17. Bölüm

15. Bölüm

Yağmur Melek Şahin
ladymelkw

"Çayına tarcın koymamı ister misin evlat?" Salver'ın karşılık olarak verdiği mırıltısını kesik kesik duyabilmiştim. Gözlerimi açmak istiyordum ancak öyle güzel mayışmıştım ki hemen yanımdan gelen sıcaklık beni daha da uykuya itiyordu.

 

Duyduğum metal sesleri kulağımı neredeyse titretecekti. Bacaklarımı karnıma çekip kendimi duvara yaslamıştım. Üzerimde yumuşak bir örtü hissediyordum.

 

Yavaşça göz kapaklarımı araladım. Hafif loş ışığın aydınlattığı kulübede ilk gördüğüm şey gözlüklerini takmış ihtiyar oldu. Kendine ahşap bir masa çekip üzerine boş içki şişelerinden koymuştu. Kuruttuğu otlarla uğraşıyordu. Onun hemen karşısına baktığımda ise elindeki okları düzelten Salver'ı gördüm. Elindeki çakıyla okları daha keskin hale getiriyordu. Duvara dizdiği birkaç kılıcın yüzeyleri o kadar çok parlaktı ki neredeyse kılıçların yüzeyinden kendimi görecektim.

 

Bakışlarım Salver'ın bedeninde dolaştı. Gömleğinin kollarını dirseğine kadar sıyırmıştı. Kollarındaki kaslar sıktığı ellerinin hizasında gerilmişti. Elinde duran oklar onun bedenine kıyasla çok küçük görünüyordu. Formu o kadar çok korkunçtu ki tek başına onlarca adamı parçalara ayıracak gibiydi. Sert yüz hatları onun koca cüssesine uyumluydu. Korkunç olduğu kadar çok da güzeldi. Tanrıça Hera, onu öyle çok sevmişti ki tek bir kusur göremiyordum.

 

Tanrıçanın sevdiği ruhların bedenleri kusursuz olurdu.

 

Onu izlediğimi farkeden Salver bakışlarını bana çevirdi. Gözlerim onunla buluşunca hemen gözlerimi kaçırıp yutkundum. Onun konuşmasına fırsat vermek istemeyerek oturduğum yerde hafifçe doğruldum. İhtiyar başını kaldırıp bana baktı. "Ah uyanmışsın Veronica." Bunu fırsat bilerek hemen ihtiyara doğru döndüm. Elindeki yaprakları ahşap zemine dökerken bir yandan da beni izliyordu. "Tezgahın üzerinde senin için biraz yemiş ve taze ekmek var Veronica. Mutlaka yemelisin." Bakışlarımı Salver'a çevirmekte dirensem de teslim olmayı seçip yavaşça ona baktım.

 

Onu tekrar kılıçlarla ilgilenirken görmek beni rahatlatsa da kalbimde ufak bir sızı hissettim. Sebebini bilmiyordum ama sanki içten içte gözlerinin bende olmasını arzuluyordum.

 

Aptal düşüncelerim beni öfkelendirdi. Bu yüzden sinirle ayağa kalkıp üzerime sarılmış battaniyeyi şöminenin yanına koydum. İhtiyar bile bir anlık ayaklanmama kaşlarını çatarken Salver'ın nasıl bir tepki verdiğini düşünmek bile istemiyordum.

 

"Yemişlerden denemeliyim." diyerek mutfağa yöneldim. Tezgahın üzerinde yanan küçük mumlar yeteri kadar ışık vermese de önümü görebiliyordum. Ahşap tabağın içine biraz yemiş ve birkaç dilim ekmek ayrılmıştı. Karnım acıkmıştı ama şuan iştahım yoktu.

 

Midemin bulanmasında Salver'ın da katkısı vardı. Hayatımda gördüğüm en etkileyici erkek olabilirdi yada en nazik davrananı olabilirdi ama bana verdiği korku hepsini yok ediyordu. Beni bu kadar çok korumasının nedeni basit birşey değildi. Köyden kaçarken hiç düşünmeden beni korumaya alıp iki muhafıza tek başına dalmıştı.

