2. Bölüm

1. Bölüm

Yağmur Melek Şahin
ladymelkw

Ormandaki Avcı'nın birinci bölümüne hoşgeldiniz umarım beğenirsiniz bol bol yorumlarınızı bekliyorum şimdiden iyi okumalar dilerim 💫

"Yaşam, nefes almak veya kalbin atmasından ibaret değildi."

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

 

"Yine olmuyor!" Sinirle saçlarımı serbest bırakıp tokamı masama koydum. Beyaz saçlarım neredeyse belime uzanıyordu. Onları savaşçı kadınlar gibi örmek istiyordum ancak örgü işinde epey beceriksizdim.

 

Eski zamanlarda kadınlar her savaş sonrası zafer elde ettiyse saçlarını örerdi. Kaybederlerse saçlarındaki örgütlerden birini keserlerdi.

 

Bir savaşçı olmasam bile onlara özeniyordum.

 

Büyükannemin pişirdikleri burnuma gelince tebessüm ettim. Akşam yemeğine saatler vardı. Annem odun topladıktan sonra benimle birlikte krallığın meydanına kurulan pazara gidecekti. Tüccarların yeni kumaşlar getirdiğini söylemişti.

 

Masamdan ayrılıp eskimiş kitaplığımın yanına gittim. Ciltli kitaplarımı her zaman en üstte koyardım. Onlar normal kitaplardan daha çok pahalılardı. Bazıları Asterra Limanından getirilen kumaşlardan bile pahalı olabiliyordu.

 

Annemin yeteri kadar parası var mıydı bilemiyordum. Geceleri limanın yakınlarındaki tavernada temizlik yaparak para kazanırdı. Kese kese altın kazansa bile yaşadığımız krallık epey pahalı olduğundan bazen bize yetmiyordu. Bu yüzden genelde ikinci el kitaplar satın alırdım. Yada eski kitaplarımı takas edip ihtiyaçlarımızı karşılardık.

 

Ciltli kitaplarımdan birini aldım. Annemin istediği bir kumaş vardı. İki kese altın istemişlerdi ancak bu neredeyse annemin bir aylık maaşı ederdi. Bu yüzden ciltli kitaplarımdan biriyle takas edecektim.

 

Büyükannemin yanına gitmeden önce üzerime giyeceğim siyah pelerinimi aldım. Uzun siyah eteklerime takılmamaya dikkat ederek odamda yanan mumu söndürdüm. Büyükannemin yanına, yani mutfağa gittim.

 

"Merhaba büyükanne!" diyerek ona yaklaştım. Bana gülümsedi. "Yine mi çalıştın sen?" Yorgun gözlerimi hemen farketmiş olmalıydı. Sakince başımı salladım. "Hayallerim var büyükanne." Bana döndü. Ellerini yanaklarıma koydu. "Seni çok iyi anlayabiliyorum Veronica ama sen bir Altın Elf'sin ve seni gizlememiz gerekiyor." Dudaklarımı birbirine bastırdım. Her zaman aynı şeyleri söyleseler bile benim hayallerim vardı.

 

Başarılı bir şifacı olmak istiyordum. Küçüklüğümden beri neredeyse bütün bitkilere alışmıştım. Hepsini ezberlemiştim ve elfleri iyileştirmek istiyordum. Odamda saatlerce tedavisi bulunmamış hastalıklara çözüm bulmaya çalışırdım. Bu zamana kadar birçok şifacıya gitmesine rağmen hala dizleri ağrıyan büyükannemin dizlerine bir çözüm bulmuştum. Buna rağmen soyumdan dolayı şifacı olmam imkansızdı. Halktan saklanmam gerekiyordu.

 

"Yine de kimse yüzüme görmese sesimi duymasa sorun olmaz ki." Yüzümü pelerinle kapatıp elflere yardım edebilirdim.

 

Büyükannem anlayışla başını salladı. "Yine de seni Altın Elf olduğun anlaşılır Veronica." Eğer anlaşılırsam krallık bana el koyardı. Ve direkt şımarık prens Justin ile evlenmek zorunda kalırdım.

 

Altın Elfler vampirler ve elfler için çok değerliydi. Elfler onları kutsardı. Altın Elflerin kanlarında Tanrıça Hera'nın da kanından bir damla olduğunu düşünürlerdi. Ayrıca Altın Elfleri koruyup sadece kraliyet soyundan gelenlerle evlendirirlerdi. Halkın gözü önünde fazla bulundurulmazlardı.

 

Vampirler ise Altın Elflerin kanına düşkünlerdi. Normal elflere kıyasla Altın Elflerin kanı daha lezzetli olurdu. Kanımın kokusu bile onları mest edebilirdi. Geçmişte binlerce Altın Elf, vampirler tarafından katledilmişti.

 

Hayatımın sonuna kadar elbette bir kulübede kalmayacaktım. Daha on yedi yaşında olmama rağmen bu kulübeden kurtulacaktım.

 

Üstelik bu gece benim için çok önemliydi.

 

Binlerce çiçek türünü topladığım koleksiyonumun son parçasını alacaktım.

 

Annem kapıyı açınca ona yaklaştım. Elindeki odunları kucağıma alıp şominenin yanına dizdim. Annem kendini koltuğa bırakıp soluklandı. "Düşündüğümden daha kalabalık Veronica. Dikkatli olmalısın." Başımı sallarken odunları dizmeye devam ettim. "Kuralları biliyorum anne." Tanınmamak için bazı kurallarım vardı.

 

Yüzünü komple görmesinler.

 

Kimseyle birkaç saniyeden fazla göz teması kurma.

 

Zorunda kalmadıkça konuşma.

 

Tek başına halkın arasına karışma.

 

Asla kimseye yaklaşma ki kokunu almasınlar.

 

Eğer yüzümü komple görürlerse tenimin renginden ne olduğumu anlarlardı. Uzun göz teması kurarsam karşımdaki etkilenip benim Altın Elf olduğumu anlardı. Sesim diğer elflere kıyasla bazen bir melodi gibi çıkardı. Kokum onlara giderse anlama ihtimalleri olurdu.

 

Odunları bitirince alnıma biriken ter damlalarını sildim.

 

Ayağa kalkıp pelerinimi giydim. Halkın arasına sık sık çıkmazdım.

 

"Akşam yemeğine gelemeyeceğim. Bugün fazladan çalışmam gerekli." diyerek koltuktan kalktı annem. Büyükannem sitemle söylendi. "Sana fazladan maaş bile vermeden sürekli işe çağırmak? Kendine daha iyi bir yer bulmalısın." Annem başını iki yana salladı. "Bu zamanda iyi maaş veren bir yer bulamam anne. Kral Luis son zamanlarda ülkenin kaynaklarını epey zorluyor." Bana döndü. "Hazırsan çıkalım Veronica." Telaşla pelerinimi sıktım. "Kitaplarımı alıp geliyorum!" Neredeyse koşar adımlarla odama gittim. Kapıyı kapatıp yere eğildim. Tırnaklarımı yerdeki tahtaların arasına geçirip tahtalardan birini kaldırdım. Parkelerin arasına sakladığım kitaplardan birini alıp tahtayı geri koydum. Birikmiş toz yüzüme çarpınca hafifçe öksürüp camın kenarına gittim.

 

Dolabımın arkasına sıkıştırdığım kılıç ve yayla okları elime alıp camı açtım. Hepsini camdan atıp üzerine örtü serdim. Bir süre burada kalmaları gerekiyordu.

 

Yatağımın üzerinde duran takas için kullanacağım kitapları kucağıma alıp annemin yanına geri döndüm. Pelerinimin kapüşonunu takıp yüzümü gizledim.

 

Annem kapıyı açıp dışarı çıkarken büyükanneme el salladım. Bana tatlı bir şekilde öpücük attı. Gülümseyerek dışarı çıktım. Ayaklarım yerle buluştu. Yemyeşil çime bastım. Annemle beraber pazara doğru yürüdük. Yaşadığımız ev diğer evlere biraz uzaktı. Pazar meydana kuruluyordu. Meydana ulaşmak için küçük bir ormanı geçmemiz gerekiyordu.

 

Hava neredeyse kararmak üzereydi. Kış ayına gelmek üzereydik. Havalar bu aralar soğuk oluyordu. Ara sıra yağmur da yağardı.

 

Annem koluma girdi. Ona hep üzülürdüm. Babamın güçlü bir asker olduğunu söylemişti. Savaş sırasında babamın düşman tarafından öldürüldüğünü söylemişti. Babamın ölümü annemi epey yıkmıştı. Başka çaresi kalmadığı için büyükanneme sığınmıştı. O günden beri birlikte yaşardık.

 

Büyükbabam ise ben daha bebekken hastalıktan ölmüştü. Onu hiç hatırlamıyordum.

 

Çarşıya yaklaşmıştık. Sık sık dizilmiş evlerin arasından geçtik. Evler hep yıkık döküktü. Kral Luis, oğlu olan Justin'i de yönetime dahil ettiğinden beri halk sefil durumdaydı. Ülkede sadece soylular güzel bir hayat yaşıyordu. Onun dışındakiler ise yıkık dökük evlerde sefil bir hayat yaşamak zorundaydı. Büyükannem Norlacss Krallığının çok ömrünün kalmadığını söylüyordu. Özellikle de baş düşmanımız olan Silverwood Krallığının en ufak bir saldırısı bizi mahvedebilirdi.

 

Silverwood Krallığı bir vampir krallığıydı. Yüzyıllardır iki krallık arasında büyük bir düşmanlık vardı. Onlarca kez iki krallık da savaşmıştı. Norlacss Krallığı, Silverwood kadar güçlü olmasa da kendince geliştirdikleri taktikler sayesinde onlara karşı gelebiliyordu.

Düşmanlığın sebebi bilinmese de vampirlerin çok zalim olduğuna inanıyordum. Zamanında binlerce elfi katletmişlerdi. Altın Elflerin soyu onların yüzünden neredeyse sona ermişti.

 

Dar sokaklardan geçerken işleriyle uğraşan elflere baktım. Herkes bir şeyle uğraşıyordu. Çocuklar ise tozpembe hayatlarındaydı. Küçükken hep diğer çocukları kıskanırdım. Annem farkedilmemem için beni kimseye yaklaştırmazdı. Sadece evimizin bahçesine çıkabiliyordum. Orada da kendimin arkadaşı olmuştum. Bazense çiçeklerle konuşup onlarla arkadaşlık kurmuştum.

 

Annem kapüşonumu düzeltti. "Prens James'in eşi yine sarayda sorun çıkarmış." diye mırıldandı annem. Kaşlarımı çattım. Prenses Gloria aslında bir vampire aşıktı. Aşık olduğu vampir sanırım Silverwood Krallığının prenslerinden biriydi. Kim olduğunu krallık ört bas etmeye çalışmıştı ancak hizmetçiler sayesinde halka bu kadarı yayılmıştı.

 

"Krallıkta bir sorun çıkmasın artık. Ucu bize dokunuyor." Annem kıkırdadı. "Merak etme istediğin kitapların fiyatları düşünce alacağım." Annem ne demek istediğimi hemen anlamıştı. Dudaklarımı büzdüm. "Yine de ciltli kitaplarımı takas edeceğim." Annem takas etmemi istemese bile istediği kumaşı hak ediyordu. Sadece iki kitap annemden daha değerli değildi.

 

Annem ellerini yanağıma koydu. "Veronica... kitaplarını vermek zorunda değilsin." Bez çantasına sıkıştırdığı keseleri karıştırdı. "Bir sonraki maaşımla biriktirip alabilirim." Yanağımdaki ellerini sıktım. "Sadece seni mutlu etmek istiyorum. Hem iki kitap sorun olmaz." dedim tatlı bir tebessümle. Annem anlayışla başını salladı.

 

Uzun çarşıya girdiğimizde kalabalık bizi karşıladı. Herkes zor bela hareket ediyordu. Kurulmuş tezgahların başında onlarca kişi durmuştu. Tüccarlar heyecanla satış yapabilmek için bağırıyordu. Annem beni korumak istercesine daha çok kendine çekti. Başımı hafifçe eğdim. Birisi bana baktığında gözlerime takılır kalırdı hep. Bundan sakınmam gerekirdi.

 

Geçen hafta geldiğimiz tüccarın yanına vardık. Yaşlı adam gülümseyerek yanımıza yaklaştı. "Merhaba Sarah." Annem tebessüm edip kumaşlara göz attı. "Asterra kumaşından alacaktım." Yaşlı adam arkasındaki kutulara döndü. "Seçtiğin renkten dimi?" Annem onu onaylayan bir mırıltı çıkardı. Adam kutuları karıştırırken annem diğer kumaşları inceledi.

 

Adam elindeki parlak, krem kumaşla geri döndü. Kumaş ışık olmamasına rağmen parlıyordu. Saten bir dokusu vardı. Çok güzel görünüyordu. Kumaştan büyülenmiştim.

 

Adam kumaşı nazikçe katlayıp büyük bir torbaya koydu. Annem çantasından yarım kese altın çıkardı. Torbayı aldı. Adama keseyi verdikten sonra kitapları adama verdim. Bu devirde bu kitapları iki katına satabilirdi.

 

"Yeni işlenmiş ciltleri." diye açıkladı annem. Adam kitapları alıp gülümsedi. Bakışlarını bana çevirdi. "Kızına gelinlik mi dikeceksin Sarah?" Annemin sevecen ifadesi bir anda değişti. Başımı eğip yere bakmaya devam ettim. Bakışları bendeyken ona bakamazdım.

 

Daha genç bir kızdım. Yüzüme bakan biri bunu kolaylıkla anlardı. Her genç kıza evlilik gözüyle bakmaları cahillikten başka birşey değildi.

 

Annem hafifçe yutkundu. "Satışını yap alım nedenini sorma ihtiyar." Adamın delici bakışlarını üzerimde hissediyordum. Annem sertçe kolumu kavradı. "Gözlerini oymamı istemiyorsan bakışlarını diğer müşterilere çevir." Benimle birlikte tezgahtan uzaklaştı. Biraz uzaklaşınca anneme bakıp güldüm. "Anne olunca senin gibi olacağım." Annem sırıttı. "Bu çağda bir kız çocuğu doğurmak bunları gerektirir Veronica. Kızını ve kendini korumalısın."

 

Annemle çarşıda biraz gezdikten sonra beni ormanın girişine kadar bıraktı. Elime küçük bir hançer bıraktı. "Eve gidene kadar elinde dursun." diye fısıldayıp limana doğru yürüdü.

 

Karanlık ormanda tek başıma yürüdüm. Birisi bana saldırsa kendimi koruyabilir miydim bilmiyordum. Annem bana kendimi savunmayı öğretmişti. Kılıç kullanmayı biliyordum. Daha çok ok atmakta ustaydım. Bu yüzden bu geceki yolculukta kendime güveniyordum.

 

Neredeyse koşar adımlarla eve yürüdüm. Büyükannem yemek hazırlamış olmalıydı. Hatta yemek yiyip uyumuş bile olabilirdi. Evde loş bir ışık yanıyordu. Sessizce eve yaklaşıp ahşap kapının önüne çarşıdan aldıklarımızı koydum. Büyükannem saatler sonra benim gelmediğimi farkedince kapıyı açardı.

 

Sessizce evin arkasına yürüdüm. Odamın camının önüne attıklarıma uzandım. Yayı sırtıma geçirdim. Okları ve kılıcı ise belime takıp defterimle kitabımı aldım. Defterime not aldıklarıma baktım.

 

Mavi çiçekleri takip et.

Mavi yoldan devam et. Derenin yanında oyalanma!

 

Yol ayrımına gelince çınar ağacı olan yere git. Diğer yol tehlikeli!

 

Yıllardır yeryüzündeki çiçek türlerini topluyordum. Hepsinin nerede yaşadığını araştırmıştım. Binlerce türü bulmuştum ancak şimdi alacağım çiçek biraz uzaktaydı. Cadı Krallığına giden yoldaydı. Norlacss Krallığından çıkınca mavi yoldan ilerlersem yol boyu güvende olabilirdim. Mavi yolda bir dere vardı. Orasının lanetli olduğu söylenirdi. Bu yüzden orada oyalanmadan mavi yolu tamamlayınca bir yol ayrımına gelecektim.

 

Sonrası ise defterimde yazıyordu. Hep iki yolu da karıştırırdım. Bu yüzden defterime özellikle not almıştım.

 

Krallığın sınırına doğru yürürken fısıldadım. "Çınar ağacı olan yol doğru yol." Orası beni Wicowia Krallığının ormanına götürecekti. Orada cadılar yaşardı ve cadılar benim için tehlikeli değildi.

 

Norlacss sınırlarına gelince uzun surlarla karşılaştım. Daha önce bu sınırdan defalarca kez geçmiştim. Burada uzun surlar olduğu için muhafızlar burada bulunmazdı. Dışarıdan birisi gelecek olduğunda ise surlardaki büyü bunu hissederdi ve Kral Luis'e bildirirdi. Ancak benim çıktığımı kimse bilemezdi. Çünkü ben buraya aittim.

 

Surların hemen yanında uzun bir ağaç vardı. Her zaman yaptığım gibi ağaca kolaylıkla tırmandım. Dallara sıkıca tutunarak surların tepesine bastım. Surların kenarına tutunup yere atlayacaktım ki pelerinim dallara takıldı. Sinirle pelerinimin kumaşını çekiştirdim. Ancak çıkaramadım. Dengede durmakta zorlanıyordum. Bu yüzden zaman kaybetmeden annemin bana verdiği hançeri çıkardım. Kumaşı kesecektim ki bir anda dengemi kaybetmemle beraber surlardan düştüm. Elimden fırlayan hançer de benimle beraber düşerken sırtım sert çimene çarptı. Hissettiğim acıyla inlerken bir anda çimlerin üzerindeki elime saplanan keskin hançerle inlemelerim haykırışa döndü.

 

Keskin hançer yere düşerken elime saplanmıştı. Avucumun ortasından kanlar fışkırırken inleyerek tek kolumla doğruldum. Elimdeki acıya dayanamayıp ağlamaya başladım. Zaman kaybetme niyetim de yoktu. Bu yüzden pelerinimin yırtılmış kısmından biraz kumaş kopardım. Kanayan elime uzanıp hançeri tuttum. Hançeri tutunca bile elim sızlamıştı.

 

Dişlerimi sıkıp hançeri bir anda elimden çektim. Neyse ki hançer paslanmamıştı. Elimdeki acı hissedilmez derecedeyken dayanamayıp kendimi çimenlere geri bıraktım. Alnımı çimenlere bastırıp derin nefes aldım. Tekrar kalkıp kumaşı aldım. Kanayan elimi sıkıca sardım. Eve döner dönmez kızgın demir bastırmam gerekiyordu.

 

Acıdan neredeyse bayılacaktım.

 

Elimi güzelce sardıktan sonra silahlarımı kontrol edip ayağa kalktım. Üzerimdekileri düzeltip mavi çiçeklere göz attım. Yol boyunca mavi çiçeklerle beraber yürüdükten sonra çimenleri bile mavileşmiş yola girdim. Sessiz adımlarla yolu yürürken sürekli unutmamak için çınar ağacını kafamda tekrarlıyordum.

 

Alacağım çiçek Süsen çiçeğiydi. Hem koleksiyonumun son parçasıydı hemde son zamanlarda yaygınlaşan bir hastalığa çözüm olabilirdi. Süsen çiçeği faydalıydı.

 

Mavi yolda saatlerce soluksuz ilerledim. Karanlık yolu ışıklı çiçekler aydınlatıyordu. Artık yorulmuştum. Üstelik dereye de epey yakınlaşmıştım. Ayaklarımı yere sürterek yürümeye başlamıştım artık.

 

Derenin yanına gelince küçük bir köprüyle karşılaştım. Az yolum kalmıştı. Bu yüzden dinlenerek daha fazla zaman kaybetmek istemedim. Pelerinimin geniş cebine sıkıştırdığım defterimi alıp sayfayı açtım. Bir yandan da küçük bir kibrit yakıp sayfaları aydınlattım. Köprüden geçerken defterdekileri okumaya başladım.

 

Tam bu sırada arkamdan gelen sesle sıçradım. Defter elimden kayıp düştü. Tutmak için uzanmıştım ki dereye düşen defter saniyeler içinde benden uzaklaştı. "Hayır...." diye fısıldayarak giden defterime bakakaldım.

 

Çınar ağacının olduğu yol muydu?

 

Elbette çınar ağacının olduğu yoldu. Öyle hatırlıyordum. Sitem dolu bir mırıltı çıkarıp yürümeye devam ettim. Kibrit de sönmüştü. Bu yüzden sessizce yürümeye devam ettim.

 

Peki o ses neydi?

 

Tavşan olabilirdi. Yada bir kuş veya küçük bir köpek...

 

Mavi yolun sonuna yaklaştığımı hissederken acıktığımı farkettim. Şuan tavşan eti bile yiyebilirdim. Elfler et yemezdi. Sadece otlarla beslenirdik.

 

Yere eğilip parıldayan bitkilerin sayesinde diğer bitkilere göz attım. Gözlerim mantar arıyordu. Buralarda fazla olmasa da mutlaka mantar olurdu. Hava hafiften esmeye başladı. Pelerinime sarıldım. Soğuğa çok olmasa da alışıktım.

 

Mavi yolun sonuna yaklaşmıştım ki arkamdan gelen sesle hızla arkamı döndüm ve karşılaştığım şey ile çığlığı az kalsın basıyordum. Karşımda iki adam vardı.

 

Adamlardan biri boynunu kıtlattı. "Bak burada ne varmış?" Geriye doğru bir adım attım. İkisi de maskeliydi. Bellerinde kılıçları vardı. İkisi de iri yarıydı. Benim neredeyse iki katımdı ikisi de. İkisi de kumral saçlara ve kavruk tene sahiplerdi. Yutkunup onlara bakmaya devam ettim. Elim kılıcımın ucunu kavradı.

 

Az önce konuşan adam bir anda bana doğru koşmaya başlayınca hızla geriye dönüp koşmaya başladım. Pelerinimin kapüşonu omzuma düşmüştü. Öylesine bağladığım saçım savruluyordu. Eteklerimi düşmemek için kavrayıp hafifçe kaldırdım.

 

Dümdüz koşmaya devam ettim.

 

Yol ayrımını geçtiğimi farkedince bir anda durakladım. Başımı geriye çevirip yola baktım. Çınar ağacı yoktu. Siktir! Yanlış yola mı girmiştim? Ve adamlar nereye kaybolmuştu?

 

Derin nefes alıp etrafa bakmaya çalıştım ancak bu yol fazla karanlıktı. Sadece sık sık dizilmiş çam ağaçlarını seçebiliyordum. Yavaşça yürümeye başladım. Geri dönmem gerekiyordu. Yanlış yola girmiştim sanırım. Geriye dönüp yolun başına kadar yürüyecektim ki bir anda sağ tarafımdan yediğim darbe ile sendeleyerek düşmekten son anda kurtuldum. Kılıcımı elime alıp kınından çıkardım.

 

Birisi bana kılıcını savurunca kılıcımla kendimi savundum. Bana doğrudan kılıcı doğrultmuştu. Kendi kılıcımı dik tutup onunkini sertçe ittim. Adamı bir anda itince geriye savruldu. Tam ben ona hamle yapacaktım ki bir anda dönüp kılıcını karnıma savurdu. Karnımda açılan kesik yüzünden acıyla çığlık attım. Bunlar az önceki adamlar yani eşkıyalar olmalıydı.

 

Elim karnımdaki yaraya gitti. Dengemi kaybetmek üzereyken adam bana yaklaştı. O an gücümü toplayıp ona sert bir tekme attım. Adam yere yuvarlanınca zaman kaybetmemek için koşmaya başladım. Kılıcım orada bir yere düşmüştü ancak ona ulaşmam imkansızdı.

 

Öbür adam da ağaçların arasından fırlayıp peşimden koşmaya başladı. Karnımdaki yara beni zorlarken adeta böğürerek koşmaya devam ettim. Artık halsizleşmeye başlamıştım ama yaşamam gerekiyordu. Ölme gibi bir niyetim yoktu. Bu yüzden koşmaya devam ettim.

 

Bir anda güçlü kollar beni tuttu ve vücudumu kolaylıkla ağaçların arasında çekti. Sırtım beni tutan kişinin göğsüne yaslandı. Tam çığlık atmak için ağzımı açmışken hemen farkedip eliyle dudaklarımı kapattı. Diğer eli omzumu tutunca hareket edemedim. Derin, erkeksi bir koku etrafımı sararken korkuyla titredim. Sıcak nefesi soğuk tenimi ısıtırken kulağımın yukarısında arkamdaki adamın dudaklarını hissettim.

 

"Sesini çıkarma ve bana güven."

 

_________________________________________________

 

Selammm geri geldimm

 

Bölüm nasıldı Altıncıklarımmm??

 

Sizi seviyorum iyiki varsınız iyi okumalar dilerim 🤍

 

 

Bölüm : 06.08.2025 01:39 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...