12. Bölüm

10. Bölüm

Yağmur Melek Şahin
ladymelkw

Ormandaki Avcı'nın onuncu bölümüne hoşgeldiniz umarım beğenirsiniz bol bol yorumlarınızı bekliyorum şimdiden iyi okumalar dilerim🤍

 

"Ölüm beni ileride bekliyordu. İlerliyordum çünkü ölüm artık benim dostum olmuştu."

 

_________________________________________________

 

Zaman ciddi anlamda durmuştu çünkü karşımda Salver vardı.

 

Ela gözleri bana öfkeyle bakıyordu. Elini ağzımdan çekip gözlerini benden ayırmadı. Yeşillerime öyle bir bakıyordu ki gözbebeklerimin eriyeceğini zannettim. Donup kalmıştım. Kısa bir anlığına üşüdüğümü unutur olmuştum. Vücudumdaki yaralar artık sızlamıyordu sanki. Salver'ın gelişiyle hepsi iyileşmişti sanki.

 

Etrafta hala atların toynaklarından gelen o tok ses vardı. Salver'ın siyah saçlarının ardından geriye baktım. Yakınlarda ikimiz dışında pek kimse yok gibiydi. Az önceki muhafızlar ortadan kaybolmuştu.

 

Dudaklarım titreyerek aralandı. Salver'ın tek elinin altındaki ellerimin titrediğini hissediyordum. Bunu kesinlikle Salver da hissetmişti. Zaten hissetmemesi imkansızdı. Ellerimi geri çekmeye çalıştım. Ama bırakmadı. Aksine daha sıkı tuttu. Kalın kaşları tehditkar bir şekilde çatıldı. "Benimle geliyorsun." dedi net sesiyle. Arkasına dönüp etrafa göz attı. Ellerimi serbest bırakmış olsaydı ona bir yumruk vurup kaçabilirdim ama elleri beni tutsak etmişti.

 

Başımı yavaşça iki yana salladım. "Bir vampirin emirlerine uyacak değilim." Sinirli bir ifade onu esir aldı. Başını sola çevirip hafifçe güldü. Hayır ortada komik birşey olunca sunduğu bir gülüş değildi bu. Beni duruşu yeterince korkutmuyormuş gibi böyle gülmesi daha da korkutmuştu. Ciddileşip tekrar bana döndü. "Seni bırakma gibi bir niyetim yok." Ellerimi nihayet serbest bıraktı. Ancak kaçmak istediğime eminmiş gibi hiç gecikmeden sol elini omzumun üzerindeki ağacın gövdesine yasladı. Nefesini yine yüzümde hissediyordum ve bu aptal kalbimi harekete geçiriyordu. Salver'ın niyeti neydi? Buraya gelip kendi canını tehlikeye atmıştı. Amacı neydi? Beni kurtarmaya mı çalışıyordu?

 

Yoksa sadece avını korumakta sonuna kadar iddialı olan bir avcı mıydı? Sadece kanım için dönmediğine emindim. Onu yaralamıştım. Benden intikam mı alacaktı? Basit bir intikam için buralara gelecek kadar ciddiye alacak bir adama benzemiyordu. Gözü kara mıydı? Aklına koyduğu birşeyi yapmakta inatçı olmalıydı. Buraya gelmesinin başka bir açıklaması olamazdı çünkü.

 

Peki bana zarar verecek miydi?

 

"Sana yardım etmeme izin ver." İnatla başımı iki yana salladım. Tekrar dudaklarımı aralamıştım ki uçurumun kenarından gelen sesle birlikte o tarafa döndü. Bende hafifçe kafamı yana yatırıp siyah atın üzerinde oturan adama baktım. O bir muhafızdı. Kalbim yeterince baskı yapmıyormuş gibi kaburgalarımı yumruklamayı kesip direkt dövmeye başladı. Bu günün bir an önce bitmesini istiyordum çünkü artık daha fazla heyecana ihtiyacım yoktu.

 

"Orada birileri var!" Siyah bir atın üzerindeki muhafız eliyle sıkıca tuttuğu kılıcı bize doğrultmuştu. Zaten titreyen vücudum daha da titremeye başladı. Salver hemen bana döndü. Birkaç saniyeliğine vücudumu süzdü. Bakışlarının vücudumda gezmesinin ne gibi bir açıklaması olabilirdi ki? Kaşlarım çatıldı. Üzerimde silah olup olmadığını mı kontrol ediyordu? Ağzından mırıltıyla bir küfür çıktı. Ben daha ne olduğunu anlamadan bir anda eğilip dizlerimi tuttu. Kendimi onun omzunda buldum. Bedenim onun sırtına serilirken bacaklarımı sıkıca tutmuştu. Tek eli dizlerimin arkasındaydı. Eliyle tenimin arasında kumaş olmasına rağmen bacaklarımın hatta tüm vücudumun yandığını hissettim. Sırtına yakın olan burnuma onun kokusu geldi. Lanet olası pislik çok güzel kokuyordu.

 

Elimi yumruk yapıp sırtına sertçe vurdum. Ona pek işlememiş gibiydi. Hatta daha çok bana işlemişti çünkü derimin acıdığını hissettim. "Ne halt ediyorsun!" diye cırladım. Umursamazca diğer elini beline götürüp kılıcını çıkardı. Bir eliyle beni tutarken savaşmayı falan mı düşünüyordu? Başımı kaldırıp dağılan saçlarımın arasından bize yaklaşan adamlara bakacaktım ki Salver ağaçların arasında koşmaya başladı. Sinirden ve korkudan defalarca kez onun sırtına yumruklar indirmiştim ama Salver beni umursamadan koşmaya devam etmişti.

 

Daha önce gördüğüm kayanın dibine geldiğimizde biraz ileride ufak ama biraz eğimli bir bayırın daha olduğunu farkettim. Bayır boyunca fazla ağaç yoktu. Sadece fazla çalı vardı. Kayanın hemen dibinde sayılırdı. Zaten hafif ötesinde uçurum vardı. Yüksekten fazla korkmasam bile yerdeki devasa ağaçları gördükçe korkar olmuştum.

 

Salver kayanın arkasına gelince durdu ve beni dikkatle yere indirdi. Ayaklarım tekrar toprakla birleşince sevinçten ağlayacaktım. Hafif açılan eteklerim baldırlarıma doğru süzüldü. Salver elinde tuttuğu kılıcı bana uzattı. "Buradan başka bir yere ayrılma." Kılıcı aldım. Şuanlık onun emirlerini dinlemek zorundaydım çünkü bu kadar muhafızın arasından bu haldeyken çıkamazdım. O da belindeki hançeri çıkarıp kayaya tutunarak az önce geldiğimiz yere baktı. Birkaç saniye orayı kontrol ettikten sonra hiç tereddüt etmeden o tarafa adeta koştu. Bize doğru yaklaşan adamların üzerine gittiğine emindim. Bir elimi kayadan destek almak istercesine kayanın girintisine koyup kenardan Salver'a baktım. Şuan kaçabilirdim ancak ormanda sayamayacağım kadar muhafız olduğuna emindim. Bu yüzden bu lanet vampire katlanmak gerekiyordu. Buradan gitmeden önce annemi bulmalıydım. Onu yakalamışlar mıydı bilmiyordum ama kendini bir şekilde kurtaracağına inanıyordum.

 

Muhafızlardan birinin bağırmasını duydum. Merakla onlara baktım.

 

Salver ona yaklaşan bir adama doğru koşuyordu. Avucunun arasındaki hançeri sanki bir kılıçmış gibi kendinden emin tutuyordu. Adam atın üzerindeydi. Elindeki kılıcı Salver'a doğrultmuştu. Kılıcın keskin yüzeyi parlıyordu. Salver'ın intihar etmek istediğini düşünmüştüm çünkü elinde sadece bir hançer vardı. Ve adamın arkasında birkaç muhafız daha vardı. Kesinlikle kendini öldürtüp beni yakalatmayı düşünüyor olmalıydı.

 

Titrediğim sırada elim bir anda gevşedi. Az kalsın kayaya alnımı vuracaktım. Hızla kayaya daha sıkı tutunup vücudumu da kayaya yasladım. Başım fena halde dönüyordu. Vücudumu öyle bir sıkmıştım ki bacaklarımı bir daha hareket ettireceğimi zannetmiyordum. Üstelik üşüyordum. Soğuk hava yine başıma bela olur olmuştu.

 

Salver'ı heyecanla izledim. Beni şaşırttı ve bir anda yukarı zıplayarak ağaçlardan sarkan sarmaşıklara tutundu. Bir anlık nefesimi tuttum. Kayanın ardından onu izlerken bir yandan da korkuyordum. Kendini sallandırarak atın üzerindeki adamın etrafına dolandı. Salver kolunu kaldırınca ne yaptığını anlayamadım. Adam ona karşı kendini savunmaya hazırlandı ancak savunmaya geç kaldı çünkü Salver çoktan onun boynuna kolunu sarıp attan düşürmüştü.

 

Adam sertçe yere düşerken Salver sarmaşıkları bırakmadığı için rahatça yere indi. Ona yaklaşan diğer atlılara karşı zamanı yoktu. Adamı nasıl öldüreceğini düşünüyordum ancak az önce elinde tuttuğu hançeri adamın boğazına geçirdiğini farkettim. Boynundan fışkıran kanları görünce kusacaktım. Bu sırada da adamın belindeki kılıcı almıştı. Kınından çıkan keskin demirin sesi beni ürpertti. Tehdit edici bir melodi gibi ağaçların arasında yankılandı.

 

Salver korkusuzca adamların üzerine yürüdü. Nefessiz kalmış halde onu izlediğim sırada arkamdan sonbahardan kalma kurumuş yaprağın ezilme sesi geldi. Hemen arkamı döndüm. Karşımda saray muhafızlarından biri vardı. Tam da boynumun önünde keskin kılıcın sivri kısmı vardı. Kılıcı bir anda üzerime doğrultmuştu. Derin nefes alıp avucumun arasındaki kılıcı daha sıkı kavradım. Muhafız tehdit edici bir tonda kılıcın keskin ucunu boynuma değdirdi. Biraz daha ileri gidersem kendimi kayanın içine alacaktım neredeyse. Boynumda duran soğuk demir benu ürküttü. Sakinleşmeye çalıştım. Tenimde ufakta olsa küçük bir yara açtığına emindim. Çünkü muhafızların kullandığı kılıçlar fazla keskin olurdu.

 

Muhafız benim ne yapmak istediğimi anlayınca hemen konuştu. "Sesini çıkaracak olursan..." diyordu ki onun sözünü kestim. Bana hiçbir şey yapamazdı çünkü prensleri onları anında idam ederdi. İlk defa Justin olacak piç işime yarıyordu. Başımı geriye yatırıp onun sözünü böldüm. "Emin ol zarar görecek kişi bir tek ben olmam." Sesim hissettiğim korkuya göre gayet net çıkmıştı. Konuştuğum kadar cesaretli olsaydım şuan orduda savaşıyor olurdum.

 

Adam kurduğum cümleyle birlikte afalladı. Keskin demir tenimden yavaşça ayrıldı. Bu anı fırsat bilip ayağımı hızla kaldırdım ve bacak arasına sert bir tekme attım. Annem hep zor durumda kaldığımda bu hamlenin etkili olabileceğini söylemişti. Bu sırada bir elim kılıcı kendimden uzaklaştırmak için onun elindeki kılıca vurmuştu. Adam inleyerek geriye çekildi. Kendimi daha fazla kenara sıkıştırmamak için sırtımı kaya yerine bayıra yönelttim. Korkuyla elimdeki kılıcı tuttum. Adam kendini düzeltene kadar ona saldıracaktım ama yıllardır kendini yetiştiren bir adama saldıramadım. Bunu düşünmeliydim.

 

Elbette hemen kılıcıma kendi kılıcıyla karşılık verip beni yana savurdu. Vücudum bir anlık hasarın etkisiyle yana çevrildi. Adam bunu fırsat bilerek saçlarıma asıldı. Başımı kendini göğsüne doğru çekti. Kafamdaki deri acıdı. Dizlerimde hissettiğim acıyla inledim. Adam kılıcını boğazıma götürecekti. Başka türlü beni tehdit altına alamazdı. Ağrıyan dizlerimi umursamamaya çalıştım. Sol bacağımı kaldırıp geriye yani onun dizlerine tekme attım. Direnerek sert vurmuştum. Bunu yaparken dizlerim o kadar çok acımıştı ki ağzımdan acı dolu bir hıçkırık kaçtı.

 

Adamın bacağından korkunç bir ses gelmişti. Acıyla haykırdı ve beni ileriye itti. Zaten doğru düzgün ayakta kalamayan ben dengemi kaybettim. Önümde bayır vardı. Kendimi toplayamadan sertçe yere yapıştım. Kalkmak için fırsat bulamadım çünkü bayırdan yuvarlanıyordum. Parmaklarımı dahi hareket ettiremez olmuştum. Yüzüme, boynuma ve vücudumun her yerini dikenler sıyırdı. Ağzımdan acı dolu bir çığlık kaçtı. Hızla yere doğru yuvarlanıyordum. Bacaklarımı toplamaya çalıştım ama hareket edemez halde yuvarlanıyordum.

 

Zar zor görebildiğim tek şey biraz ileride bulunan çınar ağacının gövdesiydi.

 

Ne kadar mesafe olduğunu çözmeye çalışırken başıma aldığım sert darbe hatırladığım son şey oldu.

 

Sonrası koca bir karanlıktı.

 

💫

 

Salver'ın Bakış Açısı

 

Üzerine örttüğüm battaniyenin onu sıcak tuttuğuna kendimi inandırmak istedim. Çünkü teni karda ölen bir muhafızın bedeninden daha soğuktu. Islak kıyafetlerle saatlerce gezdiği için üşüttüğüne emindim. Elflerin bünyeleri vampirlere kıyasla fazla zayıftı. Özellikle Altın Elfler kırılgan olurdu.

 

Üzerinde dolabımdan bulduğum siyah bir tunikle bol bir pjama altı vardı. Onun incecik bedenine o kadar çok bol gelmişti ki uyanınca defalarca kez şikayet edeceğine emindim. Onun mahremiyetine olabildiğince saygı göstermek istemiştim ama ıslak ve paramparça olmuş kıyafetlerle onun uyanmasını bekleyemezdim. Savunmasız bir kadının bedeniyle kendi nefsimi tatmin etme gibi bir hakkım yoktu.

 

Uzun bir bayırdan yuvarlanmıştı. Asırlardır varolan bir çınara kafasını vurmuştu. Muhafızları öldürmeyi bırakıp çığlığına koşmuştum direkt ama onu bulduğumda alnından kan akıyordu. O an öncesinde de olduğu gibi onun kanına ne kadar çok hasret olduğumu farketmiştim ama herşeyi bir kenara bırakıp onu o lanet olası krallıktan çıkarmıştım. Yol boyunca ara sıra uyanarak inlemişti. Acı çekiyordu çünkü vücudunun her yerinde ciddi yaralar vardı. Fazla da üşümüştü. Günlerdir aç kalmış olmalıydı çünkü yoldayken karnı guruldayıp durmuştu. Ona bunu kimin yaptığını az çok tahmin edebiliyordum. Bu yüzden o adama olan kinim daha çok arttı. Bir prensin başka bir prense zarar vermesi ortada savaş yoksa yasal değildi ama yasalar artık umrumda değildi.

 

O piç Veronica'ya dokunmuştu.

Öldürülmeye değerdi.

 

Gözlerimi Veronica'nın bedeninde gezdirdim. Yüzü masumca mumların ışığında parlıyordu. Benim dünyama o kadar çok zıttı ki sanki karşımda bir melek vardı. Masum bir meleği cehenneme sürüklüyormuş gibi hissediyordum. Buradaydı. Hemen önümde savunmasızca yatıyordu. Damarlarında akan kanın kokusu beni kışkırtıyordu. Kanının kokusu o kadar çok güzeldi ki gözlerim sürekli boynuna kayıyordu. Şah damarını zedelemek istiyordum ama önümdeki masumluğu beni mahvediyordu. Dokunmak için can atıyordum ama istediğim kadar da korkuyordum.

 

Oysaki korkmamam gerekiyordu. Ona karşı ufak bir vicdan duygusu olmaması gerekirken ben onu aksine korumak istiyordum. Kimsenin ona dokunmasını, bakmasını istemiyordum. O bana ait bir avdı. Avımdı o benim. Ormanda gezerken kaderime yazılan en güzel av olabilirdi. Ve bir kez daha avımı elimden kaçırma gibi bir niyetim yoktu.

 

Bembeyaz saçları da nemliydi. Saçlarını örmüştü ama örgü ne zamandan kalmaydı bilmiyordum çünkü epey dağılmış ve birbirne karışmıştı. Küçük perçemlerinin birkaç tutamı alnına düşüyordu. Gözleri kapalıydı ne yazık ki. Çünkü ilk defa yeşil renge hasret kaldığımı hissetmiştim. Dudakları ilk gördüğüm gece kadar kırmızıydı ama bu sefer doğallığından değil yaralardan dolayı kırmızıydı. Üstelik kırmızılıklar dudağının kenarına hatta çenesine doğru mor renge bürünmüştü.

 

Kaşlarım çatılı bir halde saçlarının örttüğü boynuna dokunup beyaz tutamları ittirdim. Boynunda sayamayacağım kadar çok parmak izleri vardı. Boğazı neredeyse onu nefessiz bırakacak kadar birden fazla kez sıkılmıştı. Tuniğin açıkta bıraktığı köprücük kemiklerinde dikenlerin açtığı ufak yaralar vardı. Tenindeki her bir yarayı kapatmak istedim. O yaraları açanı ise evrenden yok etmek istedim.

 

Üzerini değiştirirken kolundaki izleri de görmüştüm. İki dizinde de kocaman morluklar vardı. Vücudunda o kadar çok yara ve morluk vardı ki hepsini saymıştım.

 

On dört morluk.

 

Bu lanet olası kadını umursamamam gerekirken ona bunu yapan kişiyi on altı bayıltana kadar dövüp saatlerce derisini canlı canlı süzmek istiyordum. Hatta yapmaya bile karar vermiştim. Ama şuan tek odağım bu baş belası elfi iyileştirip göğsüme yediğim okun hesabını sormaktı. Göğsümde izi duruyordu. Savaşlardan sayamayacağım kadar çok iz almıştım ama bu kadının bende bıraktığı iz en büyüğü ve en deriniydi.

 

Sehpada duran pamuklara uzanıp alnındaki kurumuş kanı sildim. Onun enfes kan kokusu artık benim üzerime bile sinmiş gibiydi. Kokusunu solumak işimi daha da zorlaştırıyordu. İçimde yatan canavarın uyanık olduğu yetmezmiş gibi sürekli dışarı çıkma isteğini fişekliyordu.

 

Onu almaya giderken susuzluğumu gidermiştim ama Veronica'nın kanı öyle çok çekiciydi ki onu hem son damlasına kadar tüketmek istiyordum hemde yıllarca onun kanını bitirmek istemiyordum. Ama emindim ki bir kere onun kanının tadına bakarsam geri kalanında kendime engel olacağımı bilemiyordum çünkü kokusu bile bana cenneti yaşatıyorsa kendisi direkt cenneti benim önüme sererdi. Bu yüzden bu solgun bedene hesabımı sormadan dokunmamam gerekiyordu.

 

Dudağının kenarındaki kanı temizlemek için uzanmıştım ki başını hafifçe hareket ettirdi. Boğazından küçük mırıltılar çıkarken biraz ileride, yanan şöminenin önünde uyuyan Tharagon başını kaldırıp Veronica'ya baktı. Koyu, yeşil gözleri merakla onun üzerinde gezindi. Gözleri eskiye göre pek görünmüyordu. Tharagon birkaç haftada epey büyümüştü. Şatodan tek başına çıktığında avlanarak hayatta kalabilmiş olmalıydı. Kanatları kuşların kanatlarına benzemiyordu artık. Yetişkin bir ejdarhanın kanatları olmak üzereydi. Zaman geçtikçe daha fazla büyüyeceğine emindim.

 

Veronica gözlerini açınca direkt benimle göz göze geldi çünkü onun yüzüne doğru eğilmiştim. Bu yakınlık bile yıllardır içimde ölü bir şekilde yatan ruhumu diriltmişti. Yeşillerine kavuştuğum için az kalsın dudaklarıma tebessüm getirecektim. Ama bunu yapmam demek ona teslim olmak demekti.

 

Kaşları çatıldı. Yeşilleri benim üzerimde gezindi. Hafifçe gözlerini kısıp dudaklarını araladı. Dudakları hem yara içindeydi hemde fazla kurumuştu. Bu yüzden sehpaya uzanıp ahşap bardaktaki suyu ona uzattım. Sanki günlerce su içmemiş gibi bardağı küçük ellerinin arasına alıp içti. Justin olacak alçak piçin ona neler çektirdiklerini düşünmek bile istemiyordum.

 

Veronica birşeyler söyleyecekti ki yeni bir pamuk alıp çenesini tuttum. Sabit kalmasını sağladım. Onun yumuşacık tenindeki parmaklarımın titrediğini farkettim. Savaşa giderken bile içimde ufak bir heyecan olmazken ona sadece dokunurken bile titrediğimi farketmiştim. Hayır bu olmamalıydı. Bir elfe teslim olmamam gerekiyordu ama ben kendimi tamamen ona kaptırmak istiyordum.

 

Sikeyim.

 

Bir anda üzerindeki battaniyeyi atıp bacaklarını koltuktan sarkıttı. Hemen uzanıp kolundan tuttum. Gitmesine izin verme gibi bir niyetim hiç yoktu. Sinirle bana baktı. "Bırak." dedi dişlerinin arasından. Sesi daha önceki gibi bir melodi gibi değildi. Aksine beni öldürmek istiyor gibiydi. Elini kaldırıp kolunu tutam elimi kavradı. Avucundaki kurumuş yarayı hissettim.

 

Elimi ittirdi ama beni kıpırdatacak kadar güçlü değildi. Emin bir şekilde başımı kaldırdım. Avucumun arasındaki pamuğu bir kenara bıraktım. Sinirli bakışlarını üzerimde gezdirmesini sevmiştim. Etrafa ateş saçarken o kadar çok etkileyici gözüküyordu ki ilk defa bir kadına bu kadar çok teslim olmak istedim. Onun uğruna değer gibiydi.

 

Hafifçe üzerine eğilince kalp atışlarının hızlandığını farkettim. Ona ne zaman yaklaşsam heyecandan deliriyordu ama bunu dışarıdan belli etmiyordu. Bunu sevmiştim. Sürekli yapma isteği getiriyordu. Onu heyecanlandırmak eğlenceliydi.

 

"Bırakmam Veronica." Kolunu geri çekmek isteyince ona izin verip bende elimi geri çektim. Bir yandan da her an kaçmak isteyecekmiş gibiydi. Bu yüzden hazırda bekliyordum. Gerçi buradan kaçması şuanda imkansız sayılırdı çünkü her ihtimale karşı şatonun kapıları ve camları kilitliydi. Ufak bir dalgınlığımda yine kaçıp gitmesini istemiyordum.

 

Başımı yana eğdim. İfadem gayet ciddiydi. Gitmesine izin vermeyeceğimi o da biliyordu. "Ormanda kanını isteyen vampirlerin olduğu yetmezmiş gibi her yerde seni arayan muhafızlar varken seni bırakacağımı mı sanıyorsun?" Birşey demeden yüzüme bakmaya devam etti. Zihninden neler geçtiğini merak ediyordum.

 

"Yanılıyorsun Veronica." dedim. Sitemli bir şekilde dudaklarını dişledi. Hayır. Bakışlarım gözlerinde kalmalıydı. "Beni neden koruyorsun? Bir vampirin beni korumasını istemiyorum!" Tehlikeli bir gülümsemeyle onu izlemeye devam ettim. Veronica gerçekten korumam gereken bir avdı.

 

Alnına düşen saçlarını geriye ittirme isteğini unutmaya çalıştım. En son bir kadına dokunalı yıllar olmuştu. "Sadece avını koruyan bir avcıyım." dedim dudağımın bir kenarının kıvrılmasına engel olamayarak. Veronica yüzünü buruşturdu. "Yine de bu sana teslim olacağım anlamına gelmiyor." Sesi o kadar çok sert çıkıyordu ki bu sinirle üzerime atlasa beni zorlayacak gibiydi. Yıllarca bir kulübede kalmış olmalıydı. Profesyonel olarak kılıç kullanmayı bilmese bile dayanıklılığı onun güçlü bir savaşçı olduğunu belirtiyordu. Elbette şuan bunu uygulayamazdı çünkü sadece kılıcı tutmayı biliyordu. Ona nasıl kendini savunacağı bile pek öğretilmemişti. Eğer öğretilseydi beni bile alt edebilecek kadar güçlüydü ama farkında değildi.

 

Sehpayı biraz ileri itip kendime ahşap sandalye çektim. Üzerine oturup geriye yaslandım. Dizlerim, Veronica'nın bacaklarıyla temas ediyordu. Tenlerimizin arasında kumaş parcaşı olsa da sadece aptal bir kumaş parçasıydı.

 

Kollarımı göğsümde birleştirip yüzümdeki hafif sırıtışı soldurdum. "Senden itaat etmeni istemiyorum. Sadece sana yardım etmek istiyorum. Öleceğini bile bile seni bu şatodan çıkaramam." Öfkeli bir şekilde burnunu rahatsız eden saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı. "Yine de..." diyordu ki elimi kaldırıp onu susturdum. Gözlerini tatlı tatlı kırpıştırdı. "Seni yiyecek falan değilim. Seni korumam gerekiyor çünkü dış dünyada sayamayacağın kadar düşmanın var." Onu arayan muhafızlara yada kanını isteyen vampirlere yedirme gibi bir niyetim yoktu.

 

Sahi ben neden bu kıza yardım edip yanımda tutmak için direniyordum?

 

Bu soruyu kendimce cevaplayabilecek miydim emin değildim. Sadece avını koruyan bir avcıysam onun kanını tüketmem gerekmez miydi? Ama bunu yapmayı ilk defa bir elfe karşı istemiyordum. Onu tüm dış dünyadan korumak istiyordum. Saçının teline zarar gelirse yakamadığım onca krallığı yakacakmış gibi hissediyordum ve bundan korkuyordum çünkü ben kendi topraklarımı bile bu kadar korumak istememiştim. Şimdi ise sinir bozucu olacak kadar güzel olan bir elfi korumak için neredeyse ona yalvaracaktım.

 

Ciddi anlamda bana ihtiyacı vardı. Tek başına hayatta kalabilir miydi emin değildim. Belki kendini savunabilirdi ama etrafta iyi kılıç ustaları varken pek şansı yoktu.

 

"Beni yemeyeceğin ne malum?" Ona zarar verme düşüncesi kafamın içinden geçince sinirle başımı sağ tarafa çevirip güldüm. Onun kanını herşeyden çok istiyordum. Hiçbir elfin kanı bu kadar arzulanamazdı ama onun kanı ayrıydı. O benim cennetimdi. Kokusu da benim cennetimdi. Asla tadamayacağım kanını benimsemiştim. O benim avımdı.

 

Bakışlarımı onun yeşillerine çevirdim. "Eğer seni yeme gibi bir niyetim olsaydı bunu çoktan yapardım tatlım." Saçları tekrardan burnuna değince kaşınmış olacak ki hapşırdı. Onun bu haline gülecek olsam da hala damarlarımda dolaşan sinir bunu engelledi. Kendini düzeltip elini karnına götürdü. Elbisenin kumaşını sertçe sıktı. Karnı ağrıyor olmalıydı.

 

Kadınların karnı ağrıdığı zaman ne yapmak gerektiği fazla bilmesem de sıcak birşeylere ihtiyacı olduğunu anlamıştım. "Belki de henüz kan ihtiyacın yoktur." Başımı anlayışla iki yana salladım. Vampirler hakkında birşeyler biliyordu ama vampirler hakkındaki gerçekleri bilmiyordu çünkü vampirlerin aslında ne kadar sabırsız oldukları hiçbir kitapta yazmazdı.

 

Sadece bizlerin acıktığımızda kan istediğimizi sanarlardı. Bir vampirin hayvan kanı da tüketebildiğini ama daha lezzetli olduğu için masum elfleri öldürdüğünü düşünürlerdi. Yada bir vampirin duyularının güçlü olduğu söylenirdi. Uzaktaki bir adım sesini duyabilecekleri kitaplarda yazsa da biz vampirler çok sessiz ortamdayken başka bir türün damarlarındaki kanın akışını duyabilirdik. Veronica'nın damarlarındaki kanı daha önce duymuştum. Kalbinin sesi sık sık bir saat takırtısı gibi kulağıma gelirdi.

 

Eğer bir elfin kanının kokusu gerçekten güzelse aç olmasak bile onu tüketebilirdik çünkü vampirler sabırsız yaratıklardı. En büyük güçsüzlükleri sabırsız olmasıydı. Hayvan kanıyla beslenmek sadece bize zarar verirdi. Kısa süreliğine açlığımızı yatıştırsak bile hayvanların kanı zamanla bizi öldürürdü. Ama bunu hiç kimse kitaplara yazmazdı çünkü vampirlerin daha fazla korku salması istenmezdi. Dünyadaki en korkunç türlerin başını vampirler ve kurtadamlar alırdı. Özellikle vampirler bir zamanlar elfer için epey tehdit olmuştu.

 

Duvardaki gaz lambalarından birkaçının gazı bittiği için söndü. Ortam hafif karanlık olmuştu. Veronica korku dolu bakışlarını duvarlarda gezindirdi. Onu daha fazla korkutmak istemiyordum ama beni anlamasını da istiyordum. Elbette beni anlaması zordu çünkü küçüklüğünden beridir benim gibilerden korkarak yaşamıştı.

 

Üzerine hafifçe eğilip gülümsedim. İlk defa bu geceki isteklerimden birini bastırmayı kesip parmağımı omzuna uzatıp dağılan tutamlarından birini parmağıma doladım. Bu hareketim onu öyle çok heyecanlandırmıştı ki kalp atışları anında hızlandı. Bu sırıtmamı genişletti. Yanaklarının kızarması beni daha çok tatmin etti.

 

"Kanının kokusu enfes ve dayanılmaz." Parmağıma dolanmış saçını kıvırdım. Saçıyla oynamak ilginç bir şekilde eğlenceliydi. "Altın Efleri tok olsak bile affetmeyiz tatlım." Başımı omzuma doğru eğerken yumuşacık tutamı serbest bıraktım. Beyaz tutam şah damarının hemen üzerine düştü. "Ama sana zarar vermek istemiyorum Veronica." Veronica anlamsızca bana baktı. Herşeyin nedenini merak ediyordu. Onu neden koruduğumu ve ona neden zarar vermediğimi merak ediyordu ama bunun cevabını henüz alamayacaktı.

 

Veronica meraklı bir kadındı. Belli etmese bile söylediklerimi defalarca kez kafasından geçirip ihtimalleri sıralıyordu. Ve aldığı cevaplar onu tatmin etmeyince ardını arıyordu.

 

Şuan onun kalacağı başka bir yer yoktu. Başka krallıklara gidemezdi çünkü vampirler onu avlayabilirdi. Norlacss'a da geri dönemezdi. Ormanda sayısız muhafız varken daha sınıra ulaşamadan yakalanırdı.

 

Bana öyle bir bakıyordu ki sadece iki saniye sonra beni boğmak için üzerime atlayacak gibiydi. Birkaç saniye yüzümü inceledikten sonra sıkıntıyla nefes alıp verdi. Dirseklerini dizine dayayıp çenesini eline yasladı.

 

"Bana gerçekte kim olduğunu anlat öyleyse." dedi iri gözlerini bana dikerek. Memnuniyetle arkama yaslandım. Bu bir kabullenmekti. Beni tanımak istemesi bana teslim olduğu anlamına geliyordu. Bu yüzden yüzümdeki gülümsemeyle başımı hafifçe ona doğru eğdim.

 

"Bundan keyif alırım tatlım." Cevabım onu uzun zaman sonra gülümsetmeye yetmişti.

 

 

 

_________________________________________________

 

 

 

Selammm yeni bölüm ile geldimm

 

Bölüm nasıldı???

 

Sizi seviyorum iyiki varsınız iyi okumalar dilerim 🤍

 

 

 

 

Bölüm : 26.09.2025 11:59 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...