 

Atan kalp sevdiğini bile korumaktan çekinirken benimle sadece birkaç gün geçiren Salver neredeyse hayatını tehlikeye atmaya hazır gibiydi. Hepsi kanım için miydi?

 

Sadece dilinde tadacağı o kırmızı sıvı için tüm bunlara katlanabilir miydi? Bu fedakarlık mı oluyordu yoksa sadece nefsine sahip çıkamamak mıydı?

 

İçimi kaplayan sıkıntıyla dirseklerimi tezgaha yasladım. Ellerimi birleştirip alnımla parmaklarımı buluşturdum. Tanrıça Hera, ben ne yapacaktım? Aptallık etmiştim o kadar çok aptaldım ki kendimi bambaşka yerlere sürüklemiştim. Küçük bir çocuk gibi hayallerime inanıp hem kendimi savurmuştum hemde annemi tehlikeye atmıştım. Sahi hayallerin gerçek olma şansı var mıydı hiç? Ölmemek için, hayata tutunmak için kurduğumuz hangi aptal hayal gerçek olabilmişti ki?

 

Gözlerimi kapatıp derin nefes almaya çalıştım. Burnuma gelen paslı kokular başta hapşırmama neden olsa da nefes almaya devam ettim. İnançlarımı ibadete dönüştürsem bile sorunlarımdan kurtulamıyordum.

 

Ne yaptığımın farkına varınca gözlerimi açıp kendimi toparladım. Hemen önümde duran camdan dışarıyı görmek beni biraz da olsa rahatlatmış sayılırdı.

 

Dikkatle cama yaklaştım. Biraz küçük bir camdı ancak olduğu gibi dışarısı gözüküyordu. Sık sık dizilen ağaçların bir kısmı karanlıktan puslu gözükse bile gövdelerini seçebiliyordum. Dışarıda yağmur yağıyordu. Ağır damlalar sertçe camı döverken çıkan ses bu korkunçluğun arasında huzur veriyordu. Parmaklarımı merakla cama koyduğumda parmaklarımda öyle bir soğuk hissettim ki neredeyse kemiklerime kadar sızlayacaktı. Yine de elimi çekmedim çünkü gördüğüm şey donakalmama neden oldu.

 

Aslında emin değildim ama ağaçların arasında birini gördüğümü inkar edemezdim. Hayır, hayvan değildi çünkü ağaçların arasında o kadar uzun bir hayvan dolaşamazdı. Kaşlarım çatıldı ve biraz daha eğilip karanlığın arasında dolaşan onu bulmaya çalıştım. Kulaklarıma yağmur camlalarının dışında çok uzaklardan gelen kurtların ulumaları da geliyordu. Ürkerek geri çekildim. Ormanda vampirler dışında da türler dolaşıyor olabilir miydi? Belki de sadece bir geyikti. Yada gözlerim yanılmıştı.

 

Ne yapacağımı bilemez halde öylece dikildiğim sırada ellerimin aceleyle titrediklerini farkettim. Cesaretimi toplayıp karanlık ormana birkez daha göz gezdirmek istedim. Belki de ormanda Salver dışında başka avcılar da vardı.

 

Merakla düşen damlaların arasından etrafı seyrettiğim sırada bir anda korkunç bir çığlık duydum ve ardından karşımdaki cama gözle görülecek kadar kan sıçradı. Bir anlık gelen o sıvı sanki direkt yüzüme sıçramıştı.

 

Boğazımdan korku dolu bir hıçkırık kaçarken geriye çekilmek istedim ancak arkamda hissettiğim beden ile bir kere daha sıçradım.

 

Neyse ki o kişi Salver'dı. Titreyerek ona dönüp stresle camı işaret ettim. "Biri......bunu biri..." Kelimeleri söyleyemiyordum. Derin nefes alıp ellerimi birbirine kenetledim. "Biri yaptı...ormanda." Salver kısa bir an cama bakış attıktan sonra benim yüzümü inceledi. "Zarar gördün mü?" Başımı iki yana salladım. "Ama biri gördü....çığlık duydum." İhtiyar da onun arkasından gelirken parmaklarımla Salver'ın yakasını kavradım. "Salver...buraya da gelecekler... ya..." Hıçkırdım. "Ya buraya da gelirlerse?" Salver beni sakinleştirmeye koyuldu ama o kadar çok korkuyordum ki başımı iki yana sallayıp sertçe yutkundum.

