14. Bölüm

12. Bölüm

Yağmur Melek Şahin
ladymelkw

Ormandaki Avcı'nın on ikinci bölümüne hoşgeldiniz umarım beğenirsiniz bol bol yorumlarınızı bekliyorum şimdiden iyi okumalar dilerim 🤍

 

"Sevgi sahip olmak değil; birlikte varolabilmektir."

 

_________________________________________________

 

Salver kapıyı açmak için yönelince kaşlarımı çatıp onun kolunu sıkıca tuttum. Delirmiş miydi bu adam? "Ya muhafızlarsa?" Dudağının kenarı küçük bir sırıtış sundu. Nadir gülümsemelerindendi. Kolunu fazla sıktığımı farkedince elimi geri çektim. "Azınlık atlarını görmek isteyeceksin." Kapıyı açıp kendini dışarı atınca onu takip ettim. Dışarıya adım atmamla birlikte ayaklarım suyla doldu. Dün gece biraz da olsa yağan yağmur yüzünden toprak ıslacıktı . Saraydan kalma bez babetlerimle yürüyecektim. Bol pantalonum ayaklarımın üzerini örtüyordu.

 

Bahçeye göz gezdirdim. Birkaç ağaç dışında pek birşey yoktu. Ağaçlardan birinin dibinde sayamayacağım kadar çok siyah gül vardı. Hepsi özenle ekilmiş gibiydi. Çiçekleri ne kadar çok sevsem de gülleri hep lanetli olarak görmüştüm. Bunun sebebi ise cadıların en sevdiği çiçek olmasıydı. Birçok kara büyünün kaynağı güller olurdu.

 

Upuzun bahçe kapısından çıkınca daha önce korkarak çıktığım ormana girdik. Salver benim yakınımda yürüyordu. Atların sesi daha da yakından gelmeye başlayınca ürktüm. Sesleri fazla korkunçtu. Biraz daha yere sert bassalar neredeyse yer sallanacaktı. "Azınlık atlarını biliyor musun Veronica?" Bana döndü. Başımı iki yana salladım. Kadrajıma ilk başta birkaç siyah tüylere sahip atlar girdi. Sonrasında bir anda çoğaldılar. Hepsi birkaç metre ilerimizde koşuyordu. Neredeyse bir orduya denk gelecek kadar çok at vardı. Öyle hızlı koşuyorlardı ki bize doğru yönelseler anında paramparça ederlerdi. Bu yüzden onlardan korktum ve Salver'a doğru yanaştım. "Buraya gelmezler değil mi?" Salver atlara bakıp bana geri döndü. Bir eli çoktan pelerinimin kumaşını kavramıştı. Sanırım bu güven vermek içindi. "Merak etme tatlım sana yaklaşamazlar bile." Yine de ürkerek atlara bakmaya devam ettim. Yola devam etmemiz için atların gitmesini beklemeliydik.

 

Aralarında küçük yavrular vardı. Salver parmağını atlara doğrulttu. "Azınlık atları sadece vampirlerin yaşadığı alanlarda bulunurlar. Vampirler dışında hiçbir tür onları evcilleştiremez." Yavrulardan birini gösterdi. "Eğer yavru değilde olgun bir atsa karşısındaki vampiri tanrısı olarak görebilir." Yani her türün kendine has bir hayvanı olduğu söylentisi doğru olmalıydı. Buna inanmazdım ancak şuanda inanıyordum. Tıpkı elflerde olduğu gibi onların da kendine has hayvanları vardı. Tek fark, elflerin safkan bir altın elf olması gerekiyordu.

 

Azalmaya başlayan atlara son kez baktım. "Korkutucu görünüyorlar...." O kadar çok sert görünüşleri vardı ki her an üzerimize atlayıp parçalayacakmış gibi duruyorlardı. "Onlar da sizin gibi kan emici mi?" Salver soruma hafifçe güldü. Erkeksi kahkahası kulaklarımı doldurdu. Bu sebepsiz yere huzur vericiydi. "Normalde yemezler ancak fazla vahşilerdir. Aç kalırlarsa kendi türlerini bile parçalayabilirler." Sanırım azınlık atlarından artık korkuyordum.

 

Atlar bizden oldukça uzağa gidince yolumuza devam ettik. Nereye gittiğimizi biliyordum. Daha önce koşarak ilerlediğim yollardan Salver ile birlikte geçtik. En son buradan kaçmak için geçmiştim. Yol fazla tanıdıktı. Salver'ı yaraladığım yere gidiyor olmalıydık. Islak yerlere bastıkça ayaklarım donuyordu. Kış yaklaştığı için epey soğuktu. Salver'ın verdiği kalın pelerin sayesinde soğuktan korunuyordum. Yine de bez babetlerden dolayı ayaklarımı neredeyse hissetmiyordum. Salver kapüşonunu takmadığı için onun gözleriyle birebir aynı olan siyah saçlarına baktım. Kulaklarıma melodi sesleri eşlik edince kaşlarım çatıldı. "Yakınlarda yaşayanlar mı var?" Salver beni onayladı. "Biraz ileride küçük bir köy var." Köyü merak etmiştim. Krallık dışındaki köylerin çoğunluğu halk tarafından kabul edilmeyen kesimler olurdu.

 

"Vampirler mi yaşıyor?" diye sordum. Yerdeki dallara basarken gelen çıtırları duyabiliyordum. "Genelde slumlar kalır." Slumlar dışlanan kesimlerin oluşturduğu topluluktu. Bir cadıyla peri evlense bile slumlar bunu yakınmazdı çünkü slumlar zaten dışlanan kesimdi. Genelde karışık halde yaşarlardı. Slum köylerini hep merak etmiştim. Hevesle Salver'a yaklaştım. Ayaklarım yerdeki çamura bulanmıştı. Kolunu tutup bana bakması için kolunu hafifçe sarstım. "Oraya gidelim mi?" Salver kaşlarını kaldırdı. "Eşkıyaların cirit attığı bir yere seni götüremem Veronica." Oflayarak bir ayağımı yere vurdum. "Yine de... orayı görmek buna değmez mi?" Kılıcımı kınından çıkarıp ona gösterdim. "Hem kendimizi korumak için kılıcımız bile var!" Salver hiç ümit verici bakmayarak beni onaylamadı.

 

O yeniden yürümeye başlayınca kılıcımı eski yerine koyup onun arkasından ilerledim. "Oraya defalarca kez gittim ve oradan soyulmadan dönmek çok zor." Yüzüme düşen perçemlerimi bir kenara sıyırdım. Ayaklarımı sertçe çamura bastım. "Kötü bir yerse sen neden defalarca kez gittin?" Salver bana kısa bir bakış attıktan sonra önüne döndü. "Tatlım dünyanın en lezzetli şarabı orada üretiliyor." Onun peşinden ilerlemeye devam ettim. Bana uzun gelen pelerin yere sürtünüyordu. Bu yüzden dökülen yaprakların hışırtısını duymak kulağımı rahatsız etmişti.

 

Dakikalarca yürümeye devam ettik. Normalde saatlerce yürüsem bile yorulmam zordu ama ıslak ayaklarımla birlikte üşüyerek yürümek korkunçtu. Bu yüzden adımlarımı yavaşlattım. Ellerim yanlarıma düştü. Patikaya uzanan yoldaki yemişleri gördüm. "Aç kalmayacağım!" dedim gülerek. Salver bana karşılık verdi. "Sanırım şanslı günündesin." Heyecanla yemişlere yaklaştım. En sevdiğim meyve olabilirdi. Kış yaklaştığı için bulmakta zorlanacağımızı düşünmüştüm.

 

Yemişlerin üzerine eğilince dizlerim sızladı. Bunu belli etmemeye çalışsam da ağzımdan küçük bir inilti çıktı. Justin olacak piçe bir kez daha sövdüm. O sarayda geçirdiğim zamanları kafamdan atmaya çalışarak elimi yemişlerin üzerine götürdüm. Ama öyle çok mahvetmişti ki beni elimin titrediğini farkettim.

 

Bir an için orada öleceğimi bile düşünmüştüm. Canım öyle çok acımıştı ki dünyaya aşık olan ben, tanrıya canımı alması için dua edecektim. Yağmuru çok sevmeme rağmen yağmur yağmaması için dua ettim belki üşümem diye. Ama benim ruhum öyle çok donmuştu ki bir daha çözülmem sanmıştım.

 

Salver ile karşılaşmanın heyecanı bir süreliğine bana yaşadıklarımı unuttursa da haftalarca izleri vücudumda kalacaktı. Kendimi toparlayarak yemişlerden birkaçını topladım. Salver'ın vücudunu yakınımda hissetmek bana güven veriyordu. Bu yüzden düşüncelerimi bir kenara atmayı başarıp şuanki zamana odaklandım.

 

"Bu kadar lezzetli yemişler varken nasıl tavşana kıyabiliyorsun Salver?" Pelerinimin eteğini kavrayıp yemişleri siyah kumaşın üzerine bıraktım. Salver'ın sesi hemen arkamdan geldi. "Aç kalmayı tercih etmem tatlım." Yemişlerden birini güzelce temizleyip ona döndüm. Tam çaprazımda diz çökmüştü. Omzum neredeyse göğsüne değmek üzereydi. Tebessüm edip temizlediğim yemişi ona uzattım. "Bence tadına bakmalısın." Elbette beğenmeyecekti. Yine de tepkisini merak etmiştim. Birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra bakışları yemişe döndü. Elimden alıp ağzına atacağını zannettim ama beni şaşırtıp elime doğru eğildi. Benim iki yudumda yediğim yemişi tekte ağzına attı. O çiğnemeye başlarken güldüm. "Hey!" Tadı alınca hafifçe yüzünü buruşturdu. "Boğulacaksın."

 

Yemişlere dönüp toplamaya devam ettim. Ara sıra elime gelen renkli çiçekleri de incelemekten kaçınmamıştım. "Fazla ekşi. Nasıl yiyebiliyorsun?" Elimdeki yemişten bir yudum alıp ona döndüm. İştahla çiğnedim. Salver'ın gözleri kısa bir an dudaklarımdan geçti. Tekrar yere döndüm. "Aç kalmayı tercih etmem Salver." Salver'ın güldüğünü duymak beni tatmin etti.

 

Onun tepkisine bende gülerken ormandan gelen başka erkek sesleriyle birlikte durakladım. Atların nallarının çıkardığı sesleri duyar duymaz olduğum yerde hızla ayağa kalktım. Ancak bunu yaparken dirseğim Salver'ın göğsüne sertçe çarpmıştı.

 

Salver'ın dudaklarından dökülen küçük bir inilti sayesinde ona döndüm. Elini göğsüne götürmüştü ve avucunda kan vardı!

 

Hemen onun üzerine yürüdüm. Elimi göğsüne götürüp endişeyle ona baktım. "Aman tanrım..." Dirseğim tam da dikişlerin olduğu kısıma denk gelmiş olmalıydı. Simsiyah pelerinin kanla daha da koyulaştığını gördüm. "Hemen tampon yapmam gerekiyor. Kan kaybetmemelisin." Aceleyle pelerinine uzanmıştım ki uzaktan gelen seslerle donakaldım.

 

"Orada birileri var!" Salver vakit kaybetmeden pelerininin üzerindeki elimi kavrayıp koşmaya başladı. Birlikte ağaçların arasına karıştık. Koşarken takılmamak için paçalarımı sıkıca kavramıştım. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki nefes almayı unutmuştum sanki.

 

Arkamı dönüp gelenlere baktığımda bizden uzakta olmasına rağmen atlarla bize yaklaşan muhafızları gördüm. Beyazla karışık mavi üniformaları onların hangi krallıkta olduğunu gösteriyordu. Lanet olası kapüşonum açılmıştı. Beni uzaktan tanımaları imkansız olsa da beyaz saçlarım yüzünden beni ya gerçekten Veronica yada Gloria sanacaklardı.

 

Uzun bir patikadan geçip ağaçların daha da seyreldiği alana geldik. Etraftaki ağaçların azalması bizi daha çok belli ediyordu.

 

Koşmaya devam ederken bir anda ayaklarımdan birinin çamura batması ile olduğum yerde durup bacağımı yukarı çektim. Bileklerime kadar çamur olmuştu. Tekrar koşmak için hafifçe silkeledim. Salver bana dönüp birkaç saniye beni inceledikten sonra bir anda üzerime eğilip bir elini dizimin altına diğer elini de sırtıma koyup saniyesinde beni kaldırdı. Kaşlarımı çattığım sırada koşmaya başladı.

 

"Salver.... yaralısın." Acıyla inledi. Bir yandan yaralıydı ve koşarak beni taşıyordu. Ona defalarca kez beni indirmesini söyledim. Bu sadece beni daha da sıkı tutmasına sebep olmuştu. "Sana bot vermemekte aptallık ettim." Yine uzun patikalardan birine gelince düşmekten korkup ellerimi boynuna doladım. Bir yandan koşması sanki her an düşecekmişim gibi bir his veriyordu.

 

Yakınlardan gelen müzik sesleri yoğunlaştı. Salver'ın bahsettiği köye yaklaşmış olmalıydık. Derin nefes alıp arkasına baktığımda muhafızları göremedim. "Bizi kaybetmiş olmalılar." Patikanın sonunda başlayan sık sık dizilmiş evleri görmemle birlikte bir parça da olsa kendimi güvende hissettim. Sokaklar öyle çok karışıktı ki muhafızlar bizi burada bulamazdı.

 

Salver kendinden emin bir sesle konuşurken etrafı kontrol etmekten kaçınmadı. "Etrafımızı kuşatacaklar. İki taraftan da nallarının sesi geliyor." Dizimi bir anda önce sıkı tuttu ki canının ne kadar çok yandığını farkettim. "Beni indirmelisin Salver." Cümlemi duymazdan gelerek köye daha çok yaklaştı. Gülerek dans eden kadınların sesi öyle bir geldi ki merakla o tarafa baktım. Adeta büyülenmiştim.

 

Sık sık dizilen her evin karşısında bir ev daha vardı. Evler yıkık döküktü. Oluşan uzun sokakların arasında sayamayacağım kadar çok kişi vardı. Dizilen tezgahların arasında küçük çocuklar koşturuyordu. Hepsinin üzerleri yırtık kıyafetlerle kuşatılmıştı.

 

Salver hiç düşünmeden sokağa atlayıp vampirlerin arasına karıştı. Herkes merakla bizi süzüyordu ama ikimizin de umrunda değildi çünkü peşimizde Norlacss Muhafızları vardı.

 

Tezgahların arasında öyle hızlı koşuyordu ki bizi gören herkes geçmemiz için kenarlara çekiliyordu. Bazı çocuklar korkarak evlere kaçarken bazıları heyecanla bizi gösteriyordu.

 

Atların kişnemesini duyunca arkamı dönüp gelenlere baktım. İki muhafız atından inip peşimizden gelmeye başladı. Muhafızları gören halk öyle çok korktu ki kadınların çocuklarını alıp evlerine kaçtığını gördüm. Kim bilir masumlara neler yapmışlardı. Norlacss'lı muhafızların hiçbiri masum değildi çünkü onların başında Justin vardı.

 

Biraz ileride farklı sokaklara ayrılan bir meydan vardı. Salver buraları ezbere biliyor olmalıydı. Hiç tereddüde girmeden sol tarafımızdaki dar sokaklardan birine yöneldi. Girdiğimiz sokak o kadar çok dardı ki tek bir tezgah bile kurulmamıştı.

 

Müzik sesleri eşliğinde içki kokularının geldiği binalardan birinin kapısının önündeyken beni yere indirdi. Duvara yaslanıp derin nefes alırken kılıcını sıkıca tuttuğunu farkettim. Göğsündeki yara öyle çok kanamıştı ki ikimizin de üzeri kanla ıslanmıştı. Adım seslerinin bize doğru yaklaştığını duydum. Salver kendini hazırlamıştı. Elim onun kolunu buldu. Bana döndüğünde yüzünün fazla solgun olduğunu gördüm. Öyle hızlı nefes alıyordu ki göğsü heyecanla inip kalkıyordu.

 

"Yaralısın Salver." diye fısıldadım. Başını iki yana salladı. Kolunu benden kurtarıp uzaklaştı. "Dikkat et Veronica." Onun ani tepkisiyle geriye çekilecektim ki bir anda sokağın başında beliren iki muhafız üzerine koştu. Olduğum yerde duvara sinip onu izledim. Ağzımdan korku dolu bir inilti koptu. Derin nefesler alarak aceleyle kılıcımı aradım ama kılıçtan önce bulduğum şey katlanmış bir çakıydı.

 

Salver iki muhafızdan birini çoktan öldürmüştü. Yerde kanlar içinde yatan muhafız saniyeler içinde can vermişti. Diğeri ise öyle hızlıydı ki Salver'ın neredeyse omzunu ciddi şekilde yaralayacaktı. Neyse ki Salver son anda kurtulup kendini geriye attı. Sert bir tekmeyle muhafızı devirmeye çalıştı ama muhafız kıl payı kendini kurtarıp yere çömeldi ve hızla bacağını uzatıp yeri süpürdü. Salver onun ne yapmak istediğini anlayıp yerdeki bacağına sertçe bastı. Öyle sert basmıştı ki kulaklarıma gelen kemik sesiyle yüzümü buruşturdum.

 

Bakışlarımı başka yere çevirip parçalanan etlerinin sesini duydum. O an çatının üzerinde Norlacss'lı bir muhafızı daha görünce kaşlarım çatıldı. Elindeki oku germişti. Doğruca Salver'ı nişan almıştı. Bizden uzakta sayılırdı. Bir kadın olmalıydı.

 

Usta bir nişancı olsaydı çoktan Salver'ı vurmuştu çünkü odağı belliydi ve hareketleri tahmin edilebilirdi ancak kadın nişan konusunda iyi değildi. Yayını Salver'ın hareketine göre kullanması yanlıştı. Hedef yerine okun yönüne odaklanıyordu. Bu sadece onu vurmasını geciktirirdi.

 

Yine de fazla zamanım yoktu. Odağı tamamen Salver'daysa beni farkedemezdi. Elimdeki çakıyı açıp duvara dayalı bir şekilde koşmaya başladım. Bu mesafeden onu vurabilirdim ama bu fazla riskli olurdu çünkü kaçırabilirdim de. Hedefi kaçırırsam onun odağı ben olabilirdim.

 

Bu yüzden hızla onun olduğu binaya yaklaştım. Beni farkedince başta şaşırdı ama hemen kendini toplayıp yayı bana çevirdi. Bir anlık panikle tahmin ettiğim gibi oku kaydırmıştı. Çakıyı kaldırıp onun vücudunu hedef aldım. Annem hep riskli hamlelerde kafası yerine vücudunu hedef almamı söylerdi. Çünkü vücudunu tutturabilmek daha kolaydı.

 

Kolumu havaya kaldırınca morluklar yüzünden vücudum öyle bir sızladı ki çakıyı kadının vücuduna fırlatırken ağzımdan bir haykırış yükseldi. Çakı kadının direkt omzuyla göğsüne giden yola saplandı. Kadın acıyla inleyip oku yayı serbest bıraktı. Panikle yana kaçtım. Ok kulağımın dibinden öyle bir hızla geçti ki gözlerim kapalı halde titreyerek kafamı topraktan yapılmış duvara yasladım.

 

"Veronica!" Salver'ın bana doğru koştuğunu hissedince gözlerimi açtım ve çatıdaki kadının dengesini kaybedip düştüğünü gördüm.

 

Salver karşımda belirince bakışları direkt kulağıma kaydı. Kaşlarını çatıp elini kulağıma götürdü. Parmakları saçlarımın bir tutamını alıp omzumdan sarkıttı. Sertçe yutkundu. "Yaralanmışsın." Yana doğru baktığımda okun tamda başımın yanına saplandığını farkedince tüylerim diken diken oldu. Kıl payı yaşıyordum. Kulağımın ufak bir kısmını sıyırmıştı ve akan kan saçlarıma bulaşmıştı.

 

"Muhafızlar daha gelmez değil mi?" Kolumu kavrayıp kendinle beraber beni de yürüttü. Bakışları etrafta gezinirken öldürdüğü iki muhafızı gördüm. İkisinin de ruhu bedenlerinden ayrılmıştı. Salver karşıdaki çatısı kana bulanmış binaya yürüyünce bende onunla yürüdüm. "Köyün her yerinde muhafızlar var." Salver etrafı kolaçan ettikten sonra bizden biraz yüksekte olan balkonun önünde durdu. Bulunduğumuz sokak meyhanelerle dolu olmalıydı. Küçük küçük eski binalardan müzik sesleri yükseliyordu. Sokak öyle çok tenhaydı ki müzik sesleri eşliğinde kahkaha sesleri gelmeseydi buraların terkedilmiş olduğunu düşünürdüm.

 

"Ne yapacağız öyleyse?" Salver tam sorumu cevaplayacaktı ki bir anda vücudu sarsıldı. Dengesini kaybetmemek için duvara tutundu. Derin nefesler alarak sorumu cevapladı. "Hanlardan birinde kalacağız. Gece boyunca sokakları dolaşırlar." Kaşlarım çatıldı. "Hanları aramazlar mı?" Başını iki yana salladı. "Onlar için sadece zaman kaybı olur. Bizim köyden kaçtığımızı düşünüp hızlı hareket etmeye odaklanacaklar." Göğsündeki kanlar neredeyse kurumak üzereydi. Mikrop kapmaması için dua ettim. Çünkü terden sırılsıklam olmuştu ve terinin kanına karışması işleri daha da kötüleştirebilirdi.

 

Tam birşey diyecektim ki bir anda yere eğilip bacaklarımdan tuttu ve beni havaya kaldırdı. "Tırabzanlara tutunup balkona çık Veronica." Sesi öyle çok cılız çıkmıştı ki onu sorgulamayı sonraya bırakıp dediğini yaptım.

 

Ellerim sıkıca siyah tırabzanları kavradı. Vücudumu yukarı çekip ayaklarımı balkonun zeminine bıraktım. Bunu yaparken vücudumdaki morluklar öyle çok sızlamıştı ki olduğum yerde durup ellerimi bacaklarıma dayayıp derin nefes aldım. Salver da balkona çıkınca aynı şekilde nefes nefese kalmıştı.

 

Balkonun kapısı açıktı. Salver içeriye dalınca bende onun peşinden gittim. Merakla etrafa bakarken Salver'ın arkasına sığınmıştım.

 

Girdiğimiz yer tam ortada kocaman yatağı olan bir odaydı. Makyaj masasının üzerindeki parfümlerle taraklar özenle dizilmişti. Küçük bir şifonyer vardı. Odadaki eşyalar eski sayılırdı. Herşey ahşaptandı ve yeni temizlenmiş gibiydi.

 

Salver odayı tararken bir eli kılıcındaydı. Diğer eli ise arkasında duran benim pelerinimi tutuyordu. Kumaşı öyle sert tutmuştu ki pelerinimin parçalara ayrılacağını düşündüm.

 

Bir anda odadaki kapı açılınca içeriye yirmili yaşlarda bir adam girdi. Elinde not kağıtlarıyla birlikte tüylü bir kalem vardı. Bizi görünce kaşlarını çatarak ikimizi de süzdü. Adam birşey söyleyecekti ki Salver cebinden iki kese altın çıkardı. Adam kibar bir üslupla onu reddetti. "Üzgünüm efendim iki kişi için yeterli değil." Salver öfkeyle elini cebine daldığın bir kese daha çıkardı. Hangi ara bu kadar çok altını cebine atmıştı?

 

Üç keseyi de adama atıp tek kaşını kaldırdı. Adam üç keseyi de son anda tuttu. Salver'ın sesi öyle sert çıkmıştı ki emrini yerine getirmezse adamı öldürecek gibiydi. "Prens Salver'ın selamlarını patrona iletirsin. Ayrıca odaya bir şifacı gönder." Kurduğu cümleyle birlikte adamın gözbebeklerinin büyüdüğünü gördüm. Adam hızla başını sallayıp gülümsedi. "Hemen efendim." Adam kapıyı kapatıp çıkınca Salver'a döndüm. "Ne zamana kadar burada kalacağız?" Salver cam kenarındaki uzun koltuğa oturup geriye yaslandı. Üzerindeki gömleğin birkaç düğmesini açıp derin nefes aldı.

 

"Yarın sabah buradan ayrılmış oluruz Veronica." Merakla camdan baktığımda köyün buradan çok güzel göründüğünü farkettim. Norlacss Krallığı taraflarındaki dağlar o kadar çok güzel görünüyordu ki sonsuza dek bu manzarayı izleyebilirdim. Buradaki tek sorun kesilmeyen müzik sesleriyle içki kokusu olabilirdi.

 

Oda sadeydi. Cam kenarına dizilen çiçekler dikkatimi çekmişti. Bunlar daha önce birçok karışımda kullandığım çiçeklerdendi. Ancak o kadar çok bakımsızlardı ki bazılarının yaprakları dökülmek üzereydi.

 

Şifacı gelene kadar odayı inceledim. Şifonyerin içinde ayrı ayrı hem bir kadın için hemde bir erkek için temiz kıyafetler vardı. Büyük ihtimalle ipekten yapılmış elbiseler bana biraz kısa gelecekti ama Salver'ın bol gelen kıyaflerinden daha iyi olacaktı.

 

Odaya iki şifacı gelince Salver'a beklentiyle baktılar. Salver beni gösterdi. "Hanımefendinin yarasıyla ilginenin." Kaşlarımı çatıp ona baktım. "Delirdin mi sen? Fazla kan kaybettin." Şifacıların gözleri ikimizin arasında dolaştı. İkisi de kadındı. En fazla altmış yaşlarında olmalılardı. İkisi de güler yüzlü görünüyordu. Hayallerimi yaşıyorlardı. Bu yüzden içten içe onları kıskanmıştım.

 

Diğerine göre daha genç olan kadın küçük bir pamuk çıkarıp bana yaklaşınca yatağın üzerine oturup onların işlerini kolaylaştırdım. Hafif genç olan kadının masmavi gözleri vardı ve çok güzel yüz hatlarına sahipti. Diğer kadının ise yaşlanmasına rağmen hala ipek gibi görünen saçları çok güzeldi. Mavi gözlü kadın benimle ilgilenirken öbür kadın Salver'ın yanına gidip onunla ilgilendi.

 

"Küçük bir yaraya rağmen kanın fazla hızlı akmış." Hafifçe gülümsedim. Ufacık bir sıyrıktan bile kan akabiliyordu. "Küçükken ölümden döndüğüm bile oldu." Kadın kulağımdan boynuma kadar akan kanı temizledi. Pamuğu masaya bırakıp parmağını tenimde gezdirdi. "Tanrı aşkına tenin pamuklar kadar yumuşak. Keşke senin yaşlarında olsaydım." Hayranlıkla ona baktım. "Teşekkür ederim. Çok naziksiniz." Kadın tatlı bir tebessüm eşliğinde küçük bir yarabandı yapıştırırken bakışlarım Salver'a kaymıştı. Geriye yaslanmıştı. Kollarının ikisini de koltuktan sarkıtmıştı. Gerilmiş kasları kolundaki kumaşa öyle bir baskı yapıyordu ki yırtılacağından korktum. Düğmelerinin neredeyse hepsi açılmıştı. Tanrı aşkına... Bütün karın kasları ortadaydı. Yarası öyle çok kanamıştı ki bütün önü kana bulanmıştı. Kadın yarasını temizlerken acı çekiyor olmalıydı. Çenesinin kasıldığını görebiliyordum.

 

"Kaç yaşındasınız hanımefendi?" Kadının sorusu ile tebessümüm bir anlık soldu. Hep hayal ettiğim yaşa girmiştim ancak hayatımın en kötü günlerinden birini yaşayarak on sekiz yaşına girmiştim. Yaşadıklarımı göz önüne getirince boğazımın düğümlendiğini hissettim. Bir anlık ortamdaki herkes kaybolmuştu sanki. Etraf karardı ve ay ışığı altında inleyerek kanayan yaralarına bakmaktan korkan Veronica gözlerimin önüne geldi. Titreyerek tanrıya dua eden ancak saatler geçtikçe daha da beter hale gelen Veronica bana kendini gösterdi. Bu yüzden zaman hep en büyük düşmanımızdı. Aslında en iyi dostumuz da olabilirdi. Ama sadece hayatta yarabandına bile ihtiyacı olmayanların dostu olarak kalabilirdi. Geri kalanların ise en büyük düşmanı olurdu çünkü akıp gitmeyen saniyeler sessiz çığlıkların müttefikiydi. Ve sessiz çığlıklar asla bitmezdi. Çünkü beden duymasa bile ruh duyabilirdi. Sonuçta beden sadece et parçasından ibaretti.

 

En parçası ne anlardı ki çığlıklardan?

 

Justin de ruhsuz bir et parçasından ibaretti. Canımı yakarken öyle çok keyif almıştı ki onun kahkahaları bir kez daha beni hançerlemişti. Justin benim cehennemimdi. Onu öldürmek her zaman en büyük hayalim olacaktı.

 

Orada kaldığım günler boyunca bana bir bardak suyu bile çok görmüştü. Yine de yaşamak için çabalamıştım çünkü ne kadar çok ölmeyi bile düşünsem de umut benim elimden tutabilmişti.

 

Kadın boğazını tamamlayınca bir anlık daldığımı farkettim. Hemen kendimi toparladım. Bu kadar kibar bir kadını cevapsız bırakmak terbiyesizlik olurdu. Annem hep böyle öğretmişti. "On sekiz." diyerek kısaca cevapladım. Kadın bir anda gözlerime odaklandı. Anlık heyecanla ağzını hayretle açtı. "Aman tanrım.... sen bir altın elfsin!" Bunu demesiyle birlikte Salver'ın yanındaki kadının bakışlarını bana döndü. Ben ise doğrudan Salver'a baktım. Göğsündeki yara temizlenmiş sayılırdı. Sadece dikişleri dikilecekti.

 

Stresle dudaklarımı dişlemeye başladım. Altın elf olduğumu öğrenmeleri benim açımdan çok iyi birşey değildi ancak saklamam imkansızdı. Tekrar Salver'a baktığımda gerildiğimi hemen farketmiş olacak ki sakince göz kırpıp nadir gülümsemesinden sundu. Ellerimi dizime koyup kadına döndüm. "Evet..." Kadın beni incelemeye devam etti. "Öyleyse muhafızların aradıkları kişi sen olmalısın..." diye fısıldayınca Salver hemen oturduğu yerde doğruldu. Bunu yapınca onu tedavi eden kadın son anda elini geri çekti. Yoksa iğne göğsüne batacaktı.

 

"Misafirlerin özel hayatı değil sağlıkları sizi ilgilendirmeli." Tehditkar bir şekilde kadınların ikisine de baktı. "Hanımefendiyi rahatsız etmeye devam etmenizi önermiyorum." Belki de kabalık olacaktı ama umrumda değildi çünkü sadece yalnız kalmayı istiyordum. Bu yüzden ayağa kalkıp kadına tebessüm etmeye çalıştım. "Affedersiniz." diyerek kendim için ayırdığım elbiseyi alıp kendimi lavaboya attım.

 

Ahşap kapıyı kapatıp kilitledim. Rastgele aldığım elbiseyi bir kenara bırakıp su dolu fıçının yanına yürüdüm. Babetlerimdeki çamurlar neyseki kurumuştu. Yine de fazla ıslaktı. Bu yüzden babetleri çıkarıp ellerimi fıçıya daldırdım. Buz gibi suyu yüzüme çarparken ağlamaya başladığımı bile farketmemiştim.

 

Belki de defalarca kez suyu yüzüme çarptım sayamadım ama bu beni rahatlatmıştı. Soğuk su boynumdan vücuduma inerken harika bir his bırakmıştı.

 

Nihayet yüzümü yıkamayı bırakınca başımı kaldırdım ve aynadaki yansımamla göz göze geldim. Karşımdaki yüzü maalesef tanıyordum. Ve maalesef bana aitti.

 

Çünkü morluklarla süslenmiş bir yüzü kimse istemezdi.

 

Aynaya biraz daha yaklaşıp parmağımı çenemdeki morluğa değdirdim. Etim sızlayınca hafifçe yüzümü buruşturup parmağımı bu sefer dudağımın kenarındaki yaraya götürdüm. Konuşurken veya birşey yerken sızlamıştı. Justin'in parçalamak istercesine oraya vurduğu aklıma gelince kendimden nefret edip bakışlarımı vücuduma çevirdim. Üzerimdeki pelerin ve Salver'ın kıyafetlerini çıkardım. Çamur içinde kalmışlardı. Bu yüzden onları bir kenara koyup tekrar yansımama baktım. Bu sefer üzerimde sadece iç çamaşırlarım vardı. Gözlerim gövdeme kaydı. Omzumdan karnıma kadar her yerimde izler vardı. Özellikle kollarım morluklarla doluydu çünkü Justin defalarca kez kollarımı sıkmıştı. Bana dokunması o kadar çok rahatsız ediciydi ki dokunduğu her yerimi tırnaklarımla kazımak istemiştim.

 

Kim tenini tırnaklarıyla kazıp derisini soymak isterdi ki?

 

Yada kim kendini bilmez bir piç kurusu yüzünden bedeninden nefret edebilirdi ki?

 

Bedenime bakmaya da daha fazla dayanamayıp elbiseyi elime aldım. Açık mor renklerindeydi. Uzun kollu bir elbiseydi. İpeksi dokunuşu çok güzel hissettiriyordu. Titreyerek elbiseyi giydim. Bedenim öyle çok üşüyordu ki her kıvrımımın buz gibi olduğunu zannettim.

 

Elbiseyi üzerime geçirdikten sonra yakalarımı düzelttim. Neredeyse üzerime tam olmuştu. Tek sorun omuzlarımın hafiften sıkmasıydı. Tekrar aynaya dönünce gözlerimin kızardığını farkettim. Sıkışan göğsüme elimi koyup derin nefes aldım. Sakin olmam gerekiyordu. Bir an önce annemin yanına gitmek istiyordum ama bunu yaparak sadece Justin'in yanına gidebilirdim.

 

Ellerimi sinirle fıçıya daldırıp güzelce saçlarım dahil olmak üzere kirlenmiş her yerimi temizledim. Su o kadar çok soğuktu ki bir noktadan sonra neredeyse inleyerek devam etmek zorunda kalmıştım. Ara sıra ahşaptan yapılmış direğe yaslanıp derin nefesler alarak kendimi yatıştırmayı denemiştim.

 

Son kez aynanın karşısına geçip kendime baktım. Saçlarımdaki kanı temizlemek epey zamanımı almıştı. Nemli saçlarımı omzumdan sarkıtıp sakince örmeye başladım. Kimi zamanlar saçlarımı örerken şarkılar mırıldanırdım. Çünkü annem saçlarımı örerken hep sevdiğim şarkıları söylerdi.

 

Herşeyi bir kenara atmayı düşünerek örgümü bitirdim. Parmak eklemlerime kadar her yerimin sızlaması korkunçtu.

 

Son kez aynadan kendime baktım. Kızarmış gözlerim biraz da olsa düzelmişti. Perçemlerim her zamanki gibi alnıma düşmüştü ve biraz komik görünüyordu. Morluklarla renklenmiş yüzüm normalden biraz daha soluktu. Mor elbisenin yakalarını düzeltip pelerini aldım. Kapıyı açmadan önce kenardaki peluş terlikleri giydim. Örgümü omzumda hissetmek huzurlu hissettiriyordu.

 

Şifacılar gitmiş olmalıydı. Kapının kulpuna uzanacaktım ki duyduğum sesler ile olduğum yerde bir an durakladım.

 

Dışarıda bir karışıklık olmalıydı.

 

 

 

 

><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><>

 

 

Selammm yeni bölüm ile geldimm

 

Bölüm nasıldı??

 

Sizi seviyorum iyiki varsınız iyi okumalar dilerim 🤍

Bölüm : 25.10.2025 00:06 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...