
"Bir caddeye düşmüş kuru bir ağaç yaprağı gibi cansız ve ölüydüm"
Yalnızca kişi kendi karanlığından korkmaz çünkü onun neyi bulacağını bilir gün sonunda. Çünkü günün sonunda nasıl canının yanacağını tahmin eder. Çünkü günün sonunda onu bulan acının ondan kaynaklı olduğunu anlar. Günün sonunda karanlıkta saklı kalan her şeyin açığa çıkıp, onu yerle bir edeceğini bilir, hisseder, kabullenir istemeye istemeye hemde. Karanlığa usulca çekilir, orada çürümeye yüz tutana kadar dayanmaya çalışır, tam pes etmeye yakın bir anda yok olur gider yavaşça ne olduğunu bile anlamadan.
Ruhumun hıçkırıkları hiçbir an bile olsun dinmedi. Göğüs kafesi kırıklarım hiç iyileşmedi, onca acı dolu darbeyi göğüslemekten .Ruhumda sonsuz bir acı çığlığı var. İnadına susmayan,inadına her şeyi itiraf etmek isteyen bir yanım var. Söylemek istiyorum ama söylersem olacak olandan da korkuyorum. Çünkü nelerin başıma geleceğini biliyorum. Kolay şeyler yapamayacağım bunu tahmin edebiliyorum. Canımı yakmak için ellerinden geleni yapacaklar. Kanatacaklar beni hemde yavaşça, ölüm bana ulaşana dek.
İşte o an ölüm beni bulduğu an ise beni yaşatmaya çalışacaklar ki son beni kolayca alıp gitmesin diye. Çekeceğim acılar daha bitmediği için. Belki de ben hata yaptım ama onların yapacağı hata değil kasıtlı bir eylem olacak. Canımın yanmasını ve bu acının tenimde iz bırakmasını isteyecek kadar şuursuz olduklarını biliyorum. Çünkü bulunduğum yaşam acımasız insanlarla dolu, iyi görünümlü insanlar arasına saklanmış bu insanlarla çevrili. Ve ben onların maalesef ki kimliğini kolayca seçemiyorum. Canım yanacak ve ben buna müsaade edeli çok oldu bu kararı verdiğim için.
Özür diliyorum kendimden. Bu kadar ardını düşünmeden karar verip kendimi bu yaşama sürükleyip durduğum için.
Özür diliyorum kendimden. Bu kadar çıkılmaz bir yola sürüklediğim için onca şeyi. Çünkü yolun sonu hiç aydınlık durmuyor. Tamamen karanlıkta kaybolacağım bu yaptıkların sonrasında. Ve beni bulacak kimse olmayacağını biliyorum. Çünkü bu yolda tek başıma mücadele ettim ve cezasını çekerkende yalnız olacağım.
Dünya kadar bir büyüklüğe sahip zihnimde, mutluluğa dair anılar hiç yok gibiydi. Bu anılar parça parça ve kesik kesikti. Nereden geldiği belli değil. Kim tarafından var olduğu muammaydı. Kimdim ben? Bilmiyorum. Kime dönüştüm? Bunu da bilmiyorum. Kendime dair olan bilgilerimi yitirmiştim. Kendime dair her şeyi yok etmiştim.
Bunu bir sığınacak yer bulduğum için yaptım ama aslında hata yapmıştım. Çünkü geriye dönük baktığım an kendim için dayanacak gücü ne bulabiliyorum ne de hatırlatabiliyorum. Kaybolmuş gibiyim. Herhangi bir yerde değil zihnimin derinliklerinde kaybolmuştum. Ve bu kayboluş bana pahalıya mal olacaktı zamanla. Çünkü yere düşüp, kalmak için anılara sığınacağım an, güç alacağım hiçbir şey bırakmamış olacaktım bu yaptığım hata yüzünden. Ve bu hızla sonumu hazırlayacaktı.
Acılarımı yok saymak istiyorum ama ondan var olduğum için onsuz yok oluyorum. Onsuz hiçbir anlamım olmuyor. Aslında beni var eden o diyebilirim çünkü bu adımı atmamı sağlayan o oldu. Acılarım bana cesaret verdi. Yok saymaya onun varlığına tutunarak başladım. Geçmişimle geleceğim arasına perde çekmemi o sağladı ve şimdi onun varlığını silip atmak kendime ihanet etmemi sağlardı.
Geçmiş benim için her daim geleceğim olarak kalacak ve geçmişte var olan her şeyin özlemini sonsuza kadar yaşayacaktım. Bu belki de kendim biçtiğim en büyük cezaydı ve bu benim için lanetli bir kabus haline gelmişti. Kendi lanetimi kendim var etmiştim. Aynı kendi acılarımı kendim var ettiğim için. Bu bir kısır döngüydü ve onu devam ettiren biri değil bendim. Ne zaman dururdu bilmiyorum ama fazla devam etmeyeceğini söyleyebilirim.
Yok olmak istediğim çok anı oldu ama hiçbir anıda bu kadar yaşama tutunmak için çabalamadım. Hiçbir anıda yaşam için bu kadar çırpınıp durmadım her şeyi göze alacak kadar. Çünkü geriye dönüş hep vardı ama şimdi yok gibiydi. Benim için her şey bir anda yok olup gitmiş bulunmakta ve ben bunun için her şeyimi feda etmeye hazırım. Yaşama bu kadar sarıldığım bir an olmadı. Yaşam için bu kadar gözümü karartıp durduğum bir an hiç ama hiç olmadı. Ve ben bir nefes almanın ne kadar değerli olduğunu çok iyi anlamıştım.
Gözlerimi açtığımda ilk an kendimi zifiri karanlık bir yerde bulmuştum. Kendime gelmeye çalışırken zihnim bana nerede olduğumu, en son ne yaşadığımı hatırlatmaya çalışıyordu. Yavaşça elimi kaldırıp doğrulacağım an birden elim bir şeye çarptı. Elimin çarptığı şeyi anlamaya çalışırken iki elimi hemen yukarı kaldırdım ve tam önümde ellerim sert bir zemine yaslandı. O an elimle yokladım neye dokunduğunu. Ve yavaşça gerçekler kendini belli etti. İfade edemezdim ne denli korktuğumu, ne denli korkudan nefes dahi almayı bıraktığımı ne denli çaresiz hissettiğimi.
Nerede olduğumu anlamak olduğum yerde çaresizce tepinmemi, birilerine çaresizlik içerisinde sesimi duyurmak için avazım çıktığı kadar bağırmama sebebiyet verdi. En son davet alanında olduğumu hatırlıyorum sonrasını yoktu çünkü bir anda enseme saplanan iğneyle bilincimi kaybetmiştim. Şimdi ise kendimi daracık, nefes almamı zorlaştıran bir yerde duruyordum. Burası neresiydi en sonunda anlamıştım. Birileri beni canlı canlı tabuta koyup ,toprağa gömmüştü. İliklerime kadar korkuyor, varlığımı fark etmeleri için çabalayıp duruyordum.
O an şunun farkına vardım ; göğüs kafesimin üstünde koca bir ağırlık vardı. Bir kaya kadar ağır ama bir nefes kadar görünmez. Bir yangın gibi yakıcı ama bir nefes gibi gelip geçici. Sanki bu içinde olduğum karanlık bir nefesle büyüyen bir canlıyı andırıyordu. Gözlerim sanki kapalıymış gibi ve açınca bu içerisinde olacağım karanlık bir anda yok olacakmış gibi hissediyorum ama sonra şunu fark ediyorum ki aslında içerisinde olduğum bu tabutta hiçbir ışık dahi yok. Burada zifiri karanlıkta kaybolmuş gibiyim. Görmüyor, işitmiyor ve koku almıyorum sanki burada. Ama böyle değil gerçek. Buradaki gerçek çok farklı.
Gözlerimin önünde bir boşluk yok, tek olan koca bir sonsuzluk duvarı ve ben ona asla ulaşamıyorum. Usulca nefes almaya çabalayınca ciğerlerim dolmuyor sanki hava değilde burada toprak kokusu soluyorum. Korkuya kapılmamı sağlayan bu koku, zihnimde koca bir gerçeği uyandırıyor. Ölüm gerçeğinin çok yakınımda olduğunu bana ifade ediyor. O anda uzun zamandır konuşmadığım için boğazımda kuruluk ve ağzımın içinde iğrenç sayılacak bir metalik tat vardı. Dudaklarım uzun zamandır susuzluk sebebiyle kurumuş ve çatlamıştı. O an zihnimde bir gerçek bir flaş gibi patlıyor. Düştüğüm anda alımı sertçe zemine çarpmıştım. Ve usulca zor hareket ettirip durduğum parmaklarım alnımı yoklayınca oradaki küçük sızı yavaşça büyüyüp kendini açık ediyordu. Başım yavaşça ağrısını günyüzüne çıkarıyordu.
Kendime zorda olsa geldiğim anda etraftaki sesler için pür dikkat kulak kabartıyorum. Ve o an gerçek bir darbeyle burun buruna geliyorum etrafımda hiçbir sesin olmadığını anlıyorum. Hiçbir şey duymuyorum her daim dışarıda duyduğum ve aşina olduğum seslere dair. Bu olduğum yerde ne bir rüzgârın uğultusunu, ne bir konuşma sesini... Hiçbir şey duymuyorum. Koca bir boşlukta kalmışım gibi. O an kulaklarıma ulaşan kalbimin güçlükle attığı ritim , ama bu ritim çok ağır ve yavaş bir şekilde. İnsanı korkutan ve geren bir endişe veriyor. İşte tamda o an bu kalp atışlarım bana bir saniyeden daha çok fazla geliyor bir asır içerisinde sıkışmış gibiydim. Zaman çok yavaşça akıp gidiyor ve bu beni ölümle daha çok yüzleşmemi sağlıyordu korkuyla bunu idrak ederken.
Aslında burada zaman dışarıdan daha çok farklı işliyor. Normal sayacağım dakikalar burada biranda eriyip gidiyor gibi geliyor ama bazende hiç akmıyor hissi veriyordu. Şu gerçek çok can yakıyor ve burada ölümle mücadele ederken dışarıdaki hayat kaldığı yerden devam ediyordu. Kimse ne yaşadığımı bilmeden yaşamına devam ediyor. Buradaki acımı anlamıyor farkına bile varmıyordu. Fakat bir gerçek vardı ; ben tamamen buradayım sıkışmış haldeyim burada. . Küçük, insanı ürküten bir tabutun içinde çaresiz, koca bir sessizliğin sonsuz derinliklerinde takılı kalmıştım.