"Salver...." İhtiyar yavaşça Salver'ı geriye çekti.

 

"Neden ben Veronica'ya çay ikram ederken etrafı kontrol etmiyorsun kara oğlan?" Salver, ihtiyarın önerisini onayladı. Üzerime doğru hafifçe eğilip ellerini belime koydu. "Sen sakinleşirken etrafı kontrol edeceğim tamam mı?" Bunu söylerken belime birşey sıkıştırdığını hissettim. "Hiçbir sorun olmayacak." diyerek göz kırptı. Farkettiğimi belli etmemiş gibi davrandım. Onun ela gözlerine bakarak yavaşça başımı salladım. "Dikkatli olur musun?" Salver beni onaylayıp kılıcını aldı ve kulübeden çıktı.

 

İhtiyar omzumu ittirip beni şöminenin yanına yönlendirirken ellerimi kendime sarıp paytak adımlarla ilerledim. Çok korkuyordum. O şeyin ne olduğunu bile çözemezken bir anda cama fışkıran kan korkunçtu.

 

Şöminenin önüne oturduğumda ihtiyar elinde ahşap bir bardakla geldi. Üzerinden dumanlar yükselen bardağı ellerime alınca avuçiçlerim ısındı. İhtiyar gülümseyerek işinin başına geri döndü. "Merak etme. Birşey varsa bile kara oğlan onu parçalara ayırır." Kafamı sıkıntıyla geriye yaslayıp yanan ateşin çıtırtısını dinledim.

 

"Karım da hep ormanın derinliklerinden korkardı." Çiçeklerin yapraklarının sesi ateşin sesine karışmıştı. "Korkmaması için sürekli ona sarılırdım." Elimdeki çayı yavaşça sallayıp içindekilerin birbirine karışmasını sağladım. Kokusunu alır almaz papatya ve zambağın karışımını hissettim. "O nasıl..." diyordum ki bir anda durdum. Onun için hassas olabilirdi. Hala karısını anacak kadar çok sevmesi kalbimin burkulmasına sebep oldu. Dönmeyeceğini bildiği birini beklemek onun en büyük kabusu olacaktı her zaman. Mahçup ifademle ona döndüm. "Affedersiniz. Ben sadece..." İhtiyar tebessüm ederek elindeki çiçekleri bırakmadan işine devam etti. "İdam edildi." Kaşlarımı çattım. Bunu beklemiyordum.

 

"Kasabada tanınan ve saygı duyulan bir şifacıydı. Evlendiğimiz zamanlarda Kral Albert'ın kızı ölümcül bir hastalığa yakalanmıştı. Neredeyse bütün krallık zavallı kıza şifa bulmak için dua eder olmuştu." Onu dinlemek üzere dizlerimi karnıma çekip çenemi dizime dayadım. İhtiyar acı hissetmiyormuş gibi devam etti. "Vivienne belki ona şifalı gelir diye saraya çağrıldı. Sarayda görev yapacağı için ikimiz de sevinçten havalara uçmuştuk ancak döneceği gün.....yani evlilik yıl dönümümüzde saraydan iki ölü beden çıkarıldı. Onu almak için gitmiştim ama siyah kumaşlara sarılmış ölü bedenini görmek sadece kabuslarımda gerçekleşebilirdi." Kaşlarımı çatıp inanamayarak yutkundum. Şifa vermek için gittiği saraydan neden bir cenaze olarak çıkmıştı? Hala dediklerine inanamaz haldeydim. "Ona neden kıydılar?"

 

"Çünkü lanet olası Kraliçe Violet, kızının ölümüne sebep olduğunu söylemişti. Kızının ölümünü kaldıramayacak kadar zavallı bir kadın yüzünden yıllardır onu özlüyorum." Bir anlık sinirle çiçekleri bırakıp bana odaklandı. "O günden beri kraliyet ailesinden gelen kişi hangi şifacının elinde can verdiyse o şifacının kanıyla kutsanıp ikisi beraber yakılır. Bu aptal gelenek yüzünden ölmemek için herkesten kaçtım." İhtiyarın söylediklerini kabullenmekte zorlandım. Elimdeki sıcak çaydan bir yudum alınca boğazım hafiften yandı. Sanırım hasta olacaktım ve bu kötü bir haber olabilirdi. Hasta olursam Salver'dan kurtulma fikirlerim zorlaşırdı. İşlerin daha da zorlaşması demek anneme kavuşmamı imkansızlaştırmaya itmek demekti. Hayır bunu istemiyordum. Evime geri dönüp bitkileri incelediğim günleri tekrardan yaşamak istiyordum. Yine kabuslarımda vampirleri görüp korkarak uyanmak istiyordum. Bir vampirin yanında güvende olduğumu düşünerek uyumak değildi.

 

"Kraliçe Violet'in geberip gitmesini diledim hep. Ama tanrıça onu öyle çok kutsamış ki her geçen gün daha da güçleniyorlar." Bahsettiği kişi Salver'ın annesiydi. Kraliçe Violet... O kadın hakkında neredeyse tüm dünyada onlarca dedikodu çıkmıştı. Bazıları Silverwood'un gücünü Violet'in getirdiğini söylerken bazıları onu sadece ölümden zevk alan bir hasta olarak tanıyordu. Okuduğum bir kitapta ise bir dönem korsanların arasına karıştığı söyleniyordu.

 

Annem ise ondan nefret ediyordu. Defalarca kez onun binlerce elfi katleden bir cani olduğunu söylemişti. Bu yüzden fazla ilgilenmesem bile onu bir düşman olarak tanımıştım. İhtiyarın anlattıklarından sonra ise midem bulanmıştı çünkü ancak hasta ruhlu biri bunu yapabilirdi. Ve bu kadın Salver'ın annesiydi.

 

Violet onun annesiydi.

Violet onun annesiydi.

Violet onun annesiydi.

 

O cani kadın, Salver'ı büyütmüştü. Salver o kadının ellerinde büyümüştü.

 

"Silverwood Krallığı'nın neredeyse sonu olacaktı. Sırf şöhret düşkünlüğü için koca bir kralı ayartan bir fahişeydi." İhtiyar, Violet'e olan nefretini anlatırken çayımı yudumladım. Tadı biraz acıydı ama en azından biraz da olsa mideme faydalıydı. Bu yüzden yavaş yavaş bardağı bitirdim. "Bir korsanla yattığı bile söyleniyor. Hatta tahtın veliahtlarından birinin piç olduğuna bile inanırım." Dışarıdan gelen kurtların ulumasıyla sıçradım. Ya Salver'a birşey olduysa?

 

Aceleyle ayağa kalktım. "Salver...." İhtiyarın güldüğünü duyduğumda ise kaşlarım çatıldı. Biraz önce bana sıcak çay ikram eden adam şuanda kızarmış gözleriyle bakıyordu. "Aptallık etmezse geri döner." Dediklerini anlamamıştım. Anlayamamıştım. Paniklememeye çalışsam da mutfağa doğru yöneldim ancak zinciri çekilmiş yani kilitlenmiş kapıyı görmemle birlikte donakaldım. Vücudum korkuyla titredi. "Kapı..." İhtiyar eğlenen haliyle güldü. "Kanının kokusuna müptela olan sadece Salver değilmiş." Ayağa kalktığını duyduğumda hızla kapıya koşup yumruklarımı kapıya geçirdim. Elimdeki bardak parçalara ayrılmıştı. "Salver!" Şuan seslenebileceğim tek kişi oydu. Boğazım yırtılana kadar onun adını haykırdım. Avuclarıma batan kıymıklar umrumda değildi.

 

İhtiyarın bitkin görünen bedeninin bana yaklaştığını hissedince panikle duvara çivilenmiş zinciri koparmaya çalıştım. Paslanmış zincir sadece derimi soymakla meşguldü. Bir anda ensemi kavrayınca ellerimi geriye atıp onun bedenini uzaklaştırmak istedim ancak ensemi öyle bir sıkmıştı ki hareket etmekte zorlandım. Parmakları tenime öyle bir kenetlenmişti ki sanki derimi süzecek gibiydi.

 

Sertçe inlediğim sırada beni yere savurdu. Yaşlı olmasına rağmen beni kolayca savurabilmişti. Yere çarpan bileklerim acıyla sızladı.

 

Dizlerimin üzerine düşünce yerden destek almaya çalıştım. Acıyan bileklerim yüzünden titriyordum. Korku ve panik bütün vücudumu lanet halde esir almıştı. İhtiyar benim kollarımı tutup yere bastırdı. Ağzımdan acı dolu bir hıçkırık koparken kollarımdan birini kurtardım. Belimde hissettiğim demir varlığını hatırlattı. Salver'ın gizlice koyduğu çakıyı hissedebilmek kendimi biraz da olsa güvende hissettirdi. İhtiyar beni kontrol etmeye çalıştığı sırada belime sıkıştırdığı küçük çakıyı çıkardım. İhtiyar kolumu kıvırıp göğsüme yapıştırdığında çakıyı kavradım ve onun karnına saplamayı hedeflemiştim ama sadece sırtına saplayabildim. Parmaklarımın arasına onun buz gibi kanı akınca kusmak istedim. Neredeyse ölülerle yarışan buruşuk bedeninden gelen iğrenç sesi duyabilmek korkunçtu. İhtiyar başını geriye çekip acıyla böğürürken sivri ucunu onun sırtından çıkarıp bir kere daha sapladığımda sivri dişlerini çıkarıp boğazıma asıldı. Parmağını bastırması anında nefesimi kısıtlamıştı. Daraldığını hissettiğim göğsüm sanki parçalara ayrılacaktı. Ağzımı aralayıp nefes almaya çabaladım. İhtiyar o kadar çok kontrolden çıkmıştı ki sıktığı boğazıma uzandı.

 

İhtiyarın sivri dişlerini görmüştüm ki tanıdık bir beden onu kendine çekip kolunu boynuna doladı. Ben daha nefes alamadan ihtiyar adamın boynundan korkutucu bir ses geldi. Gözlerim Salver'ın kasılmış çenesine kaydı. İhtiyarın bedeni onun kolları arasında saniyeler içinde eriyip gitmişti. Bunu yaparken gözlerimden bir saniye bile kaçmamıştı. Bacaklarımı ittirip kendimi geriye çektim. Ellerimi boğazıma götürüp nefes almaya çalıştım. O kadar çok sıkmıştı ki sanki hala biri boğazıma sarılı haldeydi. İhtiyar adamın bedeni önüme yığıldı. Sertçe yutkunup yerden destek aldım ve şoku atlatmaya çalıştım. İhtiyar adamın bedeni hemen önümde ruhsuz halde yatarken dizlerimi karnıma çektim. Buruşmuş boynu hafifçe yana yatmıştı. Bıçakladığım sırtından akan kan beni ürpertmişti.

 

"O..." Cümlemi tamamlayamadım. Salver benim yerime tamamladı. "Ölmesi gerekiyordu çünkü sana zarar verecekti." Salver geride bıraktığını kılıcını almak üzere arkasını dönmüştü. Kurduğu cümle kafamda yankılandı. Sanki biri kafamın içinde defalarca kez aynı cümleyi tekrarlıyordu.

 

Çünkü sana zarar verecekti.

Tıpkı onun bir zamanlar arzuladığı gibi.

 

Ahşap zemine temas eden parmaklarımı öfkeyle birbirine kenetledim. Sıktığım yumruklarım yüzünden uzun tırnaklarım avuçlarıma batmıştı. Evet, Salver hayatımı yine kurtarmıştı ama birgün karşılık bekleyecekti. Çünkü bende onun neredeyse tapacağı bir kan vardı. Sırf aptal bir intikam için saraya kadar gelmezdi. Bunu kimse yapmazdı. Üstelik kendi kendime verdiğim bir karar vardı.

 

Kim olduğumu hatırlamam gerekiyordu. Ben Veronica'ydım. Kulübeden ayrılmayan, annesi ve büyükannesiyle yaşayan çiçeklere düşkün biriydim. Ve öyle kalmak zorundaydım. İşte bu yüzden ondan kurtulmak zorundaydım.

 

Prens Salver'dan kurtulmak zorundaydım.

 

💫

 

 

 

 

İlahi Bakış Açısı

 

 

Matthew elindeki mumlara bakarak gözlerini kapattı. Her zamanki gibi Gloria için dua ediyordu. O lanet olası güzellikteki elf için neredeyse hergün Ruhların Konağı'na giderdi.

 

Ama bugün sadece kendini sakinleştirmek için gelmişti çünkü babası Albert yine bütün neşesini söküp atmıştı. Gerçi Matthew hep alışıktı.

 

Kendini toplamak zorundaydı çünkü hayatında koruması gereken erkek kardeşi ve canından çok sevdiği o kadın vardı.

 

Hera'ya dua etmek ona huzur vermeye başlamıştı. Hera'nın karşısında sorunlarını yatıştırmak alışkanlık olmuştu. Hera'nın havuzunun önünde elindeki mumları izleyerek konuşmak çok güzeldi onun için.

 

Gözlerini açıp elindeki uzun mumu kan dolu havuzun içine bıraktı. Ufalanmış küller kanların arasına karıştı. Cehenneme gidecek olanların kanı bu havuzda birikirdi. Bu yüzden çoğu kraliyet ailesi buraya gelip ya dualar ederdi yada günahlarının bağışlanması için af dilerdi.

 

"Salver'ı korumam gerekiyor biliyorum ama böyle devam ederse ona istediğini vermez miyim güzel Hera?" Parmağını Hera'nın havuzuna daldırıp yanan mumları izledi. "O gerçekten de güçlü bir kral olur. Tahtın sahibi annesi bile belli olmayan kanı bozuklar olamaz değil mi güzel Hera? Elflerin kanıyla süslenmiş tahta kanı bozuk bir vampir oturamaz değil mi Hera? Biliyorum. Cehennemine yerleşmiş ruhlarından çok günahım var belki ama bunlar kardeşimi korumama engel olamaz değil mi güzel Hera?" Matthew günahlarından arınmak için kana bulanmış parmağını geri çekip diğer bileğine götürecekti ama omzuna konan bir el ile durakladı.

 

"Bu sefer o kadın için dua etmiyorsun." Salver'ın sesi ne kadar donuk olsa da içindeki merak göz ardı edilemezdi. Matthew yavaşça kanı bileğine bastırıp mumları izledi. "Tahtın veliahtı olarak dua ediyorum küçük kardeşim." Salver'ın kaşları çatılırken Matthew tehlikeli bir biçimde gülümsedi.

"Ne demek oluyor bu?"

 

"Tahtın başına Albert'tan sonra bir piç değilde sen geçeceksin." Salver'ın böyle bir şeyi kabul etmeyeceğini ikisi de biliyordu ama onu ikna edeceğini de biliyordu. Salver'a döndü. Salver'ın ifadesi ise öfkeli görünüyordu. "İkimiz içinde zor olacak ama tahtın başına sen geçeceksin Salver. Milyonlarca yıldır varolan bu tahtı bir piçe mi bırakacaksın? Elflerin kanıyla süslenmiş tahtı elinden kaydırıp küçük piçlere bırakamazsın." Salver inatla başını salladı. "Tahtın başına Violet yada Debra geçecek. Albert'ın mirası umrumda değil." dedi kendinden emin bir şekilde. Bu aptal krallıktan nefret ediyordu. Tahtın başına ya eski bir barbar söylenilen annesi geçecekti yada prensleri ayartıp birbirine düşürmekten keyif alan kız kardeşi geçecekti. Matthew'i tahta geçmesini kimse istemiyordu çünkü halk, Matthew'in babasının bir korsan olduğuna inanıyordu.

 

"Kafanda ne var bilmiyorum ama Albert'a istediğini vermeyeceğim." dedi Salver kararlı sesiyle. Matthew sakince gülümsemeye devam etti. Birkaç haftaya veliaht seçilmesi gerekiyordu ve babası generallere küçük piçlerinden bahsetmişti. Üstelik o küçük piçleri henüz kimse bilmiyordu.

 

Ama Albert gibi bir zalimin soyunu taşıyacak olan bu iki kardeş bu geceden sonra herşeyi öğrenecekti.

 

"Seni yeni kardeşlerinle tanıştırmamı mı istersin yoksa tahtın varisi olup krala karşı gelmeyi mi?" Salver şok içinde abisine baktı. Ne dediğini anlayabilmişti ama idrak etmek zaman almıştı. Abisi inatla ona kral olmasını söylüyordu.

 

Salver her zaman için abisine güvenmişti. Soğuktan donarken kapının ardından gelen battaniye Matthew tarafından gizlice getirilmişti. Ölü bedenlerin arasında yattığı gece odanın anahtarını veren kişi de Matthew'di. Matthew'in, Salver için yapmadığı tek şey canını vermek olmuştu. Matthew onu bile düşünmeden yapardı çünkü Salver, onun tutunacak dalıydı.

 

Salver dizilmiş mumlardan birini alıp kan dolu havuza bıraktı. Matthew bu kadar çabuk ikna olmasına başta şaşırsa da gurur duydu. "Yemin ederim ki elflerin kanlarıyla süslenmiş o tahtın sonraki sahibi ben olacağım."

 

Hayır, tahtın sahibi olmayacaktı. Albert'ın en büyük umudu, Albert'ın en büyük kabusu olacaktı.

 

Kana karışan mumun külleri dağılırken Salver geri çekilip başını dikleştirdi. Daha on sekiz yaşında olmasına rağmen sırtına binen yükler hiç de hafif değildi. Ama abisine güveniyordu.

 

Salver sorgulayıcı bakışlarla abisine baktığında Matthew hemen konuyu değiştirmeye karar verdi. Violet'in varlığını hissediyordu ve anlattıklarını kimsenin bilmesini istemiyordu. Bu yüzden bakışlarını Salver'ın cebinden gözüken parşömene çevirdi.

 

Matthew sıkıntıyla iç çekti. "Fiona yine mi sana mektup gönderdi?" Salver abisinin bir anda konuyu değiştirmesinden birşeylerin yolunda gitmediğini anladı. Bu yüzden abisine uyarak başını salladı. Elini cebine götürüp mektubu ellerinin arasına aldı. Gözyaşlarının karıştığı mektuba kısa bir anlık baktıktan sonra sertçe buruşturup yumruğuyla sıktı.

 

Gece yarısı Ruhların Konağı'na birer hayalet gibi çökerken Salver, genç kadından gelmiş olan mektubu kanla dolmuş havuza fırlattı.

 

 

Matthew o geceyi hatırlamıştı. Kardeşini tehlikeli bir oyunun içine kendi elleriyle bırakıp itibarlarını korumuştu.

 

Annesinden aldığı gözlerini ovuşturup elmasından koca bir ısırık aldı. Gloria'nın geri dönmesine dakikalar vardı. Sadece muhafızların varlığını kontrol etmek için inatla kendi canını tehlikeye atmıştı ve bu Matthew'i deli ediyordu. Gerçi Gloria her zaman kendi canı konusunda umursamaz olmuştu. Matthew'in Gloria'da tek sevmediği şey buydu. Onun dışında Gloria, Matthew için o kadar çok değerliydi ki kelimelerle bile ifade edemezdi.

 

Elindeki elmadan birer ısırık daha alacaktı ama ağzına gelen kötü tatla birlikte yere tükürdü. Elmanın kurtlanmış olduğunu farketti. Isırdığı yerdeki küçük kurtçukları görmesi ona berbat hissettirdi. Oflayarak başını geriye yasladı. "Aptal solucanlar!" Elmayı rastgele fırlattı. Kurtlanmış elma daha yere düşmeden sivri bir hançerle çarpıştı. Matthew'in biraz önce elinde duran elma, ağaca bir hançerle birlikte yapışmış haldeydi. Matthew bu görüntüyü görür görmez arkasına bile bakmadı çünkü bunu yapabilecek tek kişi vardı.

 

Matthew sırıtıp gömleğinin birkaç düğmesini açtı. Böyle yaptığında kasları öne çıkmış oluyordu ve bu manzarayı kadınına göstermeye bayılırdı. "Pekala hatunumun bir gün kalbime hançer fırlatmasından korkuyorum." Gloria ağacın arkasından çıkın Matthew'in yanında durakladı. Yerde oturan aptal çocuk sarhoşmuş gibi bakıyordu. Matthew sırıtmasına devam edip ayağa kalktı. "Bazen iyi bir nişancı olamayabilirim. Bence haklısın." Gloria saçlarını geriye atıp ağaca uzandı. Bunu yaparken Matthew'in bedeninin onun sırtına yaklaştığını biliyordu. Ona aldırmadan hançerini geri almak üzere kavradı. Matthew'in nefesini ensesinde hissetmesi onu heyecanlandırmıştı.

 

"Ölümüm senin ellerinden olacak." Gloria'dan önce davranıp bir anda hançeri çıkardı. "Bence iyi fikir." Matthew sırıttığı esnada durakladı çünkü Gloria'nın saçları ıslaktı. Saçlarının tutamlarını dikkatle karıştırdı. "Bebeğim beni de çağırabilirdin tamam mı? Bu haksızlık." Gloria, Matthew'in tepkisine kıkırdadı. Matthew onun gülüşünü gördüğü an geberip gideceğini hissetti. "Neresi haksızlık oluyormuş?" Matthew neredeyse mızmızlanan küçük çocuklara dönecekti.

 

"Pis kokan bir yavşak olmayı sevmiyorum." Matthew'in dedikleri Gloria'yı her zaman güldürürdü. Gloria yine güldüğünde Matthew kaşlarını çattı. "Gerçekten bir yavşak olduğumu mu düşünüyorsun? Bebeğim sana inanamıyorum." Matthew sahte bir kızgınlıkla kaşlarını çatınca Gloria başını yana eğdi. Nemli ellerini Matthew'in boynuna sarıp kendini ona yakınlaştırdı. Sadece bunu yapması bile Matthew'e kontrolünü kaybettiriyordu.

 

Matthew sertçe yutkunup onun dudaklarına baktı. O şapşal sırıtması, sahte kaşlarını çatması yok oldu. Sanki Gloria'nın karşısında bir anda arzu dolu bir adam belirmiş gibiydi. Matthew hiç gecikmeden onun belini kavrayıp kendine çekti. İkisinin dudakları buluşunca Matthew keyifle homurdandı.

 

Bu sırada ağaçların biraz ötesindeki eski kulübeden siyah pelerin giymiş Veronica çıktı. Kapüşonunu çekip yüzüne siyah bir kumaş parçası bağlamıştı. Belindeki kılıcı onun tek dayanağıydı.

 

Gloria kendini geri çekip aceleyle yürüyen Veronica'ya çevirdi. "Umarım kardeşin geberip gitmemiştir." Matthew, Veronica'nın onu öldürmeyeceğini biliyordu. Veronica'nın ne kadar vicdan dolu bir kalbe sahip olduğunu biliyordu çünkü Salver'ın birine bu kadar yardım etmesi alışıldık birşey değildi. Matthew sırıtarak Gloria'ya bakmaya devam etti. "Ahh...kardeşim çoktan geberip gitmişti." Gloria onun ne demek istediğini anlayınca gülecekti ama ona yeniden yapışan Matthew ile az önceki tutkusuna geri döndü.

 

O gece Veronica, yeniden vampirlerle dolu bir ormanda yolculuğa çıkmıştı. Üstelik avcısını avlayabilmişti ve bu sefer ormanın derinliklerinde onu diğer avcılardan koruyacak iki muhafız vardı.

 

 

 

 

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><

 

 

 

Selammm

 

Bu haftaki bölüm biraz geç geldi. Çok üzgünüm😔😔

 

Bölüm nasıldı???

 

Sizi seviyorum iyiki varsınız iyi okumalar dilerim 🫶🫶

 

Bölüm : 01.01.2026 21:02 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...