiğini gördüm.
Ona doğru bir kaç adım yaklaşarak, "Ne oldu?" diye konuştum.
"Dilba Hanım." Ne dercesine kafamı salladığımda, eliyle etrafı gösterdi. "Ne oluyor burada Allah aşkına bu ne gürültü?"
Keyifle tebessüm edip, "Ha o mu?" diye sordum. "Pijama partisi yapıyoruz bizim kızlarla."
Bu saçmaydı çünkü içerideki herkes bir pijama partisine göre fazlasıyla şıktı. Buna bizde dahil.
Yusuf içeriye doğru kafasını uzatarak etrafı inceledi bir süre ve ardından bana doğru dönerek eliyle içeriyi gösterdi. "Bu pek pijama partisi gibi durmuyor yalnız," dediğinde yüksek sesten dolayı yüzünü buruşturarak, bir kulağını kapattı. "Sanki biraz fazla kalabalık gibi değil mi sizce de..."
"Yok ya biz bizeyiz işte," diye konuştum. "Gelsene sende, bizim kızlarla tanıştırayım seni."
Bu sırada Volki elinde bir içecek bardağıyla dans ede ede bizim olduğumuz tarafa doğru geldi. "Kızım bu Midyat'ta ne güzel kızlar varmış ya," dediğinde henüz Yusuf'u görmemişti. "Varya kopacağız bu gece__"
Tam bunu dediğinde bakışları Yusuf'u buldu ve aniden yüz ifadesi değişti. "Yuso," Şaşkınca gözleri açılırken, yüzüne ciddi bir ifade yerleştirdi hızlıca. "Görüyor musun bu rezaleti abi Allah aşkına ya, doldurmuşlar milleti buraya müzik son ses... Ayıp denen bir şey var..."
Yaptığı bu keskin u dönüşü ona ters ters bakmama sebep olurken Yusuf, "Tövbe estağfurullah," diye homurdandı ve ardından bakışlarını Volki'den ayırarak bana baktı. "Dilba Hanım bir beş dakika dışarı gelir misiniz rica etsem, önemli bir mesele varda."
Hafifçe kafamı salladım ve acele etmeden dış kapıya doğru ilerleyerek dışarıya çıktım. Yusuf'ta hemen arkamdan dışarıya çıktığında hemen cebinden telefonunu çıkarmış ve ardından birini arayarak telefonu bana uzatmıştı. Sorarcasına ona bakıp, "Kim bu?" diye sorduğumda, ekranda yazan Azer Abi ismini yeni farketmiştim.
Ekrandan bakışlarımı ayırarak, "Kapat şunu," diye konuştum.
Yusuf, "Dilba Hanım lütfen alın şu telefonu," dedi ve telefonu elime tutuşturdu. "Önemli."
Herhangi bir şey söylemeden elime tutuşturduğu telefona baktım. Bu sırada Yusuf'ta yanımdan uzaklaşarak on-onbeş adım ileride beklemeye başlamıştı.
Huzursuz bir şekilde derin bir nefes aldım ve telefonu kulağıma görürdüm. "Konuşmak isteseydim telefonumu açardım öyle değil mi?" diye mırıldandım buz gibi bir sesle.
"Sana attığım fotoğrafa bak," dediğinde söylediğim şeyi duymazlıktan gelmesi sinirlerimi bozmuştu. Konuşmayı bir an önce sonlandırmak istiyordum çünkü devam edersek gerçek anlamda ağır konuşacaktım. Kendi telefonumu açarak bana yolladığı fotoğrafın üzerine tıkladığımda, gördüğüm ilk şey küçük bir erkek çoçuğuydu. Muhtemelen bir güvenlik kamerasının yakaladığı bir kareydi, fotoğraf net olmasa da çocuğu tanıyabilmiştim.
"Sana o notu veren çocuk bu muydu?"
Tekrar sesini duyduğumda bir müddet fotoğrafı inceledim ve ardından, "Evet buydu," diye mırıldandım. "Buldunuz mu siz çocuğu?"
Azer, "Bulduk ama bir sorun var," diye yanıtladı beni Azer ciddi bir sesle. "Çocuk, inkar ediyor. O şerefsizler küçücük çocuğu nasıl korkuttuysa, tek kelime bile etmedi onlar hakkında. Muhtemelen o Botan itinin adamlarından biri çocuğu korkutup bu notu sana ulaştırdı."
Elimle saçlarımı düzelterek bir kaç saniye sessiz kaldım. Botan denen adamın bahsi bile beni geriyordu. Hafif bir rüzgar bedenime doğru eserken, "Botan'dan başka kim olabilir ki?" diye mırıldandım. Tabi ki Bedo olabilirdi ama Azer'in bunu bilmesine hiç gerek yoktu. Hele ki onun yüzüne baka baka Bedo'dan eski sevgilim diye bahsetmişken. "Kim olduğu zerre kadar umurumda değil, her kimse benim kılıma bile dokunamaz."
Tam bu sırada, kapıdan dışarıya doğru kafasını çıkaran Şilan'ın bana el salladığını gördüm. "Hadi Dilba, seni bekliyoruz," diye seslenirken telefonun hoparlörünü elimle kapatsamda geç kalmıştım. "Ya bir de Beril'in kıyafetine meyve suyu döküldü ya, senin dolabından ona uygun bir şey baksak diyorum..."
Onu başımdan savmak adına, "Helin'le beraber çıkıp bakın siz odama," diye konuştum. "Ben birazdan geliyorum."
Şilan, "Ay çok sağol Dilba ya," diye konuşup tekrar içeriye girdiğinde ben elimi hoparlörden çekerek tekrar telefonu kulağıma götürdüm.
Muhtemelen duymaması için gösterdiğim çaba hiçbir işe yaramamıştı. Öyle ki ben telefonu kulağıma götürür götürmez, "Kimdi o?" diye sordu. "Biraz kalabalık galiba orası ha?"
Ters bir ifadeyle, "Evet çünkü bir kaç arkadaşım geldi," diye konuştum. "Beni buraya tıkıp gittiğin için bende onları buraya çağırdım doğal olarak."
"Müzik sesine bakılırsa hiçte öyle bir kaç arkadaş gibi durmuyor," diye mırıldandı beklemeden. "Telefonlarımı da açmadığına göre baya bir meşgulsün."
Sesindeki imayı sezdiğimde alayla gülüp, "Ben istesem de senin kadar meşgul olamam biliyor musun?" diye konuştum. "Bir yandan iş bir yandan sahte karının o çok önemli meseleleri. Hepsiyle teker teker ilgilenmek yorar tabi seni. Hatta sen ne yap biliyor musun, kapat telefonu rahat rahat ilgilen o önemli işlerinle."
"Seni kavga etmek için aramadım Dilba," dedi bir müddet duraksadıktan sonra. "Bu sinir biraz fazla değil mi kızım sence de?"
Sesine yerleşen alaycı tını eşliğinde, "Ben seninle kavga etmiyorum ki," diye mırıldandım. "Şu an hakkettiğin tavır neyse öyle davranıyorum, bu öfke falan değil."
"Olanlardan sonra sana öfkeli olması gereken kişi bendim Dilba," dedi bu sefer beklemeden, ardından bir motor sesi duydum. Muhtemelen arabadaydı. "Bazı noktaları kaçırıyor musun yoksa görmezden mi geliyorsun bilmiyorum."
Ellerim kolyeme gitti bu sefer. Kolyenin ucunu parmaklarımın arasına alıp oynamaya başlarken, dişlerimi istemsizce birbirine bastırmıştım. Haklı olması umurumda bile değildi, ona bunu söylemeyecektim. Bakışlarıma buz gibi bir ifade yerleşirken, "Affetmeseydin," diye mırıldandım, bazen gerçek anlamda bir çirkefe dönüşebilirdim ve şu an kelimelerimi durduracak hiçbir güç yoktu. "Kendi seçimlerin için beni suçlayamazsın."
Bu söylediğim şeye şaşırmasını veya tepki vermesini bekledim ama kulağıma dolan o erkeksi kısık kahkahası beni o an şaşırttı. "Affetmeseydim öyle mi?" diye sorduğunda sesinde ki o hafif öfkeyi hissedebilmiştim. "O kadar senlik bir cümle ki bu."
"Ama senin bu saçma sapan gidişlerine göz yummak hiç benlik bir hareket değil," dedim bir saniye bile beklemeden. "Hani beni bu kadar iyi tanıyorsun ya, bunu da aklına sok bir zahmet olur mu?"
Ne söyleyeceğini merak etsem de buna fırsat bile vermeden aramayı sonlandırdım ve Yusuf'a doğru ilerleyerek telefonu eline tutuşturdum. Herhangi bir şey söylemeden içeriye doğru ilerlemeye başlarken bir yandanda etrafa kısaca göz gezdiriyordum. Etrafa tonlarca adam yerleştirmişti her zamanki gibi. Bir yolunu bulup buradan çıkmam gerekiyordu, bunun için etraftaki kalabalığı kullanacaktım.
Orkun'un bahçenin garaj kısmında duran lüks spor arabası gözüme çarparken, aklıma gelen şeyle beraber beklemeden hızlıca içeriye girdim ve salona doğru ilerlemeye başladım. Dikkat çekmemek için içeridekilerle vakit geçirmem gerekiyordu, en azından Azer'e haber verme potansiyeli olan herhangi birinin dikkatini çekemeyecek kadar fazla görünmeliydim etrafta.
Ben salona girdiğimde Volki etrafında yaklaşık beş kızla beraber delicesine dans etmekle meşguldü. Onu böyle görmek aklıma Ankara'da ki hayatımı, daha Yaren ölmeden önceki zamanı hatırlatmıştı. Tüm derdimiz sabahlara kadar eğlenmek ve gezmekti. Ama şimdi ki duruma bakınca yaşadıklarıma hayret edesim geliyordu.
Orkun ve Helin bir köşede başbaşa bir şeyler konuşuyorlardı, şimdilik keyifleri yerinde gibiydi. Barış ise her defasında başka bir kızla dans ediyordu. Ruken ve İdil salonun en uzak köşesinde oturmuş onları izliyorlardı, ortama katılmak gibi bir niyetleri yok gibiydi. Özellikle Ruken bakışlarını Barış'a dikmiş öylece onu izliyordu. Bu uzun bakışlar dikkatimi çeksede o an bununla ilgilenmedim ve Şilan'ların olduğu tarafa doğru ilerlemeye başladım.
"Keyifler yerinde mi kızlar?" diye konuşup aralarına katıldığımda, Şilan genişçe gülümseyerek bana doğru baktı.
"Ya harika bir ortam yapmışsın bayıldım," Eliyle yanında duran sarı saçlı kızı gösterdi. Hatırladığım kadarıyla adı Beril'di. "Gerçi az önce ufak bir kaza oldu ama hallettik. Ya o değil de burası ne kadar büyük bir yer ya, valla elimde olsa sonsuza kadar yaşarım burada."
Beril gülerek, "Azer Ağa'da geliyor mu arada buraya?" diye sordu. "Barış'ı burada görünce onu da gözlerimiz aramadı değil hani..."
Merve elini kalbine götürerek abartılı bir şekilde, gözlerini yumdu. "Azer Ağa'da aranmayacak gibi değil yani," Ardından derin bir nefes aldı. "Şimdi Elvan'la hiç evlenmemiş olacaktı varya. Gerçi bazen evli oluşunu bile görmezden gelesi geliyor insanın..."
Bakışlarım Merve'ye doğru dönerken dudaklarıma yerleşen alaycı ifadeyi gizleyememiştim. "Merve'ciğim senin allığın biraz fazla mı olmuş sanki ya," dediğimde, onu baştan aşağı süzdüm. "Bir de şu kolye fazla büyük, biraz göz yoruyor."
Merve kafasını hafifçe eğerek kolyesine baktı. "Hadi ya uymamış mı elbiseme?" diye sordu, sesinde ki ukala tavır eşliğinde. "Aslında ben Azer Ağa'da buradadır diye biraz abartılı giyineyim demiştim. Malum seni buraya o getirmiş diye duyduk, hani şu hastane olayından bahsediyorum. Beni yanlış anlama tatlım ama herkes bunu konuşuyor Midyat'ta."
"Merve sen biraz sussan mı acaba," diye araya girdi Şilan. Ardından yapma dercesine hafifçe kaşlarını kaldırdı.
Merve sorarcasına Şilan'a baktı. "Neden ki, hayır ben mi yanlış biliyorum. Azer Ağa, Dilba'yı kucağında çıkarmamış mı hastaneden?" Ardından göz ucuyla bana baktı. "Gerçi biz biliyoruz yanlış anlaşılma olduğunu da, elalem bilmiyor işte onu ne yapacaksın. Ama o an çoğu kız senin yerinde olmak isterdi yani yalan yok..."
"O kızlardan biri de sen misin?" diye sordum bakışlarımı onun yüzüne dikerek. Ardından dudaklarıma alaycı bir tebessüm yerleşti. "Ya kızlar biz Merve'nin bu duygusal boşluğunu nasıl dolduralım sizce? Çünkü hayatı ve kafası bu kadar boş olunca kendine ait olmayan şeylere sarıyor belli ki. Ama olmaz tatlım böyle, biraz mantık."
Merve'nin yüzü asılırken elinde tuttuğu bardaktaki içecekten bir yudum aldı ve ardından bakışlarını kaçırdı. Eliyle saçlarını düzeltirken bu söylediğim şeye hafiften sinirlendiği belliydi.
Şilan göz ucuyla Merve'ye bakarak, "Ben sana sus dedim ama." diye mırıldandı ve ardından alaycı bir ifadeyle diğer kızlara bakarak belli belirsiz güldü.
"Ben buralardayım," diye mırıldanıp hepsinin üzerinde tek tek bakışlarımı gezdirdim ve en son Merve'ye çevirdim bakışlarımı. "Merve'ciğim iyi eğlenceler."
Alaycı bir ifadeyle arkamı dönerek onların yanından uzaklaştım ve Sevde'lerin olduğu tarafa doğru geçtim. Yaklaşık yarım saat boyunca etrafta gezinmiş ve herkesle sohbet etmiştim. Amacım kimsenin dikkatini çekmeden buradan çıkabilmekti ama bu çokta kolay olmayacak gibiydi. Erkeklerin dikkatini dağıtmak kolaydı lakin İdil yokluğumu farkettiği gibi Azer'e haber verirdi, o yüzden ne yapıp edip onun dikkatini üzerimden çekmem lazımdı.
Aklıma tek bir şey geliyordu ve hızlı olmam lazımdı çünkü zamanım ciddi anlamda daralmaya başlamıştı.
Bakışlarım hemen karşımdaki kanepede oturan Seval'e takılırken, ağır adımlarla ona doğru yaklaşıp omzuna dokundum. Seval daldığı sohbetten ayrılarak bana baktığında yüzüme hafif bir gülümseme yerleştirdim. "Seval sen İdil'le tanıştın mı ya?"
Seval olumsuz anlamda kafasını salladı. "Ruken'in yanındaki kızdan mı bahsediyorsun?" diye sorduğunda evet anlamında kafamı salladım. "Hayır tanışma fırsatım olmadı hiç, zaten fazla katılmak istemiyor aramıza sanki..."
"Olur mu hiç öyle şey?" diye sordum abartılı bir tavırla. "O kadar tatlı bir kız ki anlatamam. Hadi gel sizi tanıştırayım... Ha bu arada," Sadece onun duyabileceği şekilde hafifçe eğildim. "Senden küçük bir şey rica edeceğim. Benim için İdil'i biraz oyalasan nasıl olur ya?"
Seval sorarcasına, "Anlamadım tam olarak," diye mırıldandı. "Yani yaparım tabi ki ama, neden yapıyoruz böyle bir şeyi?"
Yüzüme indirdiğim o inandırıcı maske eşliğinde, belli belirsiz gülümsedim ve kulağına doğru biraz daha eğildim. "Ya benim bu aralar görüştüğüm bir çocuk var, aramız da biraz bozuk bugün," Sıraladığım yalana ara vermeden rica eder gibi bir ses tonuyla devam ettim. "Sürekli arayıp duruyor bende fırsat bulamadım bir türlü. İdil'in de gözü üzerimde sürekli, malum başıma nöbetçi diye onu diktiler yaptığım her hareketi haber veriyor bizimkilere. Sen onu biraz oyalasan da ben iki dakika bir konuşup gelsem ha?"
Seval, "Ay kim bu şanslı kişi," diye konuştu ve ardından, "Bak merak ettim şimdi, tamam sen gidip konuş bende o iş," diye mırıldanıp oturduğu yerden kalkarak benimle beraber onların olduğu tarafa ilerlemeye başladı.
İdil ve Ruken hâlâ aynı yerlerindeydiler. Bu tarz bir ortamdan keyif almadıkları açıkça belli oluyordu, öyle ki sabahtan beri sakin bir köşede beraber oturuyorlardı.
"Selam kızlar," diyerek aralarına katıldığımda, gözlerimi iksinin üzerimde kısaca gezdirdim ve Seval'i işaret ettim. "Tanıştırayım Seval, Seval'ciğim bu dünyalar güzeli kızımızda İdil. Ruken'i tanıyorsun zaten."
"Ay çok memnun oldum," dedi Seval keyifle gülerek. "Aslında geçen konaktaki aşiret toplantısında görmüştüm seni ama tanışma fırsatım olmamıştı."
İdil hafifçe gülerek, "Bende çok memnun oldum," diye mırıldandı.
"Seval biliyor musun İdil harika at biniyor," diye konuşmaya başladım beklemeden. "İstersen bir ara sana da öğretsin, söylemiştin ya çok istiyorum ama öğreten yok diye."
"Ay gerçekten mi ya?" diye sordu Seval İdil'e doğru bakarak. "Ya ben hep binmek istemişimdir biliyor musun? Ya bu arada senin gözlerin ne renk ya, ay bayıldım..."
Onlar sohbete dalarken, ben fırsattan istifade ederek bahçeye açılan kapıya doğru ilerledim ve kalabalığın arasından sıyrılarak kendimi bahçeye attım. Seval, İdil'i çok kısa bir süre oyalayabilirdi, daha uzun bir çözüm bulmak için aklıma tek bir şey geliyordu.
Atlar.
Kimseye görünmemeye dikkat ederek kenardan kenardan atların ahırına doğru ilerlemeye başladım. Etraftan gelen köpek sesleri korkmama neden olsa da durmadım ve adımlarımı hızlandırarak bahçenin en karanlık tarafından dikkatlice at ahırına vardım. Çiftliğin ışıkları ve ta buradan bile duyulan yüksek müzik sesi eşliğinde bir müddet etrafa göz gezdirdim. Seyisler ortalıkta görünmüyorlardı. Zaten akşam olduğundan burada olmalarının da bir anlamı yoktu o yüzden şanslı sayılırdım.
Çitlerin olduğu bölüme geldiğimde, telefonumun fenerini açarak çit kapıyı sonuna kadar açtım ve içeriye girdim. Ahırın büyük demir kapısını nasıl açacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama o an, kapının kilidinin hemen yanından demir bir telin dışarı doğru uzandığını gördüm. Tek temennim kapının kilitli olmamasıydı.
Dikkatli adımlarla kapıya yaklaşarak demir teli kavradım ve kendime doğru çektim. İlk deneyişimde açılmadı ama ikinci deneyişimde teli kendime daha güçlü çekmiştim. Kapı tok bir ses eşliğinde açıldığında ayağımla kapıyı iterek onu da sonuna kadar açtım ve bakışlarım içeride yavaşça gezindi.
Atlara yaklaşmaktan korksamda başka çarem yoktu. Bana en yakın yerdeki siyah ata doğru ilerleyerek bir kaç adım ötesinde durdum. Ata elimi uzattım ama atın hafifçe hareket etmesiyle istemsizce gerilemiştim. Hızlıca arkama bakarak dışarıyı kontrol ettim ve ardından kimsenin olmadığına emin olduktan sonra cesaretimi toplayarak ata tekrar yaklaştım.
Umarım kaybolmadan atı bulabilirlerdi.
Elimi hafifçe atın yelelerinde gezdirerek hayvanın ani bir tepki vermesini engellemeye çalışırken diğer elim atın yularına doğru ilerlemeye başladı. Elimi atın yelelerinden yavaşça çekerek ipi iki elimle çözmeye çalışırken epey bir zorlanıyordum çünkü hızlı hareket edince bir türlü çözemiyordum düğümü.
Bir kaç saniye sonra ipi tamamen çözdüğümde, yular ipini sıkıca tuttum ve yürümeye başladım. Korkum şu an bunu yapmama engel olmuyordu çünkü ne olursa olsun bu çiftlikten çıkacaktım, başka yolu yoktu. At benim arkamdan ağır adımlarla ilerlemeye başlarken ben hareketlerime oldukça dikkat ederek kapıdan dışarı çıktım ve atı da kendimle beraber dışarı çıkardım. Az önce açtığım çit kapıdan da çıktığımda, atın yularını serbest bırakarak geriye doğru çekildim ve ardından arkama dahi bakmadan oradan uzaklaşmaya başladım.
Beni burada kimsenin görmemesi gerekiyordu.
Geldiğim yoldan aynı şekilde tekrar geri dönüp kimseye görünmeden tekrar çiftlik evine girdiğimde hemen bakışlarım İdil'e doğru döndü ve ona doğru ilerlemeye başladım. Seval hâlâ onunla sohbet etmekle meşgulken onun bakışları ben yanlarına gider gitmez beni bulmuştu.
Ciddi bir tavır takınarak İdil'e doğru baktım ve ardından, "Sen burada mıydın ya?" diye sordum. "Ben seni seyislerin yanında sanıyordum."
İdil sorarcasına bana baktı. "Yok, buradaydım ben de seyisler ne alaka, bir şey mi oldu?"
Elimle saçlarımı geriye doğru iterek yüzümden çektim ve kafamla dışarıyı işaret ettim. "At ahırının kapısı açık kalmış duymadın mı, seyisler oradan oraya koşturuyordu demin... Ben senin haberin var sanıyordum."
"Atlar mı kaçmış?" diye sordu İdil oturduğu yerden hızlıca kalkarak. Atlara karşı fazla ilgili olduğunu biliyordum o yüzden onu meşgul etmek için gayet iyi bir fikirdi bu. "Hay Allah, benim hemen gidip bakmam lazım..."
"Dur ben de geliyorum."
İdil beklemeden yanımızdan ayrılırken, Ruken'de onun peşine takılarak hızla uzaklaşmıştı buradan. Onlar gözden kaybolduklarında bu sefer bakışlarım Orkun ve Barış'a doğru döndü.
"Ne oldu konuşabildin mi?"
Seval yanıma yaklaşarak bunu sorduğunda, göz ucuyla ona bakıp, "Sonra anlatırım," diye mırıldandım. "Sen ağzından bir şey kaçırma ama olur mu?"
Seval hafifçe kafasını salladı. "Merak etme canım aramızda."
Bakışlarım tekrardan Orkun ve Barış'a doğru döndüğünde bu kez beklemeden onlara doğru yürümeye başladım. Mecburen herkese farklı bir yalan uydurmak zorunda kalacaktım. Ben onların yanlarına vardığımda Helin, Orkun ve Barış'ta yan yanaydı bu yüzden işim biraz daha kolaylaşmıştı. Bakışlarım direkt olarak Orkun'u bulurken, "Ya ortalık birbirine girmiş siz hâlâ burada mısınız?" diye sordum.
Orkun sorarcasına bana bakarak, "Ne oldu ya?" diye sordu. "Önemli bir şey mi var?"
"At ahırının kapısını biri açık unutmuş, atlar kaçmış sanırım," Bakışlarım üçüsünün üzerinde teker teker gezindi. "İdil deminden beri sizi çağırıyor, gidip bir yardım edin kıza ya... Zaten seyislerde ortada yokmuş."
"Hadi ya," diye mırıldandı Barış elindeki bardağı köşedeki sehpanın üzerine bırakırken. "Kim açık bırakmış, hepsi mi kaçmış atların?"
"Bilmiyorum," diye konuştum omuz silekerek. "Bana da İdil söyledi az önce."
"Ben en iyisi bir gidip bakayım," diye konuştu Orkun ve ardından Barış'a bir kafa hareketi yaptı. "Geliyor musun?"
Barış, "Geliyorum tabi oğlum," diye konuştu. "Lan varya inşallah hırsız falan girmiştir de herifi dövüp iki kafa atarız, zaten ellerim kaşınıyordu."
Barış işi şakaya vururken, Orkun sabır dilercesine ellerini kaldırdı ve ardından bahçe kapısına doğru yürümeye başladı. Barış da onun peşine takılırken, Helin bana doğru dönmüştü. "Sen gelmiyor musun?"
Olumsuz anlamda kafamı salladım, "Hayatta gelmem," dedim. "Etrafta başı boş gezen atlar var ve ben daha dün attan düştüm... Yeni bir faciaya hiç gerek yok."
"İyi ben de bir bakıp geleyim o zaman," dedi Helin ve ardından o da diğerlerinin peşinden çıktı.
Onlar gözden kaybolur kaybolmaz hiç vakit kaybetmeden salondan çıktım ve merdivenlere doğru ilerlemeye başladım. En üst kata çıktığımda koridorun en sonunda kalan odaya doğru yürümeye başladım. Bu odada Orkun'un kaldığını biliyordum. Kapıyı açar açmaz kendimi içeriye attım ve kapıyı arkamdan yavaşça kapatarak bakışlarımı odanın içinde gezdirdim.
Odanın ortasında duran büyük yatağın sağ tarafında ki komidinin üzerinde siyah bir şey farkettiğimde koşar adımlarla oraya doğru ilerledim ve komodinin üzerinde duran araba anahtarını kaptığım gibi çıktım odadan. Bunun bu kadar kolay olacağını ben de beklemiyordum o yüzden yüzüme alaycı bir tebessüm yayıldı.
Aşağı indiğimde göz ucuyla salonu kontrol ettim ve ardından kimsenin buraya bakmadığına emin olduktan sonra dış kapıyı açarak dışarı çıktım. Üzerime bir şey alma gereği duymamıştım zaten buna fırsatım da yoktu. Siyah mini eteğim ve üzerimde ki salaş beyaz triko bluzla biraz üşüyeceğimin farkındaydım ama şu an bunu düşünecek vaktim yoktu.
Ayağımdaki topuklular eşliğinde koşar adımlarla arabaların olduğu tarafa doğru yürümeye başladığımda bakışlarımla etrafı kolaçan ediyordum. Sol taraf adam kaynıyordu lakin sağ tarafta o kadar çok araba vardı ki beni fatketmeyeceklerine emindim. Orkun'un arabasını bilerek seçmiştim çünkü tek temennim arabanın içinde benim olduğumu farketmemeleriydi. En azından arabanın içini karanlık tutup, arabayı Orkun'un kullandığını zannetmelerini sağlamam gerekiyordu.
Bir kaç dakika sonra Orkun'un arabasının önüne geldiğimde beklemeden kapıyı açıp şoför koltuğuna geçtim ve ardından kapıyı kapattım. Emniyet kemerini takarken bir yandanda ön camdan etrafı kontrol etmekle meşguldüm. Anahtarı kullanarak arabayı çalıştırdığımda, içeriye dolan kısık motor sesi eşliğinde ellerim direksiyona gitti. Araba yavaşça ilerlemeye başlarken içerideki lambaları kapatarak, tamamen karanlık olmasını sağlamıştım.
Doğrusunu söylemek gerekirse Orkun'un bu gri canavarını kullanmak epey bir zevkliydi.
Yaklaşık beş dakika sonra çiftliğin bahçesinden kimseye görünmeden çıkmayı başardığımda, üzerimden büyük bir yük kalkmışcasına rahatlamıştım. Karanlık köy yolunda hızımı biraz daha arttırdım çünkü olabildiğince kısa bir sürede Midyat'a varmalıydım. Parmaklarım direksiyonun üzerinde ritmik bir şekilde hareket ederken, bakışlarım ön camdan ayrılmıyordu.
Benden bir şey saklayamayacağını öğrenmesi gerekiyordu. Bana tek bir açıklama bile yapmadan, üstelik içinde Elvan'ın bahsinin geçtiği bir meseleden dolayı yanımdan ayrılmış olması zaten yeterince sinirlerimi bozuyordu. Bir de çiftlikte, hiçbir şeyden haberim olmadan beklemek epey bir can sıkıcıydı. Göreceğim şeylerin hoşuma gitmeyeceğine adım kadar emindim. Hislerimin beni yanıltmayacağını biliyordum. Bu noktada yanılmak tercihim olurdu çünkü bu sefer gerçekten haklı çıkmak istemiyordum.
Bu ıssız yollarda tek başıma yolculuk yapmak ne kadar güvenliydi bilmiyorum. Üstelik burası Midyat'a uzak bir yerdi, taş çatlasa yarım saatten az sürmezdi merkeze varmam ama bir şekilde ne olup bittiğini öğrenmem gerekiyordu. Bu konuyu öylece geçiştirmesine izin vermeyecektim.
Tahmin ettiğim gibi de oldu çünkü Midyat'a varmam tam olarak kırk dakika sürmüştü. Yolu karıştırmadığım için şanslı sayılırdım çünkü eğer öyle bir şey olsaydı buraya gelmem çok daha uzun sürerdi ve üstelik bu saatte o yollarda doğru yolu bulabileceğime hiç emin değildim.
Arabayı Midyat'ta ki büyük otelin önüne park ettiğimde, telefonumu açarak saati kontrol ettim. Saat neredeyse ona geliyordu. Henüz fazla geç kalmış sayılmazdım.
Yani umarım.
Anahtarı kontaktan çıkararak, arabadan indiğimde bakışlarım Azer'in arabasını aradı. Otelin önü valelerle doluydu, muhtemelen otoparktaydı arabası çünkü etrafta ne onun arabasını ne de konaktakilerden herhangi birinin arabasını görememiştim.
Daha fazla burada beklemeden otelin giriş kapısına doğru ilerledim. İçeriye girdiğimde direkt olarak sağ tarafa doğru yöneldim ve resepsiyondaki adama bakarak, "İyi akşamlar," diye mırıldandım.
Adam kibarca gülümseyerek bana çevirdi bakışlarını. "İyi akşamlar. Buyurun nasıl yardımcı olabilirim?"
Saçlarımı kulağımın arkasına doğru iterek restorantın olduğu tarafı işaret ettim. "Ya ben bir şey soracaktım size, Boranlı'ların sanırım bir akşam yemeği rezervasyonu varmış, buradalar mı hâlâ?"
Adam hafifçe kafasını sallayarak, "Evet restorant özel olarak kapatıldı akşam yemeği için," diye konuştu. "Henüz ayrılmadı kimse, siz neden sormuştunuz?"
Belli belirsiz tebessüm ederek, "Dilba Sonay ben," diye tanıttım kendimi. Adamın gözleri ismimi duyar duymaz hafifçe açılırken, bunu beklemediğini açıkça belli etmişti. "Muhtemelen duymuşsundur, hani şu Adil Boranlı'nın piyangodan çıkan gayrimeşru kızıyım..."
Adam bir an ne söyleyeceğini bilemedi ve ardından, "Estağfurullah," diye mırıldandı. "Buyurun biz size eşlik edelim."
"Gerek yok teşekkür ederim," diye konuşup arkamı döndüm ve restorantın olduğu tarafa doğru yürümeye başladım.
Otelin büyük restoranının içine adım attığımda bir kaç adım ilerledim ama daha fazla yürümeden duraksadı adımlarım. Gözlerim etrafta gezinirken kimsenin beni görmesini istemediğim için temkinli davranıyordum.
Restorantın alt katı boştu. Bu da demek oluyordu ki bir üst katta yeniliyordu yemek. Köşedeki büyük merdivenlere yürüyerek üst kata doğru ilerlemeye başladığımda, içimde en ufak bir gerginlik bile yoktu. Sadece ne olup bittiğini öğrenip buradan gitmekti niyetim.
Üst kata çıkar çıkmaz, lüks camekanın karşısına kurulmuş büyük masayı farkettim. Adımlarım son basamakta takılı kalırken, gözlerim masada oturan insanların üzerinde tek tek gezindi.
Baş köşede her zaman olduğu gibi Lebriz Hanım vardı. Onun hemen yanında Adil Bey ve Arzu oturuyordu. Berşan Hanım, masanın diğer ucundaydı. Arzu ve Adil Bey'in karşısında Elvan'ın annesi ve babası, bir de kim olduğunu bilmediğim otuzlu yaşlarında kumral bir adam oturuyordu. Onların hemen yanında ise Harun ve Mercan vardı.
Ama o an asıl dikkatimi çeken şey Lebriz Hanım'ın diğer yanında, baş kösede oturan Azer olmuştu. O an göz bebeklerim o noktaya zincirlerle bağlandı ve ben ne kadar istesemde oradan bakışlarımı ayıramadım. Kalbimin orta yerine bir bıçak saplanmışcasına canım acıdı çünkü onun yanında oturan kişinin Elvan olmasını o an kaldıramadım.
İkisinin aynen bir karı-koca gibi yan yana oturmasını kaldıramadım.
•••
BÖLÜM SONU
Küfür etmek serbest kızlar çünkü ne kadar sinirlendiğinizi tahmin etmek zor değil. Ama merak etmeyin ki her şeyin altında yatan bir sebep vardır. Tüm dengeler bir anda alt üst olabilir çünkü Yılanın Yavrusu evrenindeyiz, burada her şey mümkün...🤫
Dilba yine yakacak ortalığı yani, kaos loading...
Gelecek bölüm hakkında tahminlerinizi ve bölüm hakkında ki düşüncelerinizi belitmeyi unutmayın lütfen, biliyorsunuz ki sizin düşünceleriniz benim için çok değerli ve en büyük motivasyon kaynağım.
Yeni bölümde görüşmek üzere, seviliyorsunuz. 🤍
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 59.57k Okunma |
3.78k Oy |
0 Takip |
32 Bölümlü Kitap |