Ellerimi tekrar hareket ettirmeye çabaladım. Parmak uçlarımın dokunduğu ahşap buz gibi soğuk ve olabildiğince pürüzlüydü. Parmak uçlarım sert çatlamış tahta yüzeye usulca değiyor ve onun gerçekliğinin bir kere daha farkına varıp kahroluyordum. O an zihnim bir şeyi fısıldadı. "Ben hâlâ yaşıyorum!"Evet yaşıyorum. Ölmedim. Ölmek dahi istemiyorum. Ama o an yapabildiğim tek şey boğazımdan güçsüz hissiz bir hırıltının çıkmasıydı. Bağırmak istiyorum ama sesim bana geri dönüyordu güçsüzce. Sanki o an hâlâ bir şoktayım ve kendime gelebilmiş değildim.
Boğazıma takılan ses ise boğulmuş bir yankı gibi öyle orada kapana kısılmış haldeydi. Her aldığım kesik kesik nefesler ardında toprağın o rahatsız edici kokusu burnuma doluyordu. Bu koku çok tanıdıktı. Geçmişten gelen bir tanıdıklık hemde. Toprağın; nemli, ağır ve eski kokusu midemi bulanmasın sağlıyordu. Ve işte o Her nefes alışta bu kokuyla geçmişimin eski anılarını duyumsuyorum. Hatalarımı fark ediyorum. Hepsi ise birer hayalet gibi gözlerimin önünden geçiyor. Aslında zamanında bu anlamını yitiren yaşadığım her şey şimdi ne de çok net farkına varıyorum. Geçmişten bugüne dek keşke yapmasaydım dediğim her şey, bu zifiri karanlıkta bir bir zihnimde yankılanıyor. O an aslında hiçbir şey net değildi onu fark etmiştim. Savurgan hallerim benim idrak edemeyeceğim şeyler yapmaya itmişti.
Defalarca kez olduğum yerde bağırmış yardım dilenmiş, sesimi dışarıya duyurmaya çalışmıştım biçare biçimde. İçinde bulunduğum tabutun izin verdiği kadarıyla ayağım ve elimle tabuta vurup, ses çıkarmaya çalışırken çok zorlanmıştım. Amansızca sarf ettiğim güç eforu beni bir anda yılgın düşürmüştü. Var gücümle burada olduğumu dışarıya defalarca kez belli etmeye çalışmıştım. Tabutun içerisi çok karanlık ve çok sessizdi. Kendi ağlayışlarım ve nefes alışlarım dışında herhangi bir ses asla ama asla duymuyordum.
Ne olacaktı bana şimdi burada ? Kimse beni kurtarmaya gelmeyecek miydi? Kimse benim yokluğumu fark etmemiş miydi? Kimse çabalamıyor muydu beni bulmak için? Ben buradayım ve çok çaresizdim. Yardıma ihtiyacım vardı hemde çok fazla. Hayatta kalmak istiyorum. Ölmek istemiyorum. Hele ki böyle bir ölüm. Ben ölmekten korkuyorum. O andan beri ölmekten korkuyorum. Ben... Ben toprağa dokunurken bile yaptığım o acımasız eylem geliyor, her baktığım mezar taşı o anı bana anımsatıyor. Ben böyle ölmek istemiyorum. Canlı canlı ölmek istemiyorum toprağın altında.
Kime bile nerede olduğumu bilmeden. Nasıl bir acı çektiğimi bile anlayamazken bunu yaşamak istemiyorum. Evet belki bu olayı birçok kişiye yaşattım ama bunu yaparken böyle acılar ve korkular içerisinde olduklarını asla tahmin etmemiştim. Ben onlar acımasız insanlar olduğu için onlara böyle bir ölüm sunmuştum. Çünkü yaptıkları şeyleri bu şekilde ödemeleri gerektiği konusuna kapılmıştım. Peki ben ne yaptım da bana bunu yaptılar? Aynı şeyi yaşamam için miydi bu plan?
Ölmek istemiyorum. Ben böyle bir sonla yok olmak istemiyorum. Ben böyle bir sonla unutulmak istemiyorum sonsuza kadar. Hem ben daha... Bilemiyorum gerçekten ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Aslında ben daha kendimi affettirmek için hiçbir şey yapmamıştım. Ben daha kendi geçmişimden özür dinlememiştim. Ben daha kendi yaşayamadığım anılar için eski bana birçok şey borçluyum ve onları halletmeden burada ölmek istemiyorum.
Kimse sesimi duymuyor mi? Kimse mi? O kadar mı yalnızım? O kadar mı yokluğum kimsenin umurunda değil! O kadar mı hiçten ibaretim bu yaşamda? Hiç mi bir değerim, sözüm yok? Yok.. Sanırım hiç yok. Olmadı da sanırım. Bu sızlatıyor; acılarımı, zihnimi, bedenimi kalbimi... Bu ağlatıyor hemde çok fazla. Durdurulamaz bir ağlama krizine kapılıyorum. O an yaşadığım duygu boşalması saf hislerimi dışa vurmamı sağladı.
"Özür dilerim...Özür dilerim...Özür dilerim... Her şey için özür dilerim. Bu hayata geldiğim için. Yaptıklarım için özür dilerim. Ben böyle olsun istemezdim. Ben her şeyin bu şekilde olacağını düşünmemiştim. İstemiyorum. İstemiyorum bu hayatı. Alın benden bu yaşamı. Artık onu istemiyorum. İçerisinde olmak istemiyorum. Lütfen biri sesimi duysun. Lütfen biri beni bulsun. Lütfen... Lütfen ben bunu hak etmedim ki... "diye kelimeleri ağlarken, çıldırmış ruh halimle dile getirirken aklımda sadece buradan çıkmak vardı. Her vuruşumda çatlak olan tabutun kapağından bedenime, yüzüme toprak kalıntıları dökülüyordu. Hıçkırıklarım bedenimin bir krize girmiş gibi olduğu yerde sarsılmasını sağladı. Yapamıyorum kendimi buradan kurtaramıyorum.
Birileri gelmeliydi. Birileri farkına varmalıydı. Birileri tarafından önemsenmem lazımdı. Birileri çaresizce debelenip durduğumu anlamalıydı. Kimse mi umursamıyordu yokluğumu? O kadar mı yoktum? O kadar mı değersizim gözlerinde? O kadar mı ölmeyi hak ediyorum onların gözlerinde?
Asaf hiç fark etmedi mi yokluğumu? Düşmedi kaçırıldığım an mi peşimdeki kişilerin ardına? Ya Aysar hiç mi anlamdı kısa sürede yokluğumu? Şu an tam olarak nerede olduğumu? Eşref peki o da mı anlamadı? Kimse anlamadı mı? Kimse ne halde olduğumu anlamadı mı? Nerede olduğumu merak etmedi mi? Ne için ortalıkta olduğumu araştırmadılar mı? Yoksa işlerine mi geldi? Hayatlarından çıkmam onları sevindirdi mi? O kadar mı değersiz ve önemsiz biriyim herkes için? Hiç mi bana değer veren olmadı? Bunu hak bile etmedim mi hayatın nazarında? Yokluğu ve varlığı bir olan biri miyim? Bu ayrımı anlamak çok zor mu? O an bunun verdiği acıyla sarsıldım.
Olduğum yerde hiddetle tabuta vuruyor, buradan kurtulmak için elimden ne geliyorsa onu yapmaya çalışıyordum. Buradan çıkmak istiyorum ama buna gücüm yok, buradan çıkmak için çok yetersizim.
"Hayır! Hayır kabul etmiyorum! Böyle bir ölümü kabul etmiyorum! Yeterince acı çekmişken şimdi birde böyle ölmek en büyük haksızlık bana! Kurtarın lütfen beni kurtarın! Ölmek istemiyorum! Ölmek istemiyorum. Sesimi duyun lütfen. Yardım edin ölmek istemiyorum. "
Sona doğru sesim usulca kesilmişti çünkü içerisinde olduğum tabutun içindeki hava yavaşça tükenmeye başlamıştı ve ben çok zor nefes alıp verirken, ölümün bana çoktan ulaştığını fark etmeye başladım. Bu kadar kısa mı sürecekti yaşamım? O kadar az bir süre için mi onca şeyi çektim, alttan aldım. Onca şeye dayandım, göğüs geldim. Her şey bunun için miydi? O halde değmezmiş. Hiçbir şeye değmezmiş.
Değmezmiş onca akşam sabahlara kadar ağlayıp, gelecek için kendimi avutmaya. Değmezmiş o zaman onca düşüşler için elbet bir gün bende ayağa kalkacağım diye kendimi teselli etmeme. Değmezmiş o halde bir yıkım sonrasında kendimi onarmaya kendimi iyileştirmeye. Bu hayatta hiçbir şey için değmezmiş ağlamaya, güçlü olmaya ve dayanmaya. Hepsi boşmuş, yersiz ve gerekmezmiş.
O an buna isyan eden tutumum anında kendini belli etti ve tırnaklarımı tabuta yasladım ve o an tüm gücümle içimdeki canhıraş acıyla bir solukta bağırdım. Durmadan, hiçbir şeyi önemsemeden bağırdığım bu anda ciğerlerimdeki ağrıyı, başımdaki sızı ve bedenimdeki uyuşmayı ve üşümeyi önemsemedim. Sadece bağırdım tek yapabildiğim buydu ve bununda elimden alınmasını önlemek için çabalayıp durdum bir süre. Sonra ne mi oldu beklemediğim ve hiç gelmesini ummadığım o şey oldu.
Saniyeler geçti gitti ve ben hâlâ olduğum yerde duruyor ve yaşama tutunmaya çalışıyorum. Yavaşça başımı geriye attım ve o an ciğerlerimde yavaşça beliren acıyla göz yaşı döktüm. Korku ve stres artık bedenimi hareket ettirmemi önlüyordu. Uyuşan bedenim benden bağımsızdı. Artık zihnim bile yönetimi eline almıştı. Bana şimdi ne olacak? Burada can mı vereceğim? Böyle acı içerisinde, yaşamın pişmanlıklarıyla? Keşkelerin varlığıyla.
Hata yaptım. O an arkamdan Asaf 'ın beni takip etmesine izin vermem gerekiyordu. O gelseydi yalnız olmaz ve şu an bu durumda olmazdım. Bu kadar çaresiz ve aciz olmazdım. Sahi kimse haber almadı mı burada olduğumu? Daha kimse anlamadı mı kaçırılmış olduğumu? Belki de önemsemedi kimse çünkü şu an herkes Ali Beye odaklanmış olabilir. Zaten Kubat 'tan hiç umudum yok. Ölü veya sağ olmam onun zerre umurunda değil.
Artık olduğum yerde nefes çok az kalmıştı. Boğuluyor gibi hissetmeye başladığım an gözlerim acıdan doldu. O an boğazımda yakıcı bir acı yavaşça ciğerlerime doğru yol aldı. Nefessizliğin ne denli bir acı verdiğini o an anladım. Kaç saat buradaydım da o kadar zamandır buradaki oksijeni tüketmiştim? Kaç saattir kimsenin umurunda değilim ki burada ölüme terk edilmiştim? Kaç saat oldu buraya gelişim, hayatın bana aynı hisleri bu sefer benim sadece yaşadığıma emin olarak yaşatması? Bu sefer tanık olarak değil birebir yaşayarak ayını acıları yaşamam kaç saat sürdü? Ve kaç dakika sonra öleceğim? Öldüğüm an nerede gömülü olduğum anlaşılacak mı acaba?
O an anlamıştım. Burada bu tabutun içerisinde beni kimse asla duymayacaktı. Kimse beni kurtarmaya gelmeyecekti. İçerisinde olduğum bu sessizlik, benim mezarım kadar derin ve sonluydu. Yavaşça benden alınacaktı zamanla. Ve o an artık debelenip durmanın fayda vermeyeceğini anladım. Usulca istemeye istemeye kabul etmek zorunda kaldım. Ve yavaşça kendimi telkin etmeye çalıştım.
Sonra bir sessizlik var oldu. Önce zihnimde sonra ruhumda. Kalp atışlarım yavaşladı. Hareketlerimi önce yavaşladı sonra durdu ve ondan sonra öylece ölümün beni usulca kucaklamasını bekledim. Tam da o sırada direnmek ve kabullenmek arasında bir çizgi olur ya işte ben o çizginin tam üzerinde yavaşça yürür gibiydim. Belki birkaç dakika sonra bu karanlık beni yutacak ya da belki de ben tamamen karanlığa büsbütün karışacağım. Zihnimdeki ve ruhumdaki korku yerini amansız bir sakinliğe bıraktı.
O an artık ölüm , korkunç bir yabancıdan çok derin, sessiz bir uyku gibi hissettirdi kendini. Birkaç dakika önce delicesine korktuğun ölüm bana yabancı değildi. Ona alışmış gibiydim. Ölüm artık korkutucu değildi. Sadece acı veriyordu. Çünkü yok olurken canım yanıyordu. Bedenimde kendini gösteren ağrı beni soluksuz bırakıyor, arık nefes alamaz oluyordum. Sahi ölüm bu muydu? Bu ansızın ve acılı mıydı? O halde neden herkesin ölümden korktuğunu anladım. Ölümden değil onun sonrasında olacaklardan korkuyordu insan. Çünkü ölüm acısına aşinaydık ama ölüm sonrasına yabancı.
Tamamen bilincimi yitirmeden önce son kez şunları söyleyebilmiştim.
"Elveda hiç ait olmadığım hayat ve içindeki insanlar. Ve merhaba yeni bir dünya ve sonsuz bilinmezlik."
Yazardan...
Kubat ve Eşref atılan konuma geldiği anda ikizler çoktan orman yolunun kenarında durmuş, aracın kaputuna yaslı olan bilgisayarın önünde bulunan adamla konuşuyordu. Herkes gergin ve tedirgindi. Kubat aracı kenara park ettiği gibi hemen hızla arabadan inmişti. Hemen sonra ise Eşref araçtan inmiş he Kubat 'la beraber yan yana yürürken biraz ileride bulunan adamların olduğu alana doğru ilerliyordular.
Onları fark edince tüm adamlar saygı duruşuna geçmiş ve Kubat' ın hızlı adımları ikizlerin olduğu alana geldiği anda direk önünde duran ve ona bakan ikizlerden olan Asaf 'ın yüzüne sert bir yumruk atmıştı. Asaf yumruğu yüzüne yediği anda geriye doğru sendelenmiş ve aldığı yumruğa rağmen başını kaldırıp dimdik bir şekilde Kubat' a bakmıştı.
O an Kubat içindeki öfke ateşiyle durmamış ve bir diğer Ronay'ın adamı olan Aysar 'a da sert bir yumruk atmıştı.
Aysar' da aynı ikizi gibi yediği yumruktan sonra sessiz kalıp bakışlarını yere çevirdi.
"Sizi işe yaramazlar!" diye öfkeyle köpüren Kubat 'ın sesi orman yolunda yankı yapıp tekrar ona ulaşmıştı. "Kaç adamsınız ama Ronay' ı koruyamadınız! Nasıl olurda onca adam onu görmez? Ne işe yarıyorsunuz siz? Onu koruyamayacaksanız ne güne yanında bulunuyorsunuz? Bostan korkuluğu musunuz? Bir işe yaramayacaksanız defolun gidin!" diye yüksek sesle Kubat konuşup herkese had bildirmeye çalıştığı anda Eşref birkaç adım öne çıkıp konuşmuştu.
" Şu an bunun sırası değil. Sonra bunu konuşursunuz. Önemli olan şu an Ronay'ın nerede olduğu."demiş ve Eşref birkaç adım geride bulunan ve bilgisayar başında çalışan adamın yanına gitmişti.
Eşref adamın yanına gidince olduğu yerden Kubat o an Ronay'ın tüm adamlarına teker teker bakmış ve hepsine öldürücü bir ifadeyle baktıktan sonra o da Eşref 'in yanına geçmişti. Birkaç saniye sonra bilgisayar başındaki adam konuşmaya başlamıştı.
"Efendim kamera kayıtlarını izledim." dediği anda o an bilgisayar ekranında Ronay'ın kaçırılma anı oynatılıyordu. Kubat ve Eşref tüm dikkatlerini ekrana verdiği an adam konuşmaya kaldığı yerden devam etti. "Gördüğünüz gibi adamı Ronay hanım fark ediyor, ondan kaçmaya çalışıyor hatta ilk seferinde başarıyorda ama birden Ronay hanımın ayağından tutunca Ronay hanım yere düşüyor ve o anda yüz üstü yere düştüğü anda alnına sert bir darbe aldığı için birkaç saniye olduğu yerde kendine gelmeye çalıştığı anda adam olduğu yerden kalkıp elindeki şırıngayı Ronay hanımın ensesine saplıyor. Sonrasında onu kutlama alanının yapıldığı alanın arka tarafından kaçırılıyor. Hatta o sıralarda dedenizde çoktan Eşref Bey tarafından fark ediliyor. "dediği anda kamera kaydında Eşref kaçırılma anında Ronay 'ın bulunduğu tarafa sırtı dönük vaziyette olduğu için onu çıkarılıp araca koyulduğunu görmüyor. Sonra zaten o karmaşa içerisinde diğer caddeye doğru araç yol alıp uzaklaşıyor.
Her şey eş zamanlı gerçekleştiği anda müdahale edilmesi zorlamış olduğunu Eşref ve Kubat fark ediyor. Onlar sessiz kalınca adam tekrar başka bir kamera kaydını açıp tekrar konuşmaya başladı.
"Ondan sonra ana caddeye çıkıyor ve İstanbul dışına çıkıyor görüntülerde görüldüğü üzere. Yüzleri maskeli olduğu için maalesef kim oldukları belli değil. Zaten aracın plakası sahte. Bu sebeple araç kime ait bunu bulamıyoruz. Zaten aracı bu yola kadar mobese kameralarıyla takip ettik. Çağırdığım ekip bir sonraki araç mobese karelerini izliyor. Aracın gideceği yerleri araştırıyoruz. Şimdilik onlardan haber bekliyorum. "dediği anda adam anında Kubat başını sallamış ve birkaç adım onlardan uzaklaşıp zihnine düşen kötü senaryoların yok olması için çabalamıştı.
O sırada Eşref ve mobese kameralarını izleyen adam arasında bir konuşma geçiyor ve Kubat onları istese de dinleyemiyordu aklındaki düşünce kargaşası ona izin vermiyordu. Çoğu korumalar etrafta duruyor ve gelecek herhangi bir komut için tetikte bekliyordu. O sırada Kubat 'ın aklına gelen fikirle arkasında bulunan adama döndü.
"Telefonundan en son sinyal nerede olduğunu öğrendin mi?" diye sorunca o an adam Kubat' a hemen cevap verdi.
"Evet efendim sinyal bu orman yolunda kesiliyor aynı mobese kayıtlarında olduğu gibi." dediği anda adam, Kubat 'ın hemen aklına o kötü gerçek geldi.
"Bana hemen bu yakınlarda bir mezarlık olup olamadığına bak." diye emri verdiği anda Kubat bedeninde bulunan gerginlik onun olduğu yerde birkaç saniye kıpırdamasına engel oldu. Eğer düşündüğü şey olmuşsa Ronay şu an çok yakınlarda olmalıydı.
Kubat olduğu yerde sonunda hareket edip, aracın üstündeki bilgisayarla uğraşan adama doğru yöneldi. Adam birkaç şey araştırırken, Eşref sorgu dolu bir bakışla Kubat 'a baktı. Çatılı kaşları ardından Eşref konuştu.
"Onu kaçıran kişinin Ronay' ı kendi taktiği ile öldürmeye çalıştığını mı düşünüyorsun?" diye soran Eşref 'e kafasını sallayan Kubat, bunun olmaması için dua ederken birden bilgisayar başındaki adamın konuşmasıyla o an hemen Eşref' ten bakışlarını çekti.
"Evet bu yakınlarda bir mezarlık var." diye cevap verdiği anda adam, Kubat birkaç saniye nefes alamadı.
Geç kalmamış olmaması için dua edip durdu. O sırada Eşref 'se adamlara emir verirken, yanındaki adama komut atmasını istedi ve tüm korumalar araçlara binerken Kubat olduğu yerden hızla harekete geçmişti. O an Kubat' ın tek düşündüğü Ronay'ın hâlâ nefes oluyor ve hayatta olması ihtimaliydi.
Eşref 'se eğer Kubat' ın düşündüğü şey gerçekse, Ronay 'ın içerisinde olduğu durumu düşünüp durdu. Çünkü çok acımasız bir şeydi eğer doğruysa Ronay'ın başına gelenler. Biran önce onu bulmaları gerekiyordu. Kubat ve Eşref atılan konumla birlikte yola çıkarken korumalarda onları içerisinde oldukları araçla takip ediyordu. Kubat aslında içten içe Ronay'ın mezarlıkta olduğunu biliyordu. Ama olmamasına için dua ediyordu. Çünkü oradaysa onun ne halde olduğunu anlamak imkansız ve güçtü.
Mezarlık çok uzakta değildi. Kubat hızlı bir şekilde aracı sürerken aklı ve ruhu Ronay'daydı. Ne halde olduğunu merak ediyordu. Yaşayıp yaşamadığımı merak ediyordu. Geç kalıp kalmadığını merak ediyordu. Ama en çok ne halde olduğunu merak ediyordu. Yaşadığı o korkulu anı yok etmek için neleri vermeyeceğini düşünüyordu. Şu an nefes alıyor olduğunu düşünmek için çabalıyor kötüyü aklından silmek istiyordu.
Yarım saat içerisinde Kubat atılan konuma gelince hemen aracı yol üzerinde durdurmuş ve hızla araçtan inip önündeki mezarlığa doğru koşmaya başlamıştı. Onun arkasından gelen korumalar ellerine aldıkları fenerleri etrafa tutuyor ve gece karanlığında mezarlığı aydınlatmaya çalışıyordu. Eşref ve ikizler oldukları yerde önde koşan Kubat 'ın arkasından koştururken bir yandan da herkes bir ağızdan Ronay' ın ismini sesleniyor, burada olduklarını belli etmeye çalışıyordular.
Bulundukları mezarlık fazlasıyla büyük ve geniş olduğu için tüm adamlar etrafa dağılmış ve hep bir ağızdan mezarlık içerisinde bir yandan Ronay'ın ismini seslenmeye çalışırken bir yandan da yeni kazılan herhangi bir mezar olup olmadığına bakınıyordular.
Ronay...
Uyuşuk bir zihin gölgesinde zamansız bir döngüden çıkmaya çalışan naçizane bir ruha sahiptim. Hatırlaması istenilmeyen acılara ve büyük bir geçmişe sahiptim. Belki de beni o zihinsel süreçten çekip alan şey ansızın zihnimdeki ağrı ya da mücadele olabilirdi. Bilincim geri gelince usulca o an daracık, artık son oksijenin kalmış olduğu o an içerisinde son kez uyanmış ve bu an içerisinde son kez acıların gölgesinde soluklanmıştım. Yorgun olduğumu ve artık mücadele etmek için hiçbir inancım ve gücümün kalmadığımız biliyorum. Benim için artık son yakalamıştı.
Gözlerim yarı açık vaziyette bulunurken aldığım nefes artık boğuluyor hissiyle dolmamı sağlamıştı. O an gözlerimi tamamen kapattım ve dudaklarıma yerleşen o hüzünlü tebessümle zihnimin içerisinde konuştum.
'Elveda herkese. Beni bulmamış olsanız da size kırgın değilim. Çünkü hiçbir zaman kimsenin önceliği olmadım. Şimdi de olmadığımı fark ettim. Her şey için teşekkürler. Bu yaşam az da olsa bazı anlar sundu bana. Bu unutmayacağım anılar arasında yer aldı.' Bunu der demez usulca direnmeyi artık bıraktım.
Sonrasında saniyeler içinde ismimi zikreden bir ses duydum. İlk an yanılgı sandım. Önemsemedim ama sonradan birkaç tanıdık kişinin sesini de duyunca bunun bir hayal olmadığını fark ettim.
Sahiden beni çağırıyorlardı. O an hemen son kırıntıları kalan gücümle yaşam için mücadele verdim ve elimden geldiğince çığlık attım. Çığlığım içerisinde bulunduğum tabutun içinde yankı yapıp durdu. Sonra tekrar bağırdım. Bunu üst üste üç kere yaptım. Durup sesleri dinlemeye başladığım anda hiçbir ses gelmediğini fark edince o an darbe yemiş gibi oldum. Halüsinasyon gördüğüm fikrine kapılacağım an birden içinde olduğum tabutun tam yakınında Kubat 'ın sesini duydum.
"Ronay! Ronay burada mısın?" diyen sesi çok yakından gelince o an hemen sanki beni görecekmiş gibi başımı sallarken cevap verdim.
"Kubat buradayım çıkar beni!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Sesimi duyduğu anda hemen Kubat' ın etrafa bağırıp çağırdığını gördüm.Bir şeyler istiyor gibiydi. O an bulunduğumu anlayınca histeri bir krizle ağlamaya başladım.
"Kurtarın beni! Çabuk olun!" derken bir yandan da sarsıla sarsıla ağlıyordum. Dışarıdan gürültüler geliyor, toprağa bir şeyler çarpıp duruyordu. Sonraysa birden bir ses daha duydum.
"Ronay az daha dayan birkaç dakika içinde kurtulacaksın!" diyen Eşref 'in sesini duyunca daha çok ağladım. Gelmişlerdi. Buradaydılar. Birden çok ses vardı. Kubat' ın çabuk olun diyen sesi. Üst üste koşup duran ayak sesleri ve bağrışıp durulan kişilerin sesini duymuştum. Kubat 'a sesimi duyurmanın verdiği rahatlama ile kendimi sakinleştirmeye çalışıyor ve sabrediyordum. Bir an önce buradan hemen çıkabilmek adına.
O an yana yakıla ağlarken saniyeler sonra tabutun içinin karanlıktan sıyrılıp içerisine ışığın yavaşça doluşunu fark ettim. Ve o an gözlerim bunu görünce mutluluktan ışıldadı. Birkaç saniye sonra toprağa ayak basan birilerini fark etmekle birlikte tabutun kapağı açılmış, açıldığı an temiz oksijen içeriye dolmuştu. O an berrak gökyüzü ile bakışınca derin bir nefes aldım. Bitmişti. Bu kötü anlar son bulmuştu. O an etrafımdaki seslere odaklanamıyor, sadece kötü anları terk ettiğim için dua edip duruyordum.
O an tabutun içerisinde uzanmış haldeyken birden ikizler yavaşça bana ellerini uzatmış ve ayağa kalkmamı sağlamıştı. Yavaşça onların ellerini tutunca ikisi kollarımı sağ elleriyle tutmuş, hemen beni öne doğru çekmişlerdi. Bir an tökezlediğim anda omzumdan destek olup öne doğru yalpalanmamı engellemişlerdi. O an ayaklarımın üzerinde dururken bakışlarımı etrafıma çevirdim ama yoğun ışık yüzünden gözlerimi kapattım. Işıklar çok yoğundu ve gözlerimi açamıyordum uzun zamandır karanlığa maruz kaldığım için. O an Aysar 'ın arkamdaki sesini duymuş ve bir anda birinin bedenimi kucaklayıp bu çukurdan çıkarıp başka bir kişinin bedenimi tutmasını sağlamıştı.
Birkaç kişi bana sesleniyordu ama ne ayakta duracak gücü buluyordum kendime ne de bir şey diyecek bir şeyi. O an bir cansız gibi birilerinin beni yönlendirmesine izin veriyordum. Birkaç saniye sonra omuzlarıma bir örtü örülmüştü. O an gözümü ışıktan kör eden şeyin tam birkaç metre uzakta çalışır vaziyette bulunan araç ışığı olduğunu fark ettim. Birde fazla ses duyuyordum. O an ellerimle gözlerimi örttüm son kalan gücümle.
O kadar güçsüzüm ki bunu yapmak bile çok zordu o an. Sonra birden soğuk ıslak çamurlu zemin yüzünden ayaklarımın üşüdüğünü hissedince bir ses duydum. Başımı yukarı kaldırdım her şeye inat ve o an yağmurun yağdığını fark ettim. Sesli bir şekilde yutkundum ve arkama dönüp bakınca içerisinde olduğum mezarı görmüştüm. Yaşadığım dehşetle geriye doğru yalpalanınca tam yere düşeceğim an belime bir kolun sarıldığını ve o anda ayaklarımın yerden kesilmesiyle birinin beni kucakladığını fark ettim. Beni tutan beden beni göğsüne sımsıkı bastırmış haldeyken ben sadece içerisinde olduğum anıyla dehşete düştüm. Yine aynı şey olmuştu. Yine yağmurlu bir gece yine doğum günüm ve yine bir mezarlık.
Bu üç kelime benim için sarsıcı bir şeydi. Ben o an korkudan titrerken kucağında olduğum beden kulağıma doğru fısıldıyor ve bir yandan da beni başka bir yere taşıyordu. O an her şeyi bir perde arkasında duyar gibiyim her şey boğuk ve uğultulu.
"Dayan biraz sonra buradan çıkacaksın Ronay." Bu cümleyi duyunca kucağında olduğum kişinin Kubat olduğunu fark ettim ama öylece yüzümü gömdüğüm göğsüne kafamı yaslamış ve boşluğa dikmiştim bakışlarımı. Titremem yaşadığım korkudan mıydı? Yoksa bedenim ısı kaybettiği için mi titriyor bilmiyordum. Bir anda bir kapak açılma sesi duyunca beni bir araca götürdüğünü anladım. Kubat beni aracın içerisine kendisiyle yerleştirmiş ve üzerimdeki örtüyü daha çok bana sarmış titreyen bedenimi kollarıyla sımsıkı sarıp göğsüne daha çok çektiği sırada tam yakınımda tekrar konuşma sesini duydum.
"Klimayı aç Eşref!" diye emir veren sesi sonrasında ön taraftan Eşref 'in tamam diyen sesini duymuş ve hemen olduğum aracın hareket ettiğini fark ettim. O an bir şok dalgasıyla sınandığımı fark etmiştim. Öylece gözlerimi dahi kırpmadan başım yaslı olduğu yerden, aracın camından dışarıya bakıyordum. Her yer aslında karanlıktı. Işığın olduğu alan içerisinde olduğum araçtı. Nefes alış verişlerim düzenli bir hale gelince başka bir şey daha fark ettim. Kubat beni sol koluyla göğsüne çekmişken, bir yandan da sağ eliyle çamurlu olan ve buz kesmiş ayaklarımı ısıtmaya çalışıyordu.
Aslında bedenimden kanın çekildiği düşünüyorum çünkü her yerim uyuşmuş haldeydi aynı zihnim gibi. Birkaç saniye sonra Kubat 'ın gözlerimi kapatmamı ve hastahaneye gittiğimizi söylediği anda, gözlerimi daha açık tuttum. Karanlıkta kalmak istemiyorum. Çünkü her gözümü kırpınca sanki içerisinde olduğum karanlık bana o mezar çukurunu ve tabutu hatırlatıyordu.
Kubat'ın benden istediğini yapmadım. O da bir daha bu konuda konuşmadı. Sonra aracın durduğunu araçtan çıkarıldığımı, etrafımda yeniden gürültüler oluştuğunu hatırlıyorum sonraysa koca bir sessizlik hatırlıyorum. Ne zaman gözümü kapattım ne zaman o karanlığa hapsoldum bilmiyorum.
Saatler mi geçti yoksa yıllar mı? Ne acı bir tesadüf yaşamıştım bu gece. Aynı hisleri tekrar tekrar yaşamak işkenceden başka bir şey değildi. Yine yıllar önce bir beden, bir mezar ve yine yağmur yağıyordu. Her şey planlamış gibiydi. Kim tarafından hayat tarafından bana karşı. Yine aynı acıdan aynı şekilde vuruldum. Bu çok can yakıyordu. Daha fazla karanlıkta kalmamak için hemen gözlerimi açtım. Gözlerimi açar açmaz bakışlarım bir tavanla karşılaştı. Hemen sonra ise bakışlarımı usulca etrafta gezindi. Korkuyordum tekrar bir yerde hapsedilme korkusu yüzünden ama öyle olmadı.
Bakışlarım bir hastahane odasında gezinip durdu. Beni buraya getirmiş olmalılar. Yavaşça olduğum yerden doğrulmaya çalıştığım anda odanın kapısının aralık olduğunu ve karşıdaki koridorda Kubat 'ın elindeki telefonla konuşup durduğunu fark ettim. Yavaşça sırtımı uzandığım sedyeye yasladım.
O sinirli bir şekilde telefonla konuşurken beni fark etmemişti. Bakışlarım biraz daha koridoru tarayınca hemen odamın önünde nöbet tutan iki koruma fark ettim. Ve o an odama doğru gelen ikizleri fark ettim. Benim uyandığımı fark ettikleri an hemen ikisi hızla odaya doğru gelmiş ama kapının önündeki iki koruma onlara müsaade etmemişti. Hatta Kubat Beyin kesin talimatı içeri girmeniz yasak demişti sağ tarafta duran korumanın teki. Bu duruma kaşlarımı çattım? Neden Kubat izin vermiyor bunlara? Onlar benim korumam! İlk an konuşmak için harekete geçeceğim an sesim uzun zamandır konuşmadığım için kısık ve boğuk çıkmıştı. Sonrasında zorlayınca sonunda konuşabilmiştim.
"Bırakın içeri girsinler." dediğim anda kapıdaki nöbet tutan korumalar bana bakmıştı.
İkisi de çekingen ve tedirginlik içerisindeydi.
"Ronay hanım ama Kubat Beyin emri bu. Karşı gelirsek sorun çıkar." dediği anda hemen ellerimle ikizlere gelin işareti yapınca hemen bu fırsatı değerlendirdiler. İkizler içeri girince arkalarından kapıyı da kapatmıştı. Benim olduğum tarafa gelince ilk birkaç saniyede Aysar yanıma gelmiş ve uzandığım sedyeyi bana göre ayarlamış ve daha rahat bir şekilde durmama yardım etmişti.
Sonrasında ikiside sağ ve soluma geçip bana yakın olacak şekilde ayakta dikilmeye devam etmişti.
"İyi misin diye sormayacağım bunun saçma olacağını biliyorum ama sana söz veriyoruz Ronay kim bunu sana yaptıysa onu bulacağız." dediğinde Aysar bu dediği lafı Asaf başıyla onayladı.
Bir şey demedim. Aslında diyecek bir şeyim yok ki. Sadece ikisine baktım. Yüzlerindeki yumruk kesinlikle Kubat 'ın işiydi.
" Kötü bir gece olmuş olmalı sizler için. Hem Kubat' ın gazabına uğramışsınız." diyerek önce yüzlerini göstermiş sonrada bu duruma atıf yapmıştım. "Hemde yasak koymuş beni görmemeniz için." dedim.
"Boş ver sen bizi. Hak etmediğimizi söyleyemem." diyerek Asaf olabildiğince bu olayı az dillendirip canımı sıkmamaya çalıştı.
Sağ elimde serum takılı olduğu için sol elimle yüzüme düşen saçlarımı arkaya doğru atıp, yorgunca konuştum.
"Bir bardak su alabilir miyim?" der demez o an Aysar hemen biraz ileride bulunan kapalı su şişesini koltuğun üstünden alıp bana doğru ilerledi. Şişenin kapağını açıp usulca bana yaklaştı ve suyu bana uzatma gereği duymadan içirmeye başladı. Suyu usulca içtikten sonra başımı geriye çekip bu kadar yeterli olduğunu göstermiş oldum.
Başımı tekrar yatağa yasladım. O kadar bitkin haldeydim ki konuşmak bile beni yoruyordu.
"Ali Bey ne durumda?" diye sormayı akıl ettim.
"Hiç sorma olaylar sandığın gibi değil." dediği anda Aysar kaşlarımı çattım.
Ben daha sormadan Asaf konuştu.
"Sen bunların boş ver şimdi dinlenmene bak. Bizde şimdi çıkıyoruz." diyince Asaf ben daha konuşmadan kapı açıldı ve içeriye Kubat girdi.
Kubat 'ın gelmesi ikisini de gerdi. Kubat' a baktığım an dağılmış halini kısa bir süre izledim. Üzerindeki takım elbise toprak izleriyle lekelenmişti. Üstüne üstlük ceketi yoktu ve gömleğinin kollarını direklerine kadar kıvrılmış haldeydi. Bu gece benim yüzümden çok zor şeyler yaşamış olduğunu görebiliyorum. Gömleğinin ilk iki düğmesi açık haldeyken, Kubat hoşnutsuz bir bakışla ikizlere bakmış ve sert bir tonda konuşmuştu.
"Burada ne halt ediyorsunuz siz! Buraya gelmenizi engellediğimi sanıyorum ama o kapıdaki asalaklar anlamamış emrimi sanırım." diyen Kubat önce ikizlere sonra aralık kapıdan gözüken kapıdaki korumalara hitaben konuşmuştu.
Ne kapıdaki korumalar konuşabildi ne de ikizler. Yerimden doğrulamak için hareket edince Kubat aniden bana doğru geldi ve omzuma dokundu.
" Daha tam toparlanamadın Ronay ayağa kalmak için dana çok dinlenmen gerekiyor. Ne istiyorsan bana söyle. "dediğinde Kubat omzundaki elimi yok sayarak konuştum.
"Onlara kızma ben onları içeri aldım ve burada daha fazla durmak istemiyorum. Bir an önce çıkış işlemlerini yapın eve gitmek istiyorum." dediğim anda Kubat hemen omzumda bulunan elini çekip yatağın kenarına oturdu.
"Doktor bu gece müşahede altında bulunman gerektiğini söyledi. Çıkmayı unut onun için. Diğer bir şey ise bu gereksiz korumaları bana savunma yaptıkları hatayı görmezden gelemem. Merak etme onları işten kovacak ve sana daha iyi korumalar ayarlayacağım." diyen Kubat 'ın kararlı sesini duyunca tepem attı. Hemen işaret parmağımı ona doğrultup konuştum.
"Ne demek kovacağım? Senden bunu isteyen oldu mu? Hayır değil mi o yüzden korumalarımdan uzak dur! Ve burada bir suçlu arıyorsun ya ya benim ya da bana bunu yapanlar! Adamların hiçbir suçu yok. Ben lavaboya giderken bana eşlik edecekken Asaf 'ı durduran ben oldum. "dedim ve üst üste sarf ettiğim cümlelerin ardından biraz soluklandım ve hâlâ tam olarak gücümü kazanamadığım için bir anda gözüm karardı. Bir anda durmam Kubat'ın da gözünden kaçmamıştı.
" İyi misin?"Bu soruyu sorduktan sonra hemen başını kapıya doğru çevirdi ve kapıdaki adamlara seslendi." Doktoru hemen çağırın! "diye bağırınca o an elimi yukarı kaldırınca dikkati bana kaydı.
" Ben iyiyim. Sadece hâlâ yorgunum. "diyebildim en sonunda.
Kubat bu halimi görünce sinirlendi ama bunu yansıtmaktan kaçındı.
" Buna rağmende buradan çıkmak mı istiyorsun? İyileşmeden hiçbir yere gitmiyorsun Ronay. Bu bir rica değil haberin olsun. "demiş ve sesindeki öfke usulca benden uzaklaşıp başka biri sokağa sapmıştı." Sizde buradan çıkın! Dua edin Ronay iyi yoksa size ne yapacağımı çok iyi biliyorum ben. Ne yazık ki sizi kovma fırsatı şu an elimde değil ama bu sizi hedefime almadığımı göstermiyor." dediği anda ikizler bir anda bana geçmiş olsun demiş ve odayı terk etmişti. Onlar çıkıp kapıyı kapatınca ben ve Kubat baş başa kaldık.
" Adamlarımı korkutmayı keser misin! Onların bir suçu yok. "demiş ve usulca tekrar yatağa yaslanıp, dinlenmeye başlamıştım. O sırada Kubat yavaşça yanımdan uzaklaşıp odadaki pencereye doğru ilerledi. Dışarıyı izlerken bende onu yan profilden izliyordum. Çok yorgun duruyordu. Öyle ki tahminimce saatlerdir ne yemek yemişti ne de bir yudum su. O an Kubat söylediğim cümleye herhangi bir cevap verme gereksinimi duymadı. Bende o an zihnim yavaşça pusun arasından kurtulmuş olmalı ki aklıma gelen şeyi sordum bana dönük vaziyette bulunan Kubat 'a hitaben.
" Hem sen onu bunu bırakta beni nasıl buldunuz? Çünkü bir ara tamamen öleceğime inanmıştım. Hatta ilk an seslerinizi duyunca hayal olduğunu sanıp kendime kızdım." diye puslu bir tonda bunları dile getirdim. Çünkü gerçekti. O an ölümü kucaklamıştım o an. Ve çıkış yolunun ölüm olduğuna ikna olmuştum o saniyelerin içerisinde .
Her şeyden ümidi keserek gözlerimi yummuştum ama o anda bir yardım eli uzatılmıştı bana ve bu bana umut olmuştu. Yaşamak için çabalamaya. Kubat omzunun gerisinden bana bir bakış atıp tekrar kehribar harelerini pencereden dışarıya çevirdi.
"Aracın son bulunduğu konum mezarlığın olduğu yerdi. O an aklıma seni yaptığın şeylerle cezalandırma gerçeği geldi. Ve o an en son bulunduğun konum bilgisini bize veren adama yakınlarda bir mezarlık olup olmadığını sorunca olduğunu söyledi. Tamda o sırada herkese emir verdim ve seni bulmak için mezarlığa geldik. Herkes seni yana yakıla aradığı anda ben o an yeni kazılmış mezarlık arıyordum ve şansa hızla senin bulunduğun alana istemsizce çekildim. İsmini söyledim o an ses gelmedi. Geriye doğru adımlarım giderken hâlâ bakışlarım olduğun mezarlıkta bulunuyordu. Tam arkamı dönüp orayı terk edecekken, tekrar ismini çağırdım ve o an sen kendini bağırırken belli edince, işte tamda o sırada yağdığını anladım. Ve olabildiğince hızlı davrandım. Adamlarının arabasında bir çift kürek bulunuyordu. "Bu cümleyi söylediğinde yan profilden ona baktım alaycı bir gülümsemeyle dışarıya bakıyordu." İşin garip tarafı işte bu o kürekleri kullanarak seni hızlı bir şekilde oradan dışarı çıkardık. "cümlesi bitince bakışlarımı önümde tuttuğum ellerime çevirdim.
Parmaklarımla oynarken, yüreğim kor bir ateşle yanıp kavruluyordu. Sahi bu kadar denk bir olay içerisinde olmak bana biçilmiş bir kaftandı. O küreklerle ne çok insan gömmüşlerdi benim emrimle. O kürekler her daim bir yaşamın sonuna tanık olurken şimdi bir yaşamın kurtuluşuna tanık olmuştu. Belki de bu bir dersti ve benim bundan ders çıkarmam gerekiyordu.
Sessizliğim yavaşça Kubat 'ın olduğu noktada bana dönmeden tekrar konuşmasını sağladı.
"Sıkma canını. Olanlar senin yüzünden değil bazıları seni bu yönden vurmak istedi. Ama bunun bedelini ödeyecek kim bunu yaptıysa. Ona güzel bir son hazırladım sen merak etme." dediğinde Kubat sessiz kaldım ve hiçbir şey demedim.
"Sen bırak ben bunu hallederim." diyerek onu bu işten uzak tutmaya çalışınca Kubat hemen bana uyarıcı bir imada bulundu.
'Sen asıl biraz durul Ronay. İyileşmeye bak ve sevgili eşim bırakta kocan olarak bunu ben halledeyim. Kocan olarak bunu da yapmana kızmasın diye düşünüyorum." diyerek onu uzak tutmam konusundaki saf düşüncesinin dile getirdi.
O an hiç beklenmedik bir şey yaptım. Buna mutlu bir gülümsemeyle karşılık verdim. Sanki bunu görüyormuş gibi anında bana doğru dönüp baktı Kubat ve benim gülümsememi bir süre izledi. Bakışları o an büyük bir değişim uğradı. Bir fırtına içerisinde yolunu kaybetmiş o adamın çaresiz ve gergin bakışları yok olmuş ve tamamen o fırtına dinmiş ve yolunu artık görmenin verdiği rahatlamayla bana bakması gülümsemenin yavaşça solmasını sağladı.
Ben gülümsememi kesince Kubat tekrar önüne döndü. Ama sonradan bana bakmaktan kendini alamıyormuş gibi benimle göz kontağı kurmaktan çekinmeden direk yönünü bana döndü ve baştan aşağı beni izledi. Bende o sıra onun bakışları altına konuştum.
"Hah unuttum racon gereği bunu senin yapman gerekiyor yoksa itibarını nasıl korursun değil mi?" dedim aslında onun canını yakmak için bunları söyleyip, bakışlarının o pusla çevrili olmasını sağladım. Yüzü usulca ifadesiz bir hal aldı ve sert ifadesi yeniden ortaya çıktı. Ama bu sanki bana yönelik değilde aklındaki şey neyse onu hatırladığı içindi.
" Zerre umurumda değil bu itibar! "dedi tükürür gibi bu cümleleri." Sadece sana bunu yapanı bulup , canını aldığımdan emin olacağım ve bunu herkese göstereceğim. "diye gözleri dehşeti yansıtan bir ışıltı ile parladı. Sanki bunun için çoktan gerekliliklerini çalışmaları yapmış gibiydi. Hadi ama onu ilk defa bu kadar tehlike saçan başkalarıyla görüyor ve geriliyorum.
Hiç sevmediği karısı için bunu yapanlara karşı böyleyse, dedesine yaptığım şeyi öğrense bana kim bilir ne yapar? Umarım o gün gelmez. Ve kendime küçük bir hatırlatma yapayım. Sakın ama sakın Kubat 'ın şu anlamadığın hislerinden vurmayayım yoksa tüm öfkesini bana yöneltir.
Canımı seviyorsam buna dikkat etmem lazım. Ben bunları düşünürken birden Kubat aklına ne gelmişse beni baştan aşağı inceledi. Ve sanki zihnimi okumaya çalışıyor haliyle bana bakmaya devam ederken konuştu. Ve ben o an düşünmeyi bile bıraktım fark ettiği gerçekle.
" O an.." dedi ve kısa bir süre duraksadı. Beni izlerken sanki zihnime girmeye çalışan bir ajan gibi temkinli ve dikkatliydi. Hal ve hareketlerime odaklanmış vereceğim tepkiye kitlenmişti. "... seni kurtardığımız zaman yağmurun yağdığını fark edene kadar az da olsa iyiydin. Kurtulduğun için içindeki korku az da olsa dinmişti ama sonradan anlayamadığım bir şey oldu. Sanki tamda o sırada bir şey hatırladın. Bir şey sanki seni kötü anlamada tetikledi . Ve tamda o an kendini kaybetmiş gibi titremeye başladın. Transa girmiş gibiydin. Kimseyi duymuyor, zihninde sana sunulan o şeyle mücadele ediyor gibi bir halin vardı. "cümleleri biter bitmez usulca başını yana attı ve asıl değinmek istediği konuya değindi. Sesi sakin ama ardında ve fırtınaları barındırıyor, istediği şeyi elde etmek için sabrediyor ve beni ürkütmemek için dikkatli davranıyordu.
" Sana bu duyguyu hissettiren şeyi merak ediyorum?"dediğinde gerçekten bunu öğrenmek isteyen bir istekle konuştu. O an hızla gözlerimi kapatıp durdum. Nefes alışlarım sıklaştı. Tenimde bir ürperti kol gezindi ve o an yaşadığım o gerginliği yok etmek için sahte bir duyguya sığındım.
Ama Kubat bunu hemen anladı ve sadece vereceğim cevaba ve tepkiye baktı. Bilmiyorum o an yalan söylemedim ama doğruyu da söylemedim tam olarak. Yavaşça bakışlarımı Kubat 'tan çekip etrafa çevirmiş ve sanki çok farklıymış gibi hastahane odasının o duvarını izlemiştim. Sanki o duvara korkularım yansıtılmamış gibi. Sanki orada tüm acılarım ve anılarım can bulmamış gibi.
"Yağmuru pek sevmiyorum da ondan. "dedim kestirip atmak isteyen bir tonda. Daha fazla bu konu hakkında konuşmak istemediğimi ses tonuma yansıtmaktan kaçmadım. Ve ben kendi sessizliğim içerisinde çırpınırken Kubat eşelemeye devam etti çekinmeden.
"Neden korkuyorsun? Bunu bilmek istiyorum." dedi anda buna cevap vermem için ılımlı bir tutumla konuşunca derin bir nefes aldım.
Kubat'ın o an söylediğin cümlelere sessiz kaldım ve cevap vermedim. Çünkü vermek istemedim. Çünkü veremezdim ki. Benim konuşmayacağımı anlayınca o konuştu. Sesi güven verdiği kadar umut alışıyordu. Birilerinin önemsediği biri olacağıma dair ama buna hemen kapılmak istemiyorum çünkü kırılırsam bir daha onarılmam çok güç olurdu. Kubat bir adım öne çıktı ve uzandığım yatağın ayak ucundaki aparata ellerini yaslayıp usulca eğildi ve kehribar hareleri bana çevrilmiş haldeyken konuştu.
"Tamam seni zorlamıyorum ama bundan sonra bu konuya çok dikkat edeceğim. "dedi kararlı bir şekilde. Olabildiğince bu konuda üzerime gelip içime kapanmamı istemeyen bir tavır sergiliyordu bana karşı. Sanki incinmemi istemiyor gibi bir hali vardı. Ve bunu düşününce gerçek olması bana ne hissettirirdi diye hayal etmeye kalkışacağım an kendimi hemen durdurmak zorunda kaldım ve bunun bu bakış açısı olmadığına kendimi ikna ederek, yargılayıcı bakışlarımla ona bakarken konuştum.
"Ne o yoksa beni buradan mı vuracaksın? Canımı yakacak bir şey bulduğun için memnun mu oldun yoksa? " dedim hâlâ asla onun tarafından önemsenmeyecek olduğum düşüncesine tutunurken. Oysaki düşündüğüm gibi olmadı. Hiç bekleyeceğim şeyleri dile getirdi tamda o sırada.
"Hayır bir dahaki sefere yağmur yağdığı anlarda içeride olduğuna ve güvende olduğuna dikkat edeceğim." söyledikleri kalbimin odacıklarındaki o dipsiz kuyudan karanlığın usulca yayılmasını birkaç saniye durdurdu ve nefes almam o birkaç saniye gecikti. Sahici miydi söyledikleri konusunda yoksa öylesine mi zikretmişti bu cümleleri?
Onun dedikleri şeylerden sonra kendimi zorda olsa toparladım ve yavaşça sola dönüp, yastığa başımı yaslayıp gözlerimi yummadan önce hissiz bir şekilde konuştum.
"Yorgunum ve uyuyacağım, lütfen odayı terk eder misin?" dedim ve sessizce gözlerim kapalıyken onun olduğu yerden hareket edip odayı terk etmesini bekledim.
Kubat odadan sessizce çıkarken iyi uykular dilemiş ve ışığı kapatmadan odayı terk etmişti. Bu ince davranışı kalbimdeki küçük kırılmalar sağlamıştı. O sert duvarlar yavaşça çatırdıyordu ve bu hiç hoşuma gitmiyordu. O sert duvarlar yıllar öncesinden sağlam bir şekilde inşa edilmiş, acıyla sağlamlaştırılmıştı. Bu duvarlar için onca sene uğraş vermiştim ama şimdi ise en ufak bir darbeyi göğüslediği anda hemen çatırdıyordu.
Bu hissi hiç sevmemiştim. Bana verdiği bu hissiyattan nefret etmiştim. Kırılıyorum ama bu acıtmak için değildi onarmak için ve ben bunu istemiyorum. Benim istediğim çok başka bir şey. Sağlam, asla incinmeyeceğim bir dünyayken şu an bana sunulan hislerimle hareket etmek ama ben hiçbir zaman hislerimle değil mantığımla hareket etmiştim. Ama şu an mantığım çok arka plana atılıyordu. Ve bu bana gelecekte nasıl bir karşılama ile karşı karşıya geleceğini az çok belli ediyordu.
Bunun olmasını istemiyorum çünkü bu olursa her şey mahvolur ve ben geçmiş ve gelecek arasında sıkışıp kalır, kim olduğumu kime dönüştüğümü ayrıt edemez hale gelirim. Hislerim beni yanıltır ve ne için olduklarını, kime karşı olduklarını idrak edemez hale gelirim. Ve bu en çok bana acı veren şey olur çünkü o hislerin aslında gerçek bana karşı olmadıklarını anlamak beni darmadağın eder.
Çünkü içerisinde olduğum dünyaya gerçek ben olarak bulunmazken nasıl gerçek hislerin bana karşı olmasını bekleyebilirim ki? Bu saçma olmaz mı? Olur ve en çok incinen tarafta maalesef yine ben olurum. Kendimi alıkoyamam bana sunulan saf hislere karşı. Çünkü bu hisler gerçek bana ait değilde ondan. Ve bu en çok acıtan şey olur yaşantımda. Bana ait olmayan hislerle yaşamak onlarla yeni bir başlangıç yapmak çok acıtır. Bu tüm direncimi yakıp geçer.
Ben bunun olmasını asla ama asla istemem. Kubat gittikten bir müddet sonra uyumadım. Aslında uymak istemedim. Belki de korktuğum için belki de karanlık olunca o tabutun içerisinde olanları tekrar zihnim bana sunacağı için uyumaktan olabildiğince kaçınıp durdum. Saliseler geçip gitti kendini dakikalara bırakırken ve ben bu dakikaları toplayıp saatlere dönüştürmüştüm. Çoktan hava aydınlanmış ve bulunduğum hastahane odası güneş ışınlarının içeri dolmasıyla artık karanlıktan kurtulmuştu.
Usulca pencereden görebildiğim kadarıyla gökyüzünü izlemeye çalıştım. Gökyüzünde beliren o ışık huzmesine dalıp gittim. İçimde bir sıkıntı vardı. Bu sıkıntı geleceğe dair. Geleceğin getireceği muamma olan şeylere karşı aslında. Başıma ne gelecek bilmiyorum. Bundan sonra ne olacak yine bilmiyorum. Bir şeyleri bilemeden yaşamak çok zor. Ne zaman neyin olacağını bilmiyorsun ve bu ürkütüyor insanı. Yaşam bana ne sunacaktı kim bilir? Burada sıkıldığım için usulca ayağa kalktım ve ayaklarım soğuk zemine yaslandı.
Bakışlarım ayağıma kayınca çoktan bedenimin çamur izlerinden arınmış olduğunu fark ettim. O an dışarıya çıktığım anda bastığım zemin çamurlu olduğu için ayağım tamamıyla kirlenmişti. Üstümü ve yüzümü görmüyordum ama dışarıdan çok dağılmış ve kirlenmiş olduğum düşünüyorum. Hastaneye getirildiğim anı sonrasında olanları hatırlamıyorum. Ne olduğunu bile bilmek istemiyorum zaten.
Yavaşça adım adım banyo olduğunu sandığım kapıya doğru ilerledim. Kapının önüne geldiğim an birden kapıyı açacağım anda tam hastane odasında bulunan ve tam banyonun yanında olan küçük tekli koltukta bir poşet gördüm. Yavaşça poşete bakınca içerisinde giymem için getirilen kıyafetler olduğunu görünce yavaşça oraya doğru ilerledim.
Poşeti aldığım gibi hızla banyoya geçip ardımdan kapıyı kapatıp, elimdeki poşeti yere bırakıp, banyoda bulunan aynaya doğru ilerledim. Bunun sebebi kendimi görmek istemem. Ne halde olduğumu merak ediyorum. Aynanın önünde yerimi alınca dağılmış halim ilk birkaç saniye nefes almamı engelledi. Tam alnımın kenarında şakalarımın kenarında pansuman yapılmış bir yara vardı. Küçüktü ama aslında geceyi bu hale getiren sebep oydu.
Eğer düşüp alnımı çarpmasaydım. Gözüm kararmaz ve adama karşı rahatlıkla mücadele ederdim ama başımı çarpmak bana ağır bedeller ödetti. Bakışlarım gözlerime çevrildi. Gözlerimin içi kanlanmış, kırmızı damarlar ortaya çıkmıştı. Yüzümse bembeyaz, yorgun ve soluktu. Dağılmış haldeyim. Bedensel olarakta ruhsal olarakta. Dudaklarım çatlamış, yer yer boynumda tırnak izleri mevcuttu, ne zaman bunları yaptım bilmiyorum. Bakışlarım ellerime kaydı.
Aynı izler ellerimde de bulunuyordu. Hatta bazı parmağımın tırnakları kırılmış kanamıştı. Aldığım hasarları yeni yeni fark ediyorum. Ama o an bunların hiçbiri hissetmemiş ve dikkat etmemiştim. Çünkü başka uğraşlarım vardı. Onlarla mücadele ediyor ve başka hiçbir şey düşünmüyordum. Şimdi ise onları çıplak gözle görebilecek durumdayım. Yavaşça aynanın önünde çekilip, arkamı döndüğüm gibi yerde duran poşete doğru ilerledim.
Poşette bulunanları çıkarıp, inceledim. Üzerimi değiştirip, eve gitmek, orada bir duş alıp, temiz olmak istiyorum. Yavaşça kıyafetleri giymeye başladım. Giydikten sonra saçlarımı gelişi güzel bir şekilde topladım toka yardımıyla. Sonra ayağıma poşetten çıkan spor ayakkabıyı giymiş ve banyoyu terk etmiştim. Banyodan çıktım ve hastane odasında birkaç saniye durdum. Sonra usulca çıkış kapısına doğru ilerledim. Kapının önünde durunca yatağa kısa bir süre baktıktan sonra tam çıkıyordum ki bir şey dikkatimi çekti. Pencerenin olduğu yere bakınca orada yattığım yatağın olduğu kısmının yansımasına tanık oldum.
O an zihnimde bir şey dank etti. Nasıl yani Kubat acaba orada dışarıyı değil de benim yansımamı mı izliyordu? Bakışları beni rahatsız etmesin diye bu şekilde mi bana bakıyordu? Çünkü ara sıra sanki beni görüyormuş gibi halleri vardı sırtı bana dönük olduğu vakitlerde. Ya ben yanlış bir kanıya vardım ya da gerçek buydu bilmiyorum tam olarak. Başımı kapıya çevirdim ve odayı terk ettim.
Odadan dışarı çıktığım anda kapıda dikilen adamlar bir şey olup olmadığını sorunca kapı koluna tutunan ellerim usulca çektim. Yavaşça ileriye doğru ilerlediğim anda ikizler olduğu yerden endişe eden halleriyle yanıma doğru ilerlemişti.
"Ronay Hanım neden ayaktasınız?" diyen Aysar 'ın bu cümlesini es geçip yavaşça yanımdaki yerini alan Asaf' ın hemen koluna girdim. İlk önce arkamdaki korumalara hitaben konuştum.
"Siz artık gidin zaten hastahaneden ayrılacağım. Kubat 'a ben gerekeni anlatırım." diyerek onların istemeye istemeye oldukları yerden ayrılmasını sağlamıştım. Asaf' tan destek almaya devam ederken usulca ilerlemeye başladım. "Ne olup bittiğini öğrenmek istiyorum." diyen kararlı sesimi duyan ikizler birbirine baktığı anda bir şeylerin benden habersizce yol aldığını anladım.
Asaf bana bakmadan hemen önce etrafa bakınıp durdu sonra yavaşça Aysar 'işaret verdi. Bu işaret tetikte olması adına olduğunu az çok anladım. Neyi saklıyordu bunlar?
"Ne olduğunu artık anlatır mısın Asaf? Belli bir şey olmuş ve benim bundan haberim yok. Acil olanları anlat!" diyerek bunu daha fazla benden saklanmaması gerektiğini belli etmiştim ses tonumdan.
Asaf usulca koluna olan elime bakmış ve sonra bakışlarını önüne çevirmişken ben önüme değilde ona bakıyordum.
" İşler bizim sandığımız gibi gitmedi. Sen Kubat gelince olaylar başlasın istedin ama tamda o sırada biz daha devreye girmeden bu Ali Beyin adamı olan kansız Hasan bir tezgah çevirmiş. Onu arka tarafa çekip, vurmuş. İşte şu an Ali Bey yoğun bakımda. Neyseki yarası ağır değil ama yaşı gereğince gözetim altında bulunuyor. Zaten tamda o sırada arkasında Eşref Beyde onu takip ettiği için hızla ambulansı çağırmış ve kötü bir şey olmadan hastahaneye gelmişler. Zaten onlar hastahaneye giderken bizde olanları bizim adamlardan öğrendik. Sonra seni aramaya başladık ve sonuçlar o an patlak verdi. "diyen Asaf 'ın bu cümleleri işlerin çığırından çıktığını bariz belli ediyor.
" Peki şu an ne oldu? Adam bulundu mu? Bizim adamlar peki kendini açık etti mi? Bu iş bize patlamaz umarım. Çünkü ben böyle bir şey olsun istemiyordum. "cümlelerimi bitirince birkaç adım arkamdan gelen Aysar konuşmuştu.
" Merak etme gerekli her şeyi hallettim ben. "demesiyle içim rahatladı.
Aysar 'ın arkamdan gelen adım sesleri dışında birkaç saniye sessizliği yaşamıştım. Çünkü Ali Beye zarar vermek gibi bir niyetim yok ve bu olayın benim planımla eş zamanlı olması, başımın gerçek anlamda belaya girmesini sağlardı. Hiç yapmadığım bir şey yüzünden suçlu bulunabilir ve Kubat 'ın tüm öfkesini üzerime yönelmesini sağlardım bu olanlarla. Ne denli dedesine bağlı olduğunu biliyorum. Ondaki değerini de biliyorum keza.
Yürüdüğümüz koridorda ben ve ikizler sadece vardı. Sanırım beni Ali Beyin olduğu kısma götürüyordular. Kubat' ın haberi olmadan çıkmam onlar için bu gece çok sakıncalı olabilirdi ve haberi olunca eve gideceğimizi anladım. Genelde bunu hiç kabul etmezdim ama bu gece için müsemma gösterebilirim.
"Sen şimdi bunları takma biz gerekli her şeyi yapacağız. Sen sadece toparlanmana bak." diyen Asaf 'a göz ucuyla bakmış ve sadece onu kafamı sallayarak onaylamıştım. Asaf olmasaydı şu an rahat rahat ayakta durmak bana zor olabilirdi. Her ne kadar az da olsa dinlenerek gücümü toparlamış olsamda tam eski gücüm geri gelmemişti.
Üçümüz de olabildiğince bu bana olanlar hakkında konuşmadık. Çünkü ne ben daha tam olarak sindirebildim ne de onlar konuyu açarak beni üzmek istediler. Sonunda Ali Beyin olduğu tarafa gelince birden koridorun başına durmuştum. Ben durunca Asaf ve Aysar da adım atamaz oldu.
Bakışlarım biraz ileride oturduğu sandalyede dağılmış halde olan Kubat 'ı buldu. Kaybolmuş gibi bir hali vardı. Nerede olduğu konusunda değil ne hissedeceği duygular konusunda kaybolmuştu tamamen. Ve toparlanması için dedesinin tamamen iyileşmesi gerekliydi. Onun bir dayanağı vardı ama benim tekrar ayağa kalkmak adına maalesef hiçbir dayanağım yoktu. Çünkü sahip olduklarım bana ait değildi. Bu kimliğe aitti. Bazen keşke diyorum bu dünyaya ben ayak basmak yerine doğmuş olsaydım bu sayede her şeyi tamamen sahiplenirdim çekinmeden, tereddüt etmeden. Kubat hâlâ geldiğimi fark etmemişti. Usulca Asaf 'ın kolunda bulunan elimi çektim.
"Siz burada kalın. Kubat' la konuşup, eve gideceğimi söyleyeceğim. Sizde o sırada gerekli hazırlıkları yapın." Bunu dediğim anda Aysar direk kafasını sallamıştı.
Asaf 'sa benimle Kubat' ın olduğu yere kadar eşlik etmek istediğini biliyorum ama bunu istemediğimi anlayınca kabul etti ondan istediğim şeyi. İkizlerin yanından ayrılıp küçük adımlar atarak ilerlemeye başladım. Kubat'ın olduğu alana her attığım küçük adımlarla az da olsa daha iyi hissediyordum kendimi. Kubat içerisinde olduğu o duygu karmaşası içerisinde kaybolmuş gitmişti. Belki de onu ben o alandan çıkarıp alacaktım. Çok uzak değildim bulunduğu alana. Birkaç adım daha atarak tam Kubat 'ın tepesinde dikildim. O sırada görüş açısına girince Kubat aniden yüzündeki o donuk ifadeden sıyrıldı. Bakışlarını aniden yüzüme çevirdi ve olduğu yerden hızla kalktı.
"Ronay!" dedi şaşkın bir tınıda, hali aslında beni burada görmüş olduğu içindi. Sanırım o beni, onun gidişinden sonra uyuduğumu düşünüyor biliyordu. Ama öyle değildi. Zaten bu gece uyuyacağımı düşünmüyorum. Aslında bir süre uyuyacak gibi de değilim. "Neden ayaktasın?" demiş ve hemen kollarını omzuma yaslayıp yanındaki boş alana oturmasını sağlamıştı.
Ona karşı koymadım ve dediğini yapıp yanındaki sandalyeye yavaşça onun yardımıyla oturdum. Kubat hemen önümde ayakta dikilmiş haldeyken bakışları etrafı yokladı ve tamda o sırada koridorun başında bekleyen ikizleri gördü. Tepemde dikilmesine rağmen başımı geriye atıp, bakışlarımı Kubat'ın yüzüne çevirdim. Yoğun bir öfkeyle ikizlere bakıyordu. Sanırım odadan çıkıp buraya gelmeme müsaade ettikleri için Kubat, ikizleri boğmak istiyordu.
O an hiç yapamayacağım başka bir şey daha yaptım. Yavaşça sağ elimi kaldırıp Kubat'ın sol elini kavradım. Birden elini tuttuğumu fark edince Kubat aniden başını eğip bana çevirmişti kehribar harelerini. O an onun soğuk, uzun kemikli parmaklarıyla parmaklarım buluşunca bedenim bir titremeyle sarsılmış ve sıcak elim onun soğuk parmakları tarafından sahiplenici bir tutuşla avuçlarıma hapsedilmişti. Bakışlarım bu birleşmiş ellerimizden birkaç saniye ayrılmadı her nedense. O arada elektrik akımına maruz kalmış bedenimi sakinleştirmek için başka bir yol aradım. Kubat elini kavramamdan ötürü şaşkınlığı devam ederken sessizliğimi sürdürmedim.
"Gel otur yanıma." demiş ve Kubat bu dediğimi duyunca usulca elimi tutmayı bırakmadan yerine oturup, yönünü bana çevirmişti. Elim onun eli arasında bacağı üzerinde dururken kısa bir süre omzumun gerisinden ikizlerin olduğu kısma baktım. Onlar bizden tarafa bakmıyor daha doğrusu bakamıyordular. Kubat'ın olası bir bakışı altında olmak onları geriyordu. Bunun için kendi aralarında konuşuyordular.
"Bir şey mi oldu? Neden buradasın?" Kubat'ın bu endişeli cümlesi kulağıma ulaşınca usulca başımı iki yana salladım.
"Herhangi bir şey olmadı." diyebildim sonunda. Çünkü hâlâ aklım küçük el temasımızda bulunuyordu. Bunu yok sayarak aklımdakileri dile getirdim. "Sadece Ali Beyin durumunu öğrendim. Ne halde olduğunu az çok tahmin ettiğim için buraya geldim. Sana uğramadan eve geçmek istemedim." dedim küçük bir açıklama yaparken buldum kendimi o an.
Kubat bu dediğim cümle sonrasında derin bir nefes aldı.
"Burada daha fazla kalmak istemiyorsun görebildiğim kadarıyla. Peki sen eve geç. Ben gerekli işlemleri halledeceğim. Yanında bir hemşire tahsis edilmesini sağlayacağım." dediği anda başımı iki yana salladım.
"Gerek yok istemiyorum. Eve gidip tek kalmak istiyorum." derken Kubat tam o sırada bana karşı çıkacakken, onu durduran bakışlarımdı. Bu dediğini asla istemediğimi anlayınca daha fazla üzerime gitmek istemedi. Çok yorgun gözüküyordu. Ve fazlasıyla uykusuz.
" Uykusuz olduğunu görebiliyorum. Biraz dinlen. "dedim ve usulca elimi onun elinden çektim.
Sanki bir an bunu yaptığım için bakışlarında küçük bir itiraz görür gibi oldum ama bu o kadar kısa sürdü ki bir an ben bu konuda hataya düşmüş olduğumu sandım. Kubat yine o çelikten tavrına geri döndü ve usulca geriye doğru çekildi ve bakışlarını ileriye, Ali Beyin olduğu yoğun bakım odasının kapısına çevirdi. Bende onun gibi ona değilde bakışlarımı kapıya çevirdim. Ve o an bu rahatsız edici sessizliği yok etmek adına konuştum. Zaten Kubat'ın bu konuda konuşmak gibi bir niyeti yok gibi duruyordu.
"Nasıl hissediyorsun?" dedim öylesine Kubat 'a çünkü yanıt vereceğini sanmadım. Fakat sandığım gibi olmadı. Sanki bunu sormamı bekliyormuş gibi cevap verdi hemen. Bense şaşkın şaşkın onun konuşmasını dinledim.
" Bilmiyorum." dedi ilk başta ama sonradan konuşmaya ve hislerini söylemeye devam etti. "Dedemle her ne kadar dışarıdan dede torun ilişkisi içerisinde olsakta, onu baba olarak görüyorum. Babamı erken yaşta kaybettim ve o bana bu zamana kadar babalık yaptı. Ve onunla farklı bir bağımız var. Çok şükür durumu ağır değil. Yarın sabah normal odaya alınacak ama onu kaybetme ihtimalini düşününce sarsıldım. Bu his çok ağır geldi. Ve o an fark ettim ki bir kayıp yaşamaya hiç hazır değilim. "dedi usulca, Kubat bu gerçeğin ağırlığı altında güçsüz kalmış haliyle omuzları düşük, zihni bulanık ve çaresiz hali o an kalbimde bir sızı başlatmıştı. Yavaşça elim onun omzuna yerleşti ve ona destek olmak adına konuştum.
"Deden iyi durumda. Şu an bunları düşünme. Ben istersen yanında kalabilirim." diye önerince o an Kubat omzunun üzerinden başını bana çevirdi. Önce omzundaki elime daha sonrasında bana bakışlarını kaydırdı.
"Gerek yok sen burada kalıp daha fazla yorulma. Eve geç senin için daha iyi olur. Ben burada kalacağım." dediği anda tamam demiş ve olduğum yerden ayağa kalkıp, ikizlerin olduğu yöne doğru ilerlemiştim. Tam o sırada Kubat'ın sesini duymuştum ardımda.
"Herhangi bir şey olursa muhakkak ara Ronay. Çekinmeden arayıp, yardım iste benden. Gelemeyeceğimi sanma. Sen çağırırsan gelmeyeceğim bir an olmaz. Sana gelmek için her şeyi yaparım." demiş ve ben o an kurduğu cümlenin aslında ne için olduğunu asla anlamıştım. Bunu bu gece için düşünmüştüm ama aslında bu an için değil ilerki anlar içinmiş ve bunu çok yakında anlayacaktım.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |