3. Bölüm

2 - Felaket Kraliçesi

Özlem Durmuş
kumsallardagezen12

 

"Ruh bağımın ruh koparıcısıydı..."

 

Kalbimi susturdum, çünkü her söylediği beni biraz daha yıkıyordu. Gerçekleri her dile getirişi tenimde kor gibi bir yanık bırakıyordu . Ve bu yanıklar zamanla çoğalıp, tenimde yer ediniyordu. Bazen adım attığın yeni hayat sana eski hayattan daha çok acılar sunar ve sen bunu çok geç fark eder, geriye dönüş yolu bırakamazsın kendin için. Benim kendim için yaptığım aslında buydu. Eski yaşantımı terk edip yeni bir dünyaya adım attım. Nereden bilebilirdim ki bu hayatta daha çok acı çekeceğimi.

 

Daha çok içime içime ağlayacağımı. Her geçen gün daha çok yalnızlığı hissedeceğimi. Her geçen gün kendimle olan savaşımın artacağını. Her geçen gün daha çok kendimden nefret edeceğimi. Her geçen gün daha çok kahrolacağımı. Çaresiz kalıp bir daha geriye dönmeyeceğimi. Kendi ölümünün sorumlusu olacağımı. Bunları nereden bilebilirdim? Her şey çok basit görünmüştü ilk başlarda ama sonradan aslında çok yanlış bir karar verdiğimi işlerin çıkılmaz yola saptığını çok geç fark ettim. Ve bu geç fark etmek bana çok şeye maal oldu .

 

Nefes almamaya maal oldu ; her daim yaşadığım olaylar beni soluksuz kalacağım anlar içerisinde çırpınmamı sağlamıştı. Ve bu çırpınışların beni sonsuz bir bataklığa çektiğini geç fark etmiştim.

 

Hayattaki güvenimin yok olmasına maal oldu ; kendime karşı ama en çokta etrafıma karşı güvenim yok oldu. Çünkü hiçbir şey gerçek değildi. Aynı benim gerçek olmayışım gibi. Her şey bir yalan üzerine kuruldu. Aynı içerisinde benim olduğum dünya gibi. Ben bana olan güveni yitirdim. Başkası bana nasıl güvenir ki? Ben bile kendimden bu kadar vazgeçmişken. Olamazdı. Her şey eskisi gibi olamazdı.

 

Yaşamın beni yalnızlığa istemesine maal oldu ; içten içe kendimi herkesten soyutlandığımı ve bu yüzden de kimse tarafından sevilmediğimi fark ettim. Aslında bunun en büyük suçlusu bendim. Yaptığım şeyler ve adımlar beni bu yaşantıya sürükledi. Seçim hakkım vardı ama ben bunu seçmeye kendimi zorladım. Ve bedelini şimdi en ağır bedelle ödüyorum. Yaşam güzel miydi? Bilmiyorum. Yaşam zor muydu? Fazlasıyla. Yaşam bana çok az şey sundu ve bunlar hiç iyi şeyler olmadı. Bu yüzünden de ben kendi yaşamıma yön verdim ama aslında bu uçuruma doğru arabayı sürmekle aynı şeydi. Ha bu şekilde ölmüşüm ha diğer şekilde. Pek bir fark yok gibi duruyor.

 

Herkes tarafından yalancı konumunda olmama maal oldu ;yaptığım seçimler ve içerisinde olduğum yaşam beni bu kimlikte tutuklu kıldı. Sicilim sonsuz yalanları barındıran bir kadın olmamı sağladı. Doğruları asla olmayan her sözü yalan içeren biri gibi gözüktüm herkesin nazarında. Peki haklı mı herkes? Hangi açıdan baktığına göre değişebilir. Benim açımdan bakılınca mecbur olduğumu anlayabilirsiniz. Ama kendi açınızdan baktığınızda haklı olan siz olursunuz. Yani kişiden kişiye değişiyordu mevzu.

 

Her an kendime olan saygımın yok olmasına maal oldu ; çünkü dönüştüğüm bu kadın bana zamanla yabancılaştı. Kendimi tanıyamaz hale geldim ayna karşısında. Her daim şu soruyu sordum. Aslında ben kimim? Sahi bendeki baskın kimlik kime aitti? Bana mı yoksa ona mı? Bilmiyorum ve buna verecek tarafsız bir cevabım maalesef ki yok. Ben zamanla yok olmadım. Ben zamanla kayboldum. İki yaşam arasında... İki beden arasında. İki ruh arasında...İki isim arasında... İki dünya arasında... Ve bu kayboluş beni yıkıp geçti. Neyi nasıl yapacağımı bilemedim. Neyi neden yaptığıma artık akıl sır erdiremedim. Ve bu böyle böyle devam etti. Ta ki sonun beni bulmasına dek.

 

Hiç olduğun dünyaya başka bir açıdan bakmak istedin mi? Ben çok istedim. Ve bunu başardım ama hiçbir şey istediğim gibi gitmedi. Hep tökezledim, yaralar aldım. Canım en derinden yandı. Kaybettim ama bu kaybediş çok can yaktı. Pes ettim ama geriye dönemedim. Her şeyi boş verip gitmek istedim ama herkes bana engel oldu ve sonunda bu dünyaya mahkum olduğumu, özgürlüğümün bu dünyaya ayak basmamla yok olduğunu anlamış oldum. Aslında ben özgürlüğümden tutsaklığıma adım atmıştım. Çok sonradan bunu fark ettim. Ve yapacağım bir şey yoktu o an.

 

Hayatın çıkamaz hale geldiği anda hiç başka bir kimliğe bürünmek ve başka bir insan olmak istedin mi? Ben istedim ve onu gerçek kıldım. Ve gerçek olmasını onca uğraştan sonra sağladım. Ve bu gerçeklik büyük bir yankıya sebebiyet verdi. Bu yankı hem bedenimde hemde ruhumda var oldu. Ve darbeler almamı sağladı. Belki de yanlış bir dünyaya adım atmıştım. Belki de yanlış bir seçimdi verdiğim karar. Hata yaptım ama hangi hata yaşamınıza sebep olur ki? Benim oldu. Canlı canlı kendi ölümümü hazırladım. Ve sonunda kendi cenazemde kendimi buldum. Bedeni sağ olan ama ruhu çoktan yitip giden kişi oldum. Ben kendimi yok ettim aslında. Zamanla ve yavaşça...

 

Giden gitmedi aslında. Giden çakılı kaldı ebediyen bu dünyada. Bu sonsuz acı sunan dünyada.

 

Yorucu günler beni bekliyordu. Aslında her şey yeni başlıyordu çünkü öncesi sadece bir ön gösterimdi. Şimdi gerçek film başlıyordu ve ben bu filmde çok zor şeyler yaşayacaktım. Ölümler görecektim, kayıplar verecektim, ihanete uğrayacaktım, yalancı olmakla suçlanacaktım, bana sahteymişim gibi bakacaklardı. Bir yabancı olacaktım herkesin gözlerinde. Herkes benden uzağa kaçacaktı. Ve ben bu yaşam içerisinde tek başıma savaş verecek ve günün sonunda gözlerimi hayata yumacaktım.

 

Bakışlarım dalmış olduğum boşluktan usulca çekildi ve geldiğimden beri şirkette bulunan ofisimde biriken işleri halletmeye çalışıyordum. Neredeyse üç saate yakındır şirketteki odamda olduğum yerden kalkmadan dosyalara gömülmüştüm. Şirkete gelir gelmez toplantılara girip durmuştum. Toplantılar bitincede imzalanması gereken dosyaları halletmem gerekmişti.

 

Eşref denilen adi adam kendi işlerini bile bana paslamış ve kendine kafa tatili yapmıştı. Ben niye hiç tatil yapmıyorum acaba? Ben bunları düşünürken birden odanın dışından tartışma sesleri duyunca kaşlarımı çattım. Hangi yürek yemiş kişi şu an benim olduğum saatte bu tür gereksiz bir tartışmaya girer ki? Yavaşça yerimden tam kalkıp seslerin nereden geldiğine bakacağım anda birden kapım pat diye açılmış ve içeri paldır küldür Asaf ve Aysar girmişti. Girer girmez hemen ikisi birbirini annesine şikayet eden çocuklar gibi şikayetlerini sıralamıştı.

 

Asaf hemen bezgin bir yüz ifadesiyle Aysar 'ı göstermişti.

 

"Bu piç herif benim odama dadandı. Birde utanmadan bana ait olan koltuğa oturup bana emirler veriyor!" diye çok saçma sapan bir şeyi öne sürünce donuk ifadem Aysar' a kaydı.

 

"İnanma şuna abartıyor görende sanan şirketin sahibi sanır. Alt tarafı ona ait tarafa geldim. Canım sıkılıyor burada. Ne diye bizide arkandan sürüklüyorsun ki? "diye şimdi suçlu ben olunca ikizlere kızgın bir ifadeyle baktım.

 

" Siz canınıza susamış olmalısınız! Siz demediniz mi bana bu şirkette bir oda ayarla. Sen çalışana kadar orada zaman geçirelim. "diye sorunca ikisi de başını evet anlamında salladı.

 

" Ama ben senden bu katırla birbirine yakın oda ayarla demedim. "diye huysuz bir tonda koşunca Asaf anında ikizi onun yanına geldiği gibi sıkı bir yumruk atmıştı ona. Asaf yediği yumrukla geriye sendelendi ve sağ eli yüzüne aldığı yumruğun olduğu yere gitti. Acıyor olmalı ki yüzünü buruşturup bu amansız gelen yumrukla sinirden deliye döndü.

 

O an tepkisiz kalarak aralarındaki gerilime karışmadım. Sonuçta iki kardeş arasında olan beni ilgilendirmez.

 

" Yürek mi yedin sen Aysar? "der demez hemen o da ikizine sert bir yumruk atmıştı. Geriye çekilip şimdi eğlenen bakışıyla kardeşine baktı ." Bir daha yüzüme yumruk atarsan bedeli aynı şekilde olur. "dedi ve usulca olduğu yerden harekete geçip masamın önünden tekli koltuğa kendisini attı ve hiç beni takmadan masadaki telefona ulaşıp, birkaç düğmeye bastıktan sonra kendi özel asistanımı arayıp isteklerini sıraladı.

 

Ben onun bu haline ifadesizce bakarken Aysar bu defa aldığı yumruktan sonra aynı şekilde olduğu yerden ayrılıp bir diğer tekli koltuğa geçip oturdu.

 

"Bana da kahve söyle." diye siniri hâlâ kendini belli ederken konuşmuştu.

 

Asaf hemen onun dediğini yapıp sakince dediği şeyi asistanımdan istedi. Sonra pişkin pişkin bana dönüp baktı ve sen bir şey ister misin diye sorunca ona ters ters baktım.

 

Anında telefonu kulağından çekip yerine koydu.

 

"Kızgın gibisin ne oldu?" diye hiç bir şey yokmuş gibi davranınca ona inanmıyorum sana dercesine bakmıştım.

 

"Özel gününde misin ne bu tuhaf haller?" diyen Aysar 'ın sesini duyunca hemen elimden kalemi ona fırlattım.

 

"Siz iki ruh hastası ne diye önce kavga çıkarıp, ortalığı ayağa kaldırıp sonra odama paldır küldür gelip, birbirinize yumruk attıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi pişkin pişkin birde kendinize kahve mi söylüyorsunuz? Ölümünüz elimden olsun istemiyorsanız odamı hemen terk edin! "diye çileden çıkmış bir sesle konuşunca beni hiç kaale almadan oldukları yerde oturmaya devam ettiler.

 

" Bizim her zamanki halimiz Ronay. Takılma bu kadar. "diye birde söylendiği anda Asaf ona öldürücü bakışlarla bakıp sabır diledim.

 

" Hayırdır bu ne gevşeklik gören sizi koruma değilde aylaklık yapan çocuk sanır. "diye onlara kim olduklarını hatırlatmaya çalıştım ama nafile gram etki etmedi.

 

" Şirket bize göre değil sana kaç kere bizi şirkete geldiğin an yanında getirme dedik ama sen bizi dinlendin mi? "diye sorunca Aysar anında onun sorusunun Asaf cevapladı.

 

" Hayır dinlemedi. Ve üstüne üstlük bizi bu iğrenç şirkette mahkum etti ve saatlerce kendi halimize bıraktın. "dedi rahatça yaslandığı koltuktan bana yakınırken. Eline almış olduğu masa süs eşyasını evirip çevirirken bıkkın bir nefes verdi." Kapalı alan fobim var. "diye saçmaladığı an ona ne saçmalıyorsun dercesine baktım.

 

" Benimde var. "diye onu desteklediği anda Aysar tahammülsüzlüğüm iyiden iyiye azaldı.

 

" Siz ne saçmalıyorsunuz? Her daim kapalı alanda bulunuyoruz. O anlarda bu fobiniz hiç ortaya çıkmıyor ama ben ne zaman şirkete gelsem ikide bir sorun çıkarıp başıma iş açıyorsunuz. Amacınız beni bıktırıp şirkete sizi getirmem mi?" diye sorunca aniden ikisi de kafasını evet dercesine salladı.

 

" İşe yarıyor mu? "diyen Asaf 'a kinayeli bir şekilde cevap verdim.

 

" Evet aklıma sizi arşiv odasına tıkıp orada saatlerce tutmak ve oradaki her dosyayı ezberlemeniz için size iş verme hevesimi arttırıyor. Biraz daha zorlarsanız emin olun ki sizi sonsuza dek arşiv odasına hapseder, ibretlik olmanızı sağlarım." dediğimde ikisi de bana küskün ve incinmiş bir şekilde baktı. Onları yok saymaya devam edip kalan işlerime yöneldim. Onlar yüzünden işler aksıyordu. Ben dosyalara gömülmüşken birden sessiz odada Aysar 'ın sesini duyduğum an ona bakamdan işime devam etmeye çalıştım.

 

" Gaddar bir patron olduğunu söyledim mi hiç? "dediğinde sorusuna cevap vermeden ikizi konuştu.

 

" Eksik söyledin. Vicdansız olduğunu eklemedin. "dedi bundan yakınan bir sesle.

 

" Sende onun ne kadar huysuz olduğunu söylemeyi unutun. "dediğinde Aysar anında hemen devam etti Asaf.

 

" Ah birde ne kadar sinirli olduğunu söylemedin. "dedi bu halimin onu deli ettiğini sesine yansırken.

 

" Zalim, kalpsiz, hoşgörüsüz, merhametsiz... Bunları da ekle siciline. "dediğinde Aysar anında solumdaki Asaf 'ın kıs kıs güldüğünü duydum. Bakışlarım onlarda olamasa da göz ucuyla ne yaptıklarını nasıl bir ifade takındıklarını görebiliyorum.

 

" Katil bir patron olduğunu ve asla avına acımadığını, soğuk kanlı oluğunu, üstüne üstlük bir deli olduğunu eklemeyi unutmuşum." Asaf bunu dediği anda bakışlarımı usulca ona çektim.

 

"Dikkat et o deli seni kendi elleriyle boğmasın sakın." diye açıkça tehdit edince Asaf bu cümleye benzer bir şey duyacağını bildiği için hiç yadırgamadı.

 

"Güzel bir ölüm olur. Ah lütfen beni o güzel ellerinle boğ. Ölümüm senin elinden olsun." diyerek Asaf sabrımı sınamaya devam etti.

 

"Bu cümleyi birde Kubat beyin yanına söyle de sana ölümlerden ölüm beğensin." Aysar 'ın bu cümleyi söylemesiyle anında Asaf tedirginlik yaşadı.

 

"Olası bir durumda beni korur musunuz acaba Ronay hanım kocanızdan?" dediği anda bilemem derecesine baktım ona.

 

"Az önce gayette senli benli konuşuyordun. Ne oldu da birden Ronay hanım oldum birden?" diye yaşadığı tedirginliğin sebebini bildiğim halde ona sorunca olduğu yerde gergin bir şekilde kıvranıp durdu.

 

"Kubat beyin öldürme şekli biraz ürkütücü olduğu için o şekilde ölmek istemiyorum." dediğinde aslında korkusu Kubat 'ın benimle bu kadar rahat konuşabilir olma gerçeğini öğrenmesiydi.

 

Yavaşça geriye doğru sırtımı yaslayıp başımı yana atıp konuştum. Üstten ikisine bakarken sonrasında bakışlarımı biraz ileride olan pencereye çevirdim.

 

"Merak etme bu yakınlık benim tarafımdan sizlere verildi. Bu şakacı halinizi biliyorum ve bazen can sıksa da keyif vermediğini söyleyemem. Onun için rahat olun. Bu konu yüzünden başınız belaya girmez. Hem siz benim korumamsınız Kubat 'ın değil. O yakınında ruhsuz kişi istiyorsa keyfi bilir ama benim korumalarıma karışma yetkisi yok. "demiş ve onların bu konuda rahatlamasını sağladıktan sonra geriye kalan işlerime odaklanmıştım. Onlarda asistanın biraz sonra getirdiği kahveyi içmeye başlamış ve ben işlerimi bitirinceye kadar yaramazlık yapmamaya çalışmışlardı.

 

Şirketteki işim biter bitmez hemen şirketten çıkmış ve Asaf ve Aysar 'la uğramam gereken yere doğru yol almıştık araçla. Asaf ve Aysar yakın korumamdı ama her daim iki araç daima bizi takip eder bir araçta uzaktan bizi takip ederdi. Olası bir durumda erken müdahale için ve yardım çağırmak için böyle bir taktik geliştirmiştik.

 

Gireceğim yer bir mezarlıktı. Üç yıl önce kaybettiğim annemin ziyaretine gidiyordum. Zaten benden önce sevgili kız kardeşim ve babam çoktan gelmiş olmalıydı. Annemin ölümünden sonra ikisi de bana olan gerçek nefretini açığa çıkardı. Zaten oldum olası babam beni sevmemişti. Kız kardeşimse Kubat 'la evlendikten sonra ve şu an ki konumuma sahip olduktan sonra bana gerçek bir nefret beslemişti.

 

Sonunda araç mezarlığa ulaşınca yavaşlamış ve girişinde durunca aracın kapısı açılmıştı. Araçtan indikten sonra küçük adımlarla ilerlemeye başladım. O sırada Asaf etrafı kolaçan edip adamlarını etraftaki yerlerini almasını sağlamıştı. Adamlar yerini aldıktan sonra Aysar ve Asaf bana eşlik etmiş ve beraber annemin mezarının olduğu tarafa ilerlemiştik. Bakışlarım ileriye çevrildiği anda babam ve kız kardeşimi mezarın başında dikilirken gördüm. Derin bir nefes alıp biraz sonra olacak olaylar için cesaretimi topladım.

 

Beni ilk fark eden kız kardeşim Miray olmuştu. Görür görmez donuk ifadesi anında nefretle yer değiştirdi. Babam onun nereye baktığını görmeye çalışınca beni fark etmişti. Aynı nefret onun yüzünde de belirdi. Sonunda tam mezarın yanına ulaşınca benim sessizliğim onların cümleleriyle son buldu.

 

"Yine geciktin." diye tahammülsüzlük akan sesiyle konuştuğu anda Miray bakışlarımı annemin mezarından çekip ona çevirdim. Göz göze geldiğimiz anda bana küçümseyen bir ifadeyle baktı. "Yine köpeklerinle gelmişsin." diyerek zehrini akıtınca mavi hareleri saf nefretle dolup taştı.

 

O an kardeş olmamıza rağmen ne kadar farklı olduğumuz dikkatimi çekti. Ben kahverengi saçlara sahiptim. O ise sarı saçlara. Yüz şeklimiz bile farklıydı. Oval, beyaz tene sahipken, onun kemikli, buğday tene ve uzun yüzü vardı. Ben 1,78 cm 'ken, o 1,82 cm' e sahipti. Evet aramızda 4 cm olsa da o dışarıdan bir mankenden farklı değildi. Uzun beline kadar uzanan sarı saçları, üzerindeki deri acı kahverengi olan tulumuyla karşımda dururken, yanından geçen herkesin dikkatini çeken bir yanı vardı. Aslında ben anneme, o da babama benziyordu. Huylarımız bile aynı değildi. Tamamıyla iki farklı insandık ama ortak hiçbir yanımız yoktu. O her zaman çok cüretkar giyinirken ben daha şık ve sadelikten yanaydım. Bir araya gelemez, bulunduğunuz yerde bile en uzağa kaçardık bir araya gelmemek için.

 

Bakışlarım onda çok oyalanmadan annemin mezar taşına çevirdim.

 

"Burada sahiden bunu mı konuşmak istiyorsun?" dediğimde ister istemez konuyu irdelemedi.

 

"Buraya aslında hiç gelmemen lazım. Annem senin yüzünden öldü." dediğinde o an hayır diyemedim çünkü suçluyum. Bunu kabul ettiğim içinde her daim bu konudan vuruyor, canımı yakıyordu ve bende ses etmeden zehrini akıtıp, rahatlamasını sağlıyordum.

 

"Şimdi konuşulacak şeyler değil bunlar. "diye babam uyarınca ikimizde sustuk. Birkaç dakika sonra mezardan çekip gitmeye başladıkları anda babam yanıma geldi ve bu gece Kubat 'la onların yanına gelmemi istedi. Sesindeki hayır cevabını istemeyen tınısı sessiz kalmamı sağladı.

 

Babam ve Miray yanımdan geçip giderken ben olduğum yerde dikilmeyi bırakıp yavaşça annemin mezar taşına doğru yaklaştım ve dizlerimin üstüne çöküp sağ elimi mezar taşına yasladım.

 

"Her şey için özür dilerim. Sonucunun böyle olacağını tahmin etmemiştim. Benim hatam ve bunun vicdanı altında eziliyorum. Affedin beni. Çünkü ben kendimi asla affetmeyeceğim Sara hanım." der demez yavaşça yerimden kalkıp arkamı dönüp hızlı adımlarla mezarlığı terk etmeye başladım. Ben her adım attığımda yüzümdeki pişmanlık ve vicdan azabı beni mahvetmişti. Dışarıdan acı çekiyor gibiydim herkes annesini kaybetmiş birinin yaşadığı acıyı yaşadığımı sanıyor ama ben onun ölümüne sebebiyet verdiğim için acı çekiyorum ve bu mahvediyordu.

 

Geceleri beni uyutmayan üç şey vardı; Sara hanım, sahte kimliğim ve gerçek kimliğim..

 

Bunların varlığı beni kahrediyordu. Yaptıklarımın yıkımı altında yavaşça can veriyor ölüme adım adım ilerliyordum. Ne sesimi duyan vardı ne de benim çektiğim acıyı gören vardı. Ölüm beni çoktan ele geçirmişti. Ben sadece ondan kaçışıp duruyordum. Ne zaman beni yakalayacaktı bilmiyorum ama yakaladığı anda büyük bir acıyla mahvolacağım kesindi. Yaptıklarımın elbet bir bedeli olacaktı ve bunu elbet bir gün yaşayacaktım.

 

Aracın olduğu kısma geçince Asaf benim için kapıyı açtı. İçeri geçince diğer korumalar yerlerinden ayrılıp geldikleri araçlara doğru ilerledi. Elime aldığım telefonda çekinen bir ifadeyle baktım. Çünkü yazacağım şey beni geriyordu.

 

Ben : Babam bu gece onlara yemeğe gelmemizi istiyor. Gelmek istemezsen bir bahane bulurum.

 

Birkaç dakika telefon ekranına bakıp durdum. İçimden bir ses zaten Kubat 'ın bu yemeğe gelmek istediğini açıkça hissediyordu. Sadece bunu delillerle görmek istiyordum o kadar.

 

Birkaç dakika sonra ekranda bir bildirim belirince hemen Kubat' tan gelen mesajı açıp okudum.

 

Kubat : İşlerim bitince seni almaya gelirim.

 

Kısa ve net yazılan bu mesajı okurken şaşırmıştım çünkü reddedeceğine olan inancım tamdı ama o beni şaşırtmıştı ve kabul etmişti. Telefonu kapatıp bakışlarımı yola çevirdim. Çoktan mezarlıktan uzaklaşmış ve eve giden yola sapmıştık. Sessizliğim ikizlerin bana karşı sessiz olmasını sağlamıştı. Belki de içten içe acımı yaşamama izin veriyor olmalıydılar. Yol akıp giderken benim zihnimdeki tek şey bu akşam ve sonrasında başıma gelebilecek ihtimallerdi. Artık işler çığırından çıkmış gibi hissediyorum ve ne yapacağımı bilmiyorum.

 

Yarım saat sonra malikanenin bahçesine giriş yapmış, araç park olduktan sonra açılan kapıdan zaman kaybetmeden inmiştim. İsteksiz adımlarla içeriye doğru ilerlerken malikanenin kapısı açılmış ve çalışan kız bana hoş geldin dedikten sonra ona bu gece yemeğe katılmayacağımı, ona göre Ali Beye haber vermesi gerektiğini söylemiştim. Çalışan kızın yanından ayrılınca hemen odama çıkmak için merdivenlere yönelip hızlıca basamakları tırmanmaya başlamıştım. Bir duş alıp dinlemek istiyorum. Üzerimdeki yükler artık ağır gelmeye başlamıştı ve ne zamana kadar daha bunlarla hayata devam edeceğimi bilmiyorum.

 

Odama gelince ardımdan kapıyı kilitledim ve hızla banyoya doğru adımlarımı yönelttim. Banyoya gelince üzerimdeki kıyafetleri çıkarmaya başlamıştım. Tüm kıyafetlerimi çıkardıktan sonra duşa girmiş ve sıcak suyun altında içimdeki kasvetli düşüncelere karşı savaş açmıştım.

 

Duş başlığından süzülen her damla sanki tenime kor gibi çarpıyor ve bu tenimde amansız bir acı bırakıyordu. Belki de için dışa vuruşuydu. İçimdeki kor gibi yakan acı bedenimden çıkmak istiyordu. Bazen bu dünyaya ayak bastığım için kendime lanetler okuyup duruyordum ama sonradan başka bir seçenek olmadığı için buraya sürüklendiğim aklıma geliyordu. Bir adım nasıl onca adım eder ki?

 

Küçük bir adımla her şey tepetaklak oldu. Her şey dağılıp durdu. Ve dağılan şeylerden biride bendim artık büsbütün kendimi tanıyamıyorum ve kime dönüştüğümü anlayamıyorum. Sahi gerçekte kimdim ben? Gerçek kimliğim bana o kadar uzak kalmıştı ki sanki bir cam ardında duruyor ve beni oradan izliyor gibi hissediyorum. Sahte kimliğim beni büsbütün ele geçirmiş acıdan başka bir şey sunmuyordu bana. Nereye kaçsam yalanlar, nereye sığınsam ihanetler ve nereye baksam yanılsamalar vardı karşımda. Çepeçevre yalan bir dünya etrafımı kuşatmıştı ve benim burada çıkışım yoktu. Kendimi ölümcül bir oyun içinde gibi hissediyorum.

 

Her adım beni sadece ölüme bir adım daha yakınlaştırıp sonumu erken hazırlamamı sağlıyordu. Peki ne yapacaktım o gün geldiğinde? Bilemiyorum. İçimdeki sonsuz sorular ve cevapsız kalışları daha çok canımı sıkıyordu. Sıcak suyu kapayıp yavaşça küvetten çıktım ve biraz ileride duran bornoza ulaşıp üzerime geçirdim. Bornozun kuşağını kapatıp, yavaşça banyodan ayrılıp giyinme odasına geçtim. Odaya geçince üzerime rahat bir gecelik geçirdim ve hava sıcak olduğu için saçlarımı kurulmadan yatağa geçip, kafamı yastığa gömüp, uykunun beni ele geçirip, az da olsa bu iğrenç dünyadan uzak tutmasını istedim bir süreliğine.

 

Uykuya ne zaman teslim oldum bilmiyorum ama uyandığım anda hava kararmak üzereydi. Bunu fark edince istemeye istemeye yataktan çıkarak hazırlanmak için kendimi zorladım. Mecbur olmasam bu akşam yemeğe gitmezdim. Gitmesem elbet bu konu hakkında sevgili ailem bana çok uzun bir nutuk çekecekti ve bunu istemediğim için maalesef bu geceye katılmaktan başka bir çarem yoktu. Giysi odasına geçmiş ve bu gece giymem için kendime dolaptan bir şeyler bakmaya başlamıştım.

 

Dolabımı açtığımda gözüm hemen tam karşımda duran gece mavisi elbiseye çarpmıştı. Saten gece mavisi elbiseyi giymeye karar vermiştim . Elbise sırt dekolteliydi. Göğüs kısmı dökümlü ve ince askılı bir elbiseydi. Elbisenin uzunluğu dizlerimden birkaç santim üstünde duruyordu. Kıyafeti seçince giyinmeye başladım. Kıyafeti giydikten sonra odama geri geldim. Biraz ileride makyaj aynasının olduğu alana geçip hazırlanmaya devam ettim.

 

Aynanın karşısına geçtiğimde derin bir nefes alma ihtiyacıyla dolup taştım. Fazla gergin ve endişe duyuyordum. Sebebi bugün sıradan bir akşam yemeği olmadığı için. Gece sonuna kadar bir sorun çıkmasın diye içten içe dua ediyor ve sorunsuz bir şekilde bu akşamı bitirmek istiyorum. Umarım istediğim olur ve herhangi bir sorun ortaya çıkamadan bu yemeği atlatırdım.

 

Aynadaki yansımama bakınca kendimi seyre daldım. Yüzüm ince hatlara sahipti. Ne çok keskindi yüzüm ne de fazlaca yuvarlaktı. Normal bir ovalliğe, yumuşak çene hattına sahiptim. Elmacık kemiklerim yapmış olduğum makyajın hafif dokunuşlarıyla daha da belirginleşmiş, yanaklarım böylelikle daha da canlılık kazanmıştı. Büyük ve dikkat çekici gözlere sahiptim. Gözlerimi örten uzun kirpiklerim elmacık kemiklerime silik bir gölge bırakıyordu.

Bakışlarım imajımı değiştiren saçlarıma kaydı. Saçlarım omuzlarına doğru dökülüyor, kahverengi dalgalarım yüzümü yarısını örtüyordu. Eskiden daima daha açık olan saç rengim bir tık daha koyulaşmış haldeydi.

 

İlk iş saçlarımı yapmakla başladım. Saçlarımı hızlıca taramış , ardından ensemin biraz üzerinde zarif ve şık bir topuz yapmaya karar vermiş, yüzümün hemen yanlarından birkaç ince tutamı serbest bırakarak doğal bir görünüm elde etmiştim.

 

Sonra makyaj kısmına geçiş yapmış , ilk olarak gözlerime hafif bronz ışıltılı bir far sürmeye başlamıştım. Kirpiklerimi elime almış olduğum rimelle belirginleştirip , sonra da ince bir eyeliner çekerek bakışlarımı olduğundan daha fazla keskinleştirdim. Sonraki işleme geçerek yanaklarıma biraz aydınlatıcı dokundurmuş ve hafif bir parlaklık vermiştim. En son olarak dudaklarıma rujların arasından seçmiş olduğum koyu kırmızı ruju alarak, dudaklarımda sürmeye başlamıştım.

Sıra takı seçme kısmına geldiği anda abartıya kaçmadım.

 

Mücevher kutulardaki takılarıma kısa bir göz atıp, damla şeklinde safir küpeler gözüme çarptı. Bunu takmaya karar verince olduğu yerden çıkarıp,

kulağıma usulca taktım, bileğime bileklik olarak sadelikten yana bir seçim yapmış ve ince bir gümüş bileklik takmaya karar vermiştim.

Boynumu sade bıraktım, çünkü elbisenin yakası dökümlü olduğu için kolye takmaya gerek bulmadım.

Makyaj aynası önündeki işim bitince olduğum yerde kalkıp, giysi odasına geri dönmüş ve ayakkabı seçmeye başlamıştım.

 

Ayakkabı olarak ayakkabı rafında duran ince bantlı siyah stilettoları görmüş ve bundan yana seçim yapmıştım. Ayakkabıyı giydiğim anda hem boyum uzamış hem de duruşum daha dikleşmişti. Buradaki işim bitince giysi odasında bulunan boy anası önünde kendime bakmaya başlamıştım. Aynadaki yansımama bakınca önce bakışlarım gece mavisi elbiseme, saçıma, takılarıma, makyajıma takılmış ve kendimi incelemem bitmişti. Bir bütün olarak kendime bakınca kendimi o an hazır olduğuma karar vermiş ve çıkmadan önce kendime küçük bir çanta almıştım elbiseme uygun sonra lazım olacağını düşündüğüm birkaç eşyayı çantama atmış ve hemen giysi odasından çıkmıştım.

 

Telefonumu da yanıma aldıktan sonra tam çıkmak üzereydim ki birden kapım çalınmış ve içeriye çalışan kız gelip Kubat 'ın beni kapının önünde beklediğini söylemişti. Tamam dedikten sonra benim için açmış olduğu kapıdan çıkıp merdivenlere doğru yönelmiştim. Basamakları inip çıkışa doğru gitmiş ve açık olan kapıdan bahçeye ulaşmıştım. Bahçeye çıkınca beni biraz ileride sırtı bana dönük vaziyette telefonla konuşan Kubat karşılaşmıştı.

 

O telefonla konuşurken ben kısa bir onu izlemiş ve sabahki takım elbisesini değiştirmiş olduğunu aynı siyah renkte ama farklı bir modelle karşımda durduğunu fark ettim. Her şeyiyle simsiyah bir takım elbise içersinde çok yakışıklı ve karizmatik duran Kubat sonuna adım seslerimi duyunca omzunun üzerinden bana bakmış ve beni baştan aşağı süzüp sonra olduğu yerden bana doğru dönerken elindeki telefonu kapatıp, telefonu cebine atmıştı. Düz ifadesi yüzünden ne düşündüğünü anlayamıyordum. Yavaşça onun karşısında durunca bakışları beni hedefine almışken ilk konuşan o olmuştu.

 

"Hazırsan gidelim." dediğinde sadece başımı sallamış ve bana öncelik vererek yan yana araca doğru ilerlemiştik.

 

Araca geçerken benim için Asaf 'ın açmış olduğu kapıdan içeri girerken, Kubat şoför koltuğuna geçmiş ve arabayı çalıştırmış, bizi korumalar arkadan takip ederken malikaneyi terk etmiştik.

 

Uzun bir müddet araba yol alırken sessizlik aracın içerisinde hüküm sürmüştü. Ben akıp giden yolu izlerken aramızdaki sessizlik yarıda kesilmişti.

 

"Adamlar bugün mezarlığa gittiğini haber verdi." diye düz bir sesle konuşan Kubat 'ın sesini duyunca ona doğru döndüm. Onun bakışları yoldayken ben yan profilden ona baktım. Hafif kestirmiş olduğu kirli sakalları, ara sıra çatıp durduğu kaşlarına yavaşça değinip durdu bakışlarım. Kehribar gözleri bende olmasa da göz ucuyla bana baktığından emindim. Direksiyondaki ellerine bakınca kaşlarını çatan bu sefer ben oldum. Bildiğim kadarıyla yüzük takmıyordu ama şu an parmağında evlilik yüzüğünü taşıyordu. Neden yıllar sonra yüzük takmaya karar vermişti? Uzun süren sessizliği bozdum.

 

"Bildiğin bir şeyi neden soruyorsun ki?" dedim cevap vermek yerine soru sorarken.

 

Sanki bu cümleyi kuracağımı tahmin etmiş gibi yavaşça bakışları yumuşadı ve dudakları kıvrılıp bana alaycı bir gülümsemeyle baktı saniyeler içinde. Kahverengiyi bakışlarımı onunla kesiştiği anda onun bana olan bakışı içimde saklı olan duyguları yavaşça uyandırdı. Hızla açıp durduğum kirpiklerim arasından ona bakarken saniyeler sonra Kubat bakışlarını yola dikti.

 

Ben hâlâ ona bakıp dururken Kubat yavaşça düz ifadesi geri gelmiş ve aracı kullanırken hafifçe boynun yana atıp, aracı daha hızlı kullanmaya başlamıştı. Ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum.

 

Araç son sürat giderken bakışlarımı dikiz aynasını buldu ve korumaları geride bıraktığını anladım. Amacı neydi bu adamın?

 

"Ne yapmaya çalışıyorsun?" diyebildim en sonunda. Ne yaptığını fark ettiğimi anlayınca tekrar saniyelik bir bakışla bana bakmış ve konuşmuştu.

 

"Ne o hızı sevmez misin?" dediğinde ona histerik bir şekilde gülerek cevap verdim.

 

"Ne o beni öldürmeye mi çalışıyorsun?" aynı onun üslubuyla konuşunca sanki bu halim onun hoşuna gitmiş gibi başını iki yana usulca sallamış ve hızını azaltmıştı.

 

"Takip ediliyorduk. Korumalar anlasın diye işaret verdim. Onlar halledene kadar biz babanlara gitmiş oluruz." diyerek bana gerekli açıklamayı yapınca sessiz kalarak karşılık vermiştim. Kubat kalan yol boyunca benimle bir daha konuşma gereği duymamış ve gitmemiz gereken yere kadar yol sessizlik içerisinde geçmişti.

 

Sonunda geleceğimiz yere varınca araç malikaneye giriş yapmıştı. Saniyeler içinde araçtan inerek Kubat 'ın yanıma gelmesini beklemiş, Kubat gelir gelmez arkadaki korumalara dikkatli olmaları için işaret yapmıştı. Kubat' la ilerlemeden hemen önce ikizlere bakmış ve ilk anda Asaf 'la göze göze gelmiştik. Anında bana bir sorun olursa tetikte olacağına dair işaret yapınca başımı usulca aşağı indirip bakışlarımı ondan çekerek önüme çevirmiştim.

 

Gerginliğim yüzünden hata yapmaktan korkuyordum. Kubat' la bizi kapının önünde karşılayan çalışan kıza doğru ilerlemeye başlamıştık ki birden beklemediğim bir şey oldu. Bir anda Kubat 'ın sağ eli sol elime uzandı, elimi tuttu ve parmaklarını parmaklarıma geçirdi. İlk kez onunla el ele tutuşuyordum. Bakışlarım hâlâ kavuşan ellerimizdeyken Kubat' ın konuşmasıyla dikkatim yavaşça onun yakışıklı yüzüne kaydı. İri elleri ellerimi kavramışken bir anda yaşadığım bu garip his ne yapmam gerektiği konusunda kafamı karıştırdı.

 

"Ailen şüpheci bakışlarını çeksin diye bu şart. Rahatsız olduysan çekebilirim." dediğinde mesafeli sesi az önceki duygularımı sonsuz bir okyanusa attı.

 

"Sorun yok benim açımdan." demeyi başardım ve bakışlarım onun bakışlarını talan ederken gidelim demiş ve beraber el ele kapıya doğru ilerlemiştik.

 

İçeriye girer girmez çalışan kız hoş geldiniz dedikten sonra Kubat 'la beraber yemek salonuna doğru ilerlemiştik. Yan yana ilerlerken içerisinde olduğum bu alanda yaşadığım ilk anı hatırladım ve ne korkuyla buraya geldiğimi anımsadım. O zaman yaşadığım gerginliğe rağmen görmezlikten gelindiğim için hiçbir şeyin farkında olmamıştı kimse. Şu an olduğu gibi. Beni yok saydıkları için nasıl bir halde olduğumu anlamak için çabalamamıştı kimse.

 

İçeri adım atınca babamın oturduğu tekli koltukta durduğunu görmüş hemen yanı başında dikilen Miray 'a bakınca bu gece için haddinden fazla hazırlanmış olduğunu fark ettim. Beni yok sayan bakışları sadece Kubat' a çevrili halde duruyordu. Baştan aşağı Kubat 'ı büyük bir özlemle inceleyen Miray' a gözlerimi devirdim. Evet bu evlik olmadan önce onu sevdiğini biliyorum ama artık sevmeye devam etmesi sadece içler acısı. Belki de aslında Kubat 'la evlenmesi gereken oydu ama Kubat ve dedesi nedense bu evlilik için onu düşünmemişti. Kubat'ın yanında babamın olduğu kısma ulaşınca o an Miray 'ın delicesine bir nefretle bizim birleşen ellerimizi izlediğini gördüm. Asım bey yani babam olduğu yerden ayağa usulca kalktı.

 

Tek kaşım usulca yukarı doğru kavislendi. Ben Kubat' ı yok sayar sandım ama o sadece beni yok sayıyordu. Kubat sağ elini elimden çekmeden sol elini babama doğru uzattı ve el sıkıştılar. Babama doğru adım atmadım zaten o da bana kuru bir sesle hoş geldin demiş ve Kubat 'a oturması için işaret yapmıştı. Kubat hâlâ benim elimi bırakmadan denilen yere doğru ilerlemiş ve ikimiz yan yana gelecek şekilde çift kişilik koltuğa geçip oturmuştuk. Sağ elimdeki çantayı hemen koltuğun kenarına bırakıp, yavaşça elimi Kubat' ın elinden çekip dizlerim üzerine yerleştirip, bakışlarımı beni hedefine almış Miray 'e çevirdim. Ona bakınca hemen bakışlarındaki tahammülsüzlüğü gördüm.

 

"Geciktiniz. Daha erken bekliyordum sizi." diye konuşunca Miray, herkesin bakışları onu buldu. Derin dekolteli mini elbisesiyle karşımızda duruyor, bacak bacak üstüne atmış ve rahatça bakışlarıyla Kubat 'a bakıyordu bir tek. O sırada Kubat yavaşça olduğu yerde biraz hareket edip sağ kolunu belimden geçirip biraz daha yakın durmamızı sağladı.

 

"İşlerim geç bittiği için eve geç dönebildim. Gelir gelmez hemen yola koyulduk." diye açıklamasını yapınca Kubat, sağ tarafımda bulunan babam yavaşça başını sallamış, Miray 'sa pür dikkat bana ilk bakışlarını çevirmiş gözlerini kısıp, bir şeyleri anlamaya çalışır gibi bana bakmaya başlamıştı. Sonra yavaşça Kubat' a bakıp bu aramızdaki yakınlaşmayı çok yersiz bulunan bir ifadeyle oturduğu yere rahatça kurulmuş ve iki kolunu koltuğun kenarına yaslarken, esrarengiz bir şey keşfetmişçesine sesindeki gizemli tınıyla konuşmuştu.

 

"Hadi ama bu sevgili dolu çift rollerine gerek yok." diye sessiz ve tonda konuşup sonrasında önünde usulca ellerini kavuşturup konuşmasına kaldığı yerden devam etmişti. "Herkes evliliğinizin ne koşullarda yapıldığını biliyor. Yani gerek yok numara yapmanıza." diyerek yaptığımız şeye bir an önce son vermemizi istemişti. Sesindeki bu istekli hal Kubat 'ın dikkatini çekmiş ve kısılan kehribar bakışları Miray' a dikmiş, ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışmıştı. Belimdeki eli yavaşça tenime usulca bastırdı ve Miray 'ın yarattığı sessizliği cümleleriyle dağıtıp durdu.

 

"Rol yaptığımız yok Miray." diye sınır çizen bu cümlesini söylemiş ve Miray' a sanki durman gereken yerdesin ikazı yaptıktan sonra devam etti cümlesine. "Karımla olan bu yakın halimiz her evli çifte olan bir durum. Gel görelim ki sen bazı durumlardan ötürü sınırı aşıyorsun ve bu gözümden kaçmadı. Enişten olarak bunu maruz göreceğim ama bir daha bu konu hakkında ileri giderse yapacaklarımın sorumluluğunu üstlenmem. "sert üslubu nerede durması gerektiğini belli eden bir imaya sahipti. Kubat bu dediği anda Miray olduğu yerde morali bozulmuş bir şekilde konuşmadan susmuştu.

 

Kubat 'tan çektiği bakışları beni bulunca bakışlarındaki dumura uğramış ifadeden sıyrıldı ve hareleri yavaşça nefretle dolup taştı. Bana katlanamadığını belli eden bu haline sadece boş gözlerle baktım. Ne sanıyordu bu ifadesiyle beni sindirebileceğini mi? Miray' la muhatap olmadığım için onun bu halini yok saymaya çalışıyorum. Eğer onunla uğraşırsam emin olsun ki bir daha benim karşıma dahi çıkma cüretini göstermez.

 

Kubat 'ın konuşması sonrasında Asım bey anında ortamdaki gerginliği azaltmak için başka konular açıp, konun kapanması için çabalamış, onun bu çabasına karşılık vermişti Kubat. İş hakkında konuşmaya başladıktan sonra Kubat yavaşça belimde bulunan işaret parmağını kıpırdatıp küçük daireler çizmeye başlamıştı, çıplak tenime değen parmaklarım hissetmek amansız bir titremesinin bedenimi ele geçirmesini sağladı. Kubat bunun farkında olduğu için göz ucuyla ona bakmıştım ve bakışlarında haylaz bir ifadenin yer aldığını yan profilinden görebilmiştim.

 

Yavaşça sırtımı koltuğa yasladığım anda onu durdurmayı başarmıştım. Yaptığım şey onu sinir etmekten öte daha da keyif almasını sağlamış ve çalışan kız yemek masasına bizleri çağırdığı anda Miray ve Asım bey önden giderken ben olduğum yerden can havliyle kaçan biri gibi doğrulup onları takip etmeye başlamıştım. Hemen ardımdan gelen Kubat yanımdan geçip gitmeden önce kulağıma kısık bir şekilde fısıldamıştı.

 

"Küçük bir ceylan gibi kaçıyorsun." demesiyle ben kaşlarımı çatarak onun bu gece neden bu kadar üzerime üzerime geldiğini anlamaya çalışırken çoktan Kubat masadaki yerini almıştı. En son masaya ben oturunca çalışanlar yemek servisine başlamış ve yemekler servis edilirken Miray yine saçma sapan bir konu açmıştı.

 

"Evlilik yıl dönümünüz yaklaşıyor. Bu sene yine kutlamasınız diye düşünüyorum." demesiyle benim bile aklımda olmayan şeyin onun aklında olması gözlerimi devirmemi sağladı.

 

O an Kubat 'tan önce konuşup ona haddini bildirdim.

 

"Ne o Miray yoksa bizim evlilik yıl dönümümüz için aklında bir davet mi var? Varsa söyle can kulağıyla dinliyorum." bir anda onu beklemediği yerden vurunca ne yapacağını bilememiş ve kendini toparlamaya çalışırken yalancı bir gülümsemeyle hepimize sırasıyla bakmaya başlamıştı.

 

" Ah aslında ne diyeceğimi bilemiyorum ama istersen senin için bir davet planlaması yapabilirim." diye isteksizce konuşmasına sadece alaycı bir gülümsemeyle bakmıştım.

 

"Yok sağ ol ben seni bu konuyla meşgul etmeyeyim, senin yapacağın daha önemli şeyler vardır. " diyerek onu içine düştüğü korku havuzundan çıkarmıştım. Anında derin bir nefes aldı Miray çaktırmamaya çalışarak. Onun bu haline bıyık altından gülüp yemeğimi yemeye koyuldum. O sırada Kubat 'ın cümlesini duyunca az kalsın yediğim yemek boğazıma kaçacaktı.

 

"Evlilik yıl dönümümüz için ben gerekli hazırlıkları yaptım. Uzun zamandır kutlayamadık ama bu onca yıla değecek bir davet olacak." dediği anda ben masadaki su bardağına uzanarak birkaç damla su içmiştim. Ah Miray kendi hırsı yüzünden başıma iş açtı. Lanet olsun bu yıl dönümü davetide nereden çıktı? Yavaşça bakışlarımı Kubat 'a çevirdim. Acaba sahi miydi söyledikleri konusunda? Umarım değildir.

 

Benim ona baktığımı fark edince oda bana baktı ve gözlerime bakınca can çekiştiğimi görünce bu halimden keyif aldığını bakışlarından fark ettim.

 

Yavaşça bakışlarımı önüme çekip yemeğin kalanında sessiz kaldım. Yemek sonuna kadar Asım bey ve Kubat açtıkları konu hakkında konuşup durmuştu. Ben ve Miray sadece onları dinlemiş, ara sıra birbirimize bakmış, onun varlığıma tahammül edemeyen bakışlarını gece boyunca yok saymıştım.

 

Yemekten sonra bahçeye çıkmış ve orada kahvelerimizi içmeye başlamışken ben olduğum yerden kalkıp birkaç dakika sessizliği istediğim için lavabo bahanesiyle onların yanından ayrılmış, zemin katta bulunan lavaboya gidince arkamdan kapıyı kilitlemiş ve birkaç saniye kendi benliğimle yüzleşmiştim. Evet çok kötü geçmedi şu ana kadar ama hâlâ içimden bir ses daha o sona yaklaşmadın diyordu.

 

Birkaç dakika daha durduktan sonra kendime çeki düzen verip kapıya doğru ilerlemiştim. Kapıyı açıp daha bedenimi dışarı çıkarmadan birden Miray 'ın içeri girip üzerime doğru yürümüştü. Daha olanları idrak edemeden pat diye Miray üzerime doğru eğilmiş ve sağ eliyle çenemi sımsıkı tutup beni arkamdaki duvara yaslamıştı.

 

Üzerimde böyle bir hakimiyet kurmasına boş gözlerle baktım sadece. Anında yüzünü yüzüme yaklaştırdı ve sessiz bir tonda konuşmaya başladı.

 

"Gözümün önünde o iğrenç ilişkinizi görmek istemiyorum. Bilerek yaptığını bilmiyor muyum sanıyorsun! Sakın beni zorlama Ronay!" diye açıkça beni tehdit etmesine sadece içten bir gülümsemeyle karşılık verdim. Bir anda delirmişçesine gülmem onu dumura uğrattı.

 

Sağ elim hemen çenemdeki eline gitti ve hızla iteleyerek onu kendimden az da olsa uzaklaştırdım. Başımı yavaşça yana yatırıp ona üstten bir bakış attım. Zavallı hisleri için nasıl kendini bu hale getiriyor anlamıyorum.

 

"Zorlarsam ne yaparsın Miray?" dedim onu kışkırtmak adına. "Sen bana zarar vereceğini mi sanıyorsun? Sana müsamaha göstermem güçsüz olduğumu düşündürmesin." demiş ve bir adım atıp ona doğru yaklaşıp anında atik bir hareketle kolundan tutup, sırtında birleştirmiştim kolunu.

 

Küçük baskıyla kıpırdamasını engelleyip, onu çenesinden tutarak başını kaldırıp aynadaki yansımasına bakmasını sağladım. Bastırdığım kolu canını yakıyor ki yüzündeki acıyı görmem hoşuma gitti.

 

"Canımı yakıyorsun hemen bırak beni!" dedi dişleri arasından. Onun bu savunmasız haline dudak büküp üzülmüş gibi yaptım.

 

"Hadi ama az önce sen benim canımı yakıyordun ama ben hiç kıvranmadım. Bir daha Miray bana karşı saçma sapan şeyler yapmaya kalkarsan emin ol canını yakmaktan kaçınmam. Ve sevgili kardeşim lütfen eniştene yiyecek gibi bakma yoksa dışarıdan nasıl görünürsün. "demiş ve yavaşça biraz daha koluna bastırarak acısının artmasını sağlamıştım. Sonra yavaşça onu serbest bırakıp öne doğru ittirdim. Miray acıyla doğrulunca bana nefretle bakmıştı. Ben konuşmaya devam ederken o beni dinliyordu.

 

"Bir ucuz kadın gibi ya da ahlaksız bir kadın gibi. Böyle görünmek istemiyorsan davranışlarına dikkat et. Yoksa elimden bir kaza gelir ve canın çok fazla yanar. Eğer beni babacığına şikayet edersen bu geçen kış yediğin haltı delillerle babamıza gösteririm ve o çok kınadığı kızı, çok sevdiği kızının ne mal olduğunu göstermiş olur. Yani sanada artık bana baktığı gibi bakar. Tiksinerek. Bunu istemiyorsan ayağını denk al. "dedikten sonra ona göz kırpıp yanından çok keyifli bir şekilde ayrıldım. Lavabodan çıkınca direk bahçeye doğru ilerlemiştim. Ah biraz gecem şu an iyi geçmeye başlamıştı.

 

Bahçeye geçince eski yerime geçerek konuşulan konuyu dinliyormuş gibi yapmış ve pür dikkat bakışlarımı bahçeye çıkan kapıya dikmiş ve Miray 'ın gelmesini beklemiştim. Ama onun yerine gelen çalışan kız olmuştu. Asım beyin yanına gelince kısık sesle konuştu.

 

"Efendim Miray hanım kendini kötü hissettiği için aşağı inmeyecek olduğunu bildirmemi istedi." Bunu diyince çalışan kız bakışlarım büyük bir hazla ışıldadı.

 

Ah gereken mesajı fazlasıyla vermiş olmalıyım. Keyfim yerine geldiği anda bakışlarımı çalışan kızdan çekip Asım beye çevirdim. Tamam demiş ve kızı göndermişti. Asım bey bu yüzden Kubat 'a mahcup olduğuna dair cümleleri sıralarken Kubat' ın bakışlarının bende olduğunu ve değişen ifademin sebebini anlamaya çalıştığını fark edince anında bakışlarımı ondan kaçırdım.

 

Birkaç saniye tekrar Kubat 'a bakmış ve bakışlarımı sanki fark etmiş gibi benim olduğum tarafa bakınca anında yeniden bakışlarımı kaçırmıştım ve o an onun yavaşça dudaklarının kıvrıldığını fark ettim. Bu adam bu şeyin benden sebep olduğunu anladı mı acaba? Umarım anlamamıştır. Anlasa da pek bir şey olmaz ama yine de beni hâlâ eski saf güçsüz kadın sanması hoşuma gidiyordu.

 

Birkaç saat daha oturmuş sonra eve doğru yol almıştık. Araca binince olabildiğince Kubat 'ın şüpheci bakışlarını yok sayarak yolu izliyormuş gibi davranıp durdum. Tabii Kubat içini kemiren soruyu sorana kadar.

 

"Miray' a ne yaptın?" dediğinde cevap bekleyen bir istekle. Kubat 'ın olduğu tarafa bakmadan bilmezlikten geldim.

 

"Çalışan kız dedi ya rahatsızmış." diye safça konuştum. Tabii buna inanmadı.

 

"O bir bahaneydi ben asıl sebebi merak ediyorum.'" diye üstelediği anda ona bilmiyorum diye cevap vermiştim. "Senden birkaç dakika sonra ayrıldı ve sen geldikten hemen sonra çalışan kız onun gelmeyeceğini haber verdi. Söyle bakalım Ronay hanım pençelerini mi çıkardın yoksa?' demesiyle ona düz bakışlarımla bakıp masum görünmeye çalıştım.

 

" Günahımı alıyorsun ben hiçbir şey yapmadım.'" dedikten sonra yalancı savunmama inanmamış ve öyle olsun demişti. Sonrasında araç malikaneye gelince araçtan inmiş ve içeriye doğru ilerlemiştim. O sırada Kubat geç olmasına rağmen malikaneye gelmemiş ve aracıyla ayrılmıştı. Yanına birkaç koruma daha alarak.

 

O sırada omzumun üzerinden onun gidişini izlemiş sonra içeriye girip, odama doğru yönelmiştim. Odama gelince arkamdan kapıyı kilitleyip sonra giysi odasına geçip üzerimi çıkarmaya başlamış, kıyafetlerden kurtulduktan sonra üzerime rahat ince askılı saten bir gecelik giyip, banyoya geçip makyajımı çıkarmaya başlamıştım. İşlerim bitince odanın ışığını tamamen kapatıp zifiri karanlıkta yatağıma doğru ilerlemeye başlamış ve yatağa geçer geçmez yastığa kafamı koyduktan sonra uyumak için kendimi zorlamıştım.

 

Soğukluğun bedenimi ele geçirdiğini hissetmiştim ama en çok tenime saplanan günahların varlığını hissediyorum. Yavaşça gözlerim istemsizce açılınca bakışlarım karanlık gökyüzünü buldu. Dışarıda mıydım? Ne ara çıktım ki? Zihnimi ele geçen amansız düşüncelerle olduğum yerden yavaşça ayağa kalktım. Ve o an başka bir yerde olduğumu anladım.

 

Bir ormandayım. Bakışlarım usulca ormanı izledi. Ve o an bu ormanın ne kadar tanıdık geldiğini fark ettim. Ormanın içerisindeki sislere rağmen aşina olduğum bu yer beni iliklerime kadar ürpertti. Burada olamazdım değil mi? Hayır buraya gelmemiş olmalıydım! Burayı unutmak için kendimle onca savaş vermişken şimdi burada olmak büyük bir yıkım getirirdi ardından. Gözlerim havada usulca süzülen sislere çevrildi.

 

Sisler bulunduğum ormanın derinliklerinden olduğum alana doğru ağır ağır yükseliyor sonra ağaçların gövdelerine sarılıp ince bir tül gibi aşağı doğru yayılıyordu. Sisler her yeri fulu şeklinde görmemi sağlasa da neyi sakladığını biliyorum. Geçmişimi... Günahlarımı... Acılarımı ve çığlıklarımı... Ve şu an onları açığa çıkarmaya çalışıyor.

 

Bakışlarım yavaşça yukarı doğru çıktı. Her daim izlemeye doyamadığım gökyüzü şu an farklı görünüyordu. Sanki sahip olduğu yıldızlarını sonsuza dek kaybetmiş ve bundan dolayı simsiyah bir örtüye dönüşmüştü. Gökyüzünde asılı olan ay ışığı ise kaybolmaya yüz tutmuş bir yara izi gibi ağacın dalları arasından bulunduğum yere doğru süzülmekteydi.

 

Şu an nerede miydim? Bir mezarlıkta. Sadece bir mezarla, mezarlık görevi üstlenen bir ormandı burası. Burasını bu hale getiren bendim. Ben buraya çok şey gömdüm. İçerisinde bende vardım. Çünkü burada yatan isim bana aitti. Bu mezarlık başka bir bedene ev sahipliği yapsa da benim ismimi taşıyordu. Burası benim lanetimdi. Hiçbir zaman açığa çıkmasını istemediğim lanetim. Yavaşça bakışlarımı yanımda bulunan devasa ağaçlara çevirdim.

 

Ormanın canlılığını yansıtan ağaçların iri gövdesinin kabukları çatlamış, kıvrılmış kökleri toprağın yüzeyine fırlayarak mezar taşına doğru uzamıştı. Mezar taşında gözlerim gezinip durduğu anda derin bir nefes alma ihtiyacı duydum. Her baktığım anda içimdeki acı yavaşça kendini açığa çıkarıyordu. Sisler yavaşça mezarın etrafında uçuşup dururken ben mezar taşında yazılı olan isme baka baka acı çekiyor kendimi suçluyorum. Çünkü suçum vardı.

 

Yavaşça mezara doğru ilerledim. Gerçeklerle yüzleşmek acı verici olduğu kadar, bazen huzurlu hissettirirdi. Çünkü kendinizi yalanlardan arınmış hissederek az da olsa huzuru hissedersiniz. Benim şu an içinde olduğum gibi.

 

Ben mezar taşını izlerken bir şeyler değişmeye başladı ve o an etraftaki sisler dağıldı ve tüm orman açığa çıktı. Sonra ne mi oldu gerçekler yansımayla karşımda belirdi. Ormanın içerisinde tek bir mezar olduğunu sanırken birden aynı mezardan binlercesini gördüm. Orman aynı ismi taşıyan mezarlıktan oluşmuştu birden. Artık tek bir mezar taşı değil birden fazla mezar taşına sahipti. Artık bir değil birçok mezar taşıyla bakışıyor ve yaşadığım bu garip duruma anlam vermeye çalışıyordum. Ne oldu? Ya da ben neyi kaçırdım? Yavaşça etrafımda dönmeye ve diğer mezarlıklara bakmaya başladım.

 

Her baktığım mezar taşında aynı isme çarptı gözlerim. Etrafımda sıra sıra dizilmiş mezar taşları, bana tek bir ismi fısıldıyordu. Ve bu isim canımı takmaktan çok korkutuyordu. Korkuyorum. Yaptıklarımdan ve yapacaklarımdan. Yavaşça sahte olduğunu düşündüğüm mezar taşlarına ilerledim ve onların gerçek olup olmadığını anlamaya çalıştım. Ve yavaşça mezar taşına dokununca o mermerin soğukluğu ve sert pürüzsüz yüzeyi bana onun gerçek olduğunu aşıladı.

 

Her baktığım mezar taşında aynı şeyler vardı ; her birinde aynı tarih, aynı ölüm izleri mevcuttu ve bu birden çok aynı suçluluğu hissetmemi sağlıyordu. Etrafımda bulunan yüzlerce mezar, tek bir kişiye aitmiş gibi bir sıraya göre ormanda yerini alırken bana gerginlik yansıtıyor, gerim gerim etrafımda deliye dönmüş bir hal almamı sağlıyordu.

 

Sanki zihnimde aynı anılar başa sara sara ilerliyor, zamanın bu saniyelerde takılı kalmış bir şekilde dairesel bir döngüde durduğu hissediyor, her defasında aynı ölümü yeniden tanık oluyordum. Ve bu bana aynı berbat hisleri hissederek kendimle yüzleşmemi sağlıyordu. Yaptığım en çıkılmaz suça bu kadar sağlandığım için ne kadar çaresiz ve savunmasız olduğumu anlıyordum.

 

Usulca olduğum yerden ayrıldım ve gerçek mezar taşına doğru ilerledim. Yanına varınca karşısına geçip suçlu bakışlarımı yere indirdim.

 

"Bunun olmasını istemedim. Ben böyle olsun istemezdim. Her şey bir kazayla oldu ama bu kaza çok meye maal verdi. Yaşamlara bir karanlık gibi çöktü ve bu karanlık tüm yaşamları alt üst etti. Belki de bu istediğin adımı atmama lazımdı. Kendi yaşamıma bakmam lazımdı. "dedim hâlâ kendimi sonsuza dek suçlu bulduğum bir sesle konuştum.

 

Sahiden eğer istenilen şeyi yapmasaydım nasıl bir yaşamım olurdu? Bundan daha kötü olacağını sanmıyorum. Ben o an bunları düşünmekten kendimi alamazken bir ses ormanda yankı buldu. İlk an boğuk gelen bu ses yavaşça bir fısıltı olmaktan çıkıp, etrafımda algılayabileceğim bir hal aldı.

 

"Sen bir katilsin. Hemde acımasız hırsız bir katil. Her şeyimi çaldın benden ve çalmaya da devam ediyorsun."

 

Bu cümleyi duyunca göğsüm sert bir darbe almış gibi kasıldı. Bu cümlelerin beni nasıl dağıttığını, yıkıp kül ettiğini anladım. Yalan değildi ama gerçek tam olarak bu da değildi. Gerçekleri söylemeye ne de bir kere dile getirmeye gücüm vardı. Çünkü ben o gün orada her şeyi tamamen saklı kapılar ardına kilitledim. Bir daha açmamak üzere ve bir daha ortaya çıkmaması üzerine. Sonra ne oldu bilmiyorum ama yerin altında bir sarsıntı beni yavaşça olduğum yerde sarsıntı geçirmemi sağladı. Ne oluyordu? Zemin neden sallanıyordu? Anlayamadığım bu gerçek ürkmemi sağladı.

 

Yavaşça sesler duymaya başladım yerin altından. Ve sonrasında ayaklarımın hemen altında bulunan toprak usulca titredi. Ayak ucumun hemen önünde küçük bir çatlak açıldı ve ardından önümde bulunan mezarın içinden boğuk bir ses dışarıya yükseldi. Ve o ses yavaşça kulağımda yankı yaparak korkudan gözlerimin irice açılmasını, elimin ayağımın birbirine dolanmasın sağladı. Bir anda mezar toprağı üzerine milyonlarca çatlak oluşunca korkudan sesli bir şekilde yutkundum ve başımı eğerek neler olduğuna bakmaya çalıştım.

 

Tam olarak ne oluyordu? Ya da şunu sormam lazımdı? Başıma ne gelecekti?

 

Ve o an geriye doğru kaçışıp buradan uzaklaşmak istediğim anda yavaşça mezarın toprağı içerisinde bir şey yer üstüne çıkmaya başladı. Ve önce bakışlarım parmak uçları görmüş sonrasında iki elin toprağın yer üstüne çıkışını izlemiştim. Aklıma düşen gerçek dehşete düşmemi sağlamıştı. Hemen buradan biran önce gitmem gerektiğini düşündüğüm zaman diliminde beklemediğim bir şey oldu. Ve o saniyeler içinde geri çekilmek istediğimde hiç tahmin edemeyeceğim şey gerçekleşti. Hızla arkamı dönüp buradan gideceğim an bedenim mezarın önünde dururken sırtımın arkasından bir takım şeyler oldu.

 

Toprağın hemen altından hızla çıkan soğuk yara bere içerisinde olan eller bacaklarıma ulaşmış ve bileklerimden kavramıştı. Korkuyla attığım çığlık ormanda yankı yaparken var gücümle bileğimde bulunan ellerden kurtulmaya çalışıyor, öne doğru atılmak istiyorum ama bir pençe gibi bileğime yapışan eller kaçıp gitmeme mani oluyordu. Korkunun eşiğine gelmiş olan halim birden bir şey fark etti.

 

Tamda o an mezar toprağının çamur kıvamında olduğunu fark edince, yaptığım kaçma girişimi ayağıma dolanmış, ayağım ıslak zeminin üzerinde kaymış, geriye doğru çekildiğim için dengemi kaybettiğim için kendimi sırt üstü mezarın üzerine düşerken bulmuştum. Yaşadığım bu korkutucu an daha çok çığlıklar içinde debelenip durmamı ve bulunduğum bu andan kurtulmam için çaresizce çırpınmamı sağlamıştı.

 

Ve bir anda ellerin çoğaldığını ve bedenimin her bir noktasından bana yaslı halde olduğunu hissedince kafayı yemiş bir hale bürünmüş çığlıklar ata ata yardım dinlemiştim. Ama ne çığlığımı duyan vardı ne de bana yardımcı olacak biri. Ve o an da bu ellerin beni toprağın altına çekmeye çalıştığını fark edince işler karmaşık bir hal almış neye uğradığımı bile anlayamadan nefes almam güçsüzleşmişti. Çığlıklar atıyordum ama sanki sesim çıkmıyor gibiydi. Sanki ses tellerim alınmış gibiydi. Sanki dilsizdim.

 

Yavaşça toprağın altına çekilmem korkudan nefes almamamı, kalp atışlarımın son sürat atmasını, ağlama krizine girmemi sağlamıştı. Bana ne oluyordu? Ölecek miydim şimdi? Karanlık beni yutacak mıydı? Artık gökyüzündeki , ay ışığının tenime ulaşmadığını hissediyordum. Ama en çok koca bir sessizlik içerisinde yok olduğumu hissediyorum.

 

Göğsümden yükselen korku beni hareketsiz bırakırken olan bitene , nefesim kesilmiş ve gözlerim irileşmişti. Artık yaşama dair bir ize sahip değilim. Ölüm beni bulmuştu hemde hiç beklemediğim bir anda ve yerde. Tamda o an şunu fark ettim ; kabuslarımda yıllardır görmüş olduğum görüntü aslında burasıydı. Burayı çağrıştırıyordu. Bana aslında bunu göstermek istiyordu.

 

Ve şu an anlamıştım ki her şey yeni başlıyordu. Şu an toprağın içine gömülmüşken, kabuslarım nihayet gerçek amacını başarmış ve beni bulmuştu. Canlı ve çaresizce...O an toprağın içerisinde görmekten kaçındığım bakışları görmem beni sarsıcı bir titremeye kurban vermiş yana yakıla çığlık atarken olduğum yerdeki görüntü aniden silik bir hal almıştı.

 

Gözlerimi hızla açtığım anda soluk soluğa kalmış, korkudan etrafıma bakıp durmuş, nerede olduğumu anlamaya çalışmıştım. Sonunda odamda olduğumu fark edince rahat bir nefes alarak gözlerimi kapatıp iki elimi yüzümle örtüp kendime gelmeye çalışmıştım.

 

Gördüğüm kabus diğer kabuslar gibiydi ama hiçbiri bu kadar bende etki etmemişti. Hep farklı şeyler görürdüm ama hiçbiri bu kadar korkutucu ve gerçekçi değildi. Yavaşça ellerimi yüzümden çekip, olduğum yerde kafamı sola çevirdim. Yanı başımda duran su bardağına uzanıp kana kana su içmeye başladım.

 

Ve usulca aklıma gelenlerle korkudan olduğum yerden sıçrarcasına öne doğru atıldım. Hâlâ gördüklerimin etkisinde olduğum için biraz temiz hava almak istiyor, olduğum bu ortamı terk etmek için. Yavaşça elimdeki bardağı eski yerine koydum. Sonra yataktan çıkıp yatağın ucundaki sabahlığı üzerime geçirip, kuşağını sımsıkı bağladım. Yerdeki terliklerimi de ayağıma giydikten sonra kapıya doğru küçük adımlar atarak yürümeye başladım.

 

Kapının önüne gelince derim bir iç çekip kapıyı açmış ve dışarı çıkmıştım. Aklıma gelen en sakin yerle oraya doğru gitmeye başlamış ve arkamda bulunan kapıyı sessizce kapatmıştım.

 

꒰ఎ ♡ ໒꒱

 

Siyah ölüm meleği gibiydi ruhum; kırılgan ama öldüren. Renksiz ama solduran. Nefes kesen ama hayat sunan. Yok eden ama yaşamı aşılayan. Sessiz ama bir o kadar da felaketi getiren. Ben buydum. Çünkü ben tek bedende iki ruhtum. İki farklı insan. İki farklı yaşam. Bir her daim tek şeyi yansıtmayabilir. Şu an benim olduğum gibi. Ben bir değil iki rakamını yansıtıyorum. Her şey bir kişiye ait değil hayatımda olan her şey. Bu anılarda iki kişi vardı, bu anılarda iki yaşam vardı. Ve bu anılarda farklı acılar vardı.

 

Yavaşça beni karanlığa çekiyordu içerisinde olduğun bu dünya. Soluyorum azar azar ve bu yüzden de kendimi yitiriyorum bilinmezliğe doğru. Ve asla olmaz dediğim her şeyi yapar oluyorum. Bir bakıyorum ki bambaşka bir şey içerisinde kendimden bile bekleyeceğim şeyleri yapar oluyorum. Bu kötü bir şey. Çünkü kendimi kaybediyorum ve kendimi tanıyamıyorum. Kim olduğumu ve ne olmam gerektiğini unutuyorum. Kimlik çatışması yaşıyorum. Ve hangisi bazen gerçek kimliğimi anlayamıyorum.

 

Sahiden ben kimim? Kime dönüşüyorum yavaşça ve zamanla? Ne olacak benim bu sonum? Hissizdim. Gerçekten artık hissizim. Neyi ne zaman yapmam gerekiyor kestiremiyorum. Ve bu artık ağırlık veriyor bana. Acı veriyor bana. Hüzün veriyor, ümitsizlik veriyor, hayal kırıklığı yaşamamı sağlıyor.

 

Uçları karmaşık düğüm haline gelmiş anılarımı sonlarına ulaşamıyorum. Onlara ulaşamıyorum. Onları anımsayamıyorum. Hepsi silik hepsi yarım ve hepsi kaybolmuş.

Parça parçalar zihnimin derinliklerinde. Zihnimin karanlığına sığınıp orada tutsak haldeler. Ve ben onları gün ışığına çıkaramıyorum . Bir bütün hale gelemiyorlar ne yaparsam yapayım. Ve ben yarım yamalak olan bu anılarımın isleriyle önümü aydınlatıyorum.

 

Ama onlar bana daha çok engel sunuyor. Her şeyi mahvediyorlar. Hata yapmamı sağlıyorlar. Anılarım bana ihanet ediyor. Beni yok sayıyorlar. Sebebini bilmiyorum. Neydi zihnimde bana karşı başlatılmış bu savaş? Peki neydi bu savaşın yanında duran kalbimin isteği? Benden neyi almak istiyordu? Neden eskisi gibi hissiz olamıyorum? Neden her şeyi artık yok saymak zorlaştı? Kim sebebiyle? Neden gecelerim bir lanet gibi üzerime çöktü ve beni esir aldı sonsuza dek. Beni karanlık bir mahzene tıkıp orada yaşama devam etmemi istedi benden?

 

Derin bir nefes alıp başımı iki yana salladım. Ne yaparsam yapayım yine kendime karşı kaybedeceğim bir savaşın içerisine düştüm. Yine kendi yıkımımı ben kedime getirecektim. Ve yine kendime en büyük ihaneti ben yapacaktım. Bunun önüne nasıl geçebilirim? Ya da geçmek için çaba sarf eder miyim acaba? Hiç sanmıyorum ama bunu deneyeceğim. Denemekten başka çarem yokta ondan. Kaybettiğim her şeye rağmen bu sefer kaybetmemek için büyük bir mücadele vermem gerekiyor. Yeterince kaybetmedim mi? Bunun bir daha olması benim aptallığım olur ki. Ne yapıp edip savaşı kendi lehime çevirmem lazım. Bunun için daha çok güçlü olup, asla pes eden olmamam lazım.

 

Savaş çanları çoktan çaldı. Artık savunma zamanı değildi taarruz zamanıydı benim için ve bunun için her şeyi yapmaya hazırım, ihanet etmeye de yakıp yıkmayada.

 

Çünkü şu zamana kadar hep ben dürüst bir şekilde ilerledim ama asla kazanan olmadım. Bu sefer kestirme yolları tercih edecek ve kendimi alacağım darbelerden koruyup, saklı yollardan ilerleyeceğim ileriye doğru. Bu belki alçakça olabilir ama başka bir çarem yok ve bunu yapmasam ben yok eden değil yok edilen olurum. Yeterince yok olmuş birini daha fazla yok olmak istemediğini anlamanız gerekiyor. Benim yaşadıklarımı kim yaşasa bu yapmaya çalıştığım şeyleri oda yapardı muhtemelen. Ve bende yapmam gereken şeyleri yaptım. Yine olsa yine yaparım. Çünkü başka bir şey yok bildiğim kadarıyla hayatım için. Bundan memnun değilim ama buna mecburum.

 

Yarım saat boyunca makinede bulunan kapalı havuzun olduğu kısma gelmiş ve orada sakin sakin oturmuşum. Ara sıra suya daldırmış olduğum ayaklarımı hareket ettirip, suyun yüzeyindeki yansımama bakıyordum. Zihnim hâlâ gördüklerini unutmuş değildi. Keza unutacak gibi hiç değildi. Sarsılmıştım. Hemde hiç beklemediğim bir şekilde. Ansızın beni boşluğa çeken bu kabus çok şeyi idrak etmemi ve çok şey konusunda önlem almam gerektiğini bana bildirmiş vaziyetteydi.

 

Ayaklarımı usulca suyun içine daldırıp dururken birden içerisinde bulunduğun kapalı havuzun kapısı açılmış ve içeriye ansızın biri girmişti. Tam sağımda bulunan kapıya doğru bakınca içeriye gelen kişinin kim olduğuna bakmış ve yavan adımlara bana doğru gelen bedeni üsten, şaşkın bir bakış atmıştım. Gelen Kubat 'tan başkası değildi. Burada ne arıyordu bu adam? Burada olduğumu bildiği için mi gelmiş yoksa buraya rastlantı olarak mı gelmişti? Gerçeği bilmiyorum ama bu öğrenmeyeceğim anlamına gelmiyor.

 

Kubat üzerindeki siyah eşofman takımıyla tam yakınıma gelip bana üsten bakınca, onu daha iyi görmek için usulca başımı geriye attım. Ellerim havuzun kenarlarına yaslı halde dururken, Kubat ayağındaki terliği çıkarıp yavaşça aşağı çöküp, aynı benim gibi suya ayaklarını daldırmış vaziyette tam yakınımdaki yerini almıştı. Kubat bakışlarını önüne çevirmişken ben ona hâlâ bakıyor, burada olma sebebini öğrenmek istiyordum. Ona baktığımı ve bir cevap almak istediğimi anladığı halde açıklama yapmamış, merakını gidermişti.

 

"Burada bu saatte ne arıyorsun? "diye düz bir sesle sorunca, sesindeki ifadesizliği fark etmiş ve bana hesap sormasına karşı ona mesafeli ve olabildiğince soğuk bir şekilde bakmıştım.

 

Ona cevap vereceğimi mi sanıyordu? Buraya benden sonra o gelmişti ve beni rahatsız ediyordu şu an ve bana hesap mı soruyordu beyefendi! Bir cevap bekliyorsa yanılıyordu. İstediği cevabı benden asla almayacaktı. Yavaşça ondan bakışlarımı çektim ve önüme çevirdim. Onu yok sayıyormuş gibi davranıp dalgın bakışlarımla suyun yüzeyine bakıp yavaşça ayaklarımı bir ileriye bir geriye doğru usulca sallayıp dururken göz ucuyla onu izleyip durmaktan kendimi alamadım.

 

Kubat tamda o sırada ona cevap vermek istemediğimi anlamıştı. Yavaşça bedenini bana çevirdi ve bana dönük vaziyette bulunurken yavaşça bana doğru yaklaştığını hissettim. Bunu fark etmek bende bir şeyleri değiştirmedi ve hissizce olduğum yerde kıpırdamadan durmaya devam ettim.

 

Kubat usulca sol eline yaslanarak başını omzuna atmış ve o hislerden arınmış kendine has ses tonuyla konuşmuştu. Amacı neydi bilmiyorum ama istediğini almak için fazla inatçıydı nedense.

 

"Bir şey demeyecek misin?" diye sorunca sorusuna yanıt vermekten kaçındım. Bunu fark edince yavaşça bezgin bir nefes vermiş ve verdiği o nefes saçlarıma ulaşıp birkaç telin kıpırdamasını sağlamıştı. Konuşmaya devam etmesi ve pes etmemesi aklıma milyonlarca sorunun takılmasını sağladı. " Kabus mu gördün?" dediği anda bunu duymak gerilmemi ve bakışlarımın kasılmasını sağladı. Bu halim anında onda sorduğu soruya cevap bulmuş olmasını sağlamış ki bana karşı sabırsız hali kendini daha anlayışlı bir hale bırakmıştı. Hal ve hareketlerim kendini açığa verdiği için kendime sövüp durdum o an. Bu hatayı yaptığım için kendime güzel bir ayar çekmem gerekecekti. Benim sessizliğime rağmen cevap alması onu başka soru sormaya itti. Ve benim daha fazla sinirlenmeme.

 

"Eskiden gecelerin bu kadar uykusuz geçmezdi. Daha rahat uyurdun nedense." diye kendince bir çıkarım yapınca histerik bir şekilde gülmekten kendimi son anda aldım.

 

Eskiden... Evvelden beri hiçbir zaman geceler benim için güzel değildi. Şimdi de değildi. Değişen bir şey olmamıştı aslında hayatımda. Her daim geceleri kabuslarla uyanır sonra kendimi uyumaya şartlardım bir şekilde. Uyuduğum zamanlarda olurdu. Uyuyamadığım zamanlara. Bu o gecelerden biriydi. Tam Kubat tekrardan konuşacağı an onu konuşarak durdurmak zorunda kaldım. Daha fazla konuşup canımı sıksın istemiyorum. Hem neden sorguluyor beni? Sanki çok umurundayım!

 

" Yeter artık sus !" diye sertçe konuşunca Kubat o an bana kaşlarını çatarak baktı. Böyle bir şey beklemiyordu benden ama artık canıma tak etmişti. Belki ondan dolayı belki diğer şeylerden dolayı. Bilmiyorum. Tek bildiğim daha fazla üzerime gelinmesini istemediğim . "İkide bir yok değiştin, yok eksiden böyle değildin, demenden gına geldi artık. Evet bütünüyle değiştim." demiş ve kısa bir soluk alıp ona doğru dönmüştüm. Bakışlarım onun kehribar irislerini hedefine almışken, ona bakmaya devam ederken konuşmaya devam ettim."Çünkü yaşamım tamamen değişti. Çünkü başka bir dünyaya adım attım."diyerek sinirli halimi saklamaya çalıştım. İki elime önüme gelen saçlarımı omzumun gerisine atmış ve yana dönerek baldırımı havuzun kenarına yaslamış ve şu an tam karşı karşıya gelmiş usulca ona doğru eğilmiş haldeyken tahammülsüzlük ve yakıcı bakışlarımı ona dikmiştim. Sonrasında kendimi işaret parmağımla gösterip konuşmaya devam ettim. "Bende böyle olsun istemezdim ama oldu ve bunu değiştirmek çok ve sende üzerime bu konuda ikide bir gelip durma." diye artık bu konuda bana baskı yapmamasını istemiştim.

 

Kubat belki de söylediğim şeylerden adım attığım bu mafya dünyasını anladı ama benim kast ettiğim bu değildi. Bu içerisinde olduğum yaşamın ta kendisiydi. Bu yaşam bana ağır geliyor, zorluyor, yaralıyordu ve benim bu konuda şu an yapacağım bir şeyin olmaması canımı sıkan en büyük etkendi. Kubat ben lafımı bitirince bir anda değişen duygu durumuma garip geldi bakmış ve bu konuda daha fazla yükselmemem için cümlelerini seçerek konuşmaya başlamıştı.

 

"Sadece geldiğimden beri farklılığın dikkatimi çekiyor. Bunun için bu cümleleri kurup duruyorum." dediğinde kehribar hareleri bana anlayışla bakarken. Amacı sadece olup biteni mi öğrenmekti yoksa altında yatan sebebi ortaya çıkarmak mı? Anlamış değildim tam olarak neyi istediğini . Kubat yavaşça benim gibi ayaklarını sudan çıkarıp, bacaklarını havuzun kenarına yaslayıp bana doğru bütünüyle dönünce bir anda burun buruna gelmiş olmamız nefes almamı birkaç saniye geciktirmiş ve göz bebeklerimin hızla titreşmesini sağlamıştı. Ve o an bu halimi saklamak adına konuşmayı çare seçmiştim.

 

" Yani sonunda neye ulaşmayı istiyorsun anlamıyorum." demiş ve onun bana olan bu yakınlığının verdiği hisleri dağıtmak için hızla peş peşe açıklamalarımı sırlamış, bu halime garip bir şekilde bakmasını sağlamıştım. "İyi açıdan bak o eski pısırık kendi hayatında gölgesinden dahi korkan kadın artık şimdi karşında yok. Millete artık bu konuda dalga konusu olmuyorum bunun için sevinmen lazım." demiş ve bakışlarım yerleşen tehlikeli ifadeyle ona bakıp, zihnimdeki acımasızlığı yansıtan cümleleri açığa çıkardım." Artık canımı sıkanın canını sıkıyorum. Kimseye eyvallahım olmuyor bundan keyif alman lazım. Güçsüzlüğüm eskiden canını sıkmıyor muydu? Şimdi bu halimin senin hoşuna gitmesi gerekiyordu." dedim zihninde var olan kafa karışıklığına sebep bulmaya çalışırken.

 

Ama Kubat bu dediğimden rahatsız olmuş gibiydi. Sanki bu halim onun canını sıkıyor ama bazı yok olan şeyler onun hoşuna gitmiyor gibi bir duyguyu bana yansıtıyordu. Yavaşça kısılan bakışları söylemekten kaçındığı bir şeyi söylemenin verdiği rahatsızlıkla konuştu. Yaşadığı bu kararsızlık onu nedense Gözlerinde sevimli bir görünüm almasını sağlamıştı.

 

" Daima sendeki bu saf masumluğunu korumanı isterim. "dediğinde aniden duyduklarım katıla katıla gülmemi sağladı. Masum olmam mı? Masumluğu benimle aynı yerde asla bulunmazdı bile.

 

Ben masumluğu yitireli çok oldu. Onu bir daha geri kazanamayacağım şekilde kaybettim. Ve geri kazanmak gibi bir niyetim yok zaten. Çünkü bana daha çok ayak bağı olduğu dönemlerden geçtim. Onu yok ederek yaşamın bana geri dönmesini sağladım. Bu beni yıkıma götürmesine rağmen. Yavaşça gülüşüm soldu ve karşımdaki Kubat 'a iğneleyici bir ifadeyle baktım ve zihnimdeki acımasızlık yansımalarını dile getirdim. Benden istediği şeyin benim sandığım şey olmadığını biliyorum. Çünkü diğer türlü diğer ihtimal herkesi ipe götürürdü.

 

"Demiyorsun ki eski krallığın sallantıda bu yüzden eski beni görmek istemen. Çünkü onun sana bir zararı yoktu. Yararı vardı." demiş ve gözlerim yavaşça kısılarak durum tespiti yapmıştım. "Hayatta en değer verdiğin şeyi kaybetmek sana ağır mı geldi?" Bunu dediğimde gözlerimde görmek için uzun zamandır can attığı kadını görmenin vereceği hasretle baktı. Ama istediğini orada görmedi ve bu onun hüsrana uğrayıp usulca yorgun bir savaşçı gibi konulmasını sağladı.

 

"Neyi kaybetmek istemediğimi bilmiyorsun." dedi söylediğim şeyi değil tahmin etmediğim şeyin kaybının onu mahvedecek olduğunu göstermeye çalıştı. Yavaşça göğsü derince şişti ve gözleri bana bir şeyleri anlamamı umarak bakmaya başladı tamda o sırada. "Bilmiyorsun hayatımda bulunan masum kelimesinin çağrıştırdığı tek kişinin sen olduğunu." dedi bir şeyleri anlamam gerektiğini artık fark etmemi isterken. Başıyla beni gösterip konuşmasına devam etti. "O sendin ve sanırım artık o da yok oldu." dediğinde söylediği cümle sesli bir şekilde yutkunmamı sağladı. Masum olduğumu mu sanıyordu? Hangi yönüm? Gerçekten böyle düşündüğünü bilmiyordum. Yavaşça dudaklarım bu sefer acıyla kıvrılıp, ona pes etmiş bir mağlup kişi ifadesiyle bakmaya başladım.

 

"Şunu unutmuşsun kimse hiçbir zaman masum değildir. Ne kendi hikayesinde ne de başka bir hikayede. "dediğim şey kafasını karıştırdı ama aslında doğruyu söyledim.

 

Ne kendi yaşamımda masum olabildim ne de şu an ki yaşamımda. Her iki tarafta masumluğum verdiğim kefaretin bedeli olarak benden alındı. Ve bende onu kaybederek, tamamen saf yalanlarla yaşamaya devam ettim. Olduğum yerde daha fazla durmak istemiyorum. Onun için usulca ayağa kalkıp, burayı terk etmeye başladım. Kubat 'ın yanından kalkıp tam tepesinde dikilmiş ve ona üstten bir bakış atarak, adımlarımı kapıya doğru yönlendirdim. Yavaş ve yavan adımlarım yorgun ve bitap düşmüş çöldeki bir bedeviyi andırıyordu. Yorgunum ve bu ne yapsam yapayım geçmeyecekti. Her daim bu benimle bir bütün olacaktı. Kapının önüne gelince omzumun gerisinden ona bakmamı sağlamıştı dedikleriyle.

 

" Kimse masum değil ama masum olmaktan da geri değildir. Ben sende bunu görmüştüm. "dedi Kubat usulca. Sanki bundan geri kalmamı istemiyor, bunun için savaşmam gerektiğini bana söylüyordu. Ama buna ihtiyacım yoktu. Aslında benim hiçbir şeye artık ihtiyacım yoktu. Tek bir şey hariç; gerçeklerim açığa çıkmasını ve artık yalanın olmadığı bir anda huzurun beni bulmasına aslında ihtiyacım var. Her ne kadar yok desem de var. Doğrulara ihtiyacım var. Çünkü yoruluyorum. Bu beni tüketiyor adım adım ve ben ne yapacağımı bilmiyorum. Kubat 'ın söylediği bu cümle göğsüme bıçak gibi saplanıp kaldı ve ben bunun bendeki etkisini bir türlü atamadım. Nasıl atacaktım ki?

 

Havuzdan çıktıktan sonra odama geri dönüş yapmış ve yatağa uzanarak öylece karanlıkta sessizce uzanıp durmuştum. Belki de gerçeklerden kaçırıyorum ama bunun beni bulmasını asla istemediğim anlamına gelmiyor yaptıklarım. Yorgun olabilirim ama hâlâ yaşama olan umudum küçük bir çocuğunkiyle eş değere sahip. Onu aslında kaybetsem tam anlamıyla her şeyi kaybetmiş olurum.

 

꒰ఎ ♡ ໒꒱

 

 

Bölüm : 15.10.2025 20:29 